Şah - 9. Bölüm
URAZ
O gergin, karmaşık dersin bitimini beklerken, zihnimde sadece Merve'nin ihaneti ve Ayşin'in beklenmedik şefkati yankılanıyordu. Tam o anda, hayatımı kurtaran o ses yankılandı: "Şükür."
Zilin çalmasıyla Cankut, bir anda soluğu benim yanımda aldı. Fularlı elimi açıp kapatmaya çalışırken Cankut "Acıyor mu?" diye sordu. Dalga geçtiğini bildiğim için ona ters ters baktım. Cankut alaycı bir ifadeyle gülümserken "Acı yok Rocky, acı yok anladım,” dedi. Ona cevap verme tenezzülünde bulunmadım.
Ayağa kalkarken gözlerim yeni avıma odaklandı. Merve'nin bencilce paniklediğini gördükten sonra, planımı değiştirmem gerektiği kesindi. Okuldaki bir öğretmene güvenemeyeceğimiz kesindi. Sıradaki kurban için, okulun veliahdı, babası okul yönetiminde olan bir öğrenci biçilmiş bir kaftandı. Herkesin onunla arkadaş olmak istediği, bir sıkıntı olduğunda beni riske atmayacak bir salak...
Gözüm, sıradan kalkmaya çalışan Didem'e takıldı. Merve'nin aksine, Didem popülerdi, göz önündeydi ve muhtemelen kolay manipüle edilebilirdi. Cankut'un bunu duyunca bir yerlerinin kalkacağını biliyordum. Sonuçta bana önerdiği ilk kişi o’ydu ama bunun için şu an dertlenemezdim. Hedefine kilitlenmiş bir avcı gibi koşar adım yürüyüp, tam da planladığım gibi Didem’le sertçe çarpıştım. Kızın dudaklarından ufak bir çığlık duyulur duyulmaz, düşmemesi için hızla incecik belinden kavradım. O da can havliyle ceketime tutundu.
Tam anlamıyla klişe bir Türk filmi sahnesiydi ama klişeler her zaman işe yarardı.
Belindeki elimi sıkıca bastırarak, onu kendime sertçe çektim. Aramızda artık santimler kalmıştı. Az önceki korkusu, birden zevkli, flörtöz bir tebessüme dönüştü. Didem'in gözleri parlıyordu. Belli ki bu tehlikeli yakınlaşmadan hoşlanmıştı. Elimden geldiğince iğrendiğimi belli etmemeye çalışıyordum; yüzüme zoraki bir ciddiyet yerleştirdim.
"Dikkatli olmalısın."
Sesim alçak ve etkileyici çıkmıştı. Ellerini ceketimden çekip saçına götürürdü ve “Görmedim, kusura bakma.” dedi. Her hareketiyle benim işimi daha da kolaylaştırıyordu. Elimi yavaşça belinden kalçalarına doğru kaydırdım ve tam poposuna geldiğimde kimseye belli etmeyeceğim şekilde hafifçe sıktım. Normal bir kız olsa şu anda yüzüme tokadı yemiştim ama Didem sadece ufak bir inilti çıkarıp dudağını ısırdı. Bunu istediğini daha ilk saniyeden anladığım için yüzümde milimetrik bir gülümseme belirdi. Ağır hareketlerle Didem’den ayrıldım.
“Cankut yürü.”
Birkaç adım attım, yanılmamıştım. Beklediğim gibi arkamdan bir ses “Dışarı mı çıkıyorsunuz?” diye sorunca gülümsemem yüzüme daha çok yayıldı. Bu daha çok avının tuzağa düştüğünü gören bir avcının gülümsemesine benziyordu. Didem'e cevap vermeden yürümeye devam ettim. Cankut’un ne yapmak istediğimi anladığına emindim, onu da yanında getirecekti.
Bahçenin taze toprak kokusu, ayaklarımın altındaki gevşek çakılların sesiyle karışıyordu. Her zamanki, gölgelik ve etrafı sarmaşıklarla çevrili çardağa doğru ilerlerken, gözüm istem dışı banklardan birine kaydı. Orada, tıpkı bir heykeltıraşın en değerli eserine odaklanması gibi, Ayşin oturuyordu. Dizlerinin üzerinde açık duran kitabına, dünyadan tamamen kopmuşçasına bir yoğunlukla eğilmişti.
"Bir insan, kitap okumayı neden bu kadar sever ki?" diye içimden geçirdim. Kitap okuma eylemi onun için bir hobi değil, bir ihtiyaç, bir nefes alma biçimi olmalıydı. Oku-yabilmek için diğer tüm "gereksiz" günlük aktivitelerine ara veriyordu. Yüzümde alaycı bir gülümseme belirdi; bu kızın tuvalet ihtiyacını bile o lanet olası kâğıt yığınları eşliğinde giderdiğine bahse girebilirdim. Hayatının her boşluğunu, bir virüs gibi, harflerle dolduruyordu.
Adımlarım, aniden yanıma fırlayan Cankut ve Didem'in sesiyle sekteye uğradı ve ben de istemsizce hızlandım. Çardağa ulaştığımızda, Cankut yüzünde her zamanki sorgulayıcı, ne beklediğini bilen ifadesiyle karşıma dikilirken, Didem daha zarif bir hareketle oturdu. Yeni sürdüğü, parıltılı kırmızı rujunu dilinin ucuyla ıslattı, sonra da bacak bacak üstüne attı. Zaten zar zor dizinin yarısını örten mini eteği, bu hareketle daha da yukarı çekildi ve pürüzsüz bacaklarını, adeta bir vitrin mankeni gibi, tüm gözler önüne serdi. Göz temasından kaçınmak mümkün değildi.
Birkaç saniyelik, gergin bir sessizlik çöktü üzerimize. Bu sessizliğin Didem için bir sahne hazırlığı olduğunu biliyordum. Sıkılmış bir nefes verip ona döndüm ve kısa bir "Ee?" ile bu sessizliği bozdum.
Didem'in sıkılmış ifadesi bir anda kayboldu, yerini cilveli bir şaşkınlık aldı. "Ee mi?"
"Yanımıza susup oturmak için gelmedin sanırım," dedim, sesimde en ufak bir sabır kırıntısı yoktu.
"Aslında ben... şey, bir şeyler içeriz diye düşünmüştüm," diye yanıtladı, sesi gereğinden fazla nazikti. İçimden bir küfür savurdum. Sanki bardayız amına koyayım. Aslında bir şeyler içeriz diye düşünmüş.
Göz ucuyla Cankut'a baktım. Bakışlarımla "Duydun kızı" der gibi yapınca, Cankut bu anlamsız gerginliğe son vermek istercesine ayağa kalktı.
"O zaman ben gidip bir şeyler alayım. Ne istersiniz?"
Didem'e döndüğünde, boynundaki kolyeyle oynadığını fark ettim. Daha doğrusu bana fark ettirmek istediği şey kolyesi değildi, onun konduğu yer olan iki göğsünün arasıydı. Kısa bir düşünme sesinden sonra "Ben şekersiz bir kahve alayım," dedi. Siparişini verirken bile gözleri benim üzerimdeydi. Onun her halinden, bakışlarından ve vücut dilinden, bu buluşmadaki tek "içeceğin" ben olduğumu anlayabiliyordum. Beni istiyordu.
Cankut, "Tamamdır, Kurt, senin ne istediğini biliyorum," dedi ve arkasını dönüp kantine doğru yürümeye başladı.
Cankut uzaklaşınca Didem bana yaklaştı. "Sen ne içeceksin, Kurt?" Bana soyadımla hitap etmesi... Daha önce bu soyadımı çok kez duymuş, kullanmıştım ama ilk defa kulağıma bu kadar iğrenç geliyordu. Sanki ağzında yuvarlanıp, tüm cazibesini kaybetmişti. Allah’ım, bari bu kız üzerindeki planım fos çıkmasın. Sen sabır ver ya rabbim... diye içimden bir yakarış yükseldi.
"Çay," diye cevap verdim, olabilecek en kısa ve umursamaz şekilde.
Didem'in yüzü anında buruştu. Dudakları "Çay mı?" derken tiksintiyle büzülmüştü. "Hiç sevmem ama İngiliz çayını severim. Hele sütlü çay favorim ama maalesef bu okulda yok. Zaten bu okulda çoğu şey yok. En yakın zamanda babamla bu konuları konuşacağım. O yüzden şimdilik en iyisi şekersiz kahve."
Daha ilk cümlesiyle onunla anlaşmakta ne kadar zorlanacağımı anladım. Bir insan çayı sevmez miydi? Çayı sevmeyen insanla benim ne işim olurdu ki? Ama hayır, bu sadece küçük bir detaydı, asıl oyun henüz başlamıştı. "Anladım," dedim sadece. Didem, benden beklediği tepkiyi alamadığı için konuyu hemen toparladı.
"Çayı sevdiğini öğrendim. Başka nelerden hoşlanırsın, Kurt?"
Ona bakarken, gözüm yine arkasındaki kendi halinde oturan, kitabına gömülmüş Ayşin'e takıldı. Bir an için Ayşin'e daha fazla ilgi duyduğumu hissettim ve bu… benim için fazlasıyla yanlıştı. Odağımı anında Didem'e kaydırırken "Zamanla öğrenirsin," dedim. Didem'in gözleri parladı, dudaklarında zafer kazanmış bir gülümseme oluştu.
"Öğrenmem için zaman yaratacaksın yani?"
İşine geleni nasıl da anlıyorsun, demek istesem de başımı isteksizce onaylarcasına salladım. "Harika!" dedi, arkasına yaslandı ve dirseklerini oturduğu banka dayadı. Bu hareket, gömleğinin düğmelerini zorlayan, destekli bir sütyen taktığını düşündüğüm göğüslerini daha da belirginleştirdi. Bunu bilerek yaptığına emindim ve bu ucuz numaraya karşılık olarak, bir süre göğüslerine bakarak ona istediği onayı verdim.
Tam o sırada, Cankut elinde tepsisiyle bize doğru gelirken, okul zili çalmaya başladı. Tınlayan ses, bu bahçe sohbetinin, en azından şimdilik, sona erdiğini ilan ediyordu. Zilin keskin sesi, Didem'in keyfini anında kaçırdı. "İnanmıyorum ya!" diye hayıflandı. Ardından, dudaklarını küçücük bir hüzünle büzerek, "Derse girmek zorunda mıyız?" diye sordu. Bu tavrı komikti, sanki dünyalar yıkılmıştı. Ah kıyamam... diye içimden geçirdim ama yüzümde en ufak bir duygu belirtisi yoktu.
"Hayır," dediğimde, Didem'in gözleri anında parladı. Bir çocuk gibi, saf bir sevinçle, "Gerçekten mi?" diye sordu. Başımı evet anlamında sallayınca, sevinçle ellerini çırptı ve "Harika!" diye haykırdı.
Cankut elindeki tepsiyi masaya, hafifçe gürültü çıkararak koydu ve kaşlarını kaldırarak sordu: "Hayırdır?"
“Dersi ekiyoruz.”
Cankut kısa bir an Didem'e, sanki az önce ne kadar mantıksız bir şey söylediğini tartıyormuş gibi baktı. Daha sonra şaşkın bir ifadeyle bana dönüp, "Ekiyoruz?" diyerek duyduğunu doğrulamak istedi.
Tam o anda, bankta oturan Ayşin'in belini tutarak yavaşça ayağa kalktığını gördüm. Bir an bile tereddüt etmeden, masadaki sıcak çayı – ki Cankut'un benim için getirdiğini biliyordum – kafama diktim. Boğazımdan sıcak bir dalga geçerken ayaklandım. “Ekiyorsunuz, dersten sonra görüşürüz,” deyip yürümeye başladım. Şu anda ikisinin de yüzünün aldığı ifadeyi tahmin edebiliyordum ama Didem’i daha fazla çekebileceğimi sanmıyordum. Kesinlikle onunla fazla vakit geçirmeden işimi halletmeliydim ya da vaktimi geçirecek daha eğlenceli, konuşmasına gerek olmayan şeyler bulmalıydım.
Adımlarımı hızlandırıp Ayşin'e yetiştim. O, kitaplarını göğsüne bastırarak, çardağın aksi yönüne doğru yavaşça yürüyordu.
"Ağrıyor mu?" diye sordum.
Sorum üzerine irkilip olduğu yerde durdu ve refleksle elini belinden çekti. İki eliyle sıkıca kavradığı kitabı adeta bir kalkan gibi tutuyordu. Önüne geçtim. İlk kez gözlerinin mavisine bu kadar dikkatli bakıyordum. Bu, sıradan bir mavi değildi. İçinde bir yerde yeşile çalan, derin, tanımlaması zor bir ton vardı. Ya da belki de gözleri kızardığı için bana öyle geliyordu. Uzun zamandır uykusuz muydu, yoksa elindeki kitaplardan gözlerini ayırmıyor muydu? Gözleri yorgunlukla çevrili, etrafındaki mor halkalar derinleşmişti.
"Hey!" diyerek, ellerini sallayarak dalan gözlerimin dikkatini dağıtmaya çalıştı.
Daldığım o farklı mavi denizlerden silkinerek kendime gelirken, "Böbreğin," dedim. Sesim, az önceki dalgınlığımın aksine keskin ve keskindi. Ayşin’in dudakları şaşkınlıkla yavaşça aralandı.
"Sen nereden biliyorsun?"
Alaycı bir tebessümle, "Kısa da olsa ablanla bir hukukum vardı," dedim. Ayşin'in yüzü anında buruştu, "İğrenç," dedi. Bu tiksinmiş ifadesi, onun tuvaletteki hallerini, ablasıyla benim hakkımda konuştuklarını aklıma getirdi. Ancak ifadesi aniden değişti. Şaşırmakla karışık kaşlarını çattı: "Vardı? Umarım ilişkinizin bitişinin benimle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur." Yüzünde şimdi hüzünlü, suçlayıcı bir ifade vardı. Çok kısık bir sesle, "Bir sorumluluğu daha kaldıramam," gibi bir şey fısıldadı. Onun bu kurban rolü canımı sıktı. "Seninle alakası yok. Kendini bu kadar önemli görme," dedim ve arkamı dönüp yürümeye başladım.
Arkamdan bağırdı. "Önemliymişim ki birkaç günlük ilişkinizde bile benden bahsetmişsiniz!" Dedikleri doğru olsa bile, Ayşin'in kendini önemli hissetmemesi için geri dönüp hızla ona doğru yürüdüm. Bu beklenmedik ve agresif hareketimle diğer kızlar gibi korkup bir adım geri atmak yerine, karşımda dimdik durdu. Gözlerinde ne bir korku ne de bir kaçış isteği vardı. Tam önünde durmamla, o mavi gözler kısıldı. Bir meydan okuma çizgisi belirdi aralarında. "Senden bahsettiğimizi nereden çıkardın?" dedikten sonra Ayşin’e biraz daha yaklaştım. Aramızdaki mesafe tehlikeli bir şekilde azaldı. Sesimi, sadece ikimizin duyacağı bir fısıltıya alçalttım.
“Akşam tuvaletinizde olduğumu ve her şeyi duyduğumu çabuk unuttun."
Ayşin gözlerini biraz daha kıstı. Benden nefret ettiğinin farkındaydım. Bunu o kısılan bakışlardan görebiliyor, vücudunun gerginliğinden hissedebiliyordum. Peki, neden bunu önemsiyordum? Onun ne düşündüğü neden umurumda olmuştu ki şimdi? Bu sorgulama, içimde beklenmedik bir rahatsızlık yarattı. Hemen bu saçma düşünceyi bastırmam gerekiyordu. Kendimi toparladım ve cümleyi bitirdim, kelimelerim birer ok gibiydi.
"Hayatımda kimseye önem vermem ben. Verecek olsam bile, bu kişi asla sen olamazsın. Yani demem o ki... Şuradaki herhangi biri bile benim için senden önemlidir Ayşin Şendoğan. O yüzden sakın bir daha kendini önemli biri sanma."
**-**
URAZ
Tüm ders boyunca zihnim, bahçede Ayşin'le yaşadığım kısa ve sert yüzleşmenin yankılarıyla doluydu. Kulaklarım ise deli divane çınlıyordu. Sanırım bu çınlama, Cankut'un beni ve ebemi hiç iyi anmadığına dair içsel bir uyarıydı. Gözüm ara sıra ders kitaplarına değil de, önümdeki iki büklüm duran Yer Fıstığı’na takılıyordu. Her zaman mı bel ağrısı vardı? Yoksa diyaliz vakti yaklaştığında mı vücudu bu kadar hassaslaşıyordu? Düşüncelerim Ayşin'in sağlık durumu etrafında dönerken, kaşlarımın istemsizce çatıldığını hissettim.
Neden bu kızın ağrısı benim zihnimi meşgul ediyordu ki?
Sonunda o kurtarıcı ses, zil çaldı. Başımı iki yana sallayıp o karmaşık düşünceleri zorla uzaklaştırmaya çalıştım. Kendime olan sinirimi masadan çıkarmak istercesine, aniden bir tekme atıp hızla ayağa kalktım. Sınıftakiler bu ani hareketimle irkilip refleksle dönüp bir an bana baktılar, sonra omuz silkip yaptıkları işe devam ettiler. Onlar bile iki üç günde benim bu kontrolsüz hareketlerime alışmışlardı.
Hızla sınıftan fırladım.
Bahçeye çıktığımda, özellikle adımlarımı yavaşlattım. Amacım Cankut'un o bıkmış, tükenmiş halinin tadına varmaktı. Çardakta, Didem elindeki telefonla dudaklarını büze büze ardı ardına selfie'ler çekerken, Cankut tam bir çaresizlik abidesi gibi, başını iki elinin arasına almış, sanki üzerinde evrenin sırları yazıyormuş gibi masayı inceliyordu.
Yanlarına yaklaştım ve keyifli bir ses tonuyla "Selam gençler," dedim. Heyecanla başını kaldıran Cankut, beni görür görmez anında canlandı. Gözlerinde adeta bir kurtuluş ışığı yandı.
"Şükür kavuşturana."
Didem de gözleri parlayarak telefonu elinden bıraktı. Sanırım sıkıldıklarını ve benim gelişimle nasıl rahatladıklarını bundan daha iyi ifade edemezlerdi.
"Bu kadar özlediğimi bilseydim daha erken gelirdim," dedim, alaycı tavrımı koruyarak.
"Zaten biraz daha gelmesen sıkıntı..." diye söze giren Didem'in telefonu çalmaya başladı. Ekrana baktı, hızla ayağa kalktı ve bir dakika işareti yaparak hemen yanımızdan ayrıldı.
Didem uzaklaşır uzaklaşmaz, Cankut derin bir nefes verdi ve o kelimeyi yineledi.
"Şükür ayırana."
"Sen bu kelimeye iyi alıştın Cankut," diye devam ettim alaylı bir gülümsemeyle. "Ders bittiğinde şükür, ben geldiğimde şükür, Didem gittiğinde şükür..."
Cankut, elleriyle yüzünü kapatıp iç çekti. "Dalga geçme oğlum. Bir ders boyunca Didem'le yalnız kalmak ne demek biliyor musun sen?"
"Çok istekli duruyordun. Hoşuna gider diye düşünmüştüm," dediğimde Cankut afalladı. Gözleri büyüdü ve eminim ki 'Benim ondan hoşlandığımı nasıl anladı?' diye düşünüyordu. "Uzaktan davulun sesi hoş geliyormuş Uraz. Allah’ım, ilk dakikalar kahve çay derken sustuk. Sonra muhabbet etmek için bir konu buldum. O ses tonu, ağzını yaya yaya konuşması... Allah’ım, kız resmen kendi dilini oluşturmuş lan!" diye hararetle anlatırken, yüzü giderek kızarmıştı.
"Sakin Sarı," dedim, onu yatıştırmak istercesine. Derin bir nefes alıp yüzünü ovuşturan Cankut, son sözünü söyledi.
"Yol yakınken başka bir kurban seç Kurt, yoksa katil olursun."
Gözlerim telefonla konuşan kıza kaydı. Baştan aşağı süzdüğümü hissetmiş gibi Didem’in bakışları bana döndü. Yüzünde sinsi, kendimden emin bir gülüş belirdi. Kimle konuşuyordu bilmiyordum ama yaptığı hareketler kesinlikle beni baştan çıkmak istercesine cilvelenmişti.
"Ben senin kadar sıkılacağımı sanmıyorum."
Cankut’a doğru döndüm. Onun da gözlerinin Didem’de olduğunu son anda fark ettim. Bakışları bana çevrilirken umursamaz tavırda bir omuz silkti.
"Bazılarımız senin kadar şanslı olamıyor."
Bunun üzerine içten bir kahkaha atmama engel olamadım. Ne şanslıydım ya...
"Şansını kendin yaratacaktın Sarı," derken göz kırptım. Tam o sırada, okul bahçesine çıkan kalabalığın arasından, Yer Fıstığı görüş alanıma girdi. Yine yüzünde herkesten saklamaya çalıştığı ama başaramadığı, gizlenemeyen acı ifadesi vardı ve elini beline koymuştu. Cankut'a döndüm ve ciddiyetle sordum. "Ayşin'in böbrek rahatsızlığı olduğunu biliyor muydun?" Cankut, konunun bu ani ve alakasız dönüşüyle şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.
"Didem’den Ayşin’e nasıl geçtik la biz?"
“Uzatma ve soruma cevap ver.”
“Evet biliyorum”
“Nasıl bir hastalık? Tedavisi yok mu? Nakil falan?”
Cankut’un kaşları havalandı, “Hayırdır? Ne zamandan beri kurbanlarınla bu kadar yakından ilgilenir oldun?” dedi alay edercesine, haklıydı. Ne zamandan beri birinin rahatsızlığıyla ilgilenir olmuştum.
“Doğuştan iki böbreği görevini yerine getirmiyormuş.” dediğinde kendime kızma işini sonraya erteledim. Bunu zaten biliyordum. “Tedavisi var ama pahalı. Uygun donör de kolay bulunmuyor. En son-” Cankut konuşmasını yarıda kesip Ayşin'in olduğu tarafa doğru baktı. Refleksle bende döndüm. Banklardan birine oturmuş kitap okuyor ve elindeki evde hazırlanmış olan sandviçini yiyordu. Sarı’nın duraksamasına neden olacak hiçbir görüntü yoktu. “Devam et.” Dediğimde Sarı’nın bakışları tekrar bana döndü. Fakat bu sefer bana hissettiren şey sorgudan çok ciddiyetti.
“Neden bu kadar merak ediyorsun?”
“Sorgulama ve anlat Sarı.”
“Ama neden Kurt? Onunla işin olmadığını sanıyordum.”
“Onunla işim yok zaten. Sadece Merve’nin söyledikleri ve Ayşin’in bugünkü hali kafamda soru işareti oluşturmadan noktalamak istiyorum. Kurbanlarımı iyi seçmem gerekiyor, biliyorsun.”
Cankut’un kafası fazlasıyla karışmış görünüyordu ve belli ki söylediklerime de inanmıyordu. Yine de konuşmaya devam etti. "En son bir kişi bulunmuştu," dedi, sesi hafifçe alçalmıştı. "Ailesi tüm varlığını o ameliyata harcadı ama duyduğum kadarıyla vücudu böbreği kabul etmemiş."
Gözlerimi Ayşin'e çevirdim. O, çardağın biraz uzağında, sırtı bize dönük ama bizi görebileceği bir açıda duruyordu. Bizi izleyen gözlerini yakaladığım an, hızla kaçırarak tekrar kitabına döndürdü. Bir süre, küçük bir çocuğu andıran, aciz görüntüsünü izledim: Suratı asık, bedeninin her hücresi gergin, çenesi sıkı sıkıya kenetlenmişti. Ona baktığımın farkında olduğunu biliyordum ama öylesine farkında değilmişim gibi davranıyordu ki, sanki varlığımdan bile bir haberdi. Bu görmezden gelme çabası, gerginliğini daha da artırıyordu. Şimdi Cankut’a dönmüştüm, sorum gayet netti.
"Başka biri daha bulunursa iyileşebilme şansı var. Öyle mi?"
Başını onaylarcasına sallasa da hemen arkasından bir "Ama" geldi. Zaten bir zorluğu olmasa şaşardım. "Bir daha o ameliyatı karşılayacak parayı ailesi toplayamaz. Toplasalar bile Ayşin tekrar ameliyata girmek istemediğini söylemiş."
"Neden?" diye sordum, sesimde şaşkınlıktan çok bir öfke vardı. Bu kadar saçma bir kararın arkasında ne olabilirdi? Cankut, iç çekerek yanıtladı. "Sanırım kendini suçladığı için. Böbreğini veren kişi ameliyat masasından kalkamamış."
"Saçmalık!" diyerek yine Ayşin’e baktım. Acı çektiğini tüm ifadesinden anlayabiliyordum. O kitabı bile o kadar farklı, sıkı sıkıya tutuyordu ki. Sanki tüm acısını o kâğıt yığınına geçirmek istermiş gibiydi. Yoksa, ağrısını ve suçluluk duygusunu unutmak için mi kendini bu kadar kitaba vermişti?
O zaman neden iyileşebilme şansını, ölen birinin hatırası için reddediyordu? Bir insan nasıl kendinden başkasına, kendi hayatından daha çok önem verebilirdi? Bu benim mantığıma aykırıydı. Düşüncemi sesli dile getirdim.
"Hiç kimse kendinden önemli değil."
Cankut'un bana hayretle baktığını gördüm. Ona göre bu, kabul edilemez bir bencillikti, ama ben umursamadım. Cankut, sesi boğuklaşarak ve sanki bana bir gerçeği öğretiyormuş gibi konuştu:
"Eğer ölen kişi annesi ise... Önemlidir, Uraz Kurt."
**-**
URAZ
“Ölen kişi annense…”
İki tarafı keskin bir kılıç gibi saplandı bu cümle yüreğime. Daha önce hissetmediğim garip bir duyguydu bu, anne ve ölüm kelimesinin yan yana gelmesinden dolayı içimi dağlayan acı mıydı böyle hissettiren yoksa annemin bana veda eder gibi acıyla attığı son bakış mıydı? Merve demek ki konunun açılmasından bu yüzden rahatsız olmuştu. Gözlerindeki ifade şimdi daha anlamlı hale geliyordu, basit bir ölüm değildi annesinin ki. Kızı için canını vermişti. Acaba kardeşiyle ilgili konularda taş kalpli olmasının nedeni bu muydu? Belli ki annesinin kendi verdiği kararı umursamıyordu ve ona göre tüm suçlu Ayşin’di. Kafamdaki soru işaretleri şimdi cevap bulmuştu işte.
‘Bir sorumluluğu daha kaldıramam.’
Ayşin de bunun farkındaydı. Belki o da annesinin ölümünden kendini sorumlu tutuyordu ya da zorla tutturuluyordu. Nasıl hissettiğini az çok anlayabiliyordum. Ufacık yaşıma rağmen annemi kurtarmak için hiçbir şey yapmamamdan dolayı senelerdir kendimi suçluyordum.
Kapının çalmasıyla kendime gelirken nöbetçi öğrenci sınıfa girdi. Kısa bir süreliğine sınıfta gözlerini gezdirdikten sonra hocaya doğru birkaç adım attı.
“Rahatsız ettiğim için özür dilerim öğretmenim fakat Müdür, Ayşin ve Uraz’ı odasına çağırdı.”
Adımı duymamla şaşırarak Cankut’la göz göze geldim. ‘Yine ne yaptın?’ bakışını attığını görünce omuz silktim. Bir anda aklına bir şey gelmiş gibi gözleri büyüdü, bana doğru yaklaşıp “Sabah ki olay olmasın?” diye fısıldadı. Bu kadar zengin bir okulun müdürü, kıçı kırık bir aynayı kırdığım için beni çağırmış olamazdı değil mi? Hadi o yüzden çağırdı diyelim Ayşin ne alakaydı?
Ayşin bana doğru kaçamak bir bakış atıp ayağa kalktı. Onunda bir şey bilmediğini o ufacık bakışmadan anlarken Hoca “Hadi Uraz” dedi.
Cankut’a bakıp “Patron’a bir şey söyleme.” diyerek ayağa kalktım.
Ayşin’in peşinden ilerlerken nöbetçi öğrenci “İyi dersler öğretmenim.” dedi. Hep birlikte sınıftan çıktık ve Müdür’ün odasın doğru yürümeye başladık. Ayşin adımlarını bizden daha yavaş atıyordu. Her hareketi acı çektiğini resmeder gibiydi, ona doğru baktığımı fark ettiğinde acı çeken ifadesini yok etmeye çalışan kız, Müdür’ün kapısına geldiği an elini belinden çekti; duruşunu zar zor dikleştirdi ve derin bir nefes aldı. Kapıyı üç kere tıklattıktan sonra yavaşça açtı.
“Bizi çağırmışsınız efendim.”
“Geldiniz mi? Bekleyin hemen geliyorum.”
Ayşin’le göz göze geldim. O da babasının oda içindeki koşuşturan haliyle bizim aramızda bir alaka kurmaya çalışıyor gibiydi. “Hadi çıkalım.” diyen Müdür’le odaya girmemiz ve çıkmamız bir oldu.
Müdür öncülüğünde okuldan çıkarken otoparktaki küçük kamyonet dikkatimi çekti. İki adam yerde duran kolileri kamyonete yüklerken Müdür bize doğru döndü. Ne olduğunu anlamak istercesine Ayşin’e baktım. Gözlerindeki parıltı onun ne olduğunu anladığına işaret ediyordu. Tam ‘Ne işimiz var burada?’ diyecektim ki Müdür buna engel olmak istermiş gibi “Size bir görev vereceğim.” dedi. Ayşin’in yüzünde daha önce kimsede görmediğim bir gülümseme belirdi. O kadar halsiz olmasına rağmen onu böyle mutlu eden şey ne olabilirdi?
“Bizim kardeş bir okulumuz var ve her sene kurayla bir yetimhane belirler, oradaki çocuklara hediyeler göndeririz.”
Yetimhane kelimesini duyduğum an beynimden vurulmuşa döndüm. İçimdeki bir his tüylerimi diken diken yaptı. Karnımdaki tekmeleri ve vücuduma yediğim kemer izleri yerlerini hatırlatırmış gibi sızlamaya başladı. Kulaklarımın o günlerdeki gibi kızardığını, alev alev yanmasından anlıyordum. Yüzüme yediğim tokatları dişlerimi sıkmamla yine hissetmiştim sanki. Seneler önce yaşadıklarım son sürat giden bir araba gibi gözlerimin önünden geçerken nabzım hızlandı, yumruklarımı sıktım. O kadar sıktım ki avuç içlerimin uyuştuğunu hissediyordum. Nefes almaya çalıştım. Yüzümü ter bastı.
“Uraz.”
Sesi o kadar yakındı ki adımı söylemesi azgın alevlere benzin fırlatmak gibiydi. Deli gibi titrerken kolumu tutan el ile irkildim. Ayşin, refleksle istemsizce ellerini teslim olurmuş gibi kaldırdı.
“İyi misin? Yüzün… Kireç gibi.”
Sesindeki dehşetten büyülenmiş bir halde ona baktım. Bu kez benden korkmuyor benim için korkuyordu. Ellerimi yüzümde gezdirdim, soğuk bir damla terin sırtımdan aşağı süzüldüğünü hissediyordum. Neredeyse tüm kaslarım gergindi, çok uzun zamandır böyle hissetmiyordum ve bu hale gelmeme bir kelime neden olmuştu.
Yetimhane…
“Uraz iyi misin evlat?”
Evlat kelimesi kulaklarımda yankılanırken aklımda beliren isim, beni gerçek dünyaya döndürdü. Tıpkı beni o hayattan çekip çıkardığı zaman yeniden dünyaya gözlerimi açmam gibi. Ona çok şey borçluydum ve belki de ömür boyu bunu ödeyemeyecektim ama elimden geleni yapmam gerekiyordu. Kendine gel Uraz, Patron’un işini mahvetme.
“İyi-yim, benden ne istiyorsunuz?”
Müdür’ün telaşlı haline şimdi biraz da şaşkınlık eklendi, “Az öncede söylediğim gibi. Yetimhanedeki çocuklara hediyeleri dağıtılırken Ayşin’e yardımcı olmanı istiyorum ama eğer rahatsızsan başka biri-”
Kabuslarımı hatırlamıştım, “Neden ben?” diyerek Müdür’ün sözünü kestim. Ayşin’e baktığımda endişeyle beni incelediğini gördüm.
“Ayşin her sene bu işe gönüllü olur. Geçtiğimiz gün, yine ona yardım ettiğin için, bu konuda da yardım etmek istersin diye düşündüm.”
Şimdi gözlerimi Ayşin’in babasına çevirdim. Yüzündeki sorgulayan ifade daha da gerilmeme neden oluyordu.
“Tamam” dedim, “Sınıftan montumu alayım.”
Müdür başıyla beni onaylarken kızının koluna nazikçe dokundu. Ayşin kararsız bakışlarını babasına çevirdiğinde, “Sende eşyalarını topla kızım. Okula dönmezsin bir daha.” diyen babasına cevap vermek yerine başını tamam anlamında salladı. Müdür tekrar bana döndü.
“Siz gelene kadar yükleme biter. Araban var diye hatırlıyorum.” diyerek benden onay beklerken başımı evet anlamında salladım.
“Harika. Kamyoneti takip edersiniz. Hadi bakalım oyalanmayın. Bende şu adamların yanına gidip son kontrolleri yapayım.”
Müdür arkasını dönüp kamyonete doğru ilerlerken yerimden kıpırdamadım. İçimde saatli bir bomba vardı. Yanlış bombayı kesip patlamam an meselesiydi. Ayşin görüş alanıma girdiğinde “İyi misin?” diye sordu. “Eğer iyi değilsen gelmek zoru-”
“Kimse bana zorla bir şey yaptıramaz. Yürü eşyaları alalım.”
Ayşin’i beklemeden koşar adım okula girdim. Merdivenleri çıkarken kafamın içinde karanlık düşünceler uçuşuyordu. Acaba hangi yetimhaneye gidecektik. Ya beni bu hale getiren adamlarla karşılaşırsam? Hoş onların karşısına çıkacağım günü iple çekiyordum ama şu anda değil. Bu gün değil.
Sınıfın önüne gelmemle zilin çalması bir oldu. Kapıyı açıp hocanın çıkmasına izin vermeden içeri daldım. Öğrenciler öğle arası olmasının şerefine heyecanla ayaklandılar, sırama geldiğimde Cankut “Ne oldu lan? Neden çağırmış? Bu suratının hali ne?” diyerek beni soru yağmuruna tuttu. Montumu üzerime giyerken Ayşin’in arkamda olduğunu hissettim. Cankut kısa bir an eşyalarını toplayan Yer Fıstığına bakıp bana doğru yaklaştı.
“Nereye?”
Eşyalarımın üzerimde olup olmadığını kontrol ederken “Yetimhaneye” dedim.
“Ne?”
Cankut’un bağırışıyla tüm dikkatler yeniden üzerimizde toplanmıştı,
“Ne yapacaksın oğlum orada?”
Cankut’un sorularını umursamadan Ayşin’e “Hazır mısın?” diye sordum. Çantasını koluna takan Yer Fıstığı hırkasını eline alırken başını evet anlamında salladı.
“İşimiz uzun sürer. Akşam görüşürüz.”
Cankut’un arkamdan seslenmesini umursamadan yürümeye başladım. Ayşin koşar adım peşimden geliyordu. Bahçeye çıktığımızda şaşırtıcı bir biçimde kalabalık olduğunu gördüm. Belli ki herkes güzel havadan yararlanmak için kendini bahçeye atmıştı.
Otoparka doğru yürümeye devam ettim, girişe yaklaştıkça kapıda bizi kamyonetin beklediğini görebiliyordum, arabanın kapısını açarken eli belinde koşmaya çalışan Yer Fıstığını sabahki kadar önemsemediğimi anladım. Sanki yetimhane tüm acıma duygumu içimden tekrar çekip çıkarmıştı.
“Hadi” dememle daha da hızlanan Yer Fıstığının yüzünde renge dair bir şey kalmamıştı. Arabaya oturdum. Anahtarı kontağa takarken Ayşin’de yanıma oturdu. Arabayı çalıştırdığımda eşyalarını kucağına koyan Ayşin “Kemerini tak.” dedi ve kendininkini takmaya başladı. Kendimi bildim bileli kemer kelimesinden nefret ettiğim için arabanın kemerini göresi gözüm yoktu. Hatta bir ara yerinden çıkarttırmak bile istemiştim.
Bana emir vermesini duymazdan gelerek “Böyle iyi” dedim. Ayşin mavi gözlerini fal taşı gibi açarak “Saçmalama.” dedi ve kemerime doğru uzanmaya çalıştı.
“Takmayacağım Yer Fıstığı.”
“Sen bana Yer Fıstığı mı dedin?”
“Eğer beni korkutacağını düşünüyorsan, şu anda sadece gülünç gözüktüğünü bilmeni isterim” diyerek önüme döndüm ve gaza bastım. Birkaç dakikalığına arabayı boğucu bir sessizlik kapladı. Sessizlik huzursuz ediciydi çünkü o boşlukta kulaklarım anılarımdaki seslerle dolup taşıyordu, sanki Ayşin’in konuşması gerginliğimi azaltmıştı. Kamyonetin hareket etmesini beklerken “Sensin Yer Fıstığı!” diyen Ayşin’e göz ucuyla baktım. Öfkeyle kollarını göğsünde kavuşturmuş gözlerini kamyonete doğru dikmişti.
“Takmazsan takma be umurumda mı sanıyorsun. Yer Fıstığıymış. Sen nesin ya. Öküz!”
Ayşin’in kendi kendine söylenmeleri beynimdeki kara bulutları birazda olsa uzaklaştırdı. Yola çıktığımızda söylenmesi bitmişti, Yer Fıstığı yavaşça kollarını gevşetti. Göz ucuyla onu izlerken elini böbreğine doğru götürdü, konuşmuyor sadece yolu izliyordu. Derin bir nefes aldım, parmaklarımı ve boynumu kütleterek bedenimi gevşetmeye, her geçen saniye artan gerginliğimi azaltmaya çalıştım. İşe yaramadığını gördüğümde tek çarenin Ayşin’i konuşturmak olduğunu anladım.
“Elin oradayken daha mı az ağrıyor?”
“Anlamadım?”
Bu kızların bir şeyleri ikiletme özelliğinden nefret ediyordum. Bas baya anlıyorsun neden doğru mu duydum diye beni yoruyorsun ki.
“Böbreğin diyorum. Baskı yaptığında daha mı az ağrıyor?”
Omuz silken Yer Fıstığı “Hayır. Sadece elim oradayken, ne bileyim işte. Sanki ağrıyı tek bir noktaya topluyormuşum gibi hissediyorum.” dedi. Düşünceliydim, kısa bir an Ayşin’e baktım. Kendini anlatamadığını düşünmüş olacak ki konuşmaya devam ediyordu, “Sanki elimin değdiği kısımlar ağrıyor, diğer yerler geçiyor gibi, psikolojik biraz.”
“Sanırım hastaneye gittiğinde bir de psikiyatriste gözüksen iyi olacak.”
“Asıl senin gitmen gerek. Şu elinin haline bak. Sinir hastası.”
Gözlerimi rengârenk çiçeklerle kaplı fulara çevirdim. Kandan kıpkırmızı bir hale bürünmüştü. Sanırım yumruk sıkma olayını biraz abartmıştım. Konuyu değiştirmek istercesine “Baban yetimhanenin adını söyledi mi?” diye sordum. Ayşin hayır anlamında başını sallarken “Az önce ne oldu?” diyerek konuyu kapatmayacağını belli etti. Cevap vermek için ağzımı açtım. Kelimeler dilimin ucuna kadar geldi ama içimdeki karanlık hepsini yutmama neden oldu.
“Ne olmuş?”
Salağa yatmak bazen hayat kurtarırdı ama sanırım bu konu Ayşin’leyken geçersizdi.
“Babam yetimhaneye gideceğimizi söylediği an hayatla bağlantını kestin sanki; duymuyordun, görmüyordun. Yüzünün rengi gittikçe atıyordu; Acı çeker gibi bir ifaden vardı, yumruklarını ve dişlerini sıkmıştın. Sanki bir şeyler hatırlamış gibiydin.”
“Seni ilgilendirmez.”
Usanmış bir şekilde öfleyen Ayşin ‘sini ilgilindirmiz’ diye dalga geçtikten sonra kollarını göğsünde bağladı.
“Anlatsan ölürsün sanki. Böyle sessiz sedasız yol mu bitermiş.”
Uzanıp radyoyu açtım. Kafamdaki düşünceleri gidermesine izin vermem, hayatımı sorgulayabileceği anlamına gelmiyordu. Hoş, müzikten de zevk almıyordum fakat başka kaçış noktam kalmamıştı. Neyse ki şarkının sonuna yetişmiştik ve kısmet işte, en sevdiğim şarkı çalmaya başladı. Sanırım Allah’ın sevgili kuluydum, derin bir nefes aldım. Önümde giden kamyoneti şarkıyı mırıldanarak takip etmeye başladım, Dejavu! dedim içimden, buanı daha önce yaşamış gibi hissediyordum, sahne aynıydı. Sadece yanımdaki oyucular farklıydı. Benim gibi mırıldanan bir ses duyduğumda Ayşin’e baktım. Başını koltuğa dayamış, dış dünyayı izlerken bir yandan da şarkıyı mırıldanıyordu.
“Dikenlerin üstünde bir tebessüm yüzünde… Ah… Muhtemel aşk.”
Tekrar önüme döndüğümde şarkıyı söylemeyi kestim. Ayşin’in sesine odaklandım. Güzel değildi ama rahatsızda etmiyordu. Kamyonet durmaya başladığında, etrafa bakındım, senelerce yaşadığım sokakta olmamak üzerimdeki bütün gerilimi azaltırken önünde durduğumuz binaya dikkatlice bakıyordum. Karanlık günlere doğan gökkuşağı gibi boyanmış bina, kötü anıların geri gelmesine neden oluyordu, bu halde olmama neden olan yetimhaneye gelmemiş olsak ta buranın da farklı olduğunu düşünmüyordum.
Ayşin arabadan inerken gözlerimi binadan ayırmadan yavaşça kapıyı açtım. Ağır hareketlerle inerken Ayşin hızlıca yanıma geldi.
“Bir sorun mu var?”
Başımı hafifçe hayır anlamında salladım, o sırada gözlerim kolileri içeri taşıyan adamlara takıldı. Bir zamanlar bizim yetimhaneye de böyle hediyeler gelmiş miydi? Neden biz her zaman eski püskü şeylere mahkûm olmuştuk?
“Emin misin?”
Kolumda hissettiğim el ile bakışlarımı koluma çevirdim. Çekingen bir dokunuş… Yine de rahatsızlığımı dile getirmek istercesine gözlerine baktığımda yavaşça elini çekti. İlk kez biri konuşmadan beni anlamıştı.
“Hadi girelim.”
Ayşin beni izlerken yanımda yürümeye başladı. Her adımım gözlerimin önünde bir anıyı canlandırıyordu.
Yetimhanenin bahçesine girer girmez, olduğum yerde durdum. Hâlâ anılarda yaşıyor olabilir miydim? Yoksa karşıma çıkan kişi gerçeğin ta kendisi miydi?
“Hoş geldiniz.”
İlerlemeye başlamadan önce, yumruklarımı sıktım, Ayşin bizi karşılayanlara “Hoş bulduk.” diyerek görevi üstlendi. Karşımızdaki adamla göz göze geldiğimde onun suratındaki neşeli ifadenin kaybolduğuna şahit oluyordum, tepki vermemek için hareketsiz durmaya gayret göstererek sessizce nefes almaya çalıştım. Açık havada olmamıza rağmen oksijensiz kalmış gibi hissediyordum. Bu adamın üzerimde böyle bir etki bırakmasından nefret ediyordum.
“Uraz.”
Adım bir haykırış gibi Ayşin’in dudaklarından döküldü. Gözlerim beni bu hale sokan adamdan Yer Fıstığına kaydı. Maviliklerindeki kaygı durumumu özetliyordu.
“Girelim mi?”
Alçak sesle sormasına rağmen kelimeler beynimin içinde patlıyor gibiydi, aniden birkaç adım geri çekildim.
“İyi misin?”
İyi değildim, karşımda öldürmek için yemin ettiğim adam duruyordu, bir yeminim vardı: Onun nefes aldığı binaya tekrar döndüğümde nefesini kesmek için dönmüş olacaktım. Bunu şu anda yapamazdım ama Yer Fıstığını da o adamla yalnız bırakmayacak kadar aklım yerindeydi.
“Girelim.”
Ses tonum lavı bile donduracak soğuklukta çıkmıştı, Ayşin bu soğuğu hissetmiş gibi belli belirsiz ürperdi. Ağzını burnunu dağıtacağım adamın imalı bir şekilde “Önden buyurun çocuklar.” dedi. Dili yılan gibiydi, sözcüklerimi çatallaşıyor, ruhumu ısırıyor, zehrini tüm anılarıma akıtıyordu.
Ayşin yürümeye başladığında peşinden ilerledim, içeri girdiğimizde suratıma çarpan boya kokusu beni kendime getirdi. Belli ki duvarlar yeni boyanmıştı.
Mavi…
Güven duygusunu vermek için mi bu renk tercih edilmişti yoksa içeride yaşananları saklayan bir perde miydi?
Çocukluğumu yok eden adam alışılmış laf kalabalığıyla yetimhaneyi anlatırken etrafı incelemeye devam ettim. Her şey yeniydi, ya da ilk günkü gibi korunmuştu. Garipti, bizim yaşadığımız yerde yeni olan tek şey gelen çocuklardı.
“Malum bugün hafta içi. Sizin gibi okulda olan çocuklarımız var. Geri kalanı-” deyip saatine baktıktan sonra ayrık dişlerini göstererek gülümsedi,
“Şu anda oyun odasındalardır, şu taraftan.”
Ayşin’in huzursuz bakışlarını üzerimde hissediyordum. Ne olduğunu deli gibi merak ettiğine emindim fakat ona hiçbir şey anlatamazdım. Geçmişim benim sırrımdı; kendime sakladığım, başka kimsenin duymasına izin vermediğim gizli düşüncelerimdi. Çocukluğuma sakladığım en derin anılarımın gün yüzüne çıkmaması daha iyiydi.
Oyun odasına girdiğim an gözüme çarpan ilk şey, diğer yerlerin aksine duvarların turuncu olmasıydı. Çocukların heyecanını ve coşkusunu başka bir renk anlatamazdı zaten. Oyunlarını yarıda kesen çocuklar ayağa kalkarken adam onlara doğru birkaç adım attı. Panikle peşinden gitmek için hamle yapmamla Ayşin’in fularlı elimi tutması bir oldu. Olduğum yerde kaldım ve adamın çocuklara dokunmasını izledim. İçimden bir şeyler kopup gidiyordu sanki.
“Gelişme çağındaki çocukların kişisel gelişimlerine ve kendilerini bulmalarına çok önem veriyoruz.”
Küstah bir şekilde gülümsedim. Uzun süredir göz teması kurmamaya çalışan adam bu hareketimle bana bakınca, “Eminim çok güzel bireyler yetiştiriyorsunuzdur.” dedim.
Yüzündeki ifadesizliği korumaya çalışsa da gözleri tedirginliğini belli ediyordu.
“Elimizden geleni yapıyoruz.”
Kötücül bir gülümsemeyle adamı dinliyordum, Ayşin bu gerginliğin içerisinde kalmıştı.
“Uraz ne oluyor?” diye fısıldadı, hâlâ elimi tutuyordu.
“Sakın bir daha bana dokunma.” dedim.
Kaşlarını çatarken elimi serbest bıraktı. Tekrar yüzü renkten renge giren adama döndüm.
“O zaman siz çocuklarla tanışırken bende yarım bıraktığım işleri tamamlayayım.”
Bize doğru yürümeye başladı. Tam yanımızdan geçerken “Sadece erteliyorsun.” diye fısıldadım. Bir anlık yavaşladığını hissederken başımı ona doğru çevirdim.
“Yüzleşmek istemediğin şeyleri yapmayacaktın.”
Varlığıma tahammül edemediğini belli eden bakışlarıyla birkaç saniye yüzümü inceledi. Birbirine kilitlediği dudaklarını aralayabildiğinde gözleri Ayşin’e çevrildi.
“Bir şeye ihtiyacınız olursa haber verirsiniz.”
“Mutlaka olacaktır.”
Cevap verme gereği bile duymadan kaçarcasına odadan çıktığında yüzümde keyifli bir gülümseme belirdi. Ayşin önüme geçip kollarını göğsünde bağladı. Ayağını belli bir ritimle yere vururken tek kaşını kaldırmıştı. Şu anda gözümde ilkokul hocasından farksız dururken “Evet?” dedim.
“Sadece erteliyorsun, yüzleşmek istemediğin şeyleri yapmayacaktın. Ne demek?”
“Onunla benim aramda olan bir şey. Seni ilgilendirse bilirdin.”
“Beni Demir Kara’nın sözleriyle korkutabileceğini mi sanıyorsun?”
Şaşırmıştım, “Kimin sözleriyle?” diye sorduğumda Ayşin gözlerini devirirdi:
“Bir kitap fenomenini senin gibi bir odunun bilmesini bekleyende kabahat.”
Lafı ağzında geveliyordu, aralarından bir tek anladığım… Odun mu demişti o bana? Şüpheyle tek kaşımı havaya diktim, Ayşin sorguya devam ediyordu,
“Müdür’le derdin ne?”
“Buraya dertlerimi dinlemeye mi yoksa çocukları mutlu etmeye mi geldin Yer Fıstığı?”
Ayşin topuklarını yeniden yere vurmaya başlamıştı, “Bana Yer Fıstığı deme!”
Az önceki gergin hava dağılıyordu. ”Tamam demem Yer Fıstığı.”
İnlemesi bir hırıltı gibi çıktı ve ses bir saniyeden kısa süre havada asılı kaldı. Dudağımın kenarı keyifle yukarı kıvrılmıştı bile.
“Beni sinir ediyorsun.” diyerek arkasını döndü ve en yakındaki koliyi açmaya başladı.
En nefret ettiğim şeylerden biri koli bandının çıkardığı ses olduğu için onu duymayacağım en uzak köşeye gittim ve çocukların hareketlerini gözlemlemeye başladım. Elbet içlerinden biri, bir sorun olduğunu belli ederdi ama nedense hepsi mutlu mesut oyunlarını oynuyorlardı. Daha yakından incelemek için ağır adımlarla çocukların etrafında dolaştım. Kıyafetlerinin açıkta bıraktığı yerlerinde boya lekeleri haricinde hiçbir iz yoktu.
Peki ya vücutlarının görünmeyen yerlerinde?
“Bizden nefret mi ediyorsun?”
Başımı sesin geldiği yere çevirdim. Önümde boyu belime ulaşmamış esmer bir kız çocuğu duruyordu. Gözleri o kadar büyüktü ki eşek göz diye buna denirdi. Sanırım kâğıt yerine yüzüne boya yapmayı tercih etmişti.
“Biri sana bir şey mi yaptı? Ondan mı kötü adamlar gibi bakıyorsun?”
Gözlerim kafamdaki karışıklık kadar kocaman açılmıştı, “Sen kötü adamlar nasıl bakar nereden biliyorsun?”
Küçük kız, omuz silkerek, “Televizyon izlemiyor musun sen akıllım.” deyince belli belirsiz gülümsedim.
“Nasıl bakıyormuşum ben?”
Yüzünü benim gibi yapmaya çalışan ufaklık “Böyle” dedi. Kaşlarını çatamayışı ufak bir kahkaha atmama neden oldu. Benimle beraber oda çocuksu bir kahkaha attı
“Eline ne oldu?” Fularlı elime baktım. Sanırım bugün yumruklarımı fazla sıkmıştım. Kan içindeki elimi açıp kapamaya çalışırken “Adın ne senin?” dedim.
“Su” diyerek elini tokalaşmak için uzatan ufaklık “Senin ne?” diye sordu. Ufak elini nazikçe tutup “Uraz” dedim. “Memnun oldum. Çok acıyor mu?” dediğinde milimetrik bir gülümseme yüzümde sabit kaldı. Başımı hayır anlamında salladım.
“Kaç yaşındasın Su?”
“Böyle, 4” diyerek sadece orta parmağını gösterince dudaklarım hafifçe aralandı.
“Senin gibi bir kız böyle hareketler yapmamalı sanki Su?”
Küçük kız yine omuz silkiyordu, “İlla yaşım kadar parmak kaldırmak zorunda mıyım? Ben indirmeyi tercih ediyorum. Benim bedenim benim kararım.” deyince ufak bir kahkaha attım. Bu sefer elleriyle ağzını kapatarak gülmeye başlayan kızın bir an için gözleri parladı. Açıkta kalan fındık kadar burnunu sıkıp gülümsemeye devam ettim.
“Sen yine de başkalarının yanında parmaklarını kaldırmayı tercih et.”
Göz kırpmamla başını tamam anlamında salladı. Yüzüne düşen bir bukle saçı kulağının arkasına koydum. O sırada izlendiğimi hissedince gözlerimi etrafta dolaştırdım ve Ayşin’in bizi izlediğini fark ettim. Şaşkınlığı yüzünden okunuyordu, aynı zamanda yüzündeki huzurlu gülümsemeyi gözlerimizin buluşmasıyla silerken yaptığı işe geri döndü. Bir süre daha onu izledikten sonra önümde merakla bana bakan kıza döndüm. Belki bu akıl küpünün ağzından burada olanlarla ilgili birkaç tüyo alabilirdim.
“Söyle bakalım Su. Kötü adamlar başka ne yapar?”
“Zarar verir, can yakar, ağlatır.”
“Peki, sen hiç televizyon haricinde kötü adam gördün mü?”
Bir süre gözlerimin içine bakan kız başını evet anlamında salladı. Bir an nabzım hızlandı. Doğru iz üzerindeydim.
“Nerede gördün?” dediğimde öfkenin bedenimi ele geçirmeye başladığını hissediyordum. Sağını solunu kontrol eden kız işaret parmağıyla ona doğru gelmemi söyledi. Merakla ufak suratına yaklaştığımda elleriyle kulağımı kapatarak “Burada.” diye fısıldadı. Kaşlarımı çatarak kızın suratına baktım.
“Kim?”
Küçük kız başını sağ tarafa doğru çevirerek işaret etti ve “O” dedi.
Gösterdiği tarafa baktığımda 5 yaşından büyük olduğunu düşünmediğim bir çocuğun tek başına oturduğunu gördüm. Hiçbir şey anlamadan Su’ya döndüm.
“Tüm oyuncakları kırıyor; oyun oynamamıza izin vermiyor, bize vuruyor, sürekli açımı çekiyor. Biz onun yüzünden hep ağlıyoruz.”
Su, akranının yarattığı belaları anlatırken gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Resmen sinirlerim bozulmuştu, ben neler düşünüyordum o neler anlatıyordu. Tekrar çocuğa baktığımda kollarını göğsünde sıkı sıkıya bağlamış ayaklarını birbirine vurduğunu gördüm. Sanırım neden bu kadar hırçın olduğunu anlayabiliyordum.
“Şimdi de cezalı işte.”
Dudaklarımı ince bir çizgi haline getirirken Su’ya döndüm. Çocuğa gerçekten öfkeli olduğunu yarım yamalak çattığı kaşlardan anladım. “O zaman ben gidip, ona hesap sorayım. Nasıl seni ağlatırmış?” dememle Su’yun yanağımı öpmesi bir oldu. Minik dudaklarının yanağımda bıraktığı sıcaklık gittikçe yayılırken “Teşekkür ederim Uraz abi” dedi.
Uraz abi. Birinin ağzından abi kelimesini o kadar zamandır duymuyordum ki. Yavaşça ayağa kalktım. Sinirli olduğunu anladığım çocuğa doğru ağır adımlarla yürüdüm. Yanındaki mindere kendimi atıp sırtımı duvara dayadım. Bana bakmadığını gördüğümde aynı onun gibi kollarımı göğsümde bağladım ve ayaklarımı birbirine vurmaya başladım. Bir süre o şekilde oturduktan sonra göz ucuyla bana baktığını gördüm. Ne düşündüğünü az çok bildiğim için derin bir iç çekip “Buradaki herkes sinir bozucu.” dedim. Ayaklarını hareket ettirmeyi kesince doğru yolda olduğumu anladım.
“Özellikle de Su.”
Başını bana doğru çevirdiğini gördüğüm an bakışlarımı Su’ya çevirdim ve konuşmaya devam ettim.
“Her şeyi bildiğini sanıyor. Tüm çocuklar onunla oynamak istiyor.” küçük çocuğa bakmaya devam ediyordum, az önceki yapmacık sinirli halimi yok edip “Ama çok güzel be.” diye devam ettim.
Çocuk bir süre gözlerimin içine baktı, daha sonra önüne dönüp Su’ya bakmaya başladı ve belli belirsiz bir hareketle beni onayladı. Yüzümdeki gülümsemeyle başımı duvara dayadım. Sevme becerimin annemle beraber yok olduğunu düşünüyordum, bu, insanlardan nefret ediyormuşum gibi algılanmıştı çoğu zaman, hâlbuki sadece çevremde olmadıkları için mutlu oluyordum ama onu anlıyordum. Daha öncede bu şekilde davranan çocuklar görmüştüm. Ne hissettiklerini az çok biliyordum.Tekrar Su’ya döndüm.
“Başkalarıyla yakın olsun istemiyorum. Benim bu hayatta kimsem yok, o her şeyim olsun istiyorum.” dedim. Göz ucuyla baktığım çocuğun tekrar başını evet anlamında salladığını görünce derin bir nefes aldım.
“Tavsiye ister misin?”
Bana dönen çocuk başını evet anlamında salladı. “Asla birini her şeyin yapma.”
“Neden?” diye sorduğunda belli belirsiz gülümsedim.
“Zamanı geldiğinde en çok canını acıtan o olur.”
Dudağını büken çocuk önüne dönerken “Şimdide ben onun canını acıtıyorum. Ödeşmiş oluruz.” deyince kahkaha attım. Bu iki çocuk kesinlikle birbirlerine göreydi. Kahkahâlârımın arasında gözüm Ayşin’e takıldı. Etrafındaki kalabalığa kolilerden çıkardığı oyuncakları verirken sarılmayı ihmal etmiyordu, yüzündeki huzur kokan ifade her çocukla biraz daha artıyordu. Gözlerinin mavisinin bu kadar canlı olduğunu ilk kez görüyordum, çocuklarla arasında farklı bir bağ vardı sanki.
Bir süre Ayşin’i izlemeye devam ettim. Ardından yanımdaki çocuğun dirseğiyle kolumu dürtmesi beni kendime getirdi. Ona doğru döndüğümde onunda Yer Fıstığına baktığını gördüm. Daha sonra bana bakıp fısıldadı.
“Eğer her şeyi yapmaya kararlıysan canını acıtmasan iyi olur. O meleğe benziyor. Melekler kimsenin canını acıtmaz.”
Yorumlar
Yorum Gönder