Veliahtlar - 11. Bölüm
ASAL
Kelimeler Bahar’ın ağzından çıkar çıkmaz, Cem babanın yüz ifadesi değişti. Sanki üzerine bir bidon benzin dökülmüştü ve içinde başlayan yangın hareketlerine yansıyordu. Gözleri kısılmış, parlak yeşil renk kararmıştı ve sanki fırtına patlamak üzereymiş gibi buğulanmıştı. Neler olduğunu algılamaya çalıştım. Bahar gibi…
İkimiz de birbirimize bakıyor, daha sonra bakışlarımızı Cem babaya kaydırıyorduk. Sessizliği severdim ama bu seferki fazlasıyla huzursuz ediciydi.
“Ecem Ak, senin annen mi?”
Kelimeler sanki düşünmeden, kendiliğinden ağzından çıkmıştı. Bahar’a baktığımda yavaşça başıyla onayladığını gördüm. Bir an onun da gri gözleri parlaklığını kaybetmişti. Sanki bir şey hatırlamış gibi, düşüncelerin esiri olmuş, “Tanıyor musunuz?” sorusunu bile zar zor sormuştu. Sanırım bu ortamda olaya tam anlamıyla Fransız olan bir kişi vardı; o da ben.
“Çok yakından,” dediğinde Cem babanın sesindeki yabancı ton, aniden ona dönmeme neden oldu. Bahar gerçekten şaşırmış bir hâlde “Öyle mi? Nereden?” diye sordu. Derin bir nefes alan Cem baba, “İyi bir müşterimizdi,” dedi. Kaşlarımı çattım. Bahar’ın annesinin burada eğlenmeye gelecek bir bütçesinin olduğunu sanmıyordum. Belli ki, Bahar da benim gibi düşünüyordu ki, “Annem mi?” diye sordu şok olmuş bir yüz ifadesiyle. Cem baba hiçbir şey söylemedi. Sadece bana bakıp “Çalışma odasındayım, rahatsız etmeyin,” dedi ve tek ayağının üzerinde arkasına döndü. Yürüyüşünden bile bir terslik olduğu belliydi ama sanırım bu konuya burnumu sokmamam gerekiyordu.
Bahar’a döndüm. Onun da Cem babanın arkasından baktığını gördüm. “Bu neydi şimdi?” diye sorarak bana döndü. “Sorgulama ve mutfağa git. Bugün sadece gözlem yap, yarın iş başı yaparsın.” Kızın yüzündeki şaşkınlık saniyesinde tanıdık bir ifadeye döndü. Nefret. O da benim gibi kısa bir an nerede, neden olduğunu unutmuştu. Bana baktı. Hiç konuşmadı. Sanki söylemek istediklerini zar zor bastırıyor ve sadece rahatsızlığını belli ediyormuşçasına hafif ve gırtlaktan gelen bir homurtu çıkarıyordu.
“Emredersiniz Asal Bey.”
Kelimeler küfürden farksız çıkmıştı. Tıpkı Cem babanın yaptığı gibi tek ayağının üzerinde döndü ve az önce gösterdiğim yere doğru yürümeye başladı. O sırada içerideki çalışanların bizi izlediğini gördüm. Bakışlarımı fark etmeleriyle, telaşla işlerine kaldığı yerden devam etmeye başladılar. Başımı iki yana sallayarak tekrar çalışma odasına baktım. Nedense Cem babanın bu anında yanında olmak istiyordum ama onun beni istemediğini açık açık söylemesinden anlamıştım. Yavaşça localardan birine oturup, cep telefonumu çıkardım. Aklıma gelen kişiyle hızla numarasını tuşlarken ‘Umarım bir şeyler bulabilmişsindir,’ diye düşündüm. Telefon çaldı, çaldı. Normalde ilk çalmada telefonu açan kız, şimdi beni bekletiyordu. Parmaklarımla masada ritim tutarken telefon açıldı.
“Alo?”
“Ne haber Hacer?”
Sanki yeni uyanmış gibi çıkan sesiyle “İyi valla,” dedikten sonra esnedi. “Okuldan erken geldim, gece sabahladığım için kestiriyordum biraz.” Şu anda benim için o çocuğu araştırması gerekmiyor muydu? Hani boş zamanlarında bu konuyla ilgilenecekti? “Uyuyacak kadar boşsun yani?” diye sorduğumda ufak bir sessizlik oldu. Nefes alışverişini duyduğum kız, sanki yataktan kalkmıştı.
“Ne demek istiyorsun Asal?”
“Şu anda bir şey yapman gerekiyordu sanki?” Yine bir sessizlik. Sanırım ne olduğunu hatırlamaya çalışıyordu. Görevini unutmuş olamazdı değil mi? “Ne gibi?” dediğimde sıkıntıyla içimi çektim. “Hacer benimle dalga mı geçiyorsun?” diye sorduğumda “Hayır,” diye cevap verdi. “O zaman kesinlikle sabrımı zorluyorsun Hacer.”
“Asal neler oluyor?”
“Hani şu çocuğu araştırıp bana haber verecektin?”
“Artık araştırma yapmama gerek olmadığını söylediniz ya,” dediğinde kaşlarımı çatarken “Ne zaman söyledik böyle bir şey?” diye sordum. Tanıdık bir sessizlik daha telefonun ucunu sardı. “Dün Hale aradı ya. Sen de yanındaymışsın. Masal’ın o çocukla bağlantısı olmadığı ortaya çıktı, araştırma yapmana gerek yok dediniz hani.”
Olup bitene anlam vermeye çalışıyordum. Bu konuyu detaylıca konuşmuştuk, o da benimle hem fikirdi. Birkaç saat içinde neden fikrini değiştirmişti? Gece bilmediğim bir şey olmuştu demek ki… Masal’ın onu ekmemizden dolayı bizimle konuşmak istemediğini söylemesi de yalan mıydı yoksa? Hale bana yalan mı söylüyordu?
“Asal?”
Hacer’in sesiyle düşüncelerimden ayrıldım. “Hacer ben seni birkaç saat sonra arayacağım.” Telefonu kapattığım gibi ayağa kalktım. Merdivenlere doğru ilerlerken Hale’nin numarasını tuşladım. Merdivenleri tırmanırken her zamanki gibi heyecanlı bir “Alo?” sesi geldi.
“Neredesin Hale?”
Birkaç saniyelik sessizlikten sonra “E-evdeyim,” diye cevap verdi. “Bir yere ayrılma. Geliyorum.” Telefonu yüzüne kapattım. Koşar adım kalan merdivenleri de tırmanıp, kulüpten çıktım. Adamlardan birine arabamı getirmesini söylerken sakin kalmaya çalışıyordum. Ne kadar arkamdan iş çevirirse çevirsin, sinirlerine sahip çık Asal. Önce ne olduğunu öğren, eğer duydukların doğruysa nasılsa sinirlenecek bol vaktin olacak.
Babamın arabasına atladığım gibi soluğu Halelerde aldım. Hız yapmak biraz da olsa üzerimdeki gerilimi boşaltmama neden olmuştu ama şu anda yine sinirlendiğimi hissediyordum. Bunu kapıyı sert bir şekilde kapatmamadan anlamıştım. Rezidansa doğru yürüdüm. İlk kez, merdivenleri nasıl çıkacağımı düşünmeden tırmanmaya başlamıştım. Nefes nefese kata ulaştığımda zili çaldım. Kapının pervazlarına tutunarak soluklanırken birinin koştuğunu duydum. Her zamanki gibi önce delikten bakacağını bildiğim için, öfkeli gözlerimi küçük daireye diktim. Kapının ardındaki hızla alıp verilen solukları duyabiliyordum.
Yavaşça kapı açıldı, elimle iterek hızlandırdım. Hale geriye doğru sendelerken içeri girip kapıyı kapattım. “Hoş gel-”
“Amcamlar evde mi?” diye sorarken içeride herhangi bir ses olup olmadığını dinledim. Başını hayır anlamında salladı. “Daha gelmezler,” dediğinde “Güzel,” diyerek salona doğru yürüdüm. Hale’nin tedirgince peşimden geldiğini hissediyordum. Salonun ortasında durdum. Arkama dönmemle irkilen kız, birkaç adım geriledi. Ne hâlde olduğumu bilmiyordum ama belli ki Hale’yi korkutabilecek bir yüz hattına sahiptim.
“Asal ne oluyor?”
Tedirginliği sesine bile yansımıştı. Ona doğru birkaç adım atıp aramızdaki mesafeyi kapattım. Gözlerini daha yakından görmeliydim; bana yalan söylüyorsa bunu sadece gözleri belli edebilirdi. “Masal’ın o çocukla bağlantısı olmadığı ne zaman ortaya çıktı Hale Erdem?”
Alçak sesli sormama rağmen sanki ona bağırmışım gibi geri çekildi. Gözlerinde ifadeden konuya tam da doğru yerden girdiğimi anladım. “Bundan benim neden haberim yok?” Dudakları hafifçe aralandı. “Ve sen ne zamandan beri bana yalan söyleyip, arkamdan iş çeviriyorsun?”
Sesli bir şekilde yutkundu. Sert bir tepki vermemek için mümkün olduğunca hareketsiz durmaya çalışıyordum. Hale cevap vermek için ağzını açtı ama birden kapattı. Sanki söylemek istedikleri dilinin ucundaydı ama cesaret edemiyordu. Başını öne eğip tırnaklarıyla oynamaya başladı. Bir süre onun bu ürkek hallerini izledim. Derin bir nefes alıp “Konuşmayacak mısın?” diye sordum. “Be-ben…” diye başladığı cümle yine sessizlikle son buldu. Zaman kazanmaya mı çalışıyordu yoksa cevap verecek yüzü mü yoktu?
“Sen bana yalan söyledin.”
Panikle başını kaldırıp “Asla!” dedi. Alayla kahkaha atınca dudakları aralık bir şekilde bana baktı. “Masal bizimle neden konuşmak istemiyor Hale?” diye sorduğumda gözlerindeki ufak hareket düşüncelerimin doğru olduğunu gösteriyordu. “Yalan söyledin.”
“Hayır!” diye bağırıp ürkekçe bana doğru geldi. Birkaç adım gerileyerek aramızdaki mesafeyi korudum. Bu hareketimi görünce gözlerinin buğulandığını fark ettim. “Asal yargısız infaz mı yapacaksın?”
“Onu yapmak istesem şu anda burada olmazdım.”
“O zaman neden beni dinlemiyorsun?” dediğinde “Çünkü konuşmuyorsun Hale!” diye bağırdım. “Çünkü konuşturmuyorsun!” diye bağırarak bana karşılık verince şaşkınca alnım kırıştı. “Ben mi konuşturmuyorum?”
“Sadece baskı yapıyorsun. Panikliyorum ve-”
“Eğer dediklerim doğru olmasa, paniklemezsin Hale.”
“Bak yine aynı şeyi yapıyorsun!”
Sinirle iç çekip koltuğa oturdum. Dirseklerimi bacaklarıma bastırıp, parmaklarımı birbirine kenetledim. Seri bir şekilde sallanan bacağımdan çıkan ses dışında, çıt çıkmıyordu. Hale yavaşça yanıma oturdu. Beni izlediğini biliyordum ama sanki varlığından hiç haberim yokmuş gibi, gözümü diktiği televizyondan ayırmıyordum.
Koltukta yanıma kaydı. Çekingen bir şekilde elini koluma koydu. Sert bir şekilde önce eline sonra Hale’nin yüzüne baktım. Ağladı ağlayacak gibi duran gözleri vicdanımı yumruklarken sıkıntıyla nefes aldım ve ellerimle yüzümü ovuşturdum. Hale’nin kolumdaki eli, geldiği gibi gitmişti.
“Özür dilerim.”
Duraksadım. Hale, dün gece kulüpte yaşananları anlatırken içimdeki öfke kabardı. Öyle bir hâl aldı ki, biraz daha devam ederse patlayacaktı. O çocuk, benim mekânımda, ailem varken, kardeşimin karşısına çıkmaya nasıl cesaret ederdi? Nasıl hesap sorardı? Masal buna rağmen nasıl onu tutardı? O kimdi ya, derdi neydi, Masal’ı nasıl bu kadar korkutuyordu?
Kalbim deli gibi çarpıyordu. Her atışı öfkemi körüklüyordu. Sanki etkisi tüm bedenimde hissediliyordu. Her yanım gerilmişti, başım kalp atışımla uyumlu bir şekilde zonkluyordu. Başımı ellerimin arasına aldım ve var gücümle bastırdım. “Asal!” diyen telaşlı sesi umursamadan derin nefesler almaya çalıştım. “İyi misin?” diye sorduğunda “Değilim,” diye bağırarak doğrultum. “Kardeşimin ne yaptığını anlamadıkça da iyi olmayacağım!”
“Sadece bu işe karışmamızı istemiyor.”
“Neden?!” Hızla ayağa kalktım. Odanın içinde volta atmaya başladım. “Hiçbir şey anlatmıyor, değişti. Canı yanıyor biliyorum. Buramda hissediyorum Hale,” deyip kalbimi gösterdim. “O benim ikizim ya, canımın diğer yarısı. Ağlasa benim gözlerim acır, düşse benim bedenim kanar. Bu hâldeyken nasıl hiçbir şey olmamış gibi davranabilirim?”
“O sadece âşık oldu Asal,” dediğinde bakışlarımı Hale’ye çevirdim. Neden kırgın bir şekilde baktığını anlayamamıştım. “Abisi yaşındaki birine!”
“Kime âşık olacağını seçemezsin.”
“Karşılık alamayacağını bile bile birine âşık olmazsın.”
Hale burukça gülümserken “Emin ol olursun,” dedi. “Zaten aşk, karşılık bulduğunda aşk olmaz. Sevgi olur. Değil mi?”
Donakaldım. Yalnızca bir saniyeydi ama Hale’nin ne demek istediğini anlayacağım çok uzun bir saniye. Derin bir nefes aldım. Daha fazla bu ortamda durursam, konu Masal’dan çıkacaktı ve ben şu anda Hale için empati kuramayacak kadar sinirliydim. Hem ona hem Masal’a hem de o piç kurusuna…
“Yalanların ve geç kalınmış açıklaman için teşekkürler. Sanırım biz de bir süre konuşmasak iyi olur.”
**-**
MASAL
Birkaç gündür, arkadaşlığımızın üzerine ölü toprağı serpilmiş gibiydi. Hale ve Asal, istediğim gibi benimle konuşmuyorlardı. Buraya kadar bir sıkıntı yoktu da birbirleriyle konuşmadıkları da gözlerimden kaçmıyordu. Aralarında ne olduğunu merak ediyordum ama hâlâ onları affetmemiştim.
Zaten kafamın içine girip, düşüncelerime yuva yapmış Enes yüzünden bu durumu düşünmeye vaktim kalmıyordu. Ne yaparsam yapayım onu aklımdan çıkaramıyordum. Gözümün önüne sürekli tuvaletteki halimiz geliyordu. Ondan nefret etmeye çalıştıkça daha çok bağlanıyordum ve bu fazla can sıkıcı olmaya başlamıştı.
Kimsenin olmayacağını düşünerek, okuldan erken çıkıp eve geldim. Resmen yalnız kalabileceğim zamanları kollar olmuştum. Çünkü ancak bu zamanlarda rol yapmama gerek kalmıyordu. Yorulmuştum. Eski Masal olmak ne kadar zor işti böyle. Çantamı bir yere fırlatıp, kumandayı elime aldım ve üzerimi bile değiştirmeden kendimi üçlü koltuğa attım. Televizyondaki kanalları zap yapa yapa ilerlerken müzik kanallarına kadar gelmiştim. Bir anda karşıma çıkan klip dikkatimi çekti. Rihanna – Work şarkısını son zamanlarda çok duyuyordum ama klibini daha önce hiç izlememiştim. Kızların seksi figürleri gözlerimin fal taşı gibi açılmasına neden oldu. Bütün erkeklerin neden bu tarz kızlara hayran olduğunu şimdi anlıyordum. Kız olmama rağmen benim bile ağzımın suyu akıyordu.
Aklıma gelen çılgınca düşünceyle müziğin sesini açıp hızla ayağa kalktım. Tam bir dans etme özürlüydüm ve Rihanna gibi dans etmem için bir fırın ekmek yemem gerekiyordu ama kimin umurundaydı. Yalnızdım ve benim salak saçma hareketlerimi görecek kimse yoktu. Gözlerimi klipten ayırmadan dans etmeye çalıştım. Yapmaya çalıştığım seksi hareketlere katıla katıla gülmeme neden oluyordu. Bir insan dans konusunda ancak bu kadar yeteneksiz olabilirdi.
Dusoul-El no te da parçası çaldığında aklıma Bodrum tatilimiz geldi. Sahilde bangır bangır çalan müziğin bu kadar içime işlediğini fark etmemiştim. Aklıma bu şarkıyla Enes’e kur yapan kızlar geldi. Gözlerimi kapattım ve sanki onlardan biriymiş gibi dans ederek kendimi müziğin ritmine bıraktım. Belki de Enes’in kollarına.
Kalbim karşımda o varmış gibi heyecanla çarpıyordu ve gülümsememi engelleyemiyordum. Duyduğum anahtar sesiyle panikle gözlerimi açtım. Kumandayı elime alıp müziğin sesini kısarken bir yandan da şaşkınlıktan alnı kırışmış anneme bakıyordum. “Anne bu saatte evde ne işin var?”
“Aynı soruyu ben sana soracaktım kızım.”
“Ee şey…” dedikten sonra televizyona bakıp anneme döndüm. “Kafamı dağıtmaya çalışıyorum.”
“Okulda olman gereken zamanda,” diyerek anahtarları ve çantasını benim aksime düzgünce kenara koydu. Ufak bir yalandan zarar çıkmaz diye düşünerek “Ders yoktu,” dedim. Annem sorgulayıcı bir ifadeyle tek kaşını kaldırdı. Daha fazla gözlerinin içine bakarak yalanımı sürdüremeyeceğimi anlayınca “Tamam vardı,” diyerek pes ettim. “Ama okulun ilk haftasının son gününü kutlamak istediğim için erken çıktım.”
Annem yavaşça kollarını göğsünde başlarken “Dans etmen de bu yüzdendi yani?” diye sordu. Derin bir nefes alıp “Edememem desek daha doğru olur,” dedim. Annemin bakışları farklılaşırken “Ediyor gibi duruyordun,” deyince burukça gülümsedim. “İşte ediyor gibi.” Kendimi miskince koltuğa atarken annem yanıma gelip oturdu. Sıkıntıyla iç çektim. “Sen dans mı etmek istiyorsun?” diye sorduğunda “Kim istemez ki,” diye cevap verdim. “Hale dans ettiğinde dikkat çekebiliyor, beşizlerden bahsetmiyorum bile. Asal’ın da bir odun olduğunu düşünürsek, ufak kıpırtılarına dans diyebiliriz. Peki ya ben? Dans, bir tek benim üzerimde emanet gibi duruyor.”
“Az önce hiç de üzerinde emanet gibi durmuyordu.”
Abartılı bir şekilde gözlerimi devirince annem ciddi olduğunu söyledi. Bana moral vermeye çalıştığını biliyordum o yüzden inanmış gibi yapıp yapmacık bir şekilde gülümsedim. Annem sıkıntıyla iç çekerken gözü televizyona kaydı. Daha sonra üzerimden uzanıp yanımdaki kumandayı eline aldı. ‘Ariana Grande – Problem ft Iggly Azalea’ şarkısının sesi yükselirken annem elimi tuttu. Ne yaptığına bakarken ayağa kalktı ve beni de çekerek kaldırdı.
“Hadi bana dansını göster.”
Gözlerimi abartılı bir şekilde açarken “Saçmalama anne,” dedim. Israr etmeye başladı. Bana yardımcı olmaya çalıştığını biliyordum ama tam bir umutsuz vakaydım. “Ben sana birkaç figür göstereceğim.” Annemin dans konusunda çok iyi olduğunu bildiğim için itiraz etmeyi bıraktım.
**-**
ASAL
Olağan bir okul gününden sonra soluğu İRON’da aldım. İçeri girdiğimde Cem babayı sağda solda koştururken görememem afallamama neden olmuştu. Çalışma odasının üzerine üzerine geldiğini savunan amcam, hesapları kontrol ederken bile locayı tercih ederdi. Dünya tersine mi döndü acaba diye düşünürken çalışma odasına gittim. Orada da yoktu. Acaba kulübe bugün gelmemiş miydi?
Tekrar içeri döndüm. Çalışanlardan birine Cem babanın nerede olduğunu sorduğumda mutfakta olduğunu söyledi. Hızla arka tarafa geçtim. Mutfağa açılan büyük kapının ardından içeri bakan adamı gördüğümde kaşlarımı çattım. Neden içeri girmeyip dışarıdan izliyordu.
“Cem baba?”
Başını bana çevirirken susmamı işaret etti. Ne olduğunu anlamasam da başımı tamam anlamında salladım. Başını tekrar mutfağı gösteren yuvarlak cama doğru çevirdi. Neredeyse çıt bile çıkarmadan yanına gittim. Başımı uzatıp, Cem babadan arda kalan yerden mutfağın içine bakmaya çalıştım. Bahar gelmişti. Bu kız gerçekten zamanlama konusunda çok iyiydi, ya da gerçekten işine sadıktı.
“Cem baba neden burada duruyorsun?”
İşaret parmağını dudağına koydu. Bakışları donuktu. Tekrar Bahar’a baktığımda şefin uğraştığı kabın içine parmak attığını gördüm. Parmağına bulaşan şeyi ağzına götürüp gözlerini kapattı. Yüzü huzurlu bir gülümsemeyle kaplandı. Gerçekten bir şeyler yerken bu kadar mutlu olanını görmemiştim.
“Ne yapıyorsun sen?!”
Ustanın bağırışıyla irkilen Bahar “Tatlıyı test ettim,” dedi. “O daha hamur!” diyen şefi umursamadan devam etti. “İşte güzel olup olmadığı hamurundan belli olur. Sen hiç hamuru bozuk deyimini duymadın mı?”
Usta ellerini iki yana açıp “Allah’ım sen bana sabır ver!” dedi. Kız resmen daha ilk günden adamı canından bezdirmişti. Cem baba sert bir şekilde kapıyı açtı. Bahar’ın bakışları bize çevrilirken Usta “Şükürler olsun,” dedi. “Cem Bey, bu kız beni öldürecek.”
“Ne oluyor burada?”
“Dün gözlem yaptığı için her şeyi tatmasına ses çıkarmadım ama bugün de aynı tas aynı hamam.”
Cem babanın bakışları Bahar’a kaydı. Bahar ise göz göze gelmemek için başını eğdi. Usta şikâyete devam ederken amcam sadece dinliyordu. Bahar’ın yanaklarının elma gibi kızardığını fark ettim.
“Büyütülecek bir şey olduğunu sanmıyorum.”
Beklemediğim cevap karşısında hızla Cem babaya baktım. Mutfak konusundaki titizliğini bilmesem, bu dediğine inanırdım. Birkaç gündür üzerindeki garipliği bu tavrıyla gözler önüne sermişti. Gözlerimi Usta’ya çevirdim. O da en az benim kadar şaşkındı. Bahar’sa belli etmemeye çalışsa da mutlu görünüyordu.
Bir melodi mutfakta yankılanınca irkildim. Cem baba, gözlerini Bahar’dan ayırmadan elini cebine attı ve arayan isme bakmadan telefonu açtı. “Evet.” Yüzündeki ifade birden değişirken “Hangi hastane?” diye sordu. Kısa bir an kötü bir şey olduğunu düşündüm ama Cem babanın tebessüm etmesi içimi rahatlatmıştı.
“Hemen geliyoruz,” dedikten sonra telefonu kapatıp bana döndü. “Güneş de sizin gibi biraz aceleci davranmış,” dediğinde ne hissedeceğimi şaşırmıştım. Nika teyze bir ay önceden doğuruyor muydu yani? “Yürü hadi,” diyerek yürümeye başlayan amcam kapıya yaklaşınca duraksadı. Hızla arkasını döndü. Bahar’a bakarak “Düş önüme yavru kuş,” dedi. Yok artık. Onun hastanede ne işi vardı?
“Benim orada ne işim var?” Duygularımı tercüman olan magandaya bakarken “Gerçekten Cem baba, onun ailemizin arasında ne işi var?” diye sordum. Ondan beklemediğim şekilde sert bir bakışı bana gönderirken “Kararlarımı sorgulama Asal,” dedi. İlk kez babamın adamı gibi görünüyordu. Korkutucu!
Tekrar Bahar’a döndü ve başıyla takip etmesini işaret etti. İçimden bir ses, Cem babanın bu hallerinin hiç de hayra alamet olmadığını söylüyordu.
**-**
BAHAR
Hiçbir şey anlamıyordum. Benim hastanede ne işim vardı? Cem denen adam neden ilk tanıştığımdan farklı davranıyordu. Gözlerinde sürekli sorgulayıcı bir ifade vardı. Benim kim olduğumu merak eden.
Hastaneye geldiğimizde içimden bir ses iyi şeyler olmayacağını söylüyordu. Cem Bey’in peşinden arabadan indim. Asal koşar adım içeri girerken, Cem Bey beni bekliyormuş gibi ağır hareket ediyordu.
“Yavru kuş!”
Arkasını dönen adam “Yoksa ürkek kuş mu demeliyim?” diye devam etti. “Annesi hemşire olan birine göre hastaneden korkuyor olabilir misin?” Kaşlarım çatıldı. Annemin hemşire olduğunu nereden biliyordu. “Siz bunu-”
“Çalışanlarımı, tanımadan işe alacak değilim.”
Bu kulağa mantıklı geliyordu. “Korkmak değil de neden burada olduğumu merak ediyorum.” Derin bir nefes alan adam, değişik bir ses çıkararak nefesini dışarı verdi. “Rutin bir kontrol,” dediğinde şaşkınca kaşlarım havaya kalktı. “Çalışanların sağlık kontrollerini düzenli olarak yaptırırım.” Bu kadar ilgili bir patron hayatımda görmemiştim. Bir dakika, sağlık kontrolü demek, kan aldırmak demek, o da koca koca iğnelerin vücuduma girmesi demekti. Ben bunu yapamazdım.
“Takip et beni.” Cem Bey yürümeye başlayınca tedirgin bir şekilde peşinden gittim. O prosedürlerle uğraşırken ben uzakta beklemiştim. Annemin hayatı hastanelerde geçmesine rağmen ben bu soğuk mekânlardan nefret ediyordum. Annem onun izinden gitmem için çok ısrar etmişti ama ben mutlulukların parmakla sayılacak kadar az olduğu bir yerde geleceğimi kurmak istemiyordum. Öte yandan daha iğne görünce bayılacak gibi oluyordum. Başka birine nasıl yardımcı olabilirdim ki… İğnenin düşüncesi bile tüylerimi diken diken yapmıştı. Ürperince kollarımı okşadım. Sanki kan, damarlarımdan çekiliyordu. Ara ara gözlerim kararıyordu. Birazdan bayılırsam şaşırmazdım.
“Sıran gelince çağıracaklar.”
“Cem Bey, bu gerçekten gerekli mi?”
Sesim titremişti. Sorum karşısında kaşları çatıldı.”
Yani, bir istisna yapabilir misiniz?” Şüpheci bir şekilde gözlerini kısınca “Be-ben biraz korkuyorum,” diye devam ettim. “Benim iğne fobim var da.”
Dikkatli bakışlarından kaçmak için başımı eğdim. Gözlerim yanmaya başlamıştı. Adımı seslenen hemşireyle irkildim. Yüzü buğulanan Cem Bey’e bakarken “Lütfen,” diye fısıldadım ama adam beni umursamadan kan alım odasına soktu. Hemşirenin gösterdiği yere oturdum. Titriyordum. Kolumu açmamı söylediğinde yanağımdan birkaç damla yaş süzüldü. Kaderime boyun eğmekten başka çarem yoktu. Derin derin nefesler alarak kolumu sıyırdım. Hemşire elinde birkaç tüp ve kocaman bir iğneyle yanıma geldi. Lastiği koluma takarken birkaç damla yaş daha göz pınarlarımdan kaçtı.
“Korkma elim hafiftir.”
Ben ondan değil, iğneden korkuyordum. Pamuğa bir şeyler dökerken elimi yumruk yapmamı istedi. İki yumruğumu da var gücümle sıktım. Biri damarım için, diğeri sabır içindi. Hemşire pamuğu tenime sürterken dudaklarımdan ufak bir hıçkırık kaçtı. O an boştaki elimin üzerinde bir sıcaklık hissettim. Başımı Cem Bey’e çevirdiğimde gözlerimin içine ilk kez böyle baktığını fark ettim. Şefkatli, güven dolu, huzurlu. Baba gibi…
“Eğer canın acırsa, elimi sık. Ben acına ortak olurum.”
*****
“Eğer canın acırsa, elimi sık. Ben acına ortak olurum.”
Gözlerimi Cem Bey’in tuttuğu elimden ayıramıyordum. Yaklaşık yarım saat önce bırakmasına rağmen hâlâ tutuyormuş gibi hissediyordum. Sanki avucumun içi hâlâ uyuşuktu. Parmak uçlarım buz kesmişti. Tıpkı kolumda iğne hissettiğim an olduğu gibi. Soğuk parmaklarımı yavaşça avucumun içine bastırdım. Gözümün önüne gelen anlık görüntüler kafamı karıştırıyordu. Ben iç çektikçe Cem Bey’in gözlerinde beliren acı, daha önce yalnızca annemle yaşadığım bir
olaydı. Acaba O’nun da mı çocukları vardı? Bana bakarken çocuklarından birini mi hayal ediyordu? Belki de herkese karşı böyleydi ya da belki de sadece değer verdiklerine…
Sana neden değer versin ki Bahar?
Sıkıntıyla iç çektim. Gözlerimi ellerimden tanıdık sokaklara çevirdim. Apar topar getirildiğim hastaneden bir o kadar hızlı gönderilmiştim. Hem de taksiyle…
“Burada ineyim abi.”
Taksici başını ‘Hay hay’ der gibi sallarken müsait bir yere yanaştı. Bir an gözlerim taksimetreyi aradı. Daha sonra Cem Bey’in yüklü bir miktarı daha yola çıkmadan şoföre uzattığı aklıma geldi. Adam taksimetreyi açmamıştı ki, kalp krizine sebep olan rakamları görmeye çalışıyordum. Peh…
“Kolay gelsin abi…”
Arabanın kapısını açarken çantamın içinde bir şeyin titrediğini hissettim. Yol boyunca ısrarla arayan annemin, sesimi duymadan pes etmeyeceğini biliyordum. Şu anda merak ve endişe karışımı bir duyguyla deliye döndüğünü de… Ama açamazdım işte. Ne söyleyecektim ki? İzin vermediğin işe başladım mı? Hastaneden dönüyorum mu? Şu anda taksideyimmi? Tüm doğrular ayrı bir kaosa neden olacaktı. Bu yüzden dün gecekinden daha usta bir yalana ihtiyacım vardı ve bunu kafamda tam olarak toparlamadan annemle konuşmak istemiyordum.
Hızla arabadan indim. Kapıyı üzerimdeki gerginlikten dolayı biraz sert kapatınca, taksicinin homurdanmalarını aralık olan camdan duydum. Özür diler gibi ellerimi kaldırdım ama adam umursamadan gazı kökleyip ışık hızında yanımdan ayrıldı. Resmen lastiklerin yanık kokusu burnuma doldu. Etraftaki birkaç insan, o ses yüzünden bakışlarını önce taksiye daha sonra da bana çevirdi. Göz göze geldiğim birkaçına ‘Ne var? Ne bakıyorsun?’ der gibi başımı salladım. Çantamın ön gözünde anahtarımı ararken apartmana doğru yürümeye başladım.
Aynalı kapıya yaklaştığımda her zaman yaptığım gibi başımı öne eğdim. Oldum olası aynalardan nefret ederdim ama sanki bunun eksikliğini yaşıyormuşum gibi, girdiğim her ortamda aynalarla haşır neşir olmak zorundaydım. Özgüvenli biri olabilirdim ama kendimle göz göze gelmekten hoşlanmıyordum.
Anahtarı göz ucuyla deliğine soktum. Kapıyı itip açtım. Anahtarı çıkarırken gözlerimi kapının tam zıttı yere çevirdim. Nihayet bugün de kendimle yüzleşmeden apartmana girebilmiştim. Asansördeki aynalar yüzünden her zaman merdivenleri tercih ederdim. Ağır ağır merdivenleri tırmanırken anahtarlığın içinden evin anahtarını buldum. Nefes nefese kapının önüne geldim. Tam anahtarı deliğe doğru uzatmıştım ki, kapı açıldı ve annem tam karşıma dikildi. Yüzündeki endişe, öfkesinin gölgesinde yok oldu.
“Neredesin sen?”
Sesi, boş apartmanın duvarlarında yankılandı. İşte kavga geliyorum diyordu. “Hoş buldum anne,” diyerek ayakkabılarımı çıkardım. Annem kapıyı sonuna kadar açmak için geri çekilirken içeri girdim. Yaptıklarıma uygun bir kılıf bulmam için zaman kazanmam gerekiyordu. Odama doğru ilerlerken kapının sertçe kapandığını duydum. “Bahar!” Birkaç saniyelik duraksamadan sonra yürümeye devam ettim. “Aradığımda telefonlarım açılacak kuralım sadece dün gece için geçerli değildi. Hoş… Uyuyacağım deyip erkenden yatarak ona da uymadın ya.” Arkamdaki adım sesleri, yaklaştıkça daha etkili gelmeye başladı. Adımlarımı hızlandırdım. “Bahar sana diyorum.” Kendimi en güvende hissettiğim yere girdiğimde derin bir nefes aldım. Çantamı yatağıma fırlatırken aklım tüm hızıyla çalışmaya başladı. Neden bir yalan bulmak için uğraşıyordum ki? Her şeyi anlatıp, dün geceden beri kafamı kurcalayan gerçekleri öğrenebilirdim. Mesela, Cem Bey ve annemin tanışıklığı ne zaman dayanıyordu? Üzerimdeki montu çıkarırken adım sesleri kesildi. Annem her zamanki gibi kapının eşiğinde durmuş olmalıydı. Büyük ihtimal kolları göğsünde bağlıydı. İnce kaşları olabildiğince çatıktı. Kızıl saçlarının, öfkenin ruhunda başlattığı yangın yüzünden daha da kırmızı gözüktüğüne emindim.
“Sabah eve geldim. Yoksun. İlk önce okula gittiğini düşündüm. Daha sonra benim küçük kızımın okuldan uzaklaştırma aldığı aklıma geldi-”
Montumu da çantamın yanına gönderirken arkamı döndüm. Annemin gözleri yüzümden koluma kaydı. Bir anda ifadesi değişti. Öfkesi toz bulutu gibi dağıldı. Bana doğru gelirken yüzünde sadece telaş vardı.
“Bu ne?” diye sorarak kolumu tuttu. “Neden kan aldırdın?” İç çekiş sesiyle gözlerimi annemden koluma kaydırdım. Sözde eli hafif olan hemşire tenime yeni bir renk kazandırmıştı. Mor!
“Öylesine,” diyerek kolumu annemin elinden kurtardım. “Ne demek öylesine Bahar? Ne zamandan beri kafana esince kan aldırıyorsun. Hele de sen. İğneden korkan küçük kızım!”
Yüzümü buruşturarak nefesimi dışarı üflerken “Anne,” diye uyardım. “Öncelikle ben küçük falan değilim. Fark et artık şunu.” Annem birkaç saniye gözlerimin içine baktı. Donakalmıştı ama gözleri bir şeyler düşündüğünü belli ediyordu. “Aldırmam gerekiyordu. Aldırdım. Önemli bir şey yok. Şimdi izin verirsen üzerimi değiştirip uyumak istiyorum.” Annemin gözlerindeki donuk ifade, tanıdık bir hale döndü. Kaşları ağır çekimdeymiş gibi yavaşça çatıldı. “Aldırmam gerekiyordu aldırdım mı?” Bu konunun kapanmayacağını anlayınca derin bir nefes aldım. “Sen benden ne saklıyorsun Bahar?” diye sorduğunda aldığım nefesi birkaç saniye tuttum. Bir yerde okuduğuma göre, nefessiz kaldığımızda beynimiz iki kat hızlı çalışıyordu ve benim buna şu anda çok ihtiyacım vardı. Annem ‘Konuş’ der gibi gözlerimin içine bakınca sesli bir şekilde nefesimi dışarı verdim. Aklımda bir yalan yoktu. Ecem Sultan da öğrenmeden bu işin peşini bırakmazdı. Kaçacak yerim de kalmamıştı. Gazam mübarek olsun diye düşünerek “İşe başladım,” dedim. “Sağlık raporu için kan aldırma-”
“Sakın bana o kulüpte çalışmaya başladığını söyleme!”
Annem sert bir şekilde cümlemi kesti. İşte zurnanın zırt dediği yere gelmiştik. Omuz silkerken “Duymak istemiyorsan söylemem,” dedim. Gözleri fal taşı gibi açılan annem ufak çaplı bir sinir krizi geçirdi. “Ben sana ne dedim. Sen ne yapıyorsun Bahar? Ben sana o yerden uzak durmanı söylemedim mi?”
“Söyledin,” dediğimde dilinin ucuna gelen diğer kelimeleri yutmasına neden olurken “O zaman?” dedi sertçe. “Ama nedenini söylemedin. Biliyorsun ki anneciğim, bana yapmamam gereken şeyin nedenini de söylemezsen, benim sadece merakımı gıdıklarsın. O yüzden bana neden orada çalıştığımı soracağına, neden orada çalışmamı istemediğini söyle.”
“Nedenini bilmene gerek yok. O mekândan ve içindekilerden uzak duracaksın. O kadar!”
İşaret parmağını sallayarak verdiği emir karşısında ufak bir kahkaha attım. Başka bir zaman olsaydı, büyük ihtimalle bu tavrı korkmama neden olurdu ama şu anda sadece bir şeyler saklamaya çalışan kadın imajı sadece komik gözüküyordu.
“Mesela anne. Cem Bey’den mi?”
Bir insanın kanı, birkaç saniye içinde nasıl çekilirdi. Buna canlı şahit olmuştum. Annemin bağırmaktan kızarmış teni göz açıp kapayıncaya kadar beyazladı. Gözleri donuklaştı. Sanki göz pınarlarında yaşlar birikmişti. Bana doğru uzattığı eli titriyordu. Fark ettiğimi anladığında elini yumruk yaparak indirdi.
“Hepsinden uzak duracaksın.”
Sesinin titremesini anlamamam için dişlerini sıkarak konuşmuştu. Gözlerimin içine ciddi bir ifadeyle baktı. “Üzgünüm anne. Borcumu ödemek için emrini çiğnemek zorunda kalacağ-”
“Bahar!”
Ufak bedeni sinirle titredi. Tenindeki kırmızılık tekrar yerini aldı. Sanırım şansımı daha fazla zorlamamalıydım. “Borcunu ödemek istiyorsan, başka bir yol buluruz ama orada çalışmayacaksın. Konu kapandı!” Arkasını döndü ve kapıyı sert bir şekilde çarparak odadan çıktı. Islık çalarak nefesimi dışarı üfledim. İşte bu garipti. Annem kesinlikle oradakileri tanıyordu. Hatta düşündüğümden de yakın olmalıydı. Peki nasıl? Annem nasıl zenginlikleri dillere destan olan insanları, benim onlarla yakın olmamı istemeyecek kadar iyi tanıyabilirdi?
Öğrenecektim.
Er ya da geç…
**
“Kafamda deli sorular, kolayca çözemiyorum.”
Bütün gecemi Serdar Ortaç’la geçirmişim gibi, kendime gelirken aklımda beliren melodik sözler başımın neden ağrıdığı sorusuna cevap veriyordu. Annemin odadan çıkmasıyla, kendimi un çuvalı gibi bıraktığım yatağın içinde saatlerimi geçirmiştim ama hâlâ kendimi yorgun hissediyordum. Beynimdeki düşünceler konuşma balonlarıyla doluymuşçasına ağır, içlerindeki konuşmaların yarım kalmasından dolayı bir o kadar eksikti. Bir türlü annemin, o insanlardan neden bu kadar nefret ettiğini bulamıyordum ve bu fazlasıyla can sıkıcı bir hal almaya başlamıştı.
Günün ilk ışıklarıyla kenetlediğim kirpiklerimi yavaşça araladım. Karşılaştığım manzara ufakta olsa bir tebessümü hak ediyordu. ‘Mutluluğun resmini çizebilir misin Abidin?’ diye soran adamı kesinlikle odamın tavanıyla tanıştırmalıydım. Çünkü benim bu yaşıma kadar ki, mutlu olduğum anların hepsine şahit olan tek yer, gökyüzümdü. Gözlerim her zaman olduğu gibi gökyüzümün merkezine doğru kaydı. Dudaklarımın kenarında beliren kırıntı büyüklüğündeki gülümseme, bir anda elektrik süpürgesine çekilmiş gibi yok oldu. Tavanın ortasındaki boşluk, hiçbir zaman tam anlamıyla mutlu olmayacağımı yine bana hatırlatmıştı. Her zaman bir yıldız eksik olacağımı…
Sıkıntıyla iç çekerken kasıklarımdan gelen ağrı inlememe neden oldu. Tüm gece annemle karşılaşma ihtimalinden dolayı tuvalete bile gitmediğim aklıma geldi. Eğer mesanemin bir sabrı olsaydı, şu anda taşmak üzereydi. Benden beklenmeyecek hızda yataktan çıktım. Saatin kaç olduğuyla ilgili en ufak bir fikrim yoktu. Odadan çıkarken annemin tuvalette olmaması için dua ettim. Neyse ki korktuğum başıma gelmedi ve dünyanın var olduğunu bir kere daha evrene fısıldadım.
O an evin sessizliği dikkatimi çekti. Annemin bugün işe gidip gitmeyeceğini hatırlamaya çalıştım. Son zamanlarda tatil günlerinde bile hastanedeydi. Fazladan nöbet yazdırdığı da dikkatimden kaçmıyordu. Benim borcumdan dolayıdır diye düşünmek istesem de bu birkaç haftadır olağan bir şeydi. Annemin bana anlatmadığı bir sorunu mu vardı? Belki o yüzden bu kadar ağır tepkiler veriyordu. Belki de o adamlardan düşündüğüm kadar nefret etmiyordu.
O zaman ben boşu boşuna mı kendime eziyet ediyordum.
Lavabonun önüne geldiğimde aynaya bakmamak için başımı önüme eğdim. Musluğa uzanırken kolumdaki savaş haritalarını andıran morluk beni selamladı. Bütün gece zonklamasından bu büyüklükte bir iz olacağı belliydi.
Sırf kan aldırarak kendime eziyet ettiğim için bile, gerçekleri ortaya çıkarmak zorundaydım.
Ellerimi kurularken içeriyi dinlemeye devam ettim. Buzdolabının o cezbedici sesinden başka çıt çıkmıyordu. Banyodan çıkarken annemin odasının kapısının açık olduğunu gördüm. İçeride olsa mutlaka kapatırdı. Yine de kapının eşiğinde durup “Anne” diye seslendim. Onunla hâlâ karşılaşmaya hazır değildim ama tüm işaretler evde olmadığını gösterdiği için daha rahat hareket edebiliyordum. Cevap gelmedi. Salona doğru ilerlerken birkaç kere daha anneme seslendim. Yine cevap yoktu. Gözüm, salonun duvarında asılı duran, antika saate takıldı.
‘Yaşanmışlıklar beni o ailenin üyesi gibi hissettiriyor. Bu eşyalar sayesinde kalabalık bir ailem var sanki.’
Annemin sesi her zaman olduğu gibi kulaklarımda belirdi. Eski eşyalara takıntısının nedeni, anladığım kadarıyla aile özlemiydi. Peki, bunu neden tanımadığı insanların geçmişiyle gidermeye çalışıyordu? Onun zaten, neden görüşmediklerini bir türlü öğrenemediğim ve hiç tanışma fırsatım olmadığı kalabalık bir ailesi vardı. Bir insan aile kavramına bu kadar bağlıyken, kendi canından olanları neden görmek istemezdi ki? Kötü oldukları için mi? Bu eşyalar çok mu iyiydi. Bir günden bir güne, sorunsuz geçirdiğim bir ev hayatım olmamıştı. Kalıbımı basarım hepsi de yaşlı sahiplerine benziyordu. Huysuz, aksi, lanet…Böyle aile mi olurdu? Hele bu saat… Bozuk saat bile günde iki kez doğruyu gösterir derlerdi ya, peki yaşlı saatler? Saat 11’e yaklaşıyordu ama gel de inan. Çoğu zaman yelkovan, akrebi kovalamaktan yorulduğu için gideceğim yere geç kalırdım. Yine de annemin en değer verdiği şey, bu saatti. Ailesinden birine mi benziyordu acaba? Mesela babasına.
Midem, evin sessizliğini doldurmak ister gibi guruldadı. Düşünceler anında beynimden uçuştu. Mesanemin boşluğu mideme daha fazla yer açmış olmalıydı ki, bir anda açlıktan öleceğimi sandım. Bir şeyler yemeliydim. Koşar adım mutfağa girmemle eşiğe çakılmam bir oldu. Şu anda bir büyünün etkisi altında değilsem, hâlâ uyuyordum. Ama bu kokular rüya olamayacak kadar gerçekti. Sadece annemin izinli olduğu günlerde şahit olduğum kahvaltı, tüm ihtişamıyla karşımda duruyordu. Hem de annem yokken… ‘Ekmek almaya gitmiş olabilir mi?’ diye düşünürken gözüm ekmek sepetine ilişti. Ayaklarım benden bağımsız masaya doğru ilerlemeye başladı. Gri gözlerim tıklım tıklım duran masayı taradı. ‘Kuş sütü almayacaksa evden çıkmasına gerek yok,’ derken boş tabağın üzerindeki notu fark ettim. Ne yani? Artık mektuplaşmaya mı başlamıştık. Sevgili Bahar, sen bu sucukları löpletirken ben çok uzaklarda…
“Günaydın KÜÇÜK kızım.” Büyük harflerle özene bezene yazdığı ‘Küçük’ kelimesi bıyık altından gülümsememe neden oldu. Ah Ecem Sultan. Ah! “Ben hastaneye gidiyorum. Benimle konuşmak istemediğin için odandan çıkmadığını biliyorum. Şu anda deli gibi aç olduğunu da… Umarım sırf ben hazırladım diye saçma inadına yenik düşüp, yememezlik yapmazsın.’
Masaya tekrar göz gezdirdim. Beni hiç tanımıyordu. İnat yaptığım yoktu. Hoş yapıyor olsam bile, bu şahane masa için, bir süreliğine inadımdan vazgeçebilirdim. Sonuçta aç ayı, oynamadığı gibi, inatlaşacak enerjiyi de bulamazdı. Vazgeçtim, çok iyi tanıyordu. Sanırım bu, bir nevi annemin bana uzattığı zeytin dalıydı. Yok yok, zeytin dalını yiyeceğimi bildiği için, barış çubuğu desem daha doğru olacaktı. Bu bir barış çubuğuydu. Kabul etmeliydim. Sonuçta ömür
boyu annem ve yemeklerinden kaçamazdım ya…
“Sürekli uyuma taklidi yaptığın için sana bu akşam nöbetim olduğunu söyleyemedim. Evde olmayacağım.” Bir an sevinç çığlığı atmak istedim. Bu gece kulübe giderken yalan söylemek zorunda kalmayacaktım. Şükürler olsun. “Hemen sevinme KÜÇÜK hanım, çünkü sen evde olacaksın. Yine sözümü dinlemeyeceğini bildiğim için kapıyı üzerinden kilitledim. Anahtarın da bu gecelik bende.’
Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Yanlış okumuş olmalıydım. Son cümlelere bir kere daha göz gezdirdim. Doğru olduğundan emin olduktan sonra kapıya koştum. Gerçekten kilitlemiş olamazdı değil mi? Kapı kolunu birkaç kere zorladım. Açılmadı. Kaba kuvvet göstersem açılacakmış gibi birkaç kere vurduktan sonra tekrar kolu zorladım. Gerçekten kilitlemişti. Az önceki iyimserliğim, öfkenin gölgesinde yok oldu. Yazdığı diğer şeyler için tekrar notu okumaya koyuldum.
“Biliyorum şu anda çok sinirlisin ama sözümü dinleyen bir evlat olsaydın, tüm bunlara gerek olmayacaktı. O kulüpte çalışmayacaksın ve o insanlardan uzak duracaksın Bahar. Evde kaldığın süre zarfında bunu kafana kazısan iyi olur benim güzel kızım. Şimdi otur ve kahvaltını yap. Daha sonra da sofrayı topla ve kaçırdığın dersleri telafi et. Afiyet olsun.”
Öfkemi dişlerimden çıkarmak istercesine sıktım. Farkında olmadan elimdeki notu buruşturmuştum. Resmen barış çubuğunu bir tarafıma sokmak için uzatmıştı. Beni nasıl eve kilitlerdi ya. Ne hakla?! Hadi her şeyi geçtim, başıma bir şey gelse, evden nasıl çıkacağımı hiç mi düşünmüyordu bu kadın?!
Ayaklarımı sertçe yere vurarak odama döndüm. Bu yaptığının hesabını şu anda soracaktım. Çantamı dün fırlattığım yerden aldım. Deli gibi telefonumu aramaya başladım. Ya sinir gözümü kör etmişti ya da telefon çantanın içinde değildi. Sinirle inleyip çantamı odanın bir köşesine fırlattım. Telefonla en son ne yaptığımı düşündüm. Oyun oynamıştım. Sonra? Lanet olasıca telefonu her zamanki gibi yastığımın altına koyduğum aklıma geldi. Hızla yatağımdaki iki yastığın altını kontrol ettim. Yoktu! Yatağın etrafına bakındım. Yoktu! Bunun tek bir açıklaması olabilirdi: Onu da annem almıştı!
“Anneeaaa!”
Aklımı kaçırmaya birkaç saniye kalmış gibi hissediyordum. Öfke gittikçe bedenimden yukarı tırmanıyor, boğazımı bir el gibi kavrayıp sıkıyordu. “Neden anne neden?!” diye bağırarak yatağı dağıttım. “Neden o insanlardan bu kadar uzak durmamı istiyorsun!” Bağırışlarım odanın içinde yankılanırken nefes nefese yatağa oturdum. Uykumu kaçıran şey, yine karşıma çıkmıştı. Tam araştırmaktan vazgeçmeyi düşünürken, beni daha çok kendine çekmişti.
“Ben de Bahar’sam, bu evden de çıkarım anne, o nedeni de öğrenirim anne!”
Hızla ayağa kalktım. Odanın içinde volta atarken dışarıya nasıl çıkacağımı düşünmeye çalışıyordum ve öfkem bu sefer bana hiç yardımcı olmuyordu. Sakin olmalıydım. Sakin olup mantıklı bir çözüm bulmalıydım ama sakin olmak istemiyordum.
Kapı kilitliydi. Telefonum yoktu. Bağırsam ancak komşular duyardı. Onlarında yaralı parmağa işemek gibi bir huyları yoktu. Çıldırmanın eşiğine geldiğimde gözüm pencereye takıldı. Lanet olasıca apartmanın beşinci katında oturduğumu unutmuşum gibi atlamayı düşünmem tam bir salaklık örneğiydi. Yine de tek kurtuluşum dışarıdaymış gibi pencereyi açtım ve eğilip etrafı incelemeye başladım. Buradan atlamam betona çakılmam anlamına geliyordu.
Atlamadan dışarı nasıl çıkabilirdim?
O an alt katımızda oturan üniversiteli çocuklardan biri camı açıp telefonla konuşmaya başladı. Aklıma gelen düşünce, delilikti. Filmlerde birçok kez başarıyla sonuçlanmıştı ama hayat bir film değildi. Başarısız olması iyi ihtimalle sakat kalmam anlamına geliyordu. Yine de başka çarem yoktu.
Olabildiğince hızlı bir şekilde üzerimi değiştirdim. Yanıma gereksiz ağırlık alamazdım. Bu yüzden çantamı boşaltıp içine sadece cüzdanımı ve mp3’ümü koydum. Koşar adım girişe gidip ayakkabılarımı giydim. Daha sonra annemin odasından birkaç çarşaf alıp odaya döndüm. İzlediğim filmlerdeki gibi çarşafları uç uca bağlarken, korku filmi tadındaki reklamları ve Ayşe teyzeyi mümkün olduğunca aklımdan uzak tutmaya çalışıyordum. Ben o kadar şişman değildim. Bu çarşaflar da beni taşırdı. Umarım…
Yeterli uzunluğa geldiğine emin olduktan sonra çarşafın ucunu nereye bağlayacağımı düşündüm. Kapının kolu çıkabilirdi. Sandalye odanın içinde gezip ömrümden ömür alabilirdi. Sanırım en iyisi yatağın ayağıydı. En azından hareket etmesi de zaman alır diye düşünürken çarşafı birkaç kere ayağa dolayıp, sıkıca bağladım. Kontrolümü de yaptıktan sonra aşağı atlamaya hazırdım. Yani sanırım. Montumu giyip çantamı sırtıma taktım. Çarşafları pencereden sarkıtırken gayri ihtiyari aşağı baktım. Yükseklik korkum yoktu ama şu anda yapacağım şey, korkusu olmayan biri için bile korkutucuydu. Alt katın penceresinin hâlâ açık olup olmadığına baktım. İçten içe kapalı olmasını dilediğimi fark ettiğim an silkelendim.
‘Ölmek var, dönmek yok Bahar!’ diyerek kendimi gazlarken bildiğim tüm duaları ardı ardına sıralamayı ihmal etmiyordum. Acaba her türlü ihtimale karşı bir vasiyet yazsa mıydım? Hoş, ne yazacaktım ki? ‘Giysi dolabımın üzerinde duran iki ayakkabı kutusunun içindeki abur cuburları mahalledeki sabi sübyana bırakıyorum mu?’ Kendi kendime gülerken bir yerin camının kapandığını duydum. Panikle aşağı eğildim. Açıktı ama kapanmayacağının bir garantisi yoktu. Elimi çabuk tutmalıydım.
Derin bir nefes aldım. Camın pervazlarından destek alarak yukarı çıktım. Bir an eve gelen temizlikçi kadınların, ne kadar cesur olduğunu düşündüm. Tekrar kenarlardan destek alarak oturdum ve ayaklarımı aşağı sarkıttım. Yaşadığım adrenalinden üç buçuk atan kalbim durmazsa, bu işi başaracaktım. Etrafta beni gören var mı diye kontrol ederken çarşafı elime doladım. Hazır kimse beni fark etmemişken bu işi bitirmeliydim. Yavaşça yan döndüm. Artık belden aşağım boşluktaydı. İstemsizce aşağı baktım. Bir an gözüm kararır gibi oldu. Çığlık atmamak için dudaklarımı birbirine bastırdım. Pervazı da çarşafı da sıkı sıkı tutuyordum. Sanki beni taşıyabilecekmiş gibi…
Öyle bir hâldeydim ki, ne devam edecek cesaretim, nede geri dönecek gücüm vardı. Hangi akla hizmet buraya çıkmıştım ben. Gözlerimi yumdum. Derin derin nefes almaya çalıştım. Beşinci katın penceresinde yarım yamalak sarktığımı değil de daha güvenli bir yerde olduğumu düşünmeye çalıştım. Her şeyin iyi olacağına kendimi inandırmaya çalışırken bir ses kulaklarımı çalıntı.
“Ne yapıyorsun sen?”
Kalın tonların birinden çıkan erkek sesi “Sakın atlama,” diye bağırdı. Konuşursam stresten kusardım. Ama dehşete kapılmış bir tonda sürekli atlamamı vurgulayan çocuğa bir şeyler söylemek zorundaydım.
“Deli misin sen? Atlayacak olsam neden çarşaf sarkıtayım. Hem de pembe. Ölümüme renk katsın diye mi?”
Gözlerim kapalı olsa da şu anda bana kızgın bir ifadeyle baktığını sesinden anladım. “Şu anda deliliğimi sorgulayacak en son kişi sensin farkındaysan. Beşinci kattan sallanan kişi ben değilim.” Beşinci kattan sallanıyordum ben değil mi? Allah kahretsin hatırlatmasan ne olurdu sanki…
“Evden mi kaçıyorsun sen?”
Şu anda çocuğa laf sokmak için, içim içimi yese de enerjimi kollarıma saklamalıydım. Başımı evet anlamında salladım. “Çok fazla Türk filmi izlediğinde hem fikiriz ama nerenle izlediğin şüpheli.”
“Ne?!”
“Aşağı diyorum, inebilmen için bu çarşaftan en az 10 tane gerekli diyorum.”
Sıkıntıyla iç çekerken kollarımın deli gibi titrediğini fark ettim. Sanırım daha fazla asılı kalamayacaktım. Ah be Bahar! Ne vardı bu kadar yemek yemesen!
“İtfaiyeye haber verdim. Birazdan burada olurlar.”
İtfaiye mi? Nereden çıktı itfaiye şimdi?! “Geri arayıp ihtiyacımızın kalmadığını söyle!”
“Ne?”
“Onlar gelene kadar dayanamam.”
“Saçmalama, atlayacak mısın?”
Dişlerimi sıkarken “Biraz daha konuşursan evet!” diye söylendim. “Ne diyorsun anlamıyorum.”
“Yardım etsen de bu işkenceden ikimizde kurtulsak diyorum.”
Kısa bir süre sessizlikten sonra “Ben ne yapacağım ki?” diye sordu. Gözlerimi aralayıp bulunduğumuz konuma kaçamak bir bakış attıktan sonra “Mesela pencereye çıkıp beni buradan alabilirsin,” diye bağırdım.
“Sen ciddi misin?”
“Hayır, son şakamı yapmaya çalışıyorum!”
“Güldürmüyorsun be güzelim,” diyen çocukla çığlık atarken “Al artık beni şuradan!” diye bağırdım. Sakin olmamı söyleyen çocuk olduğum yerde beklememi söyledi. Sanki başka çarem varmış gibi. Derin bir nefes aldım. Elimi kesen pervazı ve parmaklarıma kan gitmeyecek kadar sıkı tuttuğum çarşafı düşünmemeye çalıştım.
Ağlamaklı bir sesle “Hadi nerede kaldın ya?” diye söylenirken bir anda çarşaf boşaldı. Yatağın döşemede çıkardığı sesle, elim pervazdan kurtuldu. Çığlık çığlığa aşağı kayarken belimde bir kol hissettim ve saniye geçmeden yüzükoyun bir yerde yatıyordum. Bu kadar çabuk zemine ulaşmış olamazdım. Ulaşmış olsam bile sadece kolumun ağrıyor olması imkânsızdı. Ölmüş olabilir miydim? Pek fazla nefeste aldığım söylenemezdi. Ama bu yaptığım intihara giriyordu. Bu kadar acısız bir ölümü hak edemezdim.
Nefes nefese bir ses “İyi misin?” diye sorunca donakaldım. Bu ses az önceki çocuğun sesiyle birebir aynıydı. Allah’ım yoksa çocuk, benim gibi şişkoyu tutmaya çalışırken, peşimden yere
mi çakılmıştı? Ölmeden önce katil mi olmuştum yani?
Resmen cehennemde level atlıyordum.
“Sana diyorum,” diyerek omzumda hissettiğim elle yavaşça gözlerimi araladım. Ölmemiştim. Sadece benimkiyle aynı renk, fakat daha temiz zemine sinek gibi yapışmıştım. Yavaşça doğrulmaya çalıştım. Kollarımda güç kalmadığı için tekrar yere uzandım. Israrla iyi olup olmadığımı soran çocuğa doğru başımı çevirdim. Gözlerim dehşetle büyürken ölmüş olmayı diledim. Ben bu meteora mı rezil olmuştum yani?
“Hey,” diyerek elini gözlerimin önünde sallayan çocuk, beni daldığım rezilliğimden geri çıkardı.
“Yaşadığın adrenalinden konuşmayı mı unuttun?”
Başımı belli belirsiz hayır anlamında sallarken tekrar doğrulmaya çalıştım. Çocuk benden önce davranıp ayağa kalktı ve yanımdan geçip gitti. “İnsan yardım eder. Ölümden döndük şurada” diye söylendim. Titreyen kollarımdan destek alarak emekler pozisyonda bir süre bekledim. Neyse ki bacaklarım dengemi sağlayacak kadar güçlüydü. Tekrar adım sesleri duyduğumda bacaklarımı altıma alıp oturdum. Nefes alışverişim az önceye kıyasla daha normaldi. Elinde bir bardak suyla içeri giren meteor, hiçbir şey söylemeden suyu bana uzattı. Mahcup bir gülümsemeyle bardağı elime aldım ve mırıldanır gibi teşekkür ettim. Ben suyu içerken “Hastaneye gitmek ister misin?” diye sordu. Hastane kelimesi beynimde annemle birleşti, bana yaptıkları, neden bu hâlde olduğum ve ne için bunu göze aldığım aklıma geldi. Başımı hayır anlamında sallarken bardağı yere koydum. “İyiyim ben,” diyerek bunu kanıtlamak ister gibi ayağa kalkmaya çalıştım. Kısa bir an gözüm kararınca sendeledim ve yine güçlü bir el beni düşmekten kurtardı. Yani beni taşıyabildiğine göre, güçlü olmalıydı.
“İyi olduğuna emin misin?”
Başımı evet anlamında sallarken çocuğun gözlerinin içine baktım. İlk kez bu renkte bir göz görüyordum. Bal gibi…
“Her şey için teşekkür ederim. Sana borçlandım.”
“Neden evden kaçıyordun?”
Sorusu karşısında kaşlarım çatıldı. Oradan bakınca tanımadığım birine özel hayatımı anlatacak bir kız gibi mi duruyordum. Her ne kadar onu ilgilendirmeyeceğini söylemek istesem de beni ölümden kurtarmıştı. Sanırım bu seferlik kabalığı rafa kaldırmalıydım. “Aslında tam anlamıyla kaçmak sayılmaz. Neyse. Sanırım artık gitsem iyi olacak,” diyerek nazikçe kolumu elinden kurtardım.
“Tabi,” diyerek bir adım geri çekilen çocuk “Ama önce bana borcunu ödemelisin,” dedi. Bir an aklım fesat şeylere kayınca kaşlarım daha da çatıldı. Ne kadar yakışıklı olursa olsun, böyle bir şey yapacağımı nasıl düşünürdü. Kardeşi yaşındaydım ben be! “Nasıl?” diye sorarken sesimin tınısı, söyleyeceğin şey ölümün olur çocuk gibi çıkmış olacak ki, çocuğun suratı buruştu. Sanırım bu çocuk sandığımdan daha zekiydi.
“Öf, oradan bakınca midesiz gibi mi duruyorum?”
Duyduğum şeye sevinsem mi üzülsem mi bilemiyordum. Benimle yatmayı midesizlik olarak mı görüyordu? Tamam yaşım küçüktü ama kendimce bir alımım da vardı. “Sadece biraz dinleneceksin ve bu sırada bana olanları anlatacaksın. Böylece ortada borç morç kalmayacak.” Çok biliyorsun sen der gibi bakarken kollarımı göğsümde birleştirdim. Bir süre gözlerimin içine bakan çocuğun ukala bir şekilde dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Diğer türlü mü ödemek istiyorsun?”
Suratımı buruşturarak “İğrenç!” diye bağırdım. Ufak bir kahkaha atan çocuk “Ben de öyle düşünmüştüm,” dedi. “Hadi dökül bakalım.” Yaşadığım bu adrenalinden sonra dinlenmeden tüm gecemi ayakta geçiremezdim. Ayrıca bir şeyler yiyip enerji almaya da ihtiyacım vardı. Hem, her şeyi ayrıntısına kadar anlatmama gerek yoktu ki. Borç da kalmayacağına göre…
“Tamam ama bir isteğim olacak,” diyerek nasıl hitap edeceğimi düşünürken “Deniz,” dedi. “İsmim Deniz. Şimdi söyle bakalım ne istiyorsun?”
“Memnun oldum Deniz, ben de Bahar.” Başını benim memnuniyetime katıldığını belli edercesine sallayan çocuk merakla söyleyeceğim şeyi beklemeye çalıştı. Hiçbir zaman bu konuda utanmadığım için, bodoslama girdim.
“Neler olduğunu anlatmadan önce, bir şeyler yiyebilir miyiz?”
Yorumlar
Yorum Gönder