Veliahtlar - 10. Bölüm
ASAL
Israrla çalan telefon beni bilinçsizliğimden çıkarırken gözlerimi araladım. Odama o kadar küçük bir alandan bakıyordum ki, büyük ihtimal telefon susar susmaz tekrar uykuya dalabilirdim. Tabi arayan pes etmeyi denerse… Dirseğimden doğrulup baş ucumdaki telefonu aldım. Ekranda gördüğüm isimle sıkıntıyla inlerken sırt üstü yatağa uzandım. Çalan telefonu açıp kulağımda götürdüm. Diğer kolumu ise gözüme siper yapıp, yavaş yavaş odama sızan güneş ışığının beni tamamen uyandırmasını engellemeye çalıştım.
“Emre…” Sesim, sabah mahmurluğu ve bıkkınlık karışımı bir tonda çıkmıştı. “Hele şükür be oğlum. Bir an hiç uyanmayacağını sandım.”
“Saatin kaç olduğundan haberin var mı?”
“Olmaz mı?” Odasında bir şeylerle ilgilenen Emre’nin çıkardığı sesler yüzünden yüzümü buruşturup telefonu kulağımdan biraz uzaklaştırdım. “Arabayı test etmek için çok uygun bir zaman.” Derin bir nefes alıp “Emre!” diye inledim. “Sana yarın dediysem, karga bokunu yemeden buluşuruz demedim.”
“Tamam önce kahvaltı yaparız,” Her zamanki gibi işi kim vurdu ya getireceğini bildiğim için “Emre!” diye bağırdım.
“Tamam bir saat sonra kapının önünde olurum.”
Telefon kapandı. Emre her zamanki gibi, en sinir olduğum şeyi yapmıştı. Onun bu emrivakilerinden nefret ediyordum. Derin bir nefes alıp yataktan doğruldum. Ellerimle yüzümü ovuşturarak kendime gelmeyi bekledim ama gözlerim açılacağına daha çok kapanıyordu. Ayılmak için soğuk bir duştan başka çarem yoktu. Miskince yataktan kalktım. Üzerimdekileri çıkartıp yere atarken banyoya doğru ilerledim.
Soğuk suyun bedenimi uyandırmasını bekledikten sonra, ruhumu uyandırmak için System Of A Down’a ihtiyacım vardı. Tabletimi elime alıp, ‘Chop Suey!’ şarkısını çatıktan sonra üzerimi giyinmeye başladım. Şarkıya eşlik ediyor, bateri kısımlarında sanki ben çalıyormuşum gibi ritim tutuyordum.
“Asal!”
Arkamı döndüğümde Masal’ın ellerini sıkıca kulaklarına bastırdığını gördüm. Rolleri değişmiş gibi duruyorduk. Bir şeyler söylüyordu ama müzik o kadar yüksekti ki, hiçbirini doğru dürüst duyamamıştım. Sözde dün gece artık benim konuşmak istemediğini söylemişti ama şu anda tam karşımda duruyordu. Ne kadar ironik…
Başımla ritim tutup kemerimi bağlarken bir anda ses kesildi. Başımı tabletin olduğu yere çevirdim. Masal elindeki tableti yatağa fırlattıktan sonra “Sen aklını mı kaçırdın?” diye bağırdı. “Saatin kaç olduğundan haberin var mı?”
Kolumdaki saate bakıp “Artık var,” dedim. Masal öfkesini kontrol altında tutmaya çalışıyor gibiydi ama sıkıntıyla inlemesine engel olamamıştı. “Çocuklar ne oluyor burada?” Annem gözünü ovuşturarak odaya girdi. Bir an duraksayıp hafif aralık gözleriyle etrafa bakındı. Gözleri yavaşça açılırken “İşte buna alışık değilim,” dedi. “Şu anda kızımın odasında oğlumun bağrışını durduruyor olmalıydım.” Masal ayaklarını yere vura vura odadan çıktı.
“Günaydın anne.”
Annem beni baştan aşağı süzdükten sonra “Senin için gün baya erken aymış oğlum,” dedi. Gülümseyerek telefonumu alırken “Emre’yle buluşacağız,” deyince annem saati sordu. “6.12”
“Oğlum bu saatte ne yapacaksınız?”
“Yarın arabayı test ederiz demiştim. Emre’nin yarın kavramı buymuş anne.”
Annemin şaşkın bir ifadeyle alnı kırıştı. Aynada kendime bakıp, saçlarımı elimle düzelttikten sonra annemin yanağını öptüm. “Akşama görüşürüz.” Koşar adım merdivenlerden indim. Arabanın anahtarını kaptığım gibi kendimi dışarı attım. Sabah güneşinin daha da parlak gösterdiği arabama doğru yürürken içimdeki heyecanı engelleyemiyordum. Sanırım ne kadar zaman geçerse geçsin, bu arabaya ilk günkü heyecanımla binecektim.
Yeni kokusunu içime çekerek yola çıktım. Sokakların boşluğunu fırsat bilip, motoru açmak için gazı kökledim. Son sürat ilerlerken, keyifle dudağımın kenarı yuvarı kıvrıldı. Önüme çıkan birkaç arabayı solladım. ‘Tozumu yuttururum’ cümlesi kesinlikle R8 için söylenmişti.
Kısa zamanda Emrelerin apartmanın önünde durdum. Hayranlıkla arabayı inceleyen arkadaşım, saniye geçmeden kendini yanımdaki koltuğa yerleştirdi. “Vay be!” diyerek arabanın içini incelerken kemerini takmasını söyledim. Çünkü şu anda hayatının en hızlı yolculuğuna çıkacaktı.
**-**
BAHAR
Gönlümden Güzel Sanatlar Resim Bölümü geçerken, meslek lisesine gitmek zorunda kalmaktan daha sinir olan şey, okulun ilk günü, üç kızın benimle kavga etmeye çalışmasıydı. Sanki okul hayatlarına direk son sınıftan başlamışlardı. Ah ben anneme söz vermemiş olacaktım ki… Ah!
“Bana baksana sen!”
Dün duyduğuma emin olduğum sesi umursamadan okula doğru yürümeye devam ettim. “Sana diyorum!” Bir anda kolum kavrandı. Laf dalaşına sonuna kadar tahammül edebilirdim ama fiziksel temas, benim için sabredebileceğim bir şey değildi. Omzumun üzerinden öfkeyle kıza, beni tutan elin sahibine baktım. Bu durumdan fazlasıyla keyif aldığının farkındaydım. Sertçe kolumu elinden kurtarıp kıza doğru döndüm. Tepkime birkaç saniye afallayan kız, arkasındaki ekürülerinin dürtmesiyle kendine geldi. Öfkeyle kollarını göğsünde bağlayan kız “Erol’dan ne istiyorsun?” diye sordu. Böyle bir soruya hazırlıksız yakalandığım için “Ne?” diye bağırdım. Hayatımda Erol adında bir tanıdığım olmamıştı ki bir şey isteyeyim.
“Salağa yatmaktan vazgeç kızım.”
En sinir olduğum şeylerden bir diğeri, kızım’lı konuşulmasıydı. Ben senin çocuğun değilim ki bana kızım diyorsun. “Bir günde sevgilimin altına yatmaya nasıl karar verdin, merak ediyorum doğrusu.”
Okulun önü kalabalıklaşmaya başlamıştı. Fısıltıları anlamasam da durabiliyordum. Kaşlarım çatılırken “Ne diyorsun sen be?” dedim. “Ağzını topla!”
“Sen de donlarını topla kızım. Erol’a attığın bacak arası şov, pek bir profesyonel duruyordu.
Belli ki daha çok kişiye-”
Yaptığı imayla daha fazla sakin kalamayacağımı anladım. Cümlesini bitirmesine izin vermeden saçlarını kavradığım kız, son kelimelerini yutup çığlık atmaya başladı. “Bırak saçımı orospu!” Saçlarını daha sıkı kavradım. “Ağzından çıkan kelimelere dikkat et!” Kız, benden kurtulmaya çalışırken savurduğu tırnakları, yüzümde ve kolumda birkaç yeri çizmişti. Bu daha da sinirlenmeme neden oldu. Aramıza giren birkaç kişi bizi zar zor birbirimizden ayırdı.
“Bırakın ya!” Kız sinirle saçlarını düzeltirken ben hâlâ beni tutan kızların üzerinden, kıza doğru saldırmaya çalışıyordum. “Tutmayın da ona dünyanın kaç bucak olduğunu göstereyim.” Kız
üzerini düzeltirken hâlâ Erol’dan uzak durmamı söylüyordu. “Erol kim lan! Erol kim!”
Kız kinayeli bir şekilde gülümserken “Tabi ya,” dedi. “Sikiyle ilgilenmekten çocuğun kim olduğunu umursamadın değil mi?” Dişlerimi sıkıyor, onun verdiği acıyla dikkatimi dağıtmaya, sakinleşmek için bu acıya odaklanmaya çalışıyordum. Etrafımın hınca hınç dolu olduğunu bile sinirden fark etmemiştim. Hem de sadece bizim okulun öğrencileri değil, karşıdaki kolejin öğrencileri de dehşetle bize bakıyordu. Kendimi sirkteki hayvanlar gibi hissedince çırpınmayı kestim. Ellerimi teslim olur gibi kaldırıp derin nefesler almaya başladım. Bir an önce sakinleşmeli ve sanki her hücremi inceliyormuş gibi bana dik dik bana insanlardan kurtulacak bir yere gitmeliydim.
“Tamam sakinim.”
“Tabi suçunu biliyor ya…”
Önümde beni tutmak için hazırda bekleyen kıza baktım. Tedirgin bakışlarını fark ettiğimde “Tamam sakinim,” diye fısıldadım. Nefes alıp vermeye ve kendime sakin olduğumu söylemeye devam ettim. O sırada bana iftira atan kızın ve arkadaşlarının haince gülümsediğini gördüm. Hayır ben sakin değildim. Bu kıza dersini vermeden de sakinleşemeyecektim.
“Seni parçalarım!”
Önümdeki kızın boşluğundan yararlanıp elinden kurtuldum ve bana iğrenç yakıştırmalar yapan kıza doğru koştum. Dehşetle beni izleyen kız, saçını kavramamla çığlık atmaya başladı ama hâlâ ‘hem suçlu hem güçlü’ diye bağırıyordu. Yakıştırdığı lakaplar da yanında cabasıydı.
“Kişi kendinden bilir işi canım,” diyerek kızı yerlerde sürüklemeye başladım. Belimden kavrayan biriyle ayaklarım yerden kesildi. Havaya tekmeler atarak çırpınırken bir yandan da “Bırak!” diye bağırıyordum. Beni tutan kişi sakin olmamı söylüyordu ama ben o kıza haddini bildirmeden sakinleşmeyeceğimi biliyordum.
“Bıraksana be!” diyerek belimdeki eli çimdirdim. Çocuk acıyla inleyerek beni bıraktı. Ayaklarımın yere değmesiyle etrafa bakınıp “Taş yok mu taş?” dedim. Suçsuz birini taşlamak ne demekmiş şimdi ben ona gösteririm. Yerdeki kırık yarım kaldırım taşını fark edince hızla elime aldım ve kıza doğru fırlattım. Çığlık havada uçuştu ama ben sinirimi atamamıştım. Bu yüzden taşın kıza çarpmasını izlemeden yerdeki daha küçük bir taşı elime aldım ve var gücümle fırlattım.
Taş elimden ayrılırken, gözlerim kaldırım taşının çarptığı yere kaydı. Gözlerim fal taşı gibi açılırken çığlıkların arasından acı bir inleme sesi duyuldu. Gözlerim arabadan yeni inmiş olan kolejli çocuğa kaydı. Elini kaşına bastıran çocuk elini çektiğinde acı manzarayla karşılaştım. Resmen taş taşı çekmiş, kaşını yarışmıştı.
Tekrar elini kaşına bastıran çocuk bana hiddetle baktı. Gözleri katıksız bir nefretle parlıyordu. Üzerime doğru gelmeye başladı. Yaklaştıkça tanıdık gelen simasını, hatırlamaya çalıştım. “Ne
yapıyorsun lan sen?!”
“Çok çok çok özür dilerim. Gerçekten sana atmak istememiştim.”
Çocuk tam karşımda dururken “Kime atmak istedin? Taş atmak nedir ya? Maganda mısın kızım sen! Utanmasan döner bıçağı taşıyacaksın yanında herhâlde!” diye kükredi. İçim ürpermişti. Elini tekrar alnından çeken çocuğun yüzünün yarısı kırmızıya boyanmıştı. Bir kaş için bu kan fazla değil miydi? Söylenerek arkasını döndü. Dokunsalar ağlayacak gibi durmasının nedeninin arabası olduğunu anladığımda hafifçe başımı sola doğru yatırdım. Aman Tanrım! Olayın şokuyla camını çatlattığım arabanın markasını fark etmemiştim. Ben bir Audi R8 katiliydim.
“Abi adam kendi hâline bakmadan, arabası için üzülüyor ya…”
Yanımdaki çocuğun cümlesine cevap olarak “Sonuçta kendisi bir Audi değil,” dediğimde bir hışımla bana dönen çocuğun bakışlarının ardında saklanan şaşkınlığı kısa bir an bile olsa fark ettim.
“Kapa çeneni!”
Kaşlarımı çatarak kollarımı sinirle göğsümde bağladım. “Kapatmazsam ne olur?” Gözlerini kısan çocuk “O dilini yerinden sökerim,” deyince yapmacık bir korkuyla “Uu çok korktum,” dedim. İşte şu anda hem suçlu hem de güçlüydüm.
“Seni-” diyerek üzerime yürürken gür bir ses “Asal!” diye kükredi. Kalabalığı ikiye yaran adam hızla üzerimize gelirken, içimde kaçma isteği uyandırıyordu. Tüylerim diken diken olmuştu. Çocuk arkasını dönmesiyle adamın yüzündeki korku, endişeyle yer değiştirdi. “Baba!” Baba mı? İşte şimdi sıçmıştın Bahar. Oğlu belki dilini sökemezdi ama bu adam taşı attığın elini kolunla beraber söker atardı.
Oğlunun yüzünü kavrayıp kaşını inceleyen adam “Kim yaptı bunu?” dedi. Daha Asal denen çocuk ağzını açmadan bakışları bana kaydı. Sesli bir şekilde yutkundum. Kalbim hiç sakinleşmeyecekmiş gibi atıyor, bedenim uyuşuyordu. Ayaklarımın beni hâlâ nasıl taşıdığına şaşırıyordum.
“Baba çok özür dilerim. Daha ilk günden araba-”
Adam gözlerini benden oğluna, oğlundan arkasında duran arabaya sonra tekrar oğluna kaydırdı. Duygular göz bebeklerinde dans ediyordu. “Senden önemli değil koçum. Değiştiririz.” deyince içime bir yumru oturdu sanki. Bir insanın babası olması böyle bir şeydi sanırım. Milyon dolarlık arabanın camını parçalasan bile, kaşındaki ufacık yarık yüzünden önemsenmezdi. Aynı şeyi ben yapmış olsam… Hiçbir şey olmazdı. Çünkü benim bir babam yoktu.
“Demir amca?”
Sarışın bir kız şaşkın olduğunu belli eden sesiyle bize doğru gelirken çocuğu görmesiyle dehşetle içini çekti. “Asal!” Koşmaya başlayan kızı da sanki bir yerden hatırlıyordum. Sarışın kız korkuyla çocuğa bakarken “Ne oldu?” diye sordu. Sesi mi titremişti onun? Ağlayacak mıydı yoksa…
Çantasından çıkardığı peçeteyi uzattı. “Sorun yok Hale,” diyen adam peçeteyi alıp oğlunun kaşına bastırmaya başladı. İç çekişleri vicdanımı tekmeliyordu ama garip olan şey acı çeken Asal’dı, ağlayan ise Hale denen kız…
İsimler aklımı kurcalamaya başladı. Bir yerden duymuştum ama, nereden olduğunu bir türlü çıkaramıyordum. Demir denen adamın bakışları ara ara bana çevriliyordu. Sanırım bir şey dememi bekliyordu. Belki de hatamı telafi etmemi…
“Kaç paraysa borcum öderim.”
Bir anda ilgi benim üzerime döndü. Sarışın kız kaşlarını çatmış, Demir denen adam tepkisizliğini korumuş ama Asal kahkahalarla gülmeye başlamıştı. “Borcunu ödeyecekmiş duydunuz mu?” dedikten sonra babasının elindeki peçeteyi alıp kaşına bastırdı.
“Kendini satsan o camın borcunu ödeyemezsin sen!”
“Asal Kara!”
Bu olaylara sebep olan kız ve arkadaşlarından gelen alkış ve ıslık sesleriyle derin bir nefes aldım. Tamam laf dalaşına sabır gösterdiğimi söylemiştim ama bir seferlik istisnam olabilirdi.
“Öyle mi?” deyip gözlerimi kahvenin bir tonu olan gözlere diktim.
“Haklısın, bizim senin gibi babamız yok. Arkamızı toplasın zengin bebesi.”
“Seni-” diyerek üzerime yürüyen çocuğu durduran babasıydı. Neden bu adamın yaptığı bütün hareketler hem havalı geliyor hem de kanımın çekilmesine neden oluyordu? “Sanırım sınırını aşmaman gerektiğini hatırlatmak zorundayım küçük hanım.”
Adamın beyefendi tonuyla utandığımı hissettim. “Borç falan yok.”
“Hayır!” diye bağırdım. “O zaman şu çocuktan hiçbir farkım kalmaz. Baba parasıyla hava atan
birine benzemek istemiyorum. Ben borcumu öderim.”
Adam ciddi olup olmadığımı anlamaya çalışır gibi bakıyordu. Asal denen çocuk ise öfkeyle “Bırak baba, ömrünün sonuna kadar çalışsın da görsün gününü,” dedi. Gülümsedim. Çalışmaktan korkacağımı mı sanıyordu? Benim onun gibi bir babam yoktu ve ben bu yaşıma kadar çalışarak gelmiştim. Gerekirse ömür boyu çalışırdım. Yine de o borcumu alnımın akıyla öderdim.
“Görelim bakalım.”
Bakışlarımı adama çevirdim. Bana bakıyordu ama sanki bakmıyordu da. Bir şeyler düşünüyordu ya da cevap vermemi bekliyordu. Bu adamı çözmek neden bu kadar zordu! En kısa zamanda borcumu ödeyeceğimi söylemek istiyordum. Kelimeler dilimin ucuna kadar gelmişti ama adamın bir anda yüzünde beliren ifade onları yutmama neden oldu. Benim ömür boyu çalışmamdan keyif mi almıştı?
“Bakalım kulüpte borcunu ne kadar zamanda ödeyeceksin. Hep beraber göreceğiz.”
Kulüp mü? Ne kulübü? Striptiz falan değildir değil mi? Ama olur mu olur. Bu arabalar, bu şaşaa falan… Başka türlü parayı nasıl kazanacaklar. Yok Bahar yok. Saçmalama, adamda hiç öyle bir tip var mı? Şaka yapmıştır o zaman. Gerçi bu adamın şaka yapacak bir hâli de yoktu ama…Ben duyduğum cümlenin ardında gizlenmiş ihtimalleri düşünürken Asal’ın ifadesi birden değişti. Az önce eğleniyor gibi görünen tavrı, babasının cümlesi üzerine birden yok olmuştu. Çenesi kasıldı, gözleri kısıldı ve ilk kez kanımı donduracak bir öfkeyle bana bakmaya başladı. Burnundan dumanların çıktığını görebiliyordum. Demir denen adam ise daha da keyiflenmişti. Sanki oğlunun bu halinden zevk alıyordu ya da benim bu dik başlılığımdan. Bunlar ailece mi manyaktı ya?
“Bu kızı burnumun dibine sokmandaki amaç ne, baba?”
Babasıyla konuşma biçimi tüylerimi diken diken etmişti. Ben bu adamın önünde olmayan ceketimi iliklemeyi düşünürken, Asal hesap sorar gibi babasıyla konuşmuştu. Benim bir babam olsa böyle mi konuşurdum… Bilemiyorum.
“Sen ne cüretle benim kararlarımı sorguluyorsun Asal?”
Demir attı gol oldu. İşte şimdi ne cevap vereceksin zengin bebesi çok merak ediyorum. “Orası benim kulübüm,” dediğinde gözlerim fal taşı gibi açıldı. Ne demişti o? Benim kulübüm mü? Nedense hafiften bir rahatlama gelmişti. Bunun olsa olsa, oyun kulübü falan olurdu. Oyun da benim işimdi. Sanırım borcumu ödemek düşündüğümden daha zevkli geçecekti.
Zilin çalmasıyla etrafımızdaki kalabalık dağılmaya başladı. Çıkardıkları gürültü yüzünden adam ve oğlunun neler konuştuğunu anlayamadım. Sarışın kız hiddetle bana bakmayı sürdürüyordu. İstemsizce içimden ona dil çıkarmak gelmişti ama çocuk gibi görünmemek için bunu yapmadım. İnsanların azalmasıyla camını parçaladığım arabanın yanında duran iki kişi daha dikkatimi çekti. Belli ki, bu çocuğun yakınlarıydı. Çocuk hayretle, kız öfkeyle bakıyordu ama bana değil. Asal’a…
“Sen,” Adamın sesiyle düşüncelerimden irkilerek ayrıldım. “Okul çıkışı kulüpte oluyorsun,” dediğinde ne kulübü olduğunu sordum. Adam tam cevap vermek için ağzını açmıştı ki, oğlu ondan önce davrandı.
“Striptiz. Boru dansı biliyor musun?”
Düşüncelerimin doğruluğu kanımı dondurmuştu. Dehşetle iç çekerken babası oğlunu sertçe uyardı. Demek ki striptiz kulübü değildi. Derin bir nefes aldım. Asal ise dişlerini sıkarak nefes almaya başladı. Adam oğlunun omzunu tıpışladı. Daha sonra havalı bir şekilde, arabanın yanındaki iki kişiye doğru yürüdü. Asal intikam ateşiyle yanan gözlerini bana çevirmişti. Gerçekten bu çocuğun beni göresi gözü yoktu sanırım. Hoş, o araba bende olacak, biri camını parçalayacak, o kişiyi parçalamadan bırakmazdım. Audi R8 o be! Hayallerimin arabası!
“Bak kızım!”
İşte şimdi tüm tepe tüylerim dikilmişti. Sen kim oluyorsun da benimle kızımlı mızımlı konuşuyorsun be! “Bahar!” diyerek cümlesini böldüğüm çocuğun kaşı sorgulayıcı bir şekilde havalandı. “Adım Bahar,” deyince “Umurumda mı sanıyorsun?” diye sordu. Bana karşı bu tutumu nedense yanında sarışın kızın hoşuna gitmişti. Adam burada beni ayıptır söylemesi göt içine sokuyor, sen orada gülüyorsun. Bir de hemcinsim olacaksın. Nerede kaldı kadın koalisyonu sarı şeker?
“Kızım lafından hoşlanmam.”
Asal’ın bakışlarında kısa bir an dalgalanma oldu gibi. Yüzündeki öfke yavaşça yerini keyfe bıraktı. Dudakları yukarı doğru çıkarken yanağındaki gamzesi hafifçe belirginleşti. Oha! Gamzesi vardı.
“O zaman alışsan iyi olur,” deyip bana doğru yürümeye başladı. “Çünkü sana kızım demek, birden hoşuma gitmeye başladı.” Hafifçe yumruklarımı sıktım. Gelişine bir tane vurabilirdim ama zaten çocuğun kaşını yarmıştım.
“Aklın varsa, okul çıkışında geç kalmazsın.”
Tamam geç kalmazdım kalmasına ama, nereye gidecektim? “Kulübün adresini-” derken sıkıntıyla iç çekti. Ben de daha fazla sinirini bozmamak için sustum. “İRON!” Sanırım oraya nasıl
gidiliyor diye sorarak şansımı daha fazla zorlamamalıydım.
“Sakın geç kalma!” diye uyararak arkasını döndü. Babası R8’e binerken o arkasındaki arabaya doğru… Bir dakika! O bir Lamborghini mi? Allah’ım bunlar petrol zengini falan mı?
“Bahar sen misin?”
Arkamdan gelen sesle, bizim okulun formasını giymiş kıza döndüm. Başımı evet anlamında sallarken “Müdür seni görmek istiyor,” dedi. Ah diyerek ayağımı yere vurdum. Resmen okulun ikinci gününden müdürün odasına gidiyordum. Kızın peşinden okulun bahçesine girerken omzumun üzerinden arkama baktım. Babasının arabasına binmiş çocuk, okulunun otoparkına giriyordu. Evet, okullarında bir otopark vardı! Bizim hocalarımız gibi araçlarını yola park etmek zorunda kalmıyorlardı.
Müdür’ün kapısının önüne geldiğimde kız “Bol şans,” diyerek yanımdan ayrıldı. Derin bir nefes aldım ve kapıyı tıklattım. Girmemi söyleyen komutla kapıyı açtım. Gözüm müdürden önce, bu sabah kavga ettiğim kıza takıldı. Yelloz bir de beni şikâyet mi etmişti?!
“Beni çağırtmışsınız efendim.”
“Gel Bahar,” Ağır adımlarla yürüyüp kavga ettiğim kızın yanında durdum. Aramızdaki gerilim
yüzünden havanın ağırlaştığını hissediyordum.
“Sabahki kavganızdan haberim var-”
“Hocam,” diyerek araya girmeye çalıştım ama sözünü kesmemem gerektiğiyle ilgili ciddi bir şekilde beni uyardı. “Bu okulun dışarıda kötü bir imajı olduğunu duymuşsunuzdur. Bunun nedenini hiç düşündünüz mü?”
Göz ucuyla kıza baktım. O da aynı şekilde bana. “Kavgalarınız!” Aniden müdüre doğru döndük. “Üzerinizdeki o formalarla, dışarı kadar taşan kavgalarınız yüzünden okulumuzun adı karalanıyor! Ne senin ne de senin buradaki öğretmenlerin ve öğrencilerin gelecekleriyle oynamaya hakkınız yok.”
“Hocam-”
“Daha sözüm bitmedi Bahar!”
Uyarısı daha da sertleşmişti. Okulun geçmişi benim umurumda bile değildi. Ben bu okula yeni gelmiştim ve ilk kez karıştığım kavga yüzünden okulun bütün sorunlarını üzerime alacak değildim.
“Bitecek gibi de durmuyor hocam.”
“Saygılı ol!” diye kükrediğinde “Saygısız davrandığımı düşünmüyorum.” Müdür’ün yüzü gittikçe kızarmaya başladı. Başını tehditkâr bir şekilde sallarken “Sen görürsün,” dedi. “Bakalım velinin önünde de benimle bu şekilde konuşabilecek misin?” Annemi mi çağıracaktı yani? Ortada hiçbir şey yokken? Olmaz. Annem daha ilk günden sorun çıkardığımı öğrenirse, bundan sonra hayatı bana zindan ederdi. Belki de yanımdaki kız bu yüzden dut yemiş bülbül gibi yanımda duruyordu. Ne de olsa bu okulda kıdemliydi… Düşün Bahar, annenin gelmesini engelleyecek bir şeyler düşün.
“Şimdi çıkın dışarı!”
“Hocam beni bir dinleseniz-”
“Bahar! Hemen odamı terk et.”
**-**
Kafamda dolaşan tilkilerin kuyrukları birbirine değiyor, sanki elektrik telleriymiş gibi etrafa kıvılcım saçıyorlardı. İnternetten araştırdığıma göre İRON bir gece kulübüydü. Sıradan bir gece kulübü değil, İstanbul’un en iyileri arasında başı çekiyordu. Yurt dışında bile adı duyulmuş mekânın fotoğraflarına bakarken küçük dilimi yutmamak için büyük bir gayret sarf etmiştim. Ben böyle bir mekânda ne iş yapacaktım ki?
Son ders gelip çattı, Müdür hâlâ beni çağırmadı diye düşünürken sabahki kız sınıfın kapısında belirdi. “Bahar müdür seni-”
“Biliyorum,” diyerek ayağa kalktım. Dejavunun bir değişik versiyonuyla kızı takip ettikten sonra soluğu Müdür’ün odasında aldım. Kapıyı çalıp içeri girdim. Saniyesine annemin ‘Sen bittin,’ diye haykıran gözleriyle karşılaştım. Annemi çok seviyordum ama fazla otoriterdi. Sanırım yaşadıklarından dolayı. Tamam belki babasız çocuk büyütmek zordu ama o bu kadar katı olmasına gerek yoktu.
“Gel Bahar,” diyen adamın ses tonu, şaşkınla bakışlarımı ona kaydırmama neden oldu. En son hatırladığım adamdan çok farklı gözüküyordu. Sanırım müdürlerin hepsi böyleydi; öğrenciye başka, veliye bambaşka…
“Olanları annene anlattım.” Bakışlarımı anneme kaydırdım. İfadesi, Müdür’ün bire bin katarak olayları çarpıttığını belli ediyordu. “Bir daha böyle bir olay yaşandığında disiplin kuruluna verileceğini söyledim.” Hangisi için? Olmayan saygısızlığım yüzünden mi yoksa suçsuz yere iftira atılmasından dolayı mı?
“Hangisi?”
Annemin öfkeyle oturduğu koltuğun ucuna kaydı. “Bir de utanmadan hangisi olduğunu mu soruyorsun Bahar?” Biraz düşündükten sonra tereddütle “Evet,” dedim. Annem burnundan nefes verirken ellerini birbirine çarptı. “Çünkü ona göre savunmamı yapacağım anne.”
“Gerek yok,” diyen adam annemle aramıza girdiği yetmiyormuş gibi “Ben her şeyi anlattım,” diye devam etti. Dudaklarım aralanırken sabah bana yaptığı haksızlık aklıma geldi. “Her şeyi mi?” diye sorduğumda gözlerindeki ufak kıvılcımlar dikkatimden kaçmadı. Yine de yapmacık bir gülümsemeyle anneme bakıp “Ne demek istiyorsun Baharcığım?” diye sordu.
“Bazı şeyleri, atlamış olabileceğinizi. Mesela kendinizle ilgili olanları…”
“Bahar! Sen hocanla böyle nasıl konuşabiliyorsun?”
Annem öfkeyle ayağa kalkmıştı ama ben gözlerimi müdürden ayırmamıştım. Söylediklerimin doğru olduğunu kızaran ifadesinden anlıyordum. “Müdür Bey, kızım adına-”
“Benim adıma bir şey yapmana gerek yok anne. Eğer söyledikleri benimle örtüşürse, ben kendi adıma özür dilerim.”
“Bahar Ak!”
İşte şimdi benim tanıdığım adamdı. Annem bile bu ses tonu yüzünden afallamıştı. “Yaptığın saygısızlık ve beni yersiz yere suçlamandan dolayı sana üç gün uzaklaştırma veriyorum. Umarım bu süreçte kiminle nasıl konuşman gerektiğini öğrenirsin.”
“Ama-”
“Bir hafta!”
Konuştukça uzaklaştırma süremin uzayacağını fark ettiğim için derin bir nefes alıp sustum. Belki lise de hayallerimin okuluna gidememiştim ama kesinlikle üniversitede hayal ettiğim bölümü okuyacaktım. Bu yüzden, önümdeki yılları sorunsuz bitirmem gerekiyordu ama bu adam daha ilk günden sicilime kara bir leke sürmüştü. Uzaklaştırma!
“Çıkabilirsin,” dediğinde kimseyle göz teması kurmadan arkamı döndüm ve odadan çıktım. Annemin söyleyeceklerinin bitmediğini tahmin ettiğim ve bu sinirle derse girmek istemediğim için, kapının önünde bekledim. Sırtımı soğuk duvara dayadıktan sonra başımı geriye doğru eğdim. Yavaşça başımı duvara vurmaya başladım. Neden dilimi tutamıyordum. Haksızlıksa haksızlık… Sen he deyip geçsene Bahar! Ya bu yüzden istediğim üniversiteye gidemezsem… Allah’ım düşüncesi bile kötü!
Uzakta yankılanan topuklu sesleri duyunca annemin geldiğini anladım. Yaklaştıkça daha etkili ve sert bir şekilde gelmeye başladı. Kapının açılmasıyla ayaklarımın üzerine daha sağlam bastım. Zira birazdan annemin rüzgârı beni yıkmak için elinden geleni yapacaktı. Gergin bir gülümsemeyle içeriye bakarak kapıyı kapatan annem, beni görmesiyle ifadesizleşti. Gözlerimin içine baktı ve daha sonra dışarıya doğru yürümeye başladı. Bu annemin peşimden gel deme şekliydi.
Bahçeye çıktık. Okuldaki en uzak banka doğru yürümesi, içindeki fırtınanın büyüklüğünü gösteriyordu. Ağır adımlarla peşinden ilerledim. Bankı kolaçan etti. Daha sonra nazik bir şekilde oturup çantasını yanına koydu. Başıyla yanına oturmamı işaret ettiğinde derin bir nefes aldım ve onun aksine un çuvalı gibi kendimi banka bıraktım.
“Senin derdin ne kızım?”
“Sen de o içerdeki keltoş gibi yargısız infaz mı yapacaksın anne?”
Uyaran bir şekilde bana baktı. “Müdür gibi,” diye düzeltmemle başını tamam anlamında salladı. “O adamın yargısız infaz yaptığını düşünmüyorum,” dediğinde bana değil de o adama inanmasından dolayı kırılmıştım. “Az önceki tavrın sayesinde…”
“Anne, bize nasıl davra-”
İşaret parmağını kaldıran annemle söyleyeceklerimi yuttum. “Benim bir suçum yok,” diyerek kollarımı göğsümde bağlayıp arkama dayandım. Annem bu rahatlığıma inanamıyormuş gibi bakıyordu. “Ne zamandan beri bir arabanın camını parçalamak suçsuzluk?”
Aniden başımı anneme çevirdim. Müdür yememiş içmemiş bunu da mı yetiştirmişti yani? Sadece kavga ettiler desen yetmiyor muydu be adam!
“Hayır o taş birinin başına gelse-”
“Gelmediğini nereden biliyorsun,” diyerek cümlesini kestim. Annem ağzı beş karış açık bir hâlde bana baktıktan sonra “Bir de bunu matah bir şeymiş gibi söylüyor musun Bahar?” dedi.
“Kızım ben seninle ne yapacağım?”
“Beni dinleyebilirsin anne. Olayların aslını öğrenmeye çalışabilirsin mesela? Sinirden kör olmuş gözlerini şefkatle açabilirsin. Belki o zaman ne yaşadığımı görebilirsin anne.”
Neredeyse soluk bile almadan konuşmuştum. Bir süre gözlerimin içine bakan annem derin bir nefes alarak önüne döndü. İkimiz de sessizliği doldurma ihtiyacı hissetmedik. Sadece sustuk. Gözlerimi boş olan bahçede dolaştırdım. Sınıflardan çıkan uğultuları anlamaya çalışırken annem ayağa kalktı.
“Hadi gidelim.”
Çantasını koluna takan anneme “Sen git,” diye cevap verdim. Hâlâ ona karşı diklendiğimi düşündüğüne emindim. Oysa ki, sadece eşyalarımı almak istiyordum. Sonuçta bir hafta buraya uğramayacaktım. “Bahar hemen düş önüme,”
“Anne, farkındaysan benim haricimde herkes derste. Eşyalarım bile! Onları almadan şuradan şuraya gitmem.” Bir anda aklıma kulüp işi gelince “Ayrıca çıkışta işim var,” dedim. Annem kaşlarını çatarak ne işim olduğunu sordu.
“Unuttun mu anne? Bir arabanın camını parçaladım. Borcumu ödemem lazım.”
Annem tekrar kalktığı yere oturdu. “O kadar parayı nasıl bulacağını düşünüyorsun?” diye sorduğundaki ima midemi bulandırmıştı. Tamam araba çok pahalı olabilirdi ama ne yapmamı bekliyordu ki? Konsomatrislik mi?
“Garson olacağım” Annem alaycı bir kahkaha attı. “Garsonlukla ömrün boyunca değil, çocukların bile ömrü boyunca çalışmak zorunda kalır o borcu ödemek için.”
“Bir gece kulübünde garson olacağım anne. Eminim ki o yerdeki müşteriler fazla fazla bahşiş veriyordur.”
“Ne?” diye bağıran annem kaşlarını çatarak “Gece kulübü mü?” diye devam etti. “Senin yaşın bırak orada çalışmayı, içeri girecek kadar bile değil Bahar. Daha on beş yaşındasın! Oralarda neler döndüğünü biliyor musun sen? Ayrıca dur bir dakika ya, sen kimi tanıyorsun ki gece kulübünde çalışabileceğini düşündün.”
Annem gerçekten nefes arası bile vermemişti. Soru yağmurundan kaçmak için kulaklarımı kapatırken “Anne!” diye uyardım. “Nefes almanın önemini senin daha iyi bilmen gerekiyor.”
Annem öne doğru eğildi ve dirseklerini dizlerine bastırarak yüzünü elleri arasına aldı. Sürekli benimle ne yapacağından yakınıyordu. Tamam, hayalindeki gibi hanım hanımcık bir kız değildim ama bu benim suçum değildi. Babasız bir kız ne kadar kızsa, ben de o kadar kızdım.
“Bak,” diyerek annemin elini tutmaya çalıştım. Gözlerinin dolduğunu fark ettiğimde nedense vicdanımdaki bir şeyler kıpırdadı. “O arabasını parçaladığım çocuğun babası, bana borcumu ödemem için bir şans verdi. Gece kulüplerinde çalışacağım. Sanırım garson olarak, aksini zaten kabul etmem.”
Annem doğrulurken neresi olduğunu sordu. İRON olduğunu söylememle gözleri büyüyen annemin nefes alamadığını hissettim. Neresi olduğunu biliyor muydu?
“Anne?”
“Sen Demir Kara’nın oğlunun arabasını mı o hâle soktun?”
Sesi anlam veremediğim bir korku içeriyordu. “Adı Demir’di de soyadı Kara mı?” diye sormamla annem derin bir nefes aldı. Konuşmuyordu ama düşünceleriyle bacaklarını dövmeye başladı. O adamı tanıyor muydu yani? Annemin öyle zengin insanlarla ne işi olurdu ki?
“Anne ne oluyor?”
“Orada çalışmanı istemiyorum,” dediğinde gülümseyerek “Valla ben de,” dedim. Annem ciddi olduğunu belli eden yüz ifadesiyle bana döndü. Gülümsemem anında yüzümden silinirken “Neden?” diye sordum.
“Orası seni ilgilendirmez. O kulüpte çalışmayacaksın Bahar!”
Annem ayağa kalktı. Az önceki korkusu yerini tanıdık bir hisse bırakmıştı. Öfke! Neden böyle olduğunla ilgili en ufak bir fikrim yoktu. Ben de orada çalışmak istemiyordum ama annemin başka bir mazereti var gibi duruyordu ve ben bunu öğrenecektim.
“Ben gidiyorum. Sen de eşyalarını aldığın gibi eve gidiyorsun. Akşama nöbetim var ama her saat seni arayıp evde olup olmadığını kontrol edeceğim. Sakın ola o kulübe gideyim deme Bahar Ak… Sakın!”
**-**
Çanlar senin için çalıyor Bahar.
Beklenen zil sonunda çalmıştı. Okul boşalana kadar oturmaya devam ettim. Öğrenci sayısı gözle görülür şekilde azalınca yavaşça oturduğum banktan kalktım. Miskin miskin okula doğru yürüdüm. Ağır ağır merdivenleri tırmandım. Bomboş sınıfta tek göze çarpan şey olan, açık defterimi ve yanındaki kırmızı çantamı topladım. Sırtıma takıp geldiğim hızda okuldan çıktım. Otobüs durağına doğru yürürken yanımdan hızla geçen kişi, üzerimdeki ölü toprağını silkelememe neden oldu. Lamborghini durdu, bana doğru, geri geri gelmeye başladı. Tam yanıma geldiğinde duran aracın camı aralandı. Yavaşça eğildim. Asal’ın havalı bir şekilde başını bana çevirdi ve güneş gözlünün üzerinden ukala bir tebessümle bana baktı. “Yarım saatin var,” dediğinde saate bakmak için telefonumu cebimden çıkardım. “30 dakika içinde kulüpte olmazsan, borcuna faiz binmeye başlar.” Cevap vermek için ağzımı açtım ama o camı kapatıp gaza bastı. Araba şaha kalkmış at gibi saniyede gözden kaybolurken içimi bir telaş kapladı. Normalde olsa önemsemezdim ama bu borcun faizi demek, nereden baksam bir sene daha fazladan çalışmak demekti. Hem de böyle bir adamın altında… Telefonun saatine tekrar baktım. 29 dakikam kalmıştı. Etrafa bakındım, görünürde otobüs falan yoktu. Zaten otobüsle gitmeye kalksam, iki saatten önce İRON denen yere varamazdım. Hemen çantamın ön gözündeki cüzdanımı kontrol ettim. İçinde sadece kâğıt 20 tl ve birkaç bozukluk para vardı. Bu eminim ki yolun yarısını bile karşılamazdı. Ah be! Keşke kumbaramdan daha fazla para alsaydım diye kendi kendime söylenirken, gelen taksiye el uzattım. Artık taksiciyi bir şekilde razı etmekten başka çarem yoktu.
Taksi durdu. Aralık olan camdan kafamı uzattım. “Kolay gelsin abi, bir şey soracağım. Buradan Kuru Çeşme’ye ne kadara götürürsün?” Adamın bir an gözlerinde dolar işareti gördüğüme yemin edebilirdim. Bu iyiye işaret değildi. “Yani tahmini olarak 100 tl ya tutar ya tutmaz.” Duyduğum rakam benim bir haftalık harçlığımdı. “Bana kaça olur?” diye sorduğumda aval aval suratıma bakan adama “Öğrenciyim ya, bir güzellik yaparsın,” dedim. Adam düşündü, düşünürken gözleri kısıldı. Kafasında bir hesap yaptıktan sonra “Hadi seni 80’e götüreyim,” dedi. Normal biri Allah razı olsun derdi belki ama şu anda 60 TL açığım vardı. Saate baktım. 23 dakika kaldığını görünce terlemeye başladım. Elimle ensemde dolaştırırken parmaklarım boynumdaki zincire takıldı. Yavaşça annemin geçen doğum günü bana aldığı altın kelebekli kolyeye dokundum. Bu 60-70 tl ederdi.
“Peki beni oraya 20 dakika da götürür müsün?”
Adam ne yaptın sen be abla der gibi bakınca “Hayat memat meselesi,” diye ekledim. Arabanın saatine bakan adam “Ortaköy’de akşam trafiği vardır ama,” deyince biraz daha kendimi acındırdım. En sonunda pes eden adam “Atla hadi, ne yapabiliriz bir bakalım,” dedi. Sevinçle taksiye attım. Daha kapıyı kapatmadan gaza basan adamla sertçe koltuğa yaslandım. Kapı bile kendiliğinden kapanmıştı. Sanırım bu adam beni 20 dakikadan bile az zamanda oraya ulaştırabilirdi. Adam ara sokaklardan hızla ana yola çıktı. Araçları sollarken yüreğim hop oturuyor hop kalkıyordu. Hızı çok seviyordum ama bu taksicinin yaptığı şey tamamen kontrolsüz hızdı. Arka koltukta bir oraya bir buraya savrulurken gözüm bir telefonda bir de yoldaydı. Yaşadığım adrenalinden midem bulanmaya başlamıştı. Allah’ım bu çektiğim eziyete değsin, tam zamanında yetişeyim diye dua etmeye başladım.
“Kuru Çeşme’de nereye gideceğiz?”
“İRON’a”
Adam dikiz aynasından bana baktı. Bakışlarındaki ifade değişmişti. Büyük ihtimal öyle bir yere gidip, öğrenci pazarlığı yapmamın arasında bağlantı kurmaya çalışıyordu. “Garson olarak ilk iş günüm olduğu için patronum geç kalırsam maaşımdan keseceğimi söyledi.” Adam anladığını belli edercesine başını salladı ve hızına hız katarak arabayı kullanmaya devam etti. Zar zor boynumdaki kolyeyi çıkardım ve 20TL’nin üstüne koydum. Uzun bir yoldan sonra araba yavaşladı. Resmen midem alt üst olmuş, en son yediğim kaşarlı tostu çıkarmamak için kendimi zor tutuyordum. Saate baktım, beş dakikadan az bir zamanım kalmıştı. Parayı ve kolyeyi taksiciye uzatınca “Bu ne?” diye sordu. Ben de nakitim olmadığını bu kolyenin taksimetredeki tutarı tamamlayacağını söyledim. Başta itiraz etti ama acınası halimi görünce kabul etti. Hızla arabadan indim ve koşar adım kulübün girişini bulmaya çalıştım. Beni fark etmeleriyle birkaç iri yarı adam, oda gibi bir yerden çıktı.
“Dur bakalım. Nereye gidiyorsun?”
Adamların önünde durdum ve nefeslerimin arasında derdimi anlatmaya çalıştım. Belli ki Asal ya da Demir denen kişi, adamlara bilgi vermişlerdi ki, sorun çıkarmadan içeri geçmemi söylediler. Koşarak kulübün içine daldım. Gördüğüm manzarayla küçük dilimi yutmamaya çalıştım. Fotoğraflardan çok daha ihtişamlı durduğu kesindi. Soluklanmayı fırsat bilip etrafı incelemeye başladım.
“Tam zamanında!”
Bakışlarım aşağıda bana bakan çocuğa kaydı. “Bu kadar dakik olabileceğini tahmin etmemiştim,” dediğinde yapmacık bir gülümsemeyi yüzüme takındım ve nereden aşağı inebileceğime baktım. Merdivenleri fark ettiğimde derin bir nefes aldım. Dikkatli bir şekilde aşağı inerken hâlâ gözlerimi kulübün içinde dolaştırıyordum. Onlar altın kaplama mıydı? Yok canım, o kadar zengin değildirler, değil mi?
“Zamanımı sana mekânı tanıtmakla harcayamam. Sadece haftanın her günü aynı hareketliliğe sahip bir mekân olduğunu bil yeter. Burada eğlenenlerin %90’ı saygın ailelerden-” Asal bir şeyler anlatırken “Ona ne şüphe,” diye fısıldadım ve yüksek gösterişli tavanı incelemeye başladım. Kim bilir insanlar içeri girerken kaç haftalıklarını kapıda teslim ediyorlardır.
“Hoş, sen bu kişilerin hiçbiriyle karşılaşmayacaksın,” dediğinde bakışlarımı Asal’a kaydırdım. Sorgulayıcı bir ifadeyle tek kaşım havalanırken “Çünkü mutfakta olacaksın,” diye devam etti. Mutfak mı? Allah’ım kâbus yine başlıyor. Ne mutfağı ya… Tamam yemek yemeyi seviyor olabilirim ama bu yapabileceğim anlamına gelmiyor. Kaç kez denedim, hiçbirinde başarılı olamadım. Çünkü yemek gördüm mü dayanamıyorum. Yine her şeyi berbat edeceğim…
“Ama dikkatli ol, hiçbir müşterimin siparişinden ekmek parçaları çıksın istemiyorum.”
Ne dediğini anlamaya çalışırken kaşlarım çatıldı. Sonra hatırladığım şeyle gözlerim fal taşı gibi açıldı. Bu, o çocuktu. Yaz tatilinde bir gün çalıştığım mekândaki, körili tavuğunun sosuna bandığım çocuk…
Asal’ın keyifle kıvrılan dudaklarını gördüğümde gözlerimi kaçırdım. Yüzümün ısındığını hissediyordum. Allah’ım o gün bile bu kadar utanmamıştım.
“Gel sana mutfağı göstereyim,”
Asal’ın arkasını dönmesiyle derin bir nefes aldım. Peşinden ilerlerken birkaç çalışanla göz göze geldim. Gülümsemelerine karşılık vermeye çalıştım ama hiç tanımadığım insanlara ilk seferinde samimi olamama gibi bir özelliğim vardı. Bir kapıdan geçtik, ufak bir koridordan ilerledik, sonra bir kapı daha…
Ne ulaşılmaz yermiş diye düşünürken Asal durdu. Arkasındaki büyük kapıya bakarken “Burası çalışacağın yer,” dedi ve kapıyı açıp önümden çekildi. İçeri yavaşça girdim. Gözlerim yuvalarından çıkarken ‘Burada ömrümün sonuna kadar çalışabilirim,’ diye düşünüyordum. Hayatımda gördüğüm en büyük ve en temiz mutfak. Üç büyük buzdolabımı o, yok artık… Kim bilir içinde
neler neler vardır.
“İleride depolar var. Şurası da acil çıkış. Oradan girip oradan çık. Seni İRON’un içinde dolaşırken görmek istemiyorum. Hiç beklemediğin anlarda kontrole geleceğim, onun haricinde burada çalıştığın arkadaşların bana her saat başı rapor verecek-”
“Denetimli serbestlik gibi, ne bu be?!” dememle sözü yarıda kalan Asal imalı bir şekilde kaşlarını kaldırdı.” Denetimli serbestliği bildiğine göre çok suça karışmış olmalısın.”
“Oradan bakılınca Micheal Scofield gibi mi duruyorum acaba? Sadece meraklıyım ve merak ettiğim her şeyi öğrenirim.”
Bu sefer şaşkınlığını gizlemeyen Asal, “Prison Break’ı seviyorsun?” dedi. Başımı evet anlamında sallarken “Tüm sezonlarını ezbere bilecek kadar,” dedim. Bu cevabımla milimetrik bir tebessüm yüzüne yerleşti. Yoksa o da mı bu diziyi seviyordu?
“Takip et.”
Sanki başka çarem varmış gibi… Beraber geldiğimiz yerden döndük. Başka bir koridorun önünde durduk. “Ola ki, bir şey oldu ve buraya gelmek zorunda kaldın. Sakın ola bu koridordan ileriye gitme.” Koridorun ardında ne olduğunu görmeye çalışırken Asal beni aydınlattı. “Burası babamın çalışma odasına gidiyor. Ben ve Cem babadan başka kimse buraya giremez!”
Asal’a dönüp “Cem baba mı? O ne be, Müslüm Baba gibi,” deyince gözleri arkamdaki bir yere kaldı. “Saçlarım kıvırcık ve siyah olsa, belki bir de bıyık andırabilirdim sanırım.” Farklı bir ses kulaklarıma dolunca panikledim. Yavaşça arkamı döndüğümde uzun boylu, yaşlıların dalyan gibi delikanlı tabirine uyan, orta yaşlardaki sarışın adam dikkatimi çekti. Güzel bir gülüşü vardı; sıcak ama fazla samimi olmayan türden. Gerçekti. Hiçbir zorlama, ya da yapmacıklık yoktu. Gözleri Asal’a kayınca birden ifadesi değişti. Endişelenir gibi bir hali vardı. Hızla yanımdan geçti, onun tepkisiyle ben de arkamı döndüm. Asal’ın yüzünü kavrayan adam kaşını incelerken “Ne oldu sana?” diye sordu. Asal bıkkınca nefes alıp, “Yeni çalışanımıza neden sormuyorsun?” dedi. Başını bana doğru çeviren adam kaşlarını çatarken “Bu daha bebe,” dedi. Yaşı daha küçük, bunu nasıl yapsın demek istediğini tahmin etsem de, “Sensin bebe!” diye çıkıştım. Alnı şaşkınlıkla kırışan adam “Atarlı bir bebe,” diye devam etti.
“Söyle bakalım yavru kuş, duyduklarım doğru mu?”
Gözlerimi kısıp Asal’a bakarken “Eğer duydukların, asıl kırmam gereken şeyi ufak bir kanamayla atlattırıp âşık olunası bir varlığın camını tuzla buz etmemse, evet doğru!” dedim. Adam ‘oo’ der gibi bir kahkaha attı. Asal ise hem kızmış hem de şaşırmış gibi duruyordu.
“Adın ne bakalım senin?”
“Bahar,” dediğimde “Sanırım bir soyadın da vardır,” diyen adama gülümsedim. “Ak. Bahar Ak.”
Cem denen adamın keyifli gibi görünen tavrı benim cevabım üzerine birden yok oldu. Çenesi kasıldı. Gözleri kısıldı. Yüzüme daha dikkatli bakıyordu. Sanki benim kim olduğumu çözmeye çalışıyor gibiydi. Ortamdaki hava sanki sessizliğimizle ağırlaşmıştı. Asal, ne olduğunu anlamaya çalışıyor gibiydi. Benim gibi… “Babanın adı ne?” diye sorduğunda omuz silktim. “Babam yok.” Bu cevabım karşısında kaşları çatılan adam “Herkesin bir babası vardır. Eğer annen Meryem Ana değilse,” dedi. Gülümsedim.
“O zaman benim annem olsa olsa, Ecem Ana olur.”
Yorumlar
Yorum Gönder