Veliahtlar - 12. Bölüm

 MASAL

İçim içimi yiyordu ve ben günlerdir bu yüzden hazım problemi çekiyordum. Doluya koysam taşıyor, boşa koysam dolmuyor, Hale’nin nasıl hâlâ barış çubuğu uzatmadığını anlamıyordum. Bu zamana kadar birbirimizle konuşmadan bir saat bile dayanamazken, neredeyse bir haftadır tek bir kelime dahi etmemiştik. Tamam, konuşmak istemediğini söyleyen kişi bendim. İçimdeki kazık yüzünden de ilk günler bunun doğru bir karar olduğuna emindim ama Hale’ye yanlış gelmesi gerekiyordu. Suçunu affettirmek için bir şeyler yapmalıydı. En azından ilk adımı atıp ufak bir mesaj gönderebilirdi ya da barışmak istediğini belli eden herhangi bir şey…
Hayatımızdaki sayılı kavgalarımızdan biri, fakat en büyüğüydü. Aramızın bu kadar açılmaması gerekiyordu. Suçunu bilen Hale, benim bal suratım aramızdaki bu mesafeden rahatsız olmalıydı. Belki de rahatsız değildi. Belki de benim kardeşliğimize verdiğim önemi, O artık vermiyordu. Bu sessizliğin başka bir açıklamasını bulamıyordum. Gerçi neden versin ki zaten? Senelerdir arzuladığı kişiyle sıkı fıkıydı artık. Arkamdan iş bile çeviriyorlardı birlikte. Yoksa bu zamana kadar Asal’a yakın olmak için beni mi kullanmıştı?

Saçmalama Masal!

Salak saçma düşünceleri bertaraf edebilecekmişim gibi başımı iki yana salladım. Sanki bu hareketimle varlığını bana armağan eden baş ağrım yerini hatırlattı. Baş ucumda duran telefonu alıp saati kontrol ettim. Bir haftadır olduğu gibi alarmımın çalmasına yarım saatten fazla vardı. Müptelası olduğum uyku bile, Hale’yle aram böyleyken bana haramdı. Büyük ihtimal de baş ağrım bundan kaynaklanıyordu. Her şeyin çözümü bir sarışına bakıyordu. Yine de bu kadar beklemişken bir şeyleri düzeltmek için çabalayan taraf ben olmak istemiyordum. Elbet yokluğum onu rahatsız edecekti.Umarım

Yavaşça yataktan doğruldum. Alışkanlık hâline getirdiğim soğuk duş için banyoya doğru ilerledim. Sadece Demir gibi su, derimin altına işlerken düşünmeyi kesiyordum. Hoş, soğukluk deyince akla ilk gelen isim hayatımın boktan dönemine neden olan kişiydi ama sudan daha çok canımı yakmıyordu. En azından ilk etapta...

Soğuk işkenceden kaça kaça yaptığım banyodan sonra bornozuma sarıldım ve titreye titreye yatağıma doğru ilerledim. Her zaman olduğu gibi ilk olarak telefonumu kontrol ettim. Saçlarımı kurularken, üzerimi giyinirken gözüm sürekli telefonun ekranındaydı. Mesaj geleceği yoktu ama insan bekliyordu işte. Sıkıntıyla iç çekerek çantamı elime aldım. Bugünün günlerden ne olduğunu, hangi derslere gireceğimi hatırlamaya çalıştım. Yine Hale’yle yan yana gelmemek için köşe kaçmaca oynayacaktım. Okul yeterince çekilmezken, aramızın kötü olması işleri daha da yokuşa sürüyordu. Ne dersten bir şey anlıyordum ne teneffüsten…

“Masal…”
Omuzumdaki elle sıçradım. Panikle anneme dönerken ödümün bir yerlerde benden kopup gittiğini hissediyordum. “Sakin ol bir tanem, benim.” Göz göze gelmemizle yüzündeki rahatlatıcı gülümseme yerini endişeye bıraktı. O muazzam kaşları hafifçe çatılırken yüzümdeki ifade çoktan incelenmeye alınmıştı. 

Erkencisin diyecektim ama sanırım uyumamışsın.” 

Bunu nereden biliyordu. Annelerin her şeyi hissettiği söylenirdi ama radarları bu kadar açık olmamalıydı. “Yoo, uyudum,” deyip çantamı hazırlamaya devam etmek bahanesiyle gözlerimi kaçırdım. Ama annem benden hızlı davranıp beni kendine doğru çevirdi ve tekrar kaçmamı engellemek ister gibi ellerini kollarımda tutmaya devam etti. “O zaman yeteri kadar uyumamışsın diyelim.” Sanırım daha fazla direnmenin anlamı yoktu. Sonuçta o Elif Kara’ydı. İstesen de istemesen de ne olduğunu bir şekilde öğrenirdi.

“Yaşayacak kadar uyudum diyelim,” diyerek omuz silktim. Annem hafif bir tebessümle kollarımı yavaşça sıvazladı. “Hâlâ barışmadınız mı?” Hale’yle aramızdaki sorunu anneme anlatmamıştım. Çünkü bu durum, bal suratla benim aramdaki meseleydi ve başka kimsenin konuya dahil olmasını istemiyordum. Fakat bu düşüncemde de yalnız olduğumu, boş boğaz arkadaşımın annesine her şeyi dökülmesiyle anlamıştım. Teyzem de sağ olsun vakit kaybetmeden anneme yetiştirmişti. Sonuç; tüm aile Hale’yle küs olduğumuzu biliyordu. Allah vere gerçek nedenini bilmeseler…

Hayır anlamında başımı salladım. Sıkıntılı bir şekilde iç çeken annem “Gel buraya,” diyerek beni kendine çekti. Saniyeler içinde huzur dolu kollar beni sıcak bir bedene sabitledi. Sırtımda dolaşan şefkatli eller ağlamak istememe neden oluyordu. Çünkü babam sığındığım limansa, annem beni dalgaların şiddetinden koruyan gemimdi. 

“Bugün teyzene gideceğim.”

Yavaşça annemden ayrılırken kaşlarım hafifçe çatıldı. Yine Melek teyzeyle birleşip bizi barıştırma planı yapmalarını istemiyordum. “Sen de gelmek ister misin? Hem belki Güneş biraz da olsa kafanı dağıtmana yardımcı olur.” Çatık kaşlarım saniyeler içinde gevşedi. Annemin Nika teyzeme gideceğini öğrenmek garip bir şekilde rahatlatmıştı. Kafamın içindeki hassas terazide durum değerlendirmesi yaptım. Sürekli uyuyan, uyumadığı anlarda da sadece ağlayan bir bebek kafamı gerçek anlamda dağıtmama neden olabilirdi ama en azından okuldaki ortamdan daha iyi geleceği kesindi.

“Kulağa fena fikirmiş gibi gelmiyor,” deyip gülümsemeye çalıştım. “Harika,” diyen annem geri geri yürürken “O zaman sen üzerini değiştirirken ben babana haber vereyim. Sonra hazırlanıp çıkarız,” dedi.

“Okula gitmediğim için kızmayacak mı?” diye sorduğumda kapı eşiğinden bana bakan annem “Ben hallederim,” deyip göz kırptı. Sanırım her zamanki gibi Elif Kara’nın cazibesine güvensem iyi olacaktı.

* *

Kahvaltıyı teyzemlerde yapacağımız için evde fazla oyalanmadan yola koyulduk. Annemin araba kullanmasına hayrandım. Hele de motor sürüşüne… Onun gibi birinin kızı nasıl bu konuda bu kadar beceriksiz olurdu anlamıyorum. Babama çektiğimi düşünsem, Allah’ı var bu konuda annemle aşık atabilecek tek kişi Demir Kara’ydı. Asal tam onlara yaraşır bir evlat olmuştu. Ben ise… Evlatlık olabilir miydim acaba?

“Ne düşünüyormuş benim fındık farem?”

Başımı anneme doğru çevirdim. Dikiz aynasından yolu kontrol ettikten sonra o da bana doğru döndü. Gözlerinden, burnuna, hatta yüz hatlarına kadar klonlanıp hafif bir yaş eklenmiş halimdi. Evlatlık olma ihtimalim imkânsızdı. O zaman beceriksizdim. Sanırım bu daha can sıkıcı bir durumdu.

“Hiç,” diyerek başımı yola doğru çevirdim. “Sanırım hiçbir zaman senin gibi yetenekli olamayacağım.” Alaycı olmayan ama bir o kadar keyifli bir kahkaha arabada süzüldü. “O nereden çıktı?” Omuz silkip emniyet kemerimle oynamaya başladım. 

“Sen çok yeteneklisin,” dediğinde tıslar gibi bir gülümseme dudaklarımın arasından kaçtı. Annem ise az önceki söylediğinin arkasında durduğunu belli eden bir tonda “Ciddiyim,” dedi. 
“Mesela ne konuda yetenekliyim anne?” Bilmiş bir şekilde kollarımı göğsümde bağlayarak anneme baktım. Düşündüğünü belli eden sesler çıkarırken “Mesela,” dedi a harfini uzatarak. “Mesela dansta çok iyisin.” Arabadaki müziği bile bastıracak güçte bir kahkaha attım. Dalga geçiyor olmalıydı. “Dansta?” diyerek annemin ağzından çıkan kelimeyi kulağının duymasını sağladım. Geçen günkü dans çalışmamızı unutmuş olması imkânsızdı. Zira o figürler, tarihin tozlu sayfalarına bile silinen mürekkeple yazılır, nesilden nesile aktarılması engellenirdi.

“Yeni öğrenen birine göre gayet-”

“Boşuna zorlama anne,” diyerek acınası durumumu daha fazla gözüme sokmasını engelledim.

“Dansta falan iyi değilim. Sesimde güzel değil, bir enstrüman da çalamıyorum. Yemek bile yapamıyorum. Benim hiçbir konuda yeteneğim yok.”

“Kendine haksızlık ediyorsun.”

Bakışlarımı yola çevirirken “Haksızlık eden biri varsa, o da hayatın ta kendisi,” dedim. Bir süre arabanın içine sessizlik hâkim oldu. Bizimle yarışırmış gibi duran arabaları incelerken sıkıntıyla iç çektim. “Patende çok iyisin,” diyen annem kucağımda duran elimi tuttu. Bu hareketiyle bakışlarımı ona çevirdim. “Aslında düşününce tüm kayma sporlarında bir numarasın.” Sanırım biraz da olsa haklılık payı vardı. Oldum olası paten kaymayı çok seviyordum. Babamın, daha doğrusu Duru halamın anılarının vesilesiyle başladığım bu hobide gün geçtikçe kendimi geliştirmiştim. Kaymak eğlenceli gelince de tüm sporlarla ilgilenmeye başlamıştım. Profesyonel olmasam da çevremdekilere göre iyi sayılırdım.

“İşte beklediğim gülümseme.”

Beni düşüncelerimin içinden tereyağından kıl çeker gibi çekip çıkaran annem “Hayatın sana haksızlık ettiğini düşünmek yerine, onu nasıl haksız çıkaracağını planla,” dedi. “İyi olduğun şeyleri keşfetmek için önünde kocaman bir ömür var. Acele etmene gerek yok.”
Elimi güven verircesine sıkan anneme samimi bir gülümsemeyle karşılık verdim. “Ayrıca saydığın şeylerin birçoğu öğrenilebilir.” Elimi bırakıp direksiyonu tutan annem “Dans etmeyi, araba kullanmayı, yemek yapmayı sana öğretebilirim,” dedi. Gözlerim fal taşı gibi açılırken anneme döndüm. Kaçamak bir bakıştan sonra yola dönen annem “Ne?” dedi. “Ne bakıyorsun öyle?”
“Öğretebilirsin tabi ki anne ama öncelikle yemek yapmayı senin öğrenmen gerekiyor.”

Kalın dudakları yavaşça aralanan annem ufak bir kahkaha attı. “Bak şu fındık faresine, büyümüş de annesinin yemeklerini beğenmiyormuş.”

“Küçükken de pek beğendiğim söylenemez.”

“Masal!” diyerek hayret dolu bir bakışı bana gönderdi. Kıkırdarken tanıdık bir sokağa girdiğimizi fark ettim. Teyzemlerin apartmanının otoparkına girerken gözüm tanıdık bir araca takıldı. Bulunduğum yerden plakayı seçemesem de arka cama yapıştırılan sticker’da ne yazdığını çok iyi biliyordum.

“Anne!” 
Annemin kılı bile kıpırdamadı. Belli ki böyle bir tepki vereceğimi adı gibi iyi biliyordu. “Sakın bana bunun teyzemle planınız olduğunu söyleme.” Arabayı boş bulduğu yere park eden annem “Tamam söylemem,” dedi. Her şey düşündüğüm gibiydi. Yine Melek teyze ile kafa kafaya vermiş, Hale’yle bizi nasıl barıştıracağımızı planlamıştı. Bunun için lohusa bir kadını ve el kadar bebeği kullandığı için kendinden utanmalıydı. 

“Sana inanamıyorum anne,” diyerek sinirle kollarımı göğsümde bağladım. İki gram mutluluğumu da elimden almıştı. Arabayı durduran annem “İnanılmaz bir kadın olduğumu hatırlatmana gerek yok bebeğim,” dedi. Bir de alay ediyordu. “Hadi in,” diyerek kapısını açtı. “Ben gelmiyorum!” deyip rest çektim ama annem hiç umursamadan kapıyı suratıma çarptı. Hayretler içinde annemi izliyordum. Arka koltuktaki çantasını almak için kapıyı açtığında önüme döndüm. Yine hiçbir şey söylemeden alacağını alıp kapıyı kapattı. Birkaç saniye içinde benim kapım açıldı. Bakışlarımı odakladığım ağaçtan ayırmasam da kulağıma gelen soluk alışverişi, annemin sabrının taşmak üzere olduğunu gösteriyordu.

“Hadi Masal,” deyişindeki ses tonu da buna destek çıkmıştı. Ağır hareketlerle kemerimi çözdüm. Annem derin bir nefes aldı. Çok nadir sinirlenen kadının gazabını çekmemek için hızla arabadan indim. Kapıları kilitleyen annem ‘Düş önüme’ der gibi bakınca sıkıntıyla iç çektim ve yürümeye başladım. Sanırım bu olayı büyütmeye gerek yoktu. Ne kadar kötü olabilirdi ki? Ha okul ha teyzemler…

“Hoş geldiniz…”

Yukarı çıkana kadar tek kelime etmeyen annem, güneşi görmesiyle birkaç dakika önceki keyifli hâline döndü. Mutfaktan gelen seslere ve kokulara bakılırsa Melek teyzem çoktan kahvaltı hazırlıklarına girişmişti. “Hale mi geldi?” Derinlerden gelen soruya “Hayır Elifler,” diyerek cevap veren Nika teyzem, kızını anneme verdi. “Hoş geldin prensesim,” diyerek beni karşılarken Melek teyzem ellerini kâğıt havluya silerek mutfaktan çıktı.

“Masalcığım daha yeni geldin ama seni markete göndersem olur mu?” Tam ayakkabılarımı çıkartacakken duraksadım.Olur anlamında başımı sallayınca teyzem çantasına doğru ilerledi. “Ne eksik Melek?” diye soran Nika teyzeye sütün yetmediğini söyleyen teyzem cüzdanıyla yanıma geldi.

“Hale’ye söylemeyi unuttum. Telefonunu da masada unutmuş. İki tane süt alır mısın?” Başımı tamam anlamında sallarken uzattığı parayı aldım. Tam kapıdan çıkmak için adım atmıştım ki Nika teyzemin de bu barışma planının içinde olduğunu anlamama neden olan cümle kulaklarıma çalındı. 

“Hale eğer almadıysa iki tane de çekirdekli simit alın olur mu?”

Duraksadım. Bu Migros’ta Hale’yi bulmam ve onunla konuşmam anlamına geliyordu. İlk adımı benim atmam anlamına… Asla! 

Derin bir nefes aldım. Hiçbir şey söylemeden aşağı indim. Birkaç sokak ötedeki markete yürürken konuşmadan çekirdekli simit alıp almadığını nasıl soracağımı düşündüm. Migros’a girmemle gözlerim radar gibi çalışmaya başladı. Alışveriş arabalı bir sarışın kasada olmadığına göre hâlâ içeride bir yerdeydi. Sütlerin olduğu kısma doğru ilerlerken Hale’yi aramaya devam ettim. İki sütü kucağıma alıp unlu mamullerin olduğu kısma yürüdüm. İşte oradaydı ve dananın kuyruğu şimdi kopacaktı. Ağır adımlarla yanına ilerledim. Sanırım en mantıklısı fırında çalışan kişi vesilesiyle sorularımı yöneltmek olacaktı. Sonuçta elçiye zeval olmazdı.

“Kolay gelsin.”

Hale’ye bakmamak için önümde duran kadına odaklandım. “Yanımdaki kıza sorar mısınız? Çekirdekli simit almış mı?” Göz ucuyla bal surata baktım. Aval aval bana baktığını gördüm. Tıpkı karşımdaki kadın gibi…

“Anlamadım?”

“Masal ne saçmalıyorsun?”

“Pardon hanımefendi yanımdaki kıza saçmalamadığımı söyler misiniz?” Şaşkın bir gülüş sesi çıkaran Hale, “Ciddi olamazsın,” dedi. Duruşumu bozmadan “Ciddi olduğumu da söylerseniz sevinirim,” dedim. Yaptığı işi bırakan kadın gözlerini bir benim bir Hale’nin üzerinde dolaştırdı.
“Masal bizi rezil ettiğinin farkında mısın?”

“Kendi adına konuşması gerektiğini söyler misiniz?”

“Masal!”
“Nika teyzenin almadıysa iki tane çekirdekli simit almasını istediğini iletirseniz de sevinirim. İyi günler.” Arkamı dönüp ilerledim. Hale’nin ve kadının gözlerini sırtımda hissediyordum. Umurumda mıydı? Hayır! Hâlâ ilk adımı atmamıştım ve bununla gurur duyuyordum. Abur cubur reyonlarının arasından geçerken midemin kazındığını hissettim. Gözüm çikolatalara takılınca eve gidene kadar bir tanesini gömebilirim diye düşündüm. En sevdiğim çikolatayı ararken en üst rafta, gerilerde olduğunu fark ettim. Zaten beni uğraştırmasa şaşardım. Sütleri tek kolumla vücuduma sabitleyip parmak uçlarımda rafa uzandım. Ulaşamayınca biraz daha uzandım. Parmak uçlarıma değen paketle heyecanlanırken zıplarsam alabileceğimi düşündüm. Düşünmediğim şey ise, o esnada sütlerden bir tanesinin kolumdan kayıp yüksek bir sesle patlayacağıydı. Marketteki tüm gözlerin üzerime toplandığını hissediyordum. Rezil olduğum yetmiyormuş gibi leş gibi de olmuştum. Her yerim sütle kaplanmıştı.

“Allah kahretsin ya!”

Sinirli bir inleme sesiyle “Özür dilerim,” diyerek başımı kaldırdım. Aynı benim gibi pantolon paçalarının dize kadar süt olduğunu gördüğüm Enes, gözlerimin fal taşı gibi açılmasına neden oldu. Bu nereden çıkmıştı şimdi? Burada ne işi vardı? Bakışlarını kıyafetlerinden bana çevirdi. Nefret göz bebeklerinden bana kadar ulaştı. O panikle kolumdaki diğer sütü de yere düşürdüm. Diğerinden daha az ses çıkarsa da daha fazla sütü üzerimize sıçratmıştı. Bu şaka olmalıydı. Lütfen şaka olsundu.

“Ne şakası lan?”

Sesli mi düşünüyordum ben? Allah kahretsin. “Sen benim başıma bela mısın lan?” Gerçekten sinirlenmişti. Tıpkı İRON’daki gece gibi bana öfkeyle bakıyordu. Paniklemiştim. “Sana karşıma çıkma demedim mi ben?” Cevap vermek istiyordum ama sanki dilim mühürlenmişti. Enes’in bağırışları yüzünden artık bakmayanların da ilgisi bizim üzerimizdeydi. Görüş alanıma Hale girdiğinde gözlerim dolmaya başladı. Şu anda hiç olmadığı kadar ona ihtiyacım olduğunu hissediyordum. 
“Sen hâlâ beni mi araştırıyorsun?” 

Bakışlarım tekrar Enes’e kaydı. O ise bana doğru kocaman bir adım atmıştı. İstemsizce birkaç adım gerilerken başımı hayır anlamında salladım. “Beni mi takip ediyorsun?” diyerek aramızdaki mesafeyi tamamen kapattı. Etraftaki insanlara kaçamak bir bakış attım. Rezil olduğum yetmezmiş gibi biraz daha sessiz kalırsam, herkes benim sapık olduğumu düşünecekti.
“Ne alakası var ya!”

Tam aramıza mesafe koyacakken kolumu tuttu. “Oturduğum semti nereden biliyorsun?” Burada mı oturuyordu? Ben böyle rastlantının…

“Ne yapıyorsun sen ya?”

Hale, kolumu Enes’in elinden kurtardı. Her zamanki gibi zor anımda beni yalnız bırakmamış, benim yapamadığımı o yapmıştı. “İşimiz gücümüz yok seni mi takip edeceğiz?” diyerek beni arkasına aldı. Bu korumacı tavrı rolleri değişmişiz gibi hissettirdi. Şu anda Hale’yi daha iyi anlıyordum. “Alışveriş yapmaya geldik biz,” diyerek dolu alışveriş arabasını gösterdi. Enes gösterdiği tarafa bakma gereği duymadan “Alışveriş yapacak başka yer mi bulamadınız?” diye sordu. Allah’ın ukalası!

“Sen kendini ne sanıyorsun ya?” diyerek öne çıkan Hale, “Oturduğum semtte alışveriş yapacağımız yeri sana göre mi belirleyeceğiz,” dedi. Yalan söylemişti. Bu sefer benim için yalan söylemişti. Enes hiçbir şey söylemedi ama bir şeyler düşündüğü belliydi. 

“Şizofren mi ne?”

Hale bana doğru döndü. Gözleri yüzümü taradı. İyi olup olmadığımı anlamaya çalışıyordu. Benim için endişeleniyordu. Tıpkı eskisi gibi… Enes bir hışımla yanımızdan geçerken “Sakın tekrar karşıma çıkma ufaklık. Yoksa bu sefer arkadaşının seni kurtarmasına izin vermem,” diye fısıldadı. Tüylerim diken diken oldu. Hale o etkiyi geçirmek ister gibi kolumu sıvazladı. Hiçbir şey söylemedi. Gözlerimin buğulandığını görünce beni kendine doğru çekti ve sıkıca sarıldı. Sanırım bu yaptıkları ilk adım olayını fazlasıyla aşmıştı. Aramızdaki soğukluğu sarılmamızın sıcaklığıyla eritmek ister gibi kollarımı sıkıca bedenine doladım. 

“Seni çok özledim bal surat.”

“Özlemim boyut atladı be bal böceği.”

**-**


HALE

Eksiklik sadece fiziken olmazdı. Ruh her zaman aşkla tamamlanmazdı. Özlemin büyüklüğünü kavuştuğun an anlardın da, çoğu zaman iş işten geçerdi. Özlemiştim. Çok özlemiştim. Günlerdir eksik olduğumu Masal’ın sıkılaşan kollarıyla anladım. İlk kez birbirimizden bu kadar uzak kalmıştık. İlk kez yabancılaşmıştık kardeşliğimize. Bu suçun büyük bir payı, benim yüzümdendi. Aşkım ve kardeşim arasında kalmış, her zamanki gibi kalbim, beynime hükmetmişti. Kardeşimin sırrı dudaklarımdan dökülmüştü. Bu da yetmezmiş gibi yapmamam gereken bir şeye ortak olmuş, Asal’a yardım etmiştim.

Peki elime ne geçmişti? 

Yalnızlık! 

Her şey ortaya çıkmış, Masal’ı kaybetmiştim. Onu kazanmak için attığım geri adımla Asal’ı kaybetmiştim. Aşağı tükürsem sakal yukarı tükürsem bıyık modundaydım. Kendimi o kadar suçlu hissediyordum ki… Asal’la konuşmak istiyor, gururum yüzünden kendimi engelliyordum. Masal’a karşı gurur yapmak istemiyor, sarılıp berbat hissettiğimi söylemek istiyordum ama kendimi onun yerine koydukça, yaptığım şey aklıma geldikçe onun arkadaşlığına layık olmadığımı düşünüyordum.

Araftaydım. 
İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyordu. Depresyonun bir çeşidini yaşıyormuşum gibi sadece uyumak, uyumak, uyumak istiyordum. Bu halime üzülen annemin sürekli Masal’la bizi bir araya getirmeye çalışması takdire şayandı. Fakat benim Masal’ın yüzüne bakacak cesaretim yoktu. En iyisi ondan bir adım beklemekti ama onunda kardeşliğimizi geri kazanmak için yaptığı hiçbir şey yoktu. Hatta işleri zora sokmakta bir numaraydı. Bana kızgın olduğunu değil de kırgın olduğunu düşünmek daha da kötü olmama neden oluyordu. Nika teyzemlere gelirken içimde Masal’la barışacağımıza dair en ufak bir umut kırıntısı yoktu ama şu anda kardeşim dediğim kişi kollarımın arasındaydı.

“Seni çok özledim bal surat.”

Rahatlamış bir nefes alarak “Özlemim boyut atladı be bal böceği,” dedim. Konu Asal olduğunda ben nasılsam, o da Enes’te öyleydi. Şu anda kendini savunmasız hissettiğini bildiğim için onu kendime daha çok çektim. İşte şimdi tamamlanmıştım. Bir süre olduğumuz yerde kıpırdamadan durduk. İkimizde aramızdaki sessizliği doldurma ihtiyacı duymadık. Gerekte yoktu zaten. Varlığı yeterdi…

“Bana kaderimin bir oyunumu bu…”

Orhan Baba duysa, müzik hayatına tövbe ederdi. Masal melodik bir şekilde benden ayrıldı. “Şaka gibi ya, koskoca İstanbul’da, zilyon tane Migros varken, ben Enes’in semtindekinden alışveriş yapıyorum. Bu da yetmezmiş gibi sakarlığımı konuşturuyorum ve dinleyen tek kişi en olmaması gereken insan oluyor. Enes!” Masal az önceki olayın şokunu üzerinden atamadan telefonu çalmaya başladı. Arka cebine sıkıştırdığı telefonu zar zor eline aldı ve teyzemin aradığını söyleyerek kulağına götürdü.

“Kraliçe arım.”

Tam olarak duyamasam da nerede kaldığımızı sorguladığını “Geliyoruz,” demesiyle anladım. “Evet yanımda.” Bana bakıp gülümseyen bal böceği “Tamam,” deyip telefonu kapattı. Tekrar telefonu kotunun arka cebine sokarken “Sen kasaya ilerle, ben sütü alıp geliyorum,” dedi ve cevap vermemi beklemeden koşar adım yanımdan uzaklaştı. Alışveriş arabasını alıp kasaya doğru ilerledim. Enes’in gidip gitmediğini kontrol ederken “Gitmiş değil mi?” diyen ses irkilmeme neden oldu. Masal’da benim gibi etrafı kolaçan ediyordu. “Gitmiş gitmiş. O yalı kazığını nerede olsa görürüm.” Belli belirsiz gülümseyerek başımı iki yana salladım. Alıştığım Masal buydu işte. Öfkesi saman alevi gibi yandığı gibi sönen, hayatına kaldığı yerden devam eden bir fındık faresi…

**-**


HALE

Alışverişi tamamladık ve yolu uzatmadan teyzemlere gittik. Yol boyunca kaybettiğimiz zamana dair ikimizde tek kelime etmedik. Sanki o zamanları yaşamamış gibi, marketteki süt faciasını konuşup güldük. Evdekilerin bizi gördüğü an gözlerindeki mutluluk tarifsizdi. Sanki tüm dünya daha renkli bir hal almıştı. İşte bu, Masal etkisiydi. Deli dolu tavırlarıyla hayatı daha çekilir hale getiren bal böceği.

“Barıştığınıza göre, bizimle vakit harcamazsınız diye düşünüyorum.”

Nika teyze çayından bir yudum alırken Masal’la aramızda göz gezdirdi. Bakışlarını yakaladığım an göz kırpıp “Bence halletmeniz gereken bir iş daha var,” diye devam etti. Neyden bahsettiğini anladığım için kaşlarımı çattım ama belli ki Masal konunun ne olduğunu adı gibi iyi biliyordu.
“Hayatta o kas yığınının ayağına gitmem. O bana bir adım atsın ki bende ona atayım.”

Kaşlarım aynı hızla havaya kalktı. Benim içinde mi böyle düşünmüştü. Ya markette onu savunmasaydım. O zaman ben adım atana kadar köşe kapmaca oynamaya devam mı edecekti? Öte yandan aramızdaki sorunun ne olduğunu herkes biliyor muydu? Asal’la barışmamız gerektiğini nereden anlamışlardı? Hoş, aynı evde yaşıyorlardı. Belli ki Elif teyze çocuklarının arasındaki soğuk savaşı fark etmişti. Oradan da Nika teyzeye…

“Kardeşler arasında olur böyle şeyler. Sen olgun bir-”

“Ben?!”
Düşüncelerimi Masal’ın ciyaklayan sesi böldü. Kendini gösterirken şok olmuş gibi duruyordu. “Ben ve olgunluğu aynı cümle içinde mi kullanacaktın az önce sen teyze?” Alaycı bir kahkaha kahvaltı masasını inletti. “İlahi çok güldüm ya.” Masal patates kızarmalarından birkaçını ağzına tıktı. “Bir gün olgun olacak bile olsam, bunu asla Asal için kullanmayacağım.” Ağzındakini bitirmeden konuştuğu için sesi boğuk çıkmıştı. Elif teyzem derin bir nefes aldı. Sanki içten içe sabır diliyordu. 

“Çay isteyen?”

Annem çaydanlığı almak için masadan kalktı. Nika teyzenin gözleri bana kaydı. Hiçbir şey söylemese de bakışlarından bu barışma işinin benim üzerime kaldığı belliydi. İçimi rahatlatmak istercesine derin bir nefes aldım. Tamam anlamında başımı belli belirsiz salladım. Nika teyzenin dudağında ufak bir tebessüm belirdi ve tek yudumluk kalan çayını içmek için bardağı dudaklarına götürdü. Masal’a baktım. Asal konusunda dünya yansa hasırı tütmeyecek gibiydi. Onları nasıl bir araya getirebileceğimi düşündüm. Getirsem bile nasıl barışmalarını sağlayacaktım ki?

Aklım tüm hızıyla çalışıyordu. Asal, Masal’ı canından çok seviyordu. Onu kötü görmek istemediği için bu işlere kalkışmıştı. Bal böceğinin fark etmediği şey buydu. İkizinin ona olan sevgisi… Ona bu sevgiyi göstermem gerekiyordu ama nasıl? Asal gibi biri ölse bu konuda bana yardım etmezdi. O sevgisini göstermekten aciz, zavallı… Neyse. Haberinin olmadan olaylar gelişmeliydi. O sırada gözüm masada masum bir şekilde duran fındık ezmesine takıldı. Aklımda beliren fikir hayra alamet değildi. Gözlerim Masal’a kaydı. Nutellayı kaşıklayan bal böceği bakışlarımı hissettiğinde bana döndü. Ağzındaki kaşıkla hafifçe gülümserken ‘Ne var?’ gibi başını salladı. Dozunu ayarlayamazsam en yakın arkadaşımın katili olabilirdim ama işe yararsa, birbirlerini ne kadar sevdiğini ikisinin de görmesini sağlayacaktım. Hiç der gibi başımı salladım.
“Afiyet olsun,” 

Masadan kalkarken “Nereye?” diye soran Masal’a ellerimi yıkayacağımı söyledim. Mutfaktan çıkar çıkmaz telefonumu elime aldım. Hızlı bir şekilde mesajlara girdim. 


Gönderilen: Emre

Asal yanında mı?

 

Telefonu cebime koyup banyoya gittim. Ellerimi yıkarken beklenen ses geldi. Hızla ellerimi kurulayıp mesajı okudum. 


Gönderen: Emre

Evet. Ne oldu?


Beklemeden nerede olduklarını sordum. Okulda olduklarını söylediğinde, Asal’a bir şey belli etmemesini, Masal’la barışmaları için bir planım olduğunu söyledim. İlk sorduğu şey, ‘Siz Masal’la barıştınız mı?’ olsa da planımı dinlemek için aradı. Suyu tekrar açıp kısık sesle konuşmaya başladım. Planı anlattıktan sonra sanki bilmiyormuşum gibi tehlikeli olduğunu söyledi. Biliyordum ama hatırladığım kadarıyla ufak bir dokunuş sadece kızarmasına neden oluyordu. Birkaç saat içinde de o kızarıklık ortadan kalkıyordu. Birkaç saat ikisinin de birbiri için önemini anlamaya yeterdi.

“Pek içime sinmedi.”

“Senin içine sinmesini bekleyecek zamanımız yok Emre. Bugün bu işi halletmeliyiz.”

“Hale, öyleymiş gibi-” Arkadan zilin çalmasıyla söylediklerinin tek bir kelimesini bile anlamadım. Sadece sonunda “Tamam mı?” dediğini duydum. Neyden bahsettiğini bilmesem de “Tamam,” dedim. “Yardım edecek misin?” 

Derin bir iç çeken Emre, “Gazamız mübarek olsun Hale Erdem,” dedi. “Tamam. Ne yap et, Asal’ın telefonu açmasını sağla.” Telefonu kapatıp cebime koydum. Tekrar ellerimi yıkayıp kuruladım. Banyo kapısını açmamla Masal’la burun buruna gelmem bir oldu. Bakışlarından ilk etapta beni duyduğunu sandım. Daha yeni barışmışken tekrar küsmek istemiyordum. 

“İşkembe mi yıkadın kızım? Minicik ellerin var. Yarım saattir banyodasın.”

Çaktırmadan nefes alırken “Tuvaletimi de yaptım,” deyiverdim. Kaşları hafifçe havaya kalktı. Banyoda oyalanmayı sevmediğimi bildiği için buna da inanmış gibi durmuyordu. Yine de “İyi,” deyip yanımdan banyoya geçti. Ellerini yıkamak için musluğu açarken kendini incelemeyi ihmal etmedi. “Size gidelim mi?” Bakışları aynadan bana kaydı. Sorgulandığımı hissederken “Bence ayrı geçirdiğimiz günlerin üzerini kapatmayalım,” dedim. Tek kaşı hafifçe seğirdi. “Zaten Güneş’in de uyanacağı yok,” diyerek zoraki bir tebessümü yüzüme yerleştirdim. Bir süre daha, ne olduğunu anlamaya çalışırmış gibi yüzümü inceledi. 

“Tamam.”
“Harika,” diyerek derin bir nefes aldım. “Ben annemlere haber vereyim.” Hızlı olmalıydım. Masal banyoda işini halledene kadar planımın ilk adımını gerçekleştirmem gerekiyordu. Salona gidip çantamı aldım. Koşar adım mutfağa girince annemlerin dikkatini çektim. Üçü de merakla yüzüme bakıyordu. “Teyzemlere gidiyoruz biz,” diyerek masadaki ekmeklerden birini elime aldım. Olabildiğince hızlı bir şekilde fındık ezmesini üzerine sürmeye başladım. 
“Kızım sen doymadın mı?”

Annem yaptığım hareketi sorgularken “Yolluk yapıyorum anne,” dedim. Bıçağı bırakıp ekmekten bir yudum ısırdım. “Hadi görüşürüz,” diyerek mutfaktan çıkmak için arkamı döndüm. Masal banyodan çıkarken kalbim deli gibi çarpmaya başladı. Göz göze geldiğimiz an tüm planım dudaklarımdan dökülecek gibi oldu. Bunu engellemek için ekmekten bir ısırık daha aldım.
“Yuh kızım. Az önce sofradan kalkmadın mı?”

Ağzımdaki lokmayı zar zor çiğnerken gülümsedim. Havayı koklayan Masal, “Fındık ezmesi mi o?” diye sordu. Donakaldım. Yüzünü buruştururken “Benden uzak tut,” dedi ve yanımdan geçip mutfağa girdi. Stresten kurdeşen dökecekmiş gibi hissediyordum. Alelacele çantamdaki sakız kutusunu çıkardım. İçindekileri ekmeğin üzerinde kalan fındık ezmesine sürdükten sonra belli olmayacak şekilde temizledim. Sakızları tekrar kutuya koyup çantama attım.

“Hadi gidelim.”

Zamanlamam gerçekten harikaydı. Yaşadığım adrenalinden kalbim deli gibi çarpıyordu. Elimdeki kalan parçayı ağzıma tıktım. Masal bu hareketimle tekrar yüzünü buruşturdu. Fındığı sevdiğini biliyordum ama alerjisi yüzünden sevmiyormuş gibi yaparsa her şeyin daha kolay olacağına inanıyordu.

Evden çıktık. Yaşadığım gerilimden dolayı taksiye binene kadar ağzımı bıçak açmadım. Sanki tek bir kelime edersem tüm her şeyi berbat edecekmişim gibi hissediyordum. Kalbimin atışı dur durak bilmeden artıyordu. Çantamı o kadar sıkı tutuyordum ki Masal’ın dikkatini çekti.
“Ne oldu sana?”

İrkildim. “Ne olmuş bana?” Kaşlarını çatan bal böceği “Rengin falan mı attı senin? Kitlenip kaldın mı kızım, rahat bıraksana çantanı,” dedi. Taksici dikiz aynasından bana doğru kısa bir bakış atıp tekrar yola döndü. Terlediğimi hissediyordum. Bir şey uydurmalıydım yoksa stres ve heyecan karışımından kusmak…

“Midem bulanıyor.”

Masal’ın kaşları daha çok çatıldı. “Son fındık bükücü, o ekmeği yemeyecektin.” Zoraki bir tebessümle “Yok, araba sallanıyor ya sanırım ondan,” dedim. Suçladığım adam tekrar aynadan bana baktı. Bu sefer gözlerinde telaş vardı. 

“Aman abla. Kusacaksan sağa çekeyim. Arabayı yeni yıkattım.”

Utana sıkıla gerek olmadığını söyledim. “Koyun can derdinde kasap et. Arabanı düşüneceğine yavaş git az.” Masal her zamanki gibi korumacı tavrıyla adamı azarladı. Ters bakışlarını üzerimizden çekene kadar adamdan gözlerini ayırmadı. Daha sonra bana dönüp “Çok mu kötüsün?” diye sordu. Başımı evet anlamında salladım. Uzanıp camımı açtı. “Bastıracak bir şeyler var mı çantanda?” diye sordu. O an rastgele söylediğim şeyin farkında olmadan planımın bir parçası olduğunu gördüm.

“Naneli sakız var çantamda,” diyerek çantamı kurcalamaya başladım. Sakız kutusunu elime alıp birkaç tanesini ağzıma attım. Fındık ezmesi yediğim için sakızlarda o tadın fark edilip fark edilmediğini anlayamıyordum. Masal’a kutuyu uzattığımda istemediğini söyledi. Aklım tüm hızıyla çalışıyordu.

“Alsana bal böceği. Ağzın sucuk kokuyor.”

Ciddi olup olmadığımı soran Masal elini ağzına götürüp nefesini kokladı. Sonuçtan memnun olmamış olacak ki elimdeki paketi alıp ağzına tüm kutuyu boşalttı. Bu iyi değildi. Tamam belki de çoğuna fındık değmemişti ama bu bir riskti. Stres tüm vücudumu sarmaya başladı. Ağzındakileri zar zor çiğnemeye çalışırken yüzünü buruşturdu. Boş paketi incelemeye başladı.
“Sakızlar bozulur mu?”

Ağzındaki sakız kümesini boş kutunun içine atarken öğürdü. “Tadı çok iğrenç,” deyip kutuyu bana uzattı. “Sen de çıkar. Bozuk bence.” Neyse ki fındık tadı ağzında çok fazla dolaşmamıştı. Rahatlamış bir şekilde nefes alırken ağzımdakini çıkarıp kutunun içine koydum. Şimdi alerjisinin ne zaman hortlayacağını beklemekten başka çaremiz yoktu.

Yol boyunca Masal’ı kontrol ettim. Ara ara kaşınıyordu. Eli sürekli boğazında dolaşıyordu. Sanki gittikçe enerjisi emiliyordu. Stres korkuya dönüşürken aklıma arkadaşımın katili olabilme ihtimalim geliyordu. Teyzemlere geldik. Masal zar zor kendini arabadan attı. Ayaklarını sürüyerek eve ilerlerken öksürmeyi ihmal etmiyordu. Bu hali korumaların bile dikkatini çekmiş olacak ki iyi olup olmadığını sordular. “İyiyim. Teşekkürler.” Koşarak bal böceğine yetiştim. “Gerçekten iyi misin?”

Başını yavaşça hayır anlamında salladı. “Sanırım rüzgâr çarptı.” Koluna girip yürümesine yardım ettim. Eve girmemizle daha da hantallaştı. Kendini un çuvalı gibi salondaki koltuklara bıraktı. Bir yandan kaşınıyor diğer yandan boğazında bir şey varmış gibi temizlemeye çalışıyordu. Yanına gittiğimde yüzünde belli yerlerin kızardığını fark ettim. Kaşıdığı için mi bu kadar kırmızı gözüküyorlardı yoksa fındığın dozu mu fazla gelmişti. Korku yerini endişenin gölgesine bıraktı.
“Masal iyi misin?”

“Taksiden beri boğazımda bir his var. Geçmiyor. Yavaş yavaş beni boğuyor sanki. En son böyle olduğumda fındık-”

Konuşmayı kesti. Bakışları donuklaştı. Telaşla iç çekince bakışları bana döndü. “Ellerini yıkamamıştın,” dediğinde gayri ihtiyari ellerime baktım. “En son fındık ezmesi yedin ve ardından ellerini yıkamadın.” Sanki böyle bir plan yapmamışım gibi panikle ellerimi dudaklarıma götürdüm. “Sakızları elledin sonra. Allah kahretsin ya!” diyerek yattığı yerden doğrulmaya çalıştı. Elim ayağıma dolaştı. Kalkmasına yardım ederken “Beni banyoya götür hemen,” dedi. Bu durumda soğuk kanlı olması gereken kişi bendim ama panik düşünme yetimi kaybettirmişti.
Hızla Masal’ı banyoya attım. O üzerindekileri çıkartırken soğuk suyu açtım. Küvete oturmasına yardım ettikten sonra koşarak salona döndüm. Telefonumu sehpanın üzerinden alıp Asal’ın numarasını tuşladım.

Çaldı. Çaldı. Çaldı.

Salonda volta atarken bir yandan tırnaklarımı kemiriyordum. Benimle konuşmak istemiyordu ama bu önemli değildi. Şu anda ona ulaşmam gerekiyordu. Telefonu açmadı. Tekrar ararken Masal güçsüzce bana seslendi. Banyoya koşarken âşık olduğum ses telefonun ucunda duyuldu.
“Ne oldu Hale? Dersten apar topar çıkarttın.”

“Asal!” Banyoya girmemle ufak bir çığlık atmam bir oldu. Masal’ın her tarafı madeni para büyüklüğünde kızarmıştı. Kustu kusacak gibi durmasının yanında bir yandan da titriyordu.
“Hale? Ne oldu? Hale!”

“Asal… Masal…”

“Ne oldu Masal’a? Hale ne diyorsun?”

Hızla bal böceğinin yanına gidip diz çöktüm. Telefonu kulağıma sıkıştırıp soğuk suyla yüzünü yıkamaya çalıştım. “Masal fındık yedi. Asal yetiş.”

“Ne? Ne fındığı?”

“Asal çok kötü. Sizdeyiz-” Bir anda telefon kayıp suyun içine gömüldü. Panikle elime aldım. Ekran aramada donmuştu. Kulağıma götürdüm. Ses gelmiyordu. Telefonu kenara bıraktım. Masal’ı kendine getirmek için soğuk suyu her yerine tutuyor, yaptığım salakça plan yüzünden kendime küfrediyordum. Ona bir şey olursa yaşayamazdım. Ağlamaya başladım. Burnumu çekmemle baygın bakışlarını bana çeviren Masal “Ağlama,” dedi güçsüz bir sesle. “Senin suçun yok.” Bu cümle kadar hiçbir şey canımı acıtamazdı sanırım. Tüm suçlu benken, senin bir suçun yok diyen kalbinden öpeyim seni…

“Ağlama Hale. İyiyim ben.”

İyi hissetmem için yalan söylüyordu. O da bana yalan söylemişti ama kendi için değil. Benim için…

“Çok özür dilerim Masal.”

Hıçkırıklar konuşmamı mühürledi. Masal sesini çıkarmadan suyun altında oturdu. Ara ara öğürmesi ve titremeleri olmasa yaşadığından kuşku duyacaktım. Kızarıkları biraz daha normal gözükmeye başlayınca derin bir nefes aldım. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama arkamdan gelen ses, soğuk duşu ben alıyormuşum gibi bir etki bıraktı.

“Masal! Hale!”

“Buradayız!”
Asal’ın ayak sesleri daha güçlü bir şekilde duyuldu. Nefes nefese banyoya girdi. Önünden çekilmek için kenara kaydım. Bana bakmadı. Hiçbir şeyi umursamadan kız kardeşinin yanına, küvetin içine girdi. Dizlerinin üzerine çöktü. Beline kadar su olan Asal, üzerine gelen soğuk suyu umursamadan ellerini Masal’ın yanaklarına yerleştirdi. Gözlerinde sanki kendi acı çekiyormuş gibi duran bir ifade vardı. 

“Nasıl oldu bu?” 

Yüzünü incelerken hızlıca olanı biteni anlattım. Kısa bir an bakışları bana kaydı. Gözlerinde suçlayıcı bir ifade görmek istemediğim için bakışlarımı kaçırdım. “Fındık faresi?” Kaçamak bir bakış attığımda Asal’ın ilgisinin tekrar ikizinde olduğunu gördüm. Kollarını sıvazlıyor. Yüzüne su vurmaya çalışıyordu. Gözlerini yarım yamalak açan bal böceği, “Kas yığını,” diye cevap verdi. 
“Yine fareliğini yapmışsın.”

Burukça gülümsedi. Gözleri kız kardeşini taradı. Kızarıklıkları yok denecek kadar azalmıştı. Artık öksürmüyordu. Yine de halinin pek olduğu söylenemezdi. “Hale, oradan bir havlu uzatır mısın?” Sesinde suçlayıcı bir ton olmaması neden içimi rahatlatmamıştı? Ayağa kalkıp havlu dolabına ilerledim. O sırada suyun kapandığını duydum. Temiz bir havlu aldıktan sonra arkamı döndüm. Asal ayağa kalkmış, her yerinden dökülen suları umursamadan küvetten çıkmıştı. Islak kıyafetler tüm vücudunu gözler önüne seriyordu. Okul formalarının hiç bu kadar seksi olabileceği aklıma gelmezdi.

“Hale!”
Bana seslenmesiyle irkildim. “Havluyu versene kızım.” Telaşla yanına gittim. Masal’ın etrafına havluyu sardı ve kucakladı. “Kayarsınız,” desem de beni dinlemedi. Dikkatli bir şekilde banyodan çıktılar. Ürkek adımlarla peşlerinden ilerledim. Ağır ağır merdivenleri tırmanırlarken ikisinin arasında nadiren gördüğümüz kardeşliği fark ettim. Masal ikizine sıkıca sarılmış, Asal da dudaklarını ikizinin alnına yaslamıştı. Onların gözden kaybolmasıyla merdivenlere yöneldim. Kaymamaya dikkat ederek tırmandım. Masal’ın odasının önüne geldiğim de içeriden gelen cümleyle duraksadım.

“Çok korkuttun beni fındık faresi. Çok.”

Bu cümleden önce ne konuştular bilmesem de Masal’ın buna ne cevap vereceğini merak ediyordum. Umarım saçma inadına devam edip cevap vermemezlik yapmazdı. Parmaklarımı çapraz yapıp bu kadar aksiyonun işe yaraması için dua ettim ve kısa bir süre sonra beklenen cevap,

zafer kazanmış bir edayla gülümsememe neden oldu.

“Benden bu kadar kolay kurtulacağını sanıyorsan, avucunu yalarsın kas yığını.”

Şimdi yüreklerde tek bir soru vardı. Bu olaydan sonra Asal benimle nasıl barışacaktı?

Yorumlar