Şah - 8. Bölüm

 URAZ

Karanlık ve huzursuz gecenin ardından, telefonun ısrarla çalan, ritmik sesi, alarmımın monotonluğundan çok farklıydı. Gözlerimi açmadan, yorganın altında körlemesine telefonu aramaya başladım. Tam parmaklarım onu yakaladığı an, ses kesildi. Aramayı da kestim ama huzurum kaçmıştı bir kere. Gözlerimi birkaç defa kırpıştırarak pencereden süzülen sabahın ilk, solgun ışıkları altında odamı taradım.

Telefon tekrar çalmaya başladı. Öfke, dudaklarımdan kaçıp giden boğuk bir inlemeyle dışarı çıktı. Telefonun yatakta olmadığına emin olduktan sonra tek kolumdan destek alarak komodine doğru uzandım ve telefonu elime aldım. Ekranda parlayan ismi gördüğüm an, Merve, dün yaşadığım o aptalca gizlenme, o panik ve Ayşin’le tuvalette yaşadığım şok anı beynime hücum etti. İşte şimdi öfkemi bastırabileceğimi sanmıyordum.

"Evet?" Sesimdeki kabalık ve sabırsızlık belirgindi.

Merve, benim aksime, heyecanlı ve neşeli bir tonla karşılık verdi: "Günaydın canım." ‘Canın çıksın’ diye düşündüm içimden. Fakat dışarıya "Sana da günaydın Merve," diye karşılık verdim. Sesim her zamankinden daha mesafeli, daha soğuk çıkmıştı.

"Uyandırdım sanırım."

Esnerken, konuyu uzatmaması için kestim. "Sadede gel Merve." Merve’nin sesi iyiden iyiye kısılmıştı, çekingen bir tonla asıl niyetini belli etti.

"Dersten önce görüşelim diyecektim."

Tekrar yatağa yatıp elimi alnıma bastırırken, bu gereksiz samimiyete son vermek istedim.

"Okula gelince yanına uğrarım."

"Okula beraber gidelim mi?"

İlginç. ‘Hani okulda benimle görünmek istemiyordu bu kız?’ diye düşündüm. Dün babasına yakalanma korkusuyla beni tuvalete kilitleyen kız, şimdi benimle okula gelmek istiyordu. Mantığım, bu durumun altında yatan nedeni hemen çözdü.

"Arabam AVM’de kaldı biliyorsun," der demez sessiz bir kahkaha attım, kendime engel olamıyordum. Kahkahamda hem alay hem de hayal kırıklığı vardı. 

"Ha, senin derdin görüşmek değil."

Merve hemen savunmaya geçti. "Saçmalama Uraz. İstersem taksiyle giderim. Dün yaşananları da konuşmak istiyorum."

"Konuşacak bir şey yok." Dünkü o panik sahnesinden sonra onunla tartışacak veya dertleşecek bir şeyim kalmamıştı. Planlarımdan onu tamamen çıkarmayı düşünüyordum.

"Var!" Merve sözümü kestiği için, bu sefer kelimesiz biçimde, sinirle nefesimi dışarı bıraktım. Sanırım yol yakınken Merve planından vazgeçmeliydim. O an, kararlı bir sesle, noktayı koydum.

"Bir saate oradayım. Oyalanma."

Telefonu kapatıp komodinin üzerine fırlattım. Gözlerimi tavana diktim. Merve’nin panik anındaki bencilliği, onun ne kadar zayıf ve güvensiz biri olduğunu göstermişti. O, benim tehlikeli oyunumda bir piyon bile olamazdı. Ama önce, o AVM’de kalan arabayı almalıydım. Ve elbette, dün geceki rezaletin hesabını yüz yüze sormalıydım. 

Yattığım yerden doğrulup oturdum. Ellerimle yüzümü ovalayarak kendime gelmeye çalışırken çenemin hâlâ sızladığını hissettim. Siktiğimin acısı, hiç bu kadar uzun sürmemişti. Ayağa miskince kalktım. Banyoda elimi yüzümü soğuk suyla yıkarken telefon tekrar çalmaya başladı. 

Allah şahidim, yine Merve ise bu sefer sakin falan kalmayacaktım.

Yüzümü bile kurulamadan odaya döndüm. Öfkeyle telefonu elime aldığım an gördüğüm isim, tüm sinirimi bir anda dondurdu, beni hazır ola geçirdi. Normalde onun aramasına diğerlerinden farklı, özel bir zil sesi eşlik ederdi ama yeni telefonumda onu ayarlamak aklımdan çıkmıştı. “Patron” diyerek açtığım telefonla kalp atışlarım hızlandı.

“Artık telefonlarda mı geç açılıyor Uraz?”

Patron’un, purosundan derin bir nefes aldığını telefonun diğer ucundan anladım. İç geçirdim. Benim de kendime gelmem için şimdi bir sigaraya ihtiyacım vardı. 

“Dün basılmışsın evlat.” 

Afalladım. Dün geceki olay, Ayşin'le olan karşılaşmam... Bunların hepsinden haberi mi vardı? "Patron... Sen..." diye kekeledim.

"Attığın her adımdan haberimin olduğunu söylemiştim sana." Sesindeki o soğuk, otoriter tını, her zaman olduğu gibi tartışılamazdı. 

"Evet efendim," diyerek zaman kazanmaya ve bir sonraki cümlemde ne söyleyeceğimi düşünmeye çalışırken, Patron buna daha fazla izin vermedi.

"Bu anını sonra dinlerim evlat. Akşama dövüşün var. Bu sefer geç kalma."

Tamam diyemeden telefonu yüzüme kapattı. Sanırım bu konuda kızamayacağım tek kişi Patron’du. Çünkü o, her zaman en son sözü söylerdi ve asla itiraz kabul etmezdi. 

Telefonu kenara koyup hızla hazırlandım ve apar topar evden çıktım. Tam gaz yola koyuldum ve Merve’nin evine ulaşana kadar üç sigarayı hızlıca içip, Patron’un yarattığı baskıyı ve Merve’nin yarattığı siniri yatıştırmaya çalıştım.

Merve’nin sokağının başına geldiğimde, arabayı yavaşlattım ve onu aradım.

“Aşağıdayım.”

“Geliyorum ca-”

Sözünü bitirmesine izin vermeden telefonu yüzüne kapattım. Artık bu kızın sesini bile duymaya tahammülüm kalmamıştı. Sanırım ben sinir kelimesinin beden bulmuş haliydim ya da çevremdeki her şey benim sinirlenmem için fazladan çaba sarf ediyordu.

Arabayı apartmana yakın bir yerde durdurdum ve camdan dışarı bakarken, Ayşin’in dışarı çıktığını gördüm. Nedense hâlâ ağrısı var gibi, hafifçe eğilerek yürüyordu. Elindeki kitabı okuyarak yürüdüğünü gördüğüm an, aklıma kantindeki çarpışmamız geldi. O gün de elinde kitap vardı. Bu kız kitapsız yaşayamıyor muydu? Gözleri kitabın sayfalarında, sanki etrafındaki dünyayla hiçbir bağlantısı yokmuş gibi yürümesi, bana anlık bir huzursuzluk verdi. O kadar derin bir konsantrasyon içindeydi ki, adeta kendi kabuğuna çekilmişti.

Ayşin’in arkasından Merve çıktı. Yüzü asık, telaşlı bir ifadeyle arabama doğru yaklaştı. Arabanın kapısı açılınca gözlerimi Merve’ye çevirdim. Bu sefer öpmek için hamle yapınca, kafamı hızla önüme çevirdim. Duraksayan kızın nefesini yanağımda hissediyordum. Birkaç saniye o pozisyonda kaldıktan sonra pes etti. Yanağımı öptü ve "Tekrar günaydın canım," diyerek geri çekildi. Sesindeki yapay neşe, sinirimi daha da artırdı.

"Bu kadar rahat olduğuna göre baban yok."

Ona bakmıyordum ama göz ucuyla da olsa başını salladığını fark ettim. "O her zaman okula erken gider." Merve'nin cümlesi biter bitmez, başımla durağa doğru yürüyen Ayşin’i işaret ettim. 

"Sanırım artık onun görmesini de umursamıyorsun."

Bu sefer bakışlarımı Merve’ye kilitledim. Umursamaz bir şekilde omuz silkti. "Zaten bizi en olmayacak şekilde görmedi mi?" diye sordu. Yine dudaklarımın arasından ufak bir kahkaha patlaması kaçırdım. Sanki bizi yatakta basmıştı. 

"Siz okula beraber gitmiyor musunuz?"

Merve yeniden başını onaylar gibi salladı. "Beraber gidiyoruz, ama bugün arabamın olmadığını ve senin alacağını söyledim. O da yürümeyi tercih ettiğini dile getirdi." dedi. Tekrar Ayşin'e baktığımda otobüs durağında oturduğunu gördüm. Sanki bakışlarımı hissetmiş gibi başını kaldırınca göz göze geldik. Aramızdaki tüm mesafeye rağmen… Gözlerinde hâlâ dünden kalma siniri ve öfkeyi hissediyordum. O bana bakarken, benim yüzümde ise buz gibi bir ifadesizlik vardı.

"Kendi bilir," dedim ve arabayı çalıştırdım. Bir de kardeşini arabada çekemeyecektim. Yola çıktığımızda Merve, aramızdaki ağır havaya dayanamamış olmalıydı. "Küs müyüz?" diye sordu. Kısa bir an Merve’ye baktıktan sonra yola dönerek cevap verdim.

“Çocuk muyuz?”

Merve bir süre sessiz kaldı, sonra uzatmadan "Mesafelisin." dedi. En azından zekiydi ve aramızdaki değişimi fark etmişti. 

“Öğretmenimle olması gereken mesafedeyim.”

Bana göz ucuyla baktığını hissediyordum, ben de ona baktım. Gözlerindeki şaşkınlık ve hafif bir korku, pozisyonumun ne kadar net olduğunu gösteriyordu. "Sen ne diyorsun Uraz?" Şimdi ses tonu ve havası değişmişti. O alaycı ve cilveli öğretmen gitmiş, yerine gergin bir kadın gelmişti.

"Ne dediğimi duydun?" 

Yapmacıklıktan hoşlanmadığım için sırf üzülmesin diye rol yapamazdım. Dün gece beni o banyoya kilitleyen bencilliğinin bedelini ödemeliydi. Titrek, sıkıntılı bir nefes aldıktan sonra konuşmaya devam etti.

“Onca yaşadıklarımızdan sonra-” 

O nefesin ardından gelecek cümlenin ne olduğunu tahmin edebiliyordum: 'Bana böyle davranamazsın' veya 'Aramızdaki şeyin adı ne?' Bu samimiyet, benim sabrımı taşıran son damlaydı. Hızla dikiz aynasından arkamı kontrol ettim ve uygun bir yerde sağa çekip frene bastım.

Merve öne doğru savruldu. Ardından etrafa bakınırken "Ne oluyor Uraz?" diye sordu, sesi artık daha da endişeliydi. 

“Ne yaşadık biz?”

Merve cevap vermeden yüzüme baktı. Konuşmaya devam etmemi bekliyor olmalıydı. “Ne yaşadık Merve biz?” diye sorarken benden taraftaki kolunu tuttum. Acıyla yüzünü buruşturan kadın “Uraz canımı yakıyorsun.” dedi.

“Umurumda mı sanıyorsun?”

“Uraz.” Acı dolu seslenişi zerre kadar umurumda değildi. “Ben sana ne yaşadığımızı söyleyeyim mi?” diye sorarken kolundaki elimi biraz daha sıktım. Acıyla iç çekti. “Biz rezillik yaşadık Merve. Biz onun haricinde hiçbir şey yaşamadık, o kalın kafana bunu sok!”

“Doğru konuş!”

Beni uyarmış mıydı o? Hem de sakin konuşmama rağmen… Bir anda nabzım deliye dönmüş gibi hissettim. Yüzüme heyecanlı ve bir o kadar alaycı bir gülümseme yerleşirken “Konuşmazsam ne olur?” diye sordum. 

“Düşük not mu verirsin?” 

Acıyla buruşmuş yüz ifadesi alaycılığımla bir anda taş kesildi. Ona ulaşabildiğime sevinmiştim. Var gücüyle kolunu elimden kurtardı. Ben izin verdiğim için… “Saygılı ol,” derken kolunu diğer eliyle ovmaya başladı. 

“Benimle böyle konuşamazsın.”

“Seninle canım nasıl isterse o şekilde konuşurum Merve Şendoğan.”

Soyadının üzerine bastıra bastıra konuşmam kaşlarını daha da çattı. Sinirlenmeye başlıyordu, bunu hissediyordum. Yine de kurtulacak bir yer kalmış mı diye sakin kalmaya çalışıyordu. Bunu bir sertleşen bir yumuşayan ses tonundan anlayabiliyordum.

“Uraz, hani sorun yoktu? Şimdi neden 180 derece döndün?” 

Hayatta en nefret ettiğim şeylerden biri ayrılma sırasında gelen 5n1k sorularıydı. “Paçanı kurtarmak için beni yaka paça dışarı attın sen,” derken dilim zehir saçıyormuş gibi geri çekildi. 

“Şimdi bana gelmiş neden böyle olduğumu mu soruyorsun?”

“Uraz anlamıyorsun. Dün ben-”

“Anlamıyorum değil Merve. Anlamak istemiyorum.” Kelimelerimi tane tane seçiyordum. “Ve bundan sonra senin ergen hareketlerinle uğraşmak da istemiyorum.” Gözlerindeki korku gitmişti, öfke de. Şu anda beni selamlayan tek şey üzüntüydü, kalp kırıklığıydı. 

“Bir daha olmaz.”

Alaycı gülüşüme devam ettim. “En azından bir konuda aynı şeyi düşünüyoruz,” dediğimde Merve’nin tüm kırgınlığına rağmen gözlerinde anlık bir kıvılcım yakaladım. Umut gibi parlıyordu ve ben onu sonsuza kadar söndürmek için oyalanmadan cümlemin devamını getirdim.

“Bir daha olmayacak. Çünkü ben kimseye ikinci bir şans vermem.”

Merve’nin gözleri bir anda kısıldı. Beni geri döndüremeyeceğini anlayınca egosunu korumaya çalışacak gibi duran bir havası vardı. “Güzel… En azından bende seninle boşa vakit harcamam.” Güldüm ama bu seferki alaycı değildi. 

“Güzel fikir.”

“Sanki sana çok meraklıyım.” Diyerek beni kışkırtmaya çalışmasına erkeksi bir kıkırtıyla karşılık verdim. Egosunu koruması, benimkini ezip geçeceği anlamına gelmiyordu. 

“Koltukta çırılçıplak kucağıma gelmeye çalışırken öyle demiyord-“ 

Cümlem, Merve’nin yüzüme attığı okkalı bir tokatla yarıda kaldı. Tokatın şiddeti o kadar aniydi ki, hazırlıksız yakalanan başım yana doğru döndü. Elinin izi çıkmamıştı belki ama çenemin üstündeki yer sızlıyordu. Vücudumun her hücresi, bu hadsizliğe anında karşılık vermek üzere kasılmıştı.

"Uraz…"

Merve, bu yaptığına anında pişman olmuş olmalıydı. Konuşmaması için elimi havaya kaldırdım. Bir süre kıpırdamadan durdum. Sadece birkaç saniye… Kendi kendime sakin ol desem de okun yaydan çıktığını ikimiz de çok iyi biliyorduk. Merve’nin titrediğini hissettim. Ağır hareketlerle başımı ona doğru çevirmemle bu titremenin korkudan dolayı olduğunu gördüm.

"Uraz çok özür di-"

Biraz daha burada durursam canını yakacaktım ve bu Patron’un işlerini sekteye uğratacaktı. Merve panik halinde bana bakarken “İn arabadan!” dedim.

“Uraz.”

“Merve tokat attığın elini kırmadan önce in arabadan.”

Merve, bir kelime daha etmeye cesaret edemeyerek apar topar arabadan indi. Kapıyı kapatmasına bile fırsat veremeden gaza bastım. Arabanın ivmesiyle kapı kendiliğinden kapandı. İçimde kopan fırtınanın dalgalarından kaçar gibi, arabaların arasında makas atarak hızla ilerlemeye başladım.

Çenemin altındaki damarın, öfkeyle ritmik bir şekilde kasıldığını hissediyordum. Öfkenin o uzun parmakları, bedenimden yukarı tırmanmaya ve boğazımı sarmaya başlamıştı; sıkan, işkence eden, boğan parmaklar. Nefes alamıyordum. Elimle boğazımı tuttum. Direksiyonu tutan elimdeki eklem yerlerinin bembeyaz kesildiğini fark ettim. O kadar öfkeliydim ki, kendimi kontrol edememekten, planımdan tamamen sapmaktan korkuyordum.

Dikiz aynasından kendime baktığımda, zaten sızlayan çenemin üzerindeki hafif morluğun yanına taze bir kızarıklık eklendiğini gördüm. O orospu bana tokat atmıştı ve ben sırf Patron için ona haddini bildirmemiştim. Allah kahretsin.

Okula girdiğimde sert bir frenle arabayı durdurdum. Lastiklerden keskin bir balata kokusu yayıldı. Ezilmekten son anda kurtulan öğrenciler, korkuyla bana bakarken, başımı direksiyona dayadım. Böyle anlarda sakinleşmek için sayı saymanın işe yarayacağını söyleyen doktor aklıma gelince, direksiyona dayalı halde, kendi kendime fısıldadım: "Bir."

"İki, üç, dört, beş, altı. Sakin ol Uraz. Yedi, sekiz, dokuz, on. Planı bozacak bir şey yapma. On bir, on iki, on üç, on dört, on beş. Akşam öfkeni rakibinden çıkarırsın. On altı, on yedi."

Camın tıklatılmasıyla dikkatim dağıldı, kafamı kaldırdım. Cankut, telaşlı bir şekilde bana bakıyordu. İçimden saymaya devam ederek arabadan indim. Etraftaki balata kokusu hâlâ geçmemişti. Kapıyı kırmak istercesine sert kapattıktan sonra ellerimi arabanın kaputuna dayadım. Saymaya devam ederken Cankut sessizce yanımda bekliyordu.

"Otuz iki, otuz üç, otuz dört, otuz beş…"

Cankut'un meraklı, telaşlı yüzü yanımdaydı ama ben sadece sayıları ve kalp atışımın hızını duyuyordum. Öfkenin o acı tadı, yavaşça yerini soğuk, hesapçı bir sakinliğe bırakıyordu. Okul, artık benim için Merve'ye bir ders verme ve asıl hedefime ilerleme arenasıydı. Saymanın bir işe yaramadığını anladığım an elimle arabaya vururken kükrercesine haykırdım. “Bu yaptığına pişman edeceğim seni!”

“Hey hey hey” diyerek beni durdurmaya çalışan Cankut kolumu tuttu. Boştaki elimi yumruk yapıp ona doğru dönmüştüm ki “Kurt” diye bağırdı. Yumruk yaptığım elim havada kalmıştı. Cankut “Tüm dikkatleri üzerine topladığının farkında mısın?” diye devam etti. Gözlerindeki beni frenleyen ifadeyle bir süre kıpırdamadan bekledim. Haklıydı, böyle davranarak planı bozuyordum. 

Lanet olasıca planı her hareketimle bozuyordum.

Cankut’un elinden kurtulup yürümeye başladım. Önüme çıkan öğrenciler sağa sola kaçışırken okula girip, en yakındaki tuvalete bir hışımla girdim. İçeridekiler ne olduğunu anlayamadan “Boşaltın lan burayı!” diye bağırdım. Apar topar toplanarak tuvaletten son çıkan öğrenciden sonra kapıyı çarparak kapattım. Lavabolara doğru yürürken kapı tekrar açıldı. Gelenin Cankut olduğunu alıp verdiği soluktan bile anlayabiliyordum.

“Ne oluyor Uraz sana, sabah sabah?”

Yüzümü yıkamayı düşündüm. Fakat öfkemin ellerimin titrettiğini fark edince lavaboya tutundum. “Cankut, canın yansın istemiyorsan gözümün önünden kaybol!” dememişim gibi Cankut yanıma kadar geldi.

“Sen biraz sakin mi olsan?”

“Sen biraz sussan mı?”

“Susamam,” dediğinde ona doğru sert bir bakış atarak “O zaman bende olamam!” dedim ve lavabonun üzerindeki elimi yumruk yaptım.

Hiçbir şey hissetmiyordum, içimden taşan, kanımı donduran ve damarlarımda dolaştıkça her hücremi buz gibi yapan katıksız bir nefret dışında hiçbir şey yoktu ruhumda. İçi sadece su katılmamış öfkeyle dolu bir kabuktum. Bu zamana kadar bunun avantajını fazlasıyla kullanmıştım ama şu anda nefes alamadığımı hissediyordum. 

"Uraz."

Cankut'un son seslenişi, o an içimde biriken nefreti kusmama neden oldu. Kontrolümü tamamen kaybederek, yumruğumu aynaya geçirdim. Paramparça olan aynanın üzerinden elimi çekmezken, derin nefesler almaya çalıştım. Elimden lavaboya süzülen kanı izlerken, tuhaf bir şekilde, biraz olsun sakinlediğimi hissediyordum.

"Lan ne yapıyorsun oğlum!" diyerek birkaç peçete koparan Cankut, elimi aynadan çekmeye çalıştı. "Bırak!" Sesim az öncenin aksine, rahatlamış ve garip bir dinginlikle çıkıyordu. Cankut, bu manzaraya dayanamayarak peçeteleri önüme attı ve geri çekildi. 

"Sen hastasın."

Bir süre daha kırmızıya boyanmış lavaboyu izledikten sonra elimi kırık aynadan çektim. Parçalanmış eklem yerlerime yakından baktım. Berbat haldeydi ve siktir, bu gece bu yumruklara ihtiyacım vardı. Musluğu açtım. Kesiklerimi soğuk suyun altına soktum. Yeni açılan yaraya değen soğuk suyla, zevkli bir şekilde iç çektim. Gözlerimi kapattım. Ne saymak, ne bağırmak… İşte bu acı hissi, beni rahatlatan tek şeydi. 

"Sakinleştiysen konuşalım mı?"

Suyu kapattım. Kesilen yerlerde cam kırığı var mı diye kontrol ederken Cankut yeniden peçete uzattı. Üzerimden kamyon geçmiş gibi hissediyordum. Dövüş bile, sinir krizleri kadar yormuyordu beni. Peçeteleri elime alıp kanayan yaraya bastırdım.

"Merve'ye yol verdim." 

Peçeteyi kaldırıp parçalanmış elime tekrar baktım. Ciddi anlamda bu geceki yumruklarla beni fazlasıyla zorlayacaktı. "Bana tokat attı o…” derken küfürü dilimin ucunda yakaladım.

"Hoppala!" 

Cankut kıçını lavaboya dayandı, olayın şokuyla gözleri kocaman olmuştu. "Ne oldu da bu hale geldiniz?" diye sordu. Dünün özetini hızlıca geçtim: Babasına yakalanma paniği, beni banyoya kilitlemesi, sabahki gerginlik ve son olarak benim onu kışkırtmam üzerine attığı tokat. Cankut, hikâyenin sonunda bana hak verse de her zamanki gibi mantıklı tarafını korudu. 

"Birden gemileri yakmasa mıydın acaba? Planın ne olacak?" 

Durumun ciddiyeti, kanayan elimden daha ağır basıyordu. “Yeni bir plan yapacağım ama şu anda bunu düşünmek istemiyorum.” Cankut’un dudakları ince bir çizgi halini alırken başını tamam diye salladı. 

“Derse girebilecek misin?”

“Yürü hadi”

**-**


Sınıfa girdiğimde ilk fark ettiğim şey Yer Fıstığı’nın yerinde oturduğuydu. Kimseyle göz teması kurmaya niyetim yoktu. Bu yüzden başımı hızla önüme çevirip kendimi yerime attım. Montumu çıkaracak bile gücüm yoktu. Dirseklerimi masaya yaslayıp, başımı ellerimin arasına aldım. Vücudumdaki her kas gerilmişti ve sızlayan elim, Merve’ye karşı duyduğum öfkeyi her an hatırlatıyordu.

"Elin kanıyor."

Ayşin’i duymamazlıktan gelmeye çalışarak gözlerimi kapattım. "Uraz, çok kanıyor," diye devam edince, pozisyonumu bozmadan, dudaklarımın arasından tısladım. 

"Şaka yapıyor olmalısın."

Ardından sadece gözlerimi önümdeki kıza odakladım. “Ben nasıl fark edemedim.” Fakat Ayşin’in bakışlarından ne düşündüğünü anlayamadım. Her zamanki gibi kaşlarını çatarak önüne dönmemişti. Önüne dönmüştü ama yüzünde fazlasıyla tepkisiz bir ifade vardı. Belki de acıma duygusu öfkesiyle birbirini nötrlemişti. 

Gözlerimi ondan çekerek kapattım. Sıkıntılı nefeslerimin arasında hissettiğim hareketlerle tekrar kirpiklerimi araladım. Ayşin bana doğru dönmüş, masama birkaç peçete ve kolonya olduğunu düşündüğüm sarımsı bir sıvı koymuştu. Yani inşallah kolonyaydı. Üzerinde etiket falan yoktu. Umarım amonyak muhabbetine bana tahlil için yanında taşıdığı çiş örneğini sunmuyordu. 

“Doldurma kolonya. Bakma öyle.”

Tek kaşımı kaldırarak düşüncelerimi okuyan kıza baktım. Bakışlarıyla elimi işaret ederken “Mikroptan ya da kan kaybından ölürsün falan. Şahit yazarlar,” dedi. Bunu o kadar ciddi söylemişti ki neredeyse beni güldürmeyi başaracaktı.

 “Korkma bu kadar kandan ölmem.”

Abartılı bir ifadeyle yüzünü buruşturan kız “Çok korkuyorum,” dedi. Benimle dalga geçmeye çalıştığının farkındaydım ama onunla uğraşamayacak kadar bitkindim.

Hocanın sınıfa girmesiyle herkes yerine geçti. “Yaranı temizle,” diyen Ayşin önüne döndü. Allah’ım, ablalı kardeşli bunlar ne kadar emir vermeye alışıktı. Ders başlarken omzunun üzerinden bana doğru baktı. Kılımı bile kıpırdatmadığımı gören kız bakışlarıyla da emir vermeye çalıştı. Tepkisiz kalınca sıkıntılı bir iç çekti ve oturduğu yerde yarım bir şekilde bana doğru döndü. Yine emir vereceğini düşünürken bir anda elimi tuttu. Kaskatı kesilmeme neden olan bu temas, dilimin de elimin de tutulmasına neden oldu. Ne konuşabildim ne de elimi çekebildim. 

“Borç listen kabarıyor haberin olsun.” 

Elimi çekmemden korkuyormuş gibi daha sıkı tuttu. “Senden yardım istemedim,” dediğimde hafifçe tek kaşı havalandı. “İyi,” dedikten sonra elime sardığım peçeteyi kendi canı acırmış gibi kaldırırdı. “Sayende benim sevap listem kabarıyor o zaman,” derken ise ifadesiyle tezat oluşturacak kadar sertti. Bakışlarımı yüzünden ayıramıyordum. Bir insan başka biri için neden acı çekebilir ki?  

“Çok acıyor değil mi?” 

Cevap vermedim. Elimi çekmeyeceğimi anlamış olacak ki masaya nazikçe bıraktı. Kolonyayı açarken hâlâ acı çeker gibi yarama bakıyordu. “Nasıl oldu bu?” diye fısıldadı. Yine cevap vermedim. Peçeteye döktüğü kolonyayı elime yaklaştırırken “Bu daha çok acıtacak, özür dilerim,” dedi. Kaşlarım şaşkınlıkla havalandı. Neden özür dilemişti ki?

Ayşin kolonyalı peçeteyi yarama bastırdı. Ah siktir! Dikkatimi dağıttığı için boş bulunup iç çektim. Bunu acıdan dolayı yaptığımı sanan Yer Fıstığı telaşla peçeteyi kaldırdı ve yaramın üzerine doğru üflemeye başladı. Acı hissini seviyordum ama Ayşin’in nefesi, anlam veremeyeceğim şekilde garip hissettirmişti. Yer Fıstığı tekrar peçeteyi bastırdı ve kaldırıp yarama doğru yine üfledi. Bu kimyasal olay, ağustos sıcağında buz gibi denize atlamak gibi hissettiriyordu, haz veriyordu. Rahatlatıcıydı. Bunu birkaç kere yaptıktan sonra temiz bir peçeteyi yaranın üzerine kapattı. Saçına taktığı fularımsı şeyi kafasından çıkarıp dikkatlice elime sardı. O bunları yaparken Yer Fıstığı elime, ben Yer Fıstığına, Cankut'ta ikimize bakıyordu.

Tek kaşımı kaldırıp ‘Önüne dön’ diyerek dudaklarımı oynattım. Cankut’un gözlerinin büyümesi ve elimin üzerinde hissettiğim sıcaklıkla önüme döndüm. 

Ayşin yaramın üzerine ufak bir öpücük kondurmuştu, sonra “Tamamdır.” diye fısıldadı. Bakışlarımla yaptığının farkına varan kız panikle elimi bıraktı.

“Annem hep böyle yapardı.”  

Ayşin’in yanakları kızarmıştı. Bakışlarımı bu kez sargılı elime yönelttim. Açıp kapatmaya çalışırken Ayşin’in bana doğru eğildiğini hissettim. İşaret parmağıyla ona doğru gelmemi söylediğinde kaşlarım çatıldı. Neden olduğunu anlayamasam da hafifçe önüme doğru eğildim. 

“Ablamın sinir bozucu olduğunu bilirdim ama bu derece sinir bozacağını hiç tahmin etmemiştim, geçmiş olsun.” diyerek önüne döndü.

Bir süre kıpırdamadan aynı pozisyonda kaldım. Ablasından kaynaklı olduğunu nasıl anlamıştı? Elimdeki çiçekli fuları incelerken önüme düşen silgi parçasıyla Cankut'a döndüm. Ayşin'i işaret ederek 'Sıradaki kurban o olsun' gibi bir şeyler ima edince yumruğumu gösterdim. Her ne kadar ablasından daha çok arkamı kollasa da aynı hataya bir kere daha düşmeyecektim. O yüzden Şendoğan Ailesi; benden uzak, cehenneme direk olsa iyi olurdu.

Yorumlar