Veliahtlar - 13. Bölüm

 ASAL

Flu…
Birkaç dakika öncesine kadar yaşadıklarım flu bir filmi aratmıyordu. Okuldan nasıl çıktım, buraya ne zaman geldim ne oldu da ikizim bu hale geldi tam olarak hatırlayamıyordum. Sanırım hatırlamak istemiyordum da…

Titrek bir nefes düşüncelerimi böldü. Çenemi yavaşça ıslak saçlardan uzaklaştırdım. Gözleri kapalı bir fındık faresi görmeyi beklemiyordum. Şu andaki pozisyonumuza rağmen yüzünde alışık olmadığım bir ifade vardı. Huzur…

Ne kadar baş belası olursa olsun, ona bir şey olduğunu düşünmek dahi göğsümün ortasındaki bir yerin ağırlaşmasına neden oluyordu. O benim diğer yarımdı. Birbirimizin tam zıt karakterlerinde olsak da o beni tamamlayan tek kişiydi. Allah’ım benden alsın, ona versin. Yeter ki onun yokluğunu bana yaşatmasın.

“Çok korkuttun beni fındık faresi. Çok.”

İçini rahatlatmak istercesine iç çekti. Islak halimizi umursamadan ufak bedenini daha sıkı sardım. Tek elimle saçlarını okşarken, ritmik bir hareketle dudaklarım alnıyla buluştu. Ateşi düşmüştü. Yine de halsizliğini bedeninin hareketlerinden rahatlıkla anlayabiliyordum. Dinlenmeye

ihtiyacı vardı. Tabi öncelikle üzerindekileri…

“Benden bu kadar kolay kurtulacağını sanıyorsan, avucunu yalarsın kas yığını.”

Duraksadım. Dudaklarım hâlâ alnındaydı ama bu sefer öpmek yerine belli belirsiz gülümsüyorlardı. Korunmaya muhtaçken bile, güçlü durmaya çalışan bir fındık faresi. Tam anlamıyla annesinin kızı…

Ağır hareketlerle aramıza mesafe koyan Masal, yüzüme baktığı an biçimli kaşlarını çattı. Daha doğrusu çatmaya çalıştı. Yüz ifadesi sessizde olsa bir kahkaha atmama neden oldu. Aynı saniye içinde kolumda hissettiğim bir sızı, fındık faresinin atmaya çalıştığı yumruktan başkasına ait değildi. 
“Ne gülüyorsun ya?!”

Gülümsemem ukala bir tavra döndü. Daha çok sinirlendiğini yüzünün kızarmasıyla fark ettiğim ikizimin daha birkaç dakika önceki hali gözlerimin önüne geldi. Sanki tüm neşem bir anda ruhumdan çekilip alındı. Yüzüm eski ifadesiz tavrına dönerken “Hadi üzerine değiştir,” dedim. “Sonra da biraz uyu. Bir şey olursa seslenirsin.”

“Uyumayacağım.”
Oturduğum yerden kalkarken duraksadım. Başımı Masal’a çevirdiğimde kollarını sinirle göğsünde bağladığını fark ettim. Annemin yüz hatlarının dışında duruşunu da aldığını bir kez daha hatırladıktan sonra “Uyuyacaksın,” dedim babamın oğlu olduğunu belli eden bir ses tonuyla.
“Hayır.”
“Farelikten ne zaman keçiliğe terfi ettin?”

Omuz silkti. Sabır diler gibi nefes alırken gözlerimi kapattım. Şeytanın kulağıma fısıldadığı “Kurtarmasa mıydın acaba?’ vesveselerini başımı iki yana sallayarak uzaklaştırmaya çalıştım. “Fındık faresi,” diyerek sakin bir tonla tane tane konuşmaya başladım. “Az önceki durumun ciddiyetinin farkında değilsin diye düşünüyorum. ÖLEBİLİRDİN.” İnatlaşan ifadesi son cümlemle gözle görülür şekilde kırılmıştı. Doğru yolda olduğumu fark edince onu hassas noktasından vurmaya karar verdim. 

“Sana bir şey olduğunda, benim, annemin, özellikle de babamın ne hissedeceğini düşündün mü?”
Sıkı sıkı bağladığı kolları yavaşça çözüldü. “Hadi hepsini geçtim. Bu durumda olmanı nasıl açıklayacaksın?” Anneminkilerin kopyası olan mavi gözleri snapchat efektlerindeki gibi açıldı. “Hale’nin bir suçu yok.” Telaşı ses tonuna da yansımıştı. Neden Hale’nin suçlu olabileceğini düşünmeye çalıştım. Bir anda kafamın içi ses öbeğiyle doldu. Yankılardan çıkardığım birkaç ağlamaklı cümle, Hale’ye aitti ve Masal’ın nasıl bu hale geldiğini açıklıyordu. “Tamamen benim dikkatsizliğimdi.” Beynimdeki düşünceleri bir kenara bırakıp Masal’ın gözlerinin içine baktım. Sadece dikkatsizlikti. Kimse peri kızını suçlayamazdı ama sanırım fındık faresine istediğimi yaptırmak için bunu kullansam fena olmayacaktı.

“Sen ne dersen de babam seni değil, Hale’yi dikkatsizlikle suçlayacaktır.”

Masal gözlerini devirirken “Saçmalama,” dedi. “Babamdan bahsediyoruz.” Evet saçma bir

cümle olmuştu. Babam, Hale’yi öz kızıymış gibi sahiplenir, hiçbir zaman onu kıracak bir şey yapmazdı. Yine de şu anda fındık faresine bunun aksini düşündürmem gerekiyordu. İmalı bir şekilde kaşlarımı kaldırırken “Bilemiyorum, konu senken bana nasıl davrandığını düşün,” dedim. Bu cümleyi kurmak düşündüğümden daha zor oldu. Boğazımda bir noktaya sanki binlerce yumruk yemiş, yutkunmayı bırakın nefes almaya bile fırsat bulamamış gibi hissetmiştim ama işe yaramıştı. Birkaç saniye düşünen ikizim olayın ciddiliğini idrak etmiş, söylediklerimi onaylarcasına başını sallamıştı. 

“Hadi o zaman,” deyip bir çırpıda yataktan kalktım. “Üzerini değiştirip güzelce dinleniyorsun. Bir şey olursa da seslen. Biz aşağıdayız.” Eğilip Masal’ın başını tuttum. Alnından öperken donakalmama neden olacak cümle dudaklarından döküldü.

“İyi ki sana sahibim diğer yarım.”

Tüm kanım damarlarımdan çekilir gibi oldu. Yerini ufak bir titremeye bırakırken dilimin tutulduğunu hissettim. Fındık bu kızda ne zamandan beri kafa yapıyordu? Bir anda dizlerinin üzerine kalkan Masal boynuma atladı ve sıkıca sarıldı. İlk saniye refleks olarak beline dolanan ellerim “Seni çok seviyorum kas yığını,” cümlesiyle sıkılaştı. Yüzümdeki aptal gülümsemeyi engelleme gereği duymadan “Bende seni çok seviyorum fındık faresi,” diye fısıldadım. Yüzünü göremesem de gülümsediğini hissediyordum. Yavaşça sırtını sıvazlarken hâlâ ıslak olduğumuzu hatırladım. 

“Biraz daha üzerimizi değiştirmezsek, yapmak zorunda kalacağımız açıklama daha zor olacak.”
Masal’ı yavaşça kendimden uzaklaştırdım. Avuç içlerimi yanaklarına yerleştirdim. Gözlerinin içindeki nadir gördüğüm sevginin tadını çıkarmak istercesine uzun uzun baktım. Yavaşça yanağını avucuma yasladı. Birkaç saniye de olsa aramızdaki sessizliği bozma ihtiyacı hissetmedik. 
“Asıl sen iyi ki varsın diğer yarım,”

Fısıltımı son kez uzanıp öptüğüm alnı kesti. Sanırım bu kadar duygusallık yeterliydi. “Uyu kontrol edeceğim,” diyerek arkamı döndüm ve hızlı adımlarla kapıya ilerledim. Aralık olan kapıdan çıktığımda beklemediğim kişiyle burun buruna geldim. Neden içeri girmemişti, ne zamandır burada ayakta dikiliyordu bilmesem de emin olduğum şey gökyüzündeki sağanak yağmurlarının bir an bile durmadığıydı. Kapıyı yavaşça kapattım. Gözlerimin içine kaçamak bir bakış atan Hale, başını öne eğdi. Her zamanki gibi gözyaşlarını benden saklamaya çalışıyordu. Fakat buna iç çekişleri hiç yardımcı olmuyordu.

“Asal… Ben… Öz-”

Hıçkırıkları arasında konuşmak yerine nefes almaya çalışmalıydı. Hele özür dilemek… Asla.

“Şşş,” diyerek aramızdaki birkaç adımlık mesafeyi hızla kapattım. Hale’nin ürkekçe titreyen bedenini kollarımın arasına aldım. Kısa bir an kaskatı kesildiğini hissetsem de boşlukta sallanan kolları birkaç saniye içinde bana dolandı. Ağladığına bu yakınlıkta şahit olmak canımı daha çok yakıyordu. Onu kendime daha çok çekip, tek vücut olmak istermiş gibi sarıldım. Ansızın aklıma yaptırdığımız dövme geldi. Şimdi tamamlanmıştı.

“Ben gerçekten… böyle… olsun-”

“Biliyorum,” diye fısıldadım. Bir yandan ipeksi bir dokunuşa neden olan saçlarını okşadım. Dokundukça efsunlu kokusu daha çok açığa çıkıyor gibiydi. Parmak uçlarım sarı tellere değdikçe elektrikleniyor, tüm koluma yayılacak bir uyuşmaya neden oluyordu. Yine de kendimi Hale’nin saçlarına dokunmaktan alıkoyamıyordum. “Gerçekten özür-”

“Dilemelisin,” deyip peri kızının saçlarına ufak bir öpücük bıraktım. Yavaşça aramıza mesafe koydum. Islak kirpiklerinin arasındaki afallamış gökyüzü ve kızarmış burnu beş yaşındaki halinden farksızdı ve tıpkı o zamanlardaki gibi onu öpmek istememe neden oluyordu.
“Güneşi andıran gülümsemeni her ne kadar yağmurların ara ara gizlese de sonunda gökkuşağının çıkacağını unutma.”

Dudaklarını yavaşça araladı. Bu hâldeyken şaşkın hali bir sevilesiydi. Çarpık bir gülümseme dudaklarımın kenarına yerleşirken “Bence de beklettiğin göz kuşağından özür dilemelisin,” dedim. Yüzündeki endişe ve şaşkınlık, yerini buruk da olsa bir gülümsemeye bıraktı. “Güzel bir özür dileme şekli oldu,” deyip göz kırptıktan sonra yavaşça kollarını sıvazladım. O sırada ellerime gelen soğukluk az önceki sarılmamızın eseriydi. Aramızdaki mesafeyi biraz daha açarken, eserimi baştan aşağı inceledim. Hale’nin de artık bizden kalır yanı yoktu.

“Aramıza hoş geldin.”

“Ha?!” Çıkardığı sesi fark ettiği an dudaklarını birbirine bastırdı. Utandığı saniyeler içinde kızaran yanaklarından belliydi. Kıyafetlerinin ıslak olduğunu söylediğimde daha fazla utanacağını biliyordum. Bu nedenle gülümsememi en aza indirmek istercesine yanağımı dişledim. “Seni de ıslattım.” Gözleri önce beni, daha sonra kendini taradı ve tahmin ettiğim gibi ıslak kıyafetlerini teninden çekmeye çalışırken yanakları daha da kızardı. “Kurutma makinesiyle hallederim.”
Damağımı şaklatıp “Olmaz öyle,” diyerek peri kızının elini tuttum. “Hasta olursun. Gel benimle,” Odama doğru çekiştirdim. Ayakları beni zorlamasa da dili fazlasıyla sabrımla oynaşıyordu.
“Asal… Gerek yok gerçekten. Hallederim benj. Çok ıslanmadım, bu kadardan hasta olmam. Ya da illa değiştir dersen Masal’dan bir şeyler-”

“Peri kızı.”

Sesimi kontrol etmeye çalıştım. En ufak bir ton değişikliği kırılmasına, hatta ağlamasına neden olabilirdi ve bu benim şu anda istediğim en son şeydi. “Makinesiyle halledilemeyecek kadar çok, hasta olmana neden olacak kadar az ıslanmış olabilirsin ama ben ıslak kıyafetlerle uğraşmanı istemiyorum. Evet Masal’ın kıyafetleri güzel bir tercih ama onun dinlenmeye, dolayısıyla uyumaya ihtiyacı var. Şu anda uyumadığını ikimiz de iyi biliyoruz ve sen odaya girdiğin andan itibaren uyumayacağını da. Bu nedenle seninkiler kuruyana kadar benimkilerle idare edeceğin fikrine alışsan iyi edersin.” Çok konuşulmasından nefret eden biri olarak fazlasıyla uzun bir cümle kurmuştum. Bu bile benim için ne kadar önemli olduğunu anlaması için bir detaydı. Hale’yi odanın ortasında bırakıp giysi odasına gittim. Ona uyabilecek en küçük tişört ve şortlarımdan birini elime aldım. Kendim içinde uygun bir şeyler ayarladıktan sonra odaya döndüm. 
“Ben dışarıdaki banyoyu kullanırım. Sen burada giyin.” 

Kıyafetleri yatağa bırakıp odadan çıktım. Tenime yapışmış kıyafetlerden kurtulduktan sonra hızlıca duş aldım ve kuru kıyafetlerimi üzerime geçirdim. Hale’nin giyinmiş olduğunu varsayıyordum. Havluyla saçlarımı kurulayarak odaya döndüm. Yatağıma oturmuş peri kızının elindeki kitap kapı eşiğinde durmama neden oldu. Hiç okumadığım ama baş ucumdan da ayırmadığım, Hale’nin ilkokulda yaptığımız yılbaşı çekilişinde aldığı ilk kitaptan gözlerimi ayıramıyordum.
Benim geldiğimi fark eden peri kızı kıkırdayan bir tonda “Baş ucu kitabın Güzel ve Çirkin mi?” diye sordu. “Sakın bana hâlâ okumayı bitiremediğini söyleme.” Hafifçe omuz silkerken “Söylemem,” dedim ve havluyu kirli sepetine fırlattım. Gözleri fal taşı gibi açılan Hale “Ciddi olamazsın?” dedi. “37 sayfalık bir kitap bu Asal, yarısı da resimli.”

“Vaktim olmuyor.”

Daha da hayrete kapılmış gibi duran peri kızı “İlkokul 1. Sınıftan beri,” dedi. Gerçekten o kadar olmuş muydu ya. “On dakika bile ayıramadın mı?” diye sorduğunda “Ayıramadım işte Hale, uzatmasana,” dedim. Sesimdeki sıkılmışlığa rağmen “Şu anda işin var mı?” diye soran kız istediğine ulaşmadan pes etmeyecek gibi duruyordu. Sıkıntımı daha çok belli eden bir iç çekişten sonra “Yok,” dedim. Gökyüzü bir anda güneşlenen peri kızı “Harika,” deyip bağdaş kurup oturduktan sonra sırtını yatak başlığına yasladı. Yanındaki boşluğa eliyle vururken “Gel hadi,” dedi. Şaka yapıyor olmalıydı. Oturup masal mı okumamı istiyordu yani? “Asal hadi, on dakikanı almayacak söz veriyorum.” Gerçekten masal okumamı istiyordu. Gözlerimi abartılı bir şekilde devirdim. Gösterdiği yere oturmamla kucağıma kitabı bırakması bir oldu. Acı çeken bir ifadeyle yüzümü buruştururken “Hale yapmak zorunda mıyız?” diye sordum. Bilmiş bir şekilde başını sallayan peri kızı gülmemek için dudaklarını birbirine yapıştırmış gibi duruyordu. Dişlerimi sıka sıka nefes alıp yavaşça verdim. Bu hallerimi bile umursamadı. Gözleriyle kucağımda duran kitabı işaret edip ayaklarını ileriye doğru uzattı. Bu kitabı okumaktan başka kaçar yolum olmadığını fark edince yatakta daha rahat bir pozisyon aldım. Hale’nin mutlu olduğunu hissediyordum. Bu kızı mutlu etmek bu kadar basit miydi diye düşünürken kitabı elimde evirip çevirdim. Kapağını açmamla yamuk yumuk bir el yazısı beni karşıladı. 

“Çirkin’den Güzel’e… Okurken bizi hatırlaman dileğiyle.”

Çarpık bir gülümsemeyle birkaç saniye yazıya odaklandım. Hale’nin beni izlediğini hissedince başımı ona doğru çevirdim. Yine yanakları elma rengini almıştı. Büyük ihtimal birinci sınıftaki cesareti utanmasına neden olmuştu. Çirkin… O zamanlar, hayatımda gördüğüm en güzel kız olmasına rağmen kendine bunu yakıştırması aptalca gelmişti. Hoş şu anda da farklı bir düşünce aklımda belirmiyordu. Rahatsızca boğazını temizleyince kendime geldim. Tekrar kitaba dönüp sayfayı çevirdim. Karşıma çıkan gül bahçesi resmine sanırım milyon kere bakmıştım.
“Bir zamanlar zengin bir tüccar varmış-”

“Yuh Asal!” Başımı Hale’ye çevirdim. Cümlemi yarıda kesmesine mi kızayım, şu anda bana kızmış gibi bakmasına mı şaşırayım yoksa adımın önüne koyduğu kelimeye mi güleyim bilmiyordum. “Masal böyle mi okunur? Arkadan atlı mı kovalıyor?” Tekrar kitaba baktım. “Ne var kızım. Düz okuyorum işte.”

“Hı hı,” diyen peri kızı “Dümdüz, bodoslama girdin masala,” demesiyle üçüncü seçeneği daha fazla dudaklarımın arasında tutamayacağımı fark ettim. İçten bir kahkahayı Hale’nin yüzüne patlatırken “Görüşmediğimiz zamanlarda sanayi de falan mı takılıyorsun kızım sen? Bu nasıl bir konuşma tarzı,” dedim. Utangaç bakışlarla yarım yamalak özür dileyen Hale’ye “Dileme, sadece senden alışık olmadığım tepkilerdi. Aslında hoşuma gitti diyebilirim,” dedikten sonra “Peki Hale Hanım, nasıl okuyacakmışım ben bu masalı?” diye sordum. “Hemen uygulamalı gösteriyorum.” Boğazını temizledi. Bana doğru yaklaştı. Kitabı daha rahat görmek için biraz eğildi. Bir saat içinde saçlarının kokusuyla ikinci buluşmamdı ama bu seferki garip bir şekilde soluk alışveriş hızımın ayarını bozmuştu.

“Bir zamanlar zengin bir tüccar varmış. Üç kızı olan bu tüccarın kızlarının ikisi son derece bencilmiş. Ama üçüncüsü yani adı Güzel olanı hem iyi hem de sevgi doluymuş. Böyle okuyacaksın işte. Anladın mı?”

Başını bana doğru çevirdi. Cümlesinin bittiğini ancak bu sayede anladım. Sıcak nefesi yüzüme çarpacak kadar yakınımda duruyordu. Gözleri ağlamaktan kızarmış olsa da hâlâ çok güzellerdi. Aklımdan geçen düşüncelerin hayra alamet olmadığını anlayınca başımı iki yana salladım.
“Ha… Evet. Anladım.” 

Başımı kitaba çevirip biraz daha yatağın ucuna kayarak aramıza mesafe koydum. “Tamam,” diyen peri kızının sesindeki kırgınlığa anlam veremedim. “O zaman baştan başlıyorum,” diyerek boğazımı temizledim. Tıpkı Hale gibi, tane tane, bazen sesimi değiştirerek masalı okumaya başladım. Kulağıma belli belirsiz gelen esneme sesleri kitabın sonuna doğru hafif bir hırıltı ve omzumda bir ağırlığa dönüştü. Başımı çevirdim. Uykuya dalmış Hale’nin arada sırada kıpırdayan kirpiklerini izledim. Bu zamana kadar yaptığı haksızlıklar gün yüzündeydi. Asıl en büyük özrü kendinden dilemeliydi. Başımı geriye eğip yatak başlığına dayadım. Bir süre kıpırdamadan tavanı izledim. Hale’nin tam olarak uykuya daldığına emin olduktan sonra dikkatli bir şekilde yatağa yatmasını sağlayıp yanından kalktım. Üzerini örterken parmak uçlarım tenine değdi. Hayalet bir kıvılcım tenimin bir anda alev almasına neden oldu. Hızla elimi çektim. Elektriklenmeden dolayı peri kızının canının acıyıp acımadığını anlamaya çalıştım. Sakin nefes alışverişi huzurlu olduğunu kanıtlayınca derin bir nefes aldım. Riske girmemek için ellerimi ona değmeyecek şekilde yatağa bastırdım ve kulağına doğru eğildim. 

“Çirkin’den Güzel’e… Rüyanda bizi görmen dileğiyle.”

**-**


BAHAR

O kadar acıkmıştım ki, yaşadığım adrenalini bile yemiştim. Karamel rengi gözler, masa ile ağzım arasında mekik dokuyordu. Şöyle bir alıcı gözüyle baktığımda, göz rengi bala benziyordu. Allah’ım şu ekmeği de bal kaymakla donatıp mideme gönderirsem benden mutlusu olmaz.
“Yani, annen tüm bu durumdan kapıyı üzerine kenetledi.”

Ağzıma tıkıştırdığım ballı ekmek konuşmama izin vermediği için başımı sallamakla yetindim. Deniz yanağımdaki şişliğe bakarak gülümsedi. “Tamam sen ağzındakini bitir, ben telefonumu alıp geliyorum.” Lokmaları zar zor çiğnedim. Sanki bu aksiyona yardım edebilecekmiş gibi çayımdan büyük bir yudum aldım. Ağzımdaki ekmek, çayla beraber daha da şişti. Ağzımı kapatmakta zorlanırken Deniz mutfağa döndü. 

“Kaç gibi dönersin çalıştığın yerden?”

Tek kaşım kendiliğinden havalanırken lokmamı yuttum. Resmen boğazımdan geçerken çıkardığı sesi duymuştum. İşin kötü tarafı bunu duyan yalnızca ben değildim. Deniz çarpık bir tebessümle, sandalyesindeki yerini aldı. “Ne yapacaksın?” Telefonunu kurcalamaya ara veren çocuk, bakışlarını bana çevirdi.

“Yollarını gözleyeceğim.”

Çayımdan aldığım büyük yudumu püskürtmemek için hızla yutma çabam, öksürükle son buldu. Bardağı kırmadan yerine bıraktım. Can çekişen halimde komik bir yan var mıydı bilmiyordum ama Deniz yüzüme baktıkça kahkahaya boğuluyordu. Yine de bana peçete uzatmayı ihmal etmedi. “Şanslısın ki, bu akşam çalışmıyoruz. Eve girmek için çilingir çağırmayı planlamıyorsan, anneni bizde beklersin.” Minnet dolu bir bakışla peçeteyi alırken “Sen çalışıyor musun? Annem üniversite öğrencisi olduğunuzu söylemişti,” dedim. Beni onaylarcasına başını salladı. 
“Bizim de kendi çapımızda borçlarımız olabilir değil mi?” Göz kırpıp kahvesinden bir yudum aldı. “Söyle bakalım sihirli rakamları. Geldiğinde de kapıyı çalmak yerine beni çaldır.”
“Telefonum yok ki…” Gözlerini telefonundan bana kaydıran Deniz, sapık muamelesi yaptığımı düşünüyor gibiydi. Durumu açıklamaya tek kelime yeterdi. “Annem,” diyerek yamulttuğum dudakla aydınlanma yaşayan çocuk “Onu da mı aldı?” diye sordu. Sıkıntıyla iç çekerken başımı evet anlamında salladım. Telefonunu bıraktı.

“O zaman yapacak bir şey yok. Kapıyı çalarsın ve Enes'in sitemlerine birlikte göğüs gereriz.”
Enes dediği kişi, ev arkadaşı olmalıydı. Onunda, Deniz'in de rahatını bozmaya hakkım yoktu. Zaten kulüpten ne zaman döneceğim de belli değildi. Belki de ben döndüğümde annem eve gelmiş olurdu. Biraz düşününce, bu ihtimal gerçekleşmese apartmanımız için daha hayırlı olurdu. İki erkeğin bulunduğu evde beklememem de... O kulübe gidip gerçekleri öğrenme şansımı azaltmamalıydım. Annem dönmeden eve girmeliydim. Hem de çıktığımı anlamadan...
Peki ya nasıl?

“Ne düşünüyorsun?”

Düşünceleri zihnimden uzaklaştırmaya çalışarak masadaki telefona uzandım. Saat, geç kaldığımı gösterirken ayaklandım. “Geç kaldığımı,” diyerek masayı toplamak için yeltendim. Deniz peynir tabağını tuttuğum elimin üzerine elini koydu. “Ben hallederim.” Teşekkür eden bir biçimde gülümsedim. Deniz'in ayaklanmasıyla kapıya yöneldik. Mutfaktan çıkmamızla Deniz, tersi istikamete doğru yürüdü. Olduğum yerde durup arkasından baktım. Bu neydi şimdi? Varlığımı unutmuş olamazdı. Kapının yerini biliyorsun, ben işime dönüyorum mu? Az önce misafirperver mi olduğunu düşünmüştüm? Kapıya kadar yolcu etmediği perverliğine tüküreyim onun. Söylene söylene kapıya doğru ilerledim.

“Bahar!”
Tam kapının kolunu tutmuştum ki, arkamı döndüm. Koşturarak yanıma gelen Deniz, ufak bir kâğıt parçasını elime tutuşturdu. “Bir şey olursa ararsın.” Beni kenara çekip kapıyı açtı. “Saatin kaç olduğu önemli değil.” Şimdi tükürdüğümü yalamam mı gerekiyordu? Yarım yamalak gülümserken teşekkür ettim ve kâğıdı kotumun cebine sokuşturdum.

“Sonra görüşürüz.”

Kapıdan çıkıp asansöre doğru yöneldim. Bulunduğum kata gelmesini beklerken, hâlâ kapıda bekleyen Deniz'e bakıp gülümsedim. “Dikkatli ol,” deyip göz kırptı. Yüzünde eğleniyormuşcasına bir sırıtış vardı. Benimki ise az önce düşündüklerimden dolayı, yerin dibine girmek istercesineydi.

Asansör gelir gelmez kendimi içine attım. Aynadaki yansımamla göz göze gelmemek için başımı yere eğdim. Asansör hızla alt kata indi. Apartmandan çıkmamla derin bir nefes almam bir oldu. Zor da olsa, sağ salim evden çıkmayı başarmıştım. Peki geri döndüğümde nasıl girecektim? Aklıma tek bir yol geliyordu. Başımı yukarı kaldırıp evimizin olduğu kata baktım. Aynı yolla yukarı çıkabilir miydim?

Bu göt kalkar mıydı?

Göreceğiz.
* *

“Bahar!”
Şefin sitemi, adımla birleşince kaskatı kesilmeme neden oldu. Tatlının üzerinden aşırdığım böğürtlen parmaklarımın arasından, ağzıma ulaşamadan yakalanmıştım. Bu işte köreliyor muydum ne?

“Chessecake süslemeni söyledim sana. Yemeni değil!”

Söylenmeye devam eden adam beni geriye itti ve emrettiği görevi devraldı. “Git ve diğerleri nasıl bir çalışıyor izle. Sadece izle.” Sondaki cümlesini ayrıca vurgulaması gücüme gitmişti. Sanki birkaç böğürtlenle bu işletme batacaktı. Ağır adımlarla mutfakta çalışanların etrafında dolaştım. Kimisi siparişleri hazırlıyor, kimisi hazır olan siparişleri güzel bir sunumla süslüyordu. Hepsi organizeydi. Birinin bıraktığını diğeri alıyor, ötekinin düşürdüğünü beriki yakalıyor, mutfağın içinde sessiz bir ahenk dalgalanıyordu. Birbiriyle uyumlu ekibin arasındaki tek çıkıntı bendim. Simsiyah saçların arasında sırıtan beyaz tel gibiydim. Koparmak için can atsalar da kurtulamayacaklarını bildikleri için ellemiyorlardı. 

“Sen benimle gel.”

Önümden geçip giden adamın kimden bahsettiğini anlamak için etrafıma baktım. Kimse peşinden gitmediği gibi, işini de bırakmadığına göre, bahsettiği kişi işsiz olan bendim. “Çabuk ol!” diye bağırmasıyla gerisin geri dönüp adamın peşinden koştum. Yaşını başını almış olmasına rağmen hızlıydı. Çetin ceviz bu gibi adamlara deniyor olmalıydı. Canımda nasıl ceviz istedi şimdi.
“Yürü!” Adımlarımı hızlandırdım. Birkaç koridor geçtik ve soğuk depoya girdik. Soğuk, saniyesinde iliklerimize kadar işledi. “Kapı kapanmasın.” Uyarısıyla ağır kapının önüne, bir şeyler dayadım. Kapanıp kapanmadığını kontrol ettikten sonra kucağındaki tahta sepete bir şeyler koyan adamın yanına gittim. 

“Tut şunu.”

Soğumaya başlamış sepeti ellerime tutuşturdu. Bazen bu kulüpte kendimi askeri eğitim alıyormuş gibi hissediyordum. Herkes bana karşı soğuktu, resmiydi. Sanki herkes rütbeli, bir tek ben erdim. Acaba bu adam kaç senedir burada çalışıyordu? “Şey,” diyerek etleri inceleyen adamın adını hatırlamaya çalıştım. “Hakan Abi.” Bana bakma gereği duymayan adam “Haktan,” dedi. “Bir şey mi oldu?”

“Kaç senedir İRON'da çalışıyorsun?”

Sorum adamı yaptığı işten alıkoymadı. Ne yapacağımı sorarak etlerin birini sepete koydu. Ağırlıkla sepeti daha sıkı tutmaya çalıştım. “Merak,” dediğimde göz ucuyla bana bakan adam başka bir tarafa yöneldi. Cevap vermemesi söylediğim şeyin onu tatmin etmediğini gösteriyordu. O zaman onu tatmin edecek bir şeyler düşünmeliydim.

“İşinde o kadar profesyonelsin ki, benim gibi bir aceminin ne zaman senin gibi olacağını düşünmeye çalışıyordum.”

Kaçıracağım kadar hızlı bir hareketle gözleri bana kaydı. Saniyelik de olsa, duraksamıştı. Bingo. Etleri incelemeye devam eden adam yarım yamalak 20 senedir burada çalıştığını söyledi. Beynimin içinde hareketlenen düşünceler, beni planlarıma doğru çekiyordu. Bu adam ben doğmadan önce de buradaydı. Annemin Cem Bey’le arasındaki çözemediğim ilişki benden önceye dayandığına göre, yani en azından ben öyle düşünüyordum. Belki bu adamın bir bilgisi olabilirdi. 
“Vay be...” diyerek tepkimi destekleyen bir ifadeyle başımı salladım. “Neler yaşamışsındır burada?” Cevap vermedi. Yine mi tatmin olmak istiyordu yani? “Usta da o kadar eski mi?” Başını evet anlamında sallamakla yetindi. Neyse, en azından bu adamdan iş çıkmazsa ustanın ağzından bir şeyler almak için uğraşırdım.

“Ben şefle 20 sene geçirebileceğimi sanmıyorum ama sen şanslıymışsın. Cem Bey gibi bir patronla 20 sene kolay geçmiş olmalı. Sahi, o da bu kadar zamandır burada değil mi?”
Sepete bir et daha koyan adam “Daha uzun zamandır,” dedi. O zaman kesinlikle annem burada bir şeyler yaşamış olmalıydı. Hem de bu adamlardan nefret edeceği bir şey, ama ne? Olay falan mı çıkarmıştı acaba? Yaka paça atıldı da gururu yüzünden senelerdir adamlara gıcık mı oldu?
Düşünceli bir ses çıkardım. “O kadar sene İRON gibi bir yeri işletmek zor olmalı. Kim bilir başından ne olaylar geçmiştir.” Attığım yemi bakışlarıyla bana yediren adam “Onları İsmail'e götür geri gel,” dedi. “Az soru, çok hareket. Hadi!” Elimdeki ağırlaşmış sepetle depodan çıktım. Bu adam hangi ara bunun içini doldurmuştu. Söylediği adama sepeti bırakıp geri döndüm. Hazır içim ısınmışken, tekrar soğuk depoya girmek istemiyordum. Bedenimde düşüncelerime ayak uydurarak daha ağır hareket ediyordu. Kaçınılmaz sona birkaç adım kala, Haktan Abi dışarı çıktı. Kucağındaki dolu sepeti elime tutuşturdu.

“Burada işimiz bitti. Götür ve diğer depoya gel. Düşüncelerine değil, işine yoğunlaş. Hızlı ol!”
Gözlerini belerterek kurduğu cümle, soracağım sorulara kent vurdu. Ne bekliyordum ki, adamın patronunun yaşadıklarını bana anlatmasını mı? Sıkıntıyla iç geçirirken geriye döndüm. Adamın beni izlediğini bildiğim için hızlı olmaya çalıştım ama düşünceler de bu hıza ayak uydurmuş gibi zihnimin içinde dönmeye başladı. Bu olayı, çalışanlardan da öğrenemeyeceksem geriye iki seçeneğim kalmıştı. Biri anlatmamakta ısrarcıydı. Diğerinin de anlatması için daha yakın olmalıydım. 
Ama nasıl?

* *

Saatler insanlık için yavaş, benim için hızlı ilerledi. Gece yarısını geçtiği için mutfak kapanmıştı. Asal da beni kulübün içinde görmek istemediğini üzerini basa basa vurguladığı için, buradaki işim bitmişti. Eve dönme zamanı gelince, içeri nasıl gireceğim telaşı tekrar gün yüzüne çıktı. Ecel terleri daha şimdiden kaldıramayacağım mabadımda dökülmeye başladı. Keşke buradaki askeri eğitim komando temalı olmasıydı. En azından kendimi yukarı çekebilecek kollarım biraz daha güçlenirdi.

Saçmalıklarımın en parlak olduğu anda kapı açıldı. Bakışlarımı içeri giren Cem Bey'e çevirdim. Soyunma odalarının bulunduğu holü tarayan gözleri benimkilerle buluştu. Yüz hatları garip bir şekilde rahatladı. Sanki beni arıyordu ve daha çıkmamış olmamdan dolayı mutluydu.
“Gidiyor musun?”

Aramızdaki mesafeyi kapatmaya yetecek kadar ilerledi. “Yani, her mutfak çalışanı gibi,” diyerek çantamın askısını kavradım. “Bir şey mi istemiştiniz?” Başını bir kez sallamakla yetinen adam “Doldurman gereken formlar var,” dedi. Form mu? Kulüp kulüp değil banka sanki. Girdiğimden beri sürekli bir şeyler dolduruyordum. “Asal işe başladığımda bir şeyler doldurtmuştu,” dediğimde belli belirsiz kaşı seğiren adam birkaç saniye sustu. Bana bakıyordu ama sanki arka planda bir şeyler düşünüyordu.

“Kaybetmiş.” Söylediği şey mantıklı gelmiş gibi gözleri parladı. “Dosyana koymadan önce kaybetmiş.” Buna şaşıracak mıydım? Hayır. Aklı bir karış havada olan zengin bebesinden başka ne bekliyordum ki? “Acil bir işin yoktur umarım,” diye sorduğunda duvarda asılan saate baktım. Sayfalarca olan formu geçen sefer neredeyse 1 saatte doldurmuştum. Yine o kadar sürse, eve gitmem şafağın sökmesine denk gelecekti. Eve çıkmam kim bilir ne zamana...

“Annem dönmeden evde olmam gerekiyor.”

Kelimeler ağzından çıkar çıkmaz yüz ifadesinin ciddileşmesi endişe vericiydi. Şimdiye kadar hiçbir konuda, annemin adının geçtiği kadar ciddi gözükmemişti. Aralarındaki sorun düşündüğümden de önemli olmalıydı. Bunu öğreneceğim tek kişi, kendi elleriyle beni vakit geçirmeye davet ediyordu. Teklife icabet etmezsem, böyle bir fırsatı uzun bir süre elde edemeyebilirdim. “Ama sorun değil. Formu doldurabiliriz.” Sıktığı çenesiyle başını beni onaylarcasına salladı. Gerisin geri dönüp yürümeye başladı. Peşinden ilerledim. Onun adımlarına benimkiler yetersiz geldiği için, bir süre sonra hafif tempoda koşmaya başladım. Kulübün içine girmemizle olduğum yere çakıldım. Hareketli ışıklar gözlerimi alıyor, müzikteki bas sesi sanki bedenimin içinde atıyordu. Eğlenen insanlar, bileklerini salladıkça neon renkli bileklikler farklı bir ışık yayıyordu. Karnaval havasını andıran bir tablo gibiydi. Tek farkı, fazla hareketli bir tabloydu.
“Bahar!”
Bu kadar gürültü arasında bile adımı duyuracak şekilde bağıran adamı, kızdırmasam iyi olacaktı. Sanki bu atmosferden etkileneceğimi önceden anlamış, yürümeyi kesmişti. Belki de arkasından gelmediğimi fark edince geri dönmüştü. Başıyla yürümemi işaret edince dans edenlerin ayaklarını çiğneyip, içkilerini döke saka peşinden ilerledim. Cem Bey ise bu işte profesyonel olmuş gibi kalabalığı kolayca yarıp çalışma odasının olduğu tarafa geçti. Nefes nefese ardından loş koridorlu yere daldım. Bizi görmesiyle ışıklar yanıp arkamızdan sönmeye başladı. Sistem resmen, içeridekilerin dikkatini çekmeyecek şekilde tasarlanmıştı. 

Çalışma odasına gelmemizle derin bir nefes aldım. Cem Bey toplantı masasına geçmemi işaret etti ve kendi masasına doğru ilerledi. Siyahın cezbedici çağrısı, bu odanın Cem Bey'e ait olmadığını gösteriyordu. Asal'a daha çok uyuyordu. Belki biraz daha yaşlı hâline...
“Al bakalım.”

Önüme konulan A4 sayfalarına baktım. Tekrar aynı şeyleri doldurmak zulümdü. Sırf bu yüzden bile o zengin bebesinin hayatını zindana çevirebilirdim. Cebindeki kalemi kâğıtların üzerine koyan adam karşımdaki sandalyeye oturdu. Kendimi bir an, tek kişilik bir sınava giriyormuş gibi hissettim. Cem Bey, tam bir gözetmen edasıyla, tüm hücrelerimi inceliyormuş gibi dik dik bana bakıyordu. Çantamı masanın üzerine koyup kalemi elime aldım. Derin bir nefes alırken formu doldurmaya başladım.

Odanın içine hâkim olan sessizliği rahatsız eden şey, kalemin kâğıtta çıkardı sesti. İzlendiğimi bilmek, ellerimi terletince sık sık kalemi bırakıp avuç içlerimi kotuma silmeme neden oluyordu. Ecel terlerim resmen boyut değiştirmişti. Şu anda sorularımla terlemesi gereken insan Cem Bey'di. O ise halinden gayet memnun bir şekilde sandalyeye yaslanmış, gözlerini üzerime dikmişti. Daha fazla dayanamayacağımı anladığımda kalemi kâğıtların üzerine bıraktım. Biraz sert bırakmış olacağım ki, masa bu etkime karşılık tok bir sesle tepki verdi.

“Cem Bey, annemi nereden tanıyorsunuz?”

Böyle bir soru beklemediğini, donuk gözlerinden anladım. Kaskatı kesilmiş dursa da boynundaki damar sorumun yersizliğini vurgulamak için belirmiş gibiydi. Hafiften de olsa gerilmiştim ama geri adım atmaya niyetim yoktu. “O sizi nereden tanıyor? Neden bu soruyu sorduğumda benzer tepkiler veriyorsunuz?” Birdenbire öne doğru eğildi. Şu anda resmen kişisel alanımın içine girmiş gibiydi. Öfkeden olduğunu düşündüğüm kısılmış gözler, benimkilere sabitlendi. “Formda böyle bir soru olduğunu sanmıyorum.” Ses tonundaki hava, bu işin düşündüğüm kadar masum olmadığını hissettirdi. Merakım daha fazla gıdıklanmaya başladı. Bu işi çözmeden peşini bırakmayacaktım.

“Ama hayatımda var.”

Sesim kontrolsüz, aptal cesaretim takdire şayandı. Fakat Cem Bey'in de bakışları garip bir hızla yumuşadı. Hatta bu duruma benim gibi o da şaşırmış gibi duruyordu. Formu doldurmaya devam etmemi söyledi. Kalemi yavaşça elime aldım. Soracağım bütün sorular dilimin ucundan ciğerime kayıp gitmiş gibi, nefes alamıyordum. Belki de sinirlendiğim için alamıyordum ama sonuç olarak içimin daralmasına çare olamıyordum.

Formu doldurmaya devam ettim ama nedense birkaç dakika öncesine kadar hissettiğim baskıyı hissetmiyordum. Kaçamak bir bakışı gözlerini bana dikmiş adama attım. Bana bakıyordu ama görmüyordu. Fiziken buradaydı, ruhen anılarında... Aklından geçenlerin annemle alakalı olduğuna adım kadar emindim. Bakışlarımı hissettiği an daldığı yerden çıktı. Yakalanmanın verdiği panikle forma geri döndüm.

“Annene sor.”

Kalemi hareket ettirmeyi kestim ama ucunun kâğıttan ayırmadım. Kaldırdığımda mürekkebin büyük bir nokta izi bırakacağına emindim. Bu konuya da burada nokta koymak istiyordum. “Sordum,” diyerek başımı kaldırdım. Sandalyenin kollarına dirseklerini dayamış, parmak uçlarını çenesinin hizasında birbirine değdiren adama baktım. “Tek verdiği cevap, o kulüpten de o adamlardan da uzak duracaksın.” Milimetrik bir şekilde dudaklarının kenarı sağa doğru kıvrıldı. “Özellikle de sizden.” Kıvrım biraz daha yanağına doğru kaydı. “Anneme zarar verecek bir şey yapmadınız değil mi?” Başını hayır anlamında sallaması kafamı karıştırıyordu. Hoş yapsa bile yaptım der miydi?

“O zaman annemin bu nefretinin kaynağı ne?”

Birkaç saniye gözlerimin içine sessizce bakan Cem Bey tekrar “Annene sor,” dedi. Hafifçe dişlerimi sıktım. Bu cümleyi bir kere daha duyarsam patlayacaktım. Bu nedenle konuyu kurcalamayı bırakıp “Sorarım,” dedim sitemli bir tonda. Formun kalan kısımlarını salak saçma şeylerle doldurdum ve kalemi bittiğini belli edercesine sert bir şekilde masaya bıraktım. Ayağa kalkıp çantamı bir hışımla boynuma astım.

“Başka bir arzunuz yoksa-”

“Var.”
Cümlemi bile tamamlamama izin vermeden ayağa kalktı. Kalemin kapağını kapatıp cebindeki yerine koydu. Masadaki kâğıtları toplarken “Beni girişte bekle,” dedi. Kaşlarımı hafifçe çattım. Sorgulayıcı bakışlarımı anlamış olacak ki “Annen dönmeden evde olman gerekiyordu değil mi?” diye sordu. Konuştuklarımızla, bu işi bağdaştırıp vicdan mı yapmıştı?

“Evet ama kendim gide-”

Cem Bey kâğıtları hizalamak istercesine masaya vurdu. Çıkardığı ses, sadece hizalamak için değil beni susturmak amaçlıydı. İmalı bir şekilde gözlerimin içine bakarken “Beni girişte bekle,” dedi tane tane. İtiraz istemeyen ses tonuna, karşı gelmek yerine onu beklemek için girişe doğru ilerledim.

* *

Arabanın içindeki ölüm sessizliği, tanıdık sokağa girmemizle bozuldu. İnmem gereken yeri söyledikten sonra emniyet kemerimi çözdüm. “Zahmet oldu. Teşekkür ederim.” Arabayı durdururken sorun olmadığını söyledi. 

“İyi geceler efendim.”

Kapıyı açmak için yeltendiğimde gözüm apartmana, daha sonra oturduğumuz daireye kaydı. Zihnime olanca hızıyla dolan düşünceler sesli bir şekilde yutkunmama neden oldu. Denizlerin balkonuyla bizim balkon arasında mekik dokurken, yukarı nasıl tırmanacağımı düşündüm. Hoş, ondan önce denizlerin evine nasıl gireceğini düşünmem gerekiyordu. Saat epey geç olmuştu. Eminim ki ev arkadaşı, zil basmamı sorun yapacaktı. Bana bu kadar yardım eden birini zor durumda bırakmak istemiyordum. O sırada aklıma numarasını verdiği geldi. Elimi hızla cebime atarken ufak kâğıt parçasını düşürmemiş olmayı diledim. Parmak uçlarıma değen tırtıklı şeyle derin bir nefes aldım. Dikiz aynasının üzerindeki ışığı yaktım. Cem Bey'in sorgular bakışlarına bir cevap veremesem de “Telefonunuzu kullanabilir miyim?” diye sordum. Sorumu ikiletmeden telefonunu uzattı. Minnettar bir şekilde elime aldığım telefona, kâğıttaki numarayı tuşladım. Cem Bey'in bakışları eşliğinde Deniz'in telefonunu açmasını bekledim.

Uyumuş muydu?

Uyumuş olmasından daha doğal bir şey yoktu. Ya uyanmazsa? O zaman ne yapacaktım?

“Alo?”

Uyku mahmuru sesi telefonun ucunda duymamla rahat bir nefes aldım. “Deniz, ben Bahar.”

Anlayamadığım bir şeyler mırıldanan çocuğa, hatırlaması için “Üst kat komşunuz,” diye ekledim. “Bahar ne oldu? Neredesin?”

Bir yerden doğrulduğunu hissettim. Rahatını bozmuş olmanın verdiği his, vicdanımı dürterken “Aşağıdayım. Kapıyı açar mısın?” diye sordum. “Tamam açıyorum. Bu numara kimin?”

“Gelince anlatırım.”

“Tamam.”
Telefonu kapatıp Cem Bey'e döndüm. Teşekkür edecekken bakışları kelimeleri yutmama neden oldu. Neden sinirlenmişti? “Deniz kim?” diye sorduğunda düşünmeden alt kat komşumuz olduğunu söyledim. “Eve gideceğini sanıyordum.”

“Anahtarımı unuttum.”

Hafifçe tek kaşı seyirdi. “Annen kulüpte çalışmanı istemediğine ve o gelmeden evde olman gerektiğine göre, içeri girmen lazım. Komşuya gitmen değil.” Boş bulunup “Gireceğim zaten,” dedim. Kaşları olabildiğince çatıldı. “Nasıl?” Ona neden hesap veriyordum ki? “Bir şekilde,” dediğimde “Ne şekilde?” diye sordu. Size ne demem ayıp kaçar mıydı? Telefonu elimden alan adam bir şeyler yazmaya başladı. Ne yaptığını merak edercesine uzanıp ekrana baktım. Çilingir numaraları mıydı o?

“Yok yok, çilingir olmaz.”

Başını bana çeviren adamın kafası karışmış ve bu durumdan sinirlenmiş gibiydi. Belli ki olayın aslını öğrenmeden ne beni ne de bu işin ucunu bırakacaktı. Pes edip teslim olur gibi ellerimi kaldırdım. “Annem kulüpte çalışmamam için kapıyı üzerimden kilitledi. Ben de ona inat, camdan çıktım.” Yüzündeki ifade öldürücü bir darbe almış gibi kasıldı. “Kaçıncı katta oturuyorsun sen?” Parmağımla evimizin olduğu katı işaret ettim. Öne doğru eğilip camdan baktı. Gözleri olabildiğinde açılırken saniyesinde kısıldı. “Deniz dediğin kişi de erkek,” dediğinde nereden bildiğini sormak istedim. Bakışlarını apartmandan çekmeyince bende o tarafa doğru döndüm. Deniz balkona çıkmış, etrafa bakınıyordu. Belli ki yukarı çıkmamamdan dolayı merak etmişti. Kapıyı aralayıp el sallayarak dikkatini çektim. 

“O kattan aşağı inmeyi nasıl başardın?”

Tekrar Cem Bey'e döndüm. Kafasında hesap yapmaya çalışıyor gibiydi. “Sadece 1 kat indim. Deniz yardım etti.” Düşüncelerinden sıyrılan adam tekrar ciddi ifadesine büründü. “Aynı yolla geri dönmeyi düşünmüyorsun herhâlde?” Bu soruya vereceğim cevaptan sonra olacakları az çok tahmin edebiliyordum. Eminim ki böyle bir şey yapmamamı, çilingir çağırmamız gerektiğini savunacaktı. 

“Aslında tam olarak onu düşünüyorum.”

Tekrar apartmana bana adam aşağı inmemi söyledi ve arabanın motorunu durdurup benden önce indi. Ne olduğunu anlamaya çalışarak aşağı indim. Beni beklemeden apartmana doğru ilerledi. Deniz'in bakışları önce Cem Bey’de daha sonra benim üzerimde dolaştı. “Ne oluyor?” Bu saatte bir fısıltı bile gök gürültüsü etkisi yaratıyordu. Mahallenin dikkatini çekmemek için pandomim yapmaya karar verdim ve ellerimi iki yana açarak bilmediğimi işaret ettim. Cem Bey’in apartmanın girişinde beni beklediğini görünce adımlarımı hızlandırdım. İçeri girdik. Sessizlik içinde asansörü bekledik. Denizlerin katına çıkana kadar sessizlik bize yoldaş oldu. Kapıyı açan çocuk, gözlerini Cem Bey’den ayırmıyordu. Hafifçe kaşları çatılmıştı. 
“İyi akşamlar genç.”

Deniz'in cevap vermesine bile izin vermeden içeri giren adam sağa sola bakınmaya başladı. Ne olduğunu anlamadan peşinden ilerledik. Balkona çıkan adam uzanıp yukarı baktı. Sanırım yukarı çıkmanın imkânsız olacağını kendi gözleriyle görüp savunmak istiyordu. Üzerindeki ceketi çıkarmasıyla Deniz'le birbirimize baktık. Tekrar Cem Bey’e döndüğümüzde, balkon korkuluklarının üzerinde olduğunu gördüm. Çığlık atmamak için ellerimi ağzıma bastırdım. İp cambazı gibi incecik demirin üzerinde duran adam tavandan destek alıyordu. Deniz panikle yanına gitti. Bense olduğum yere çakılmış gibi hissediyordum. Geriye doğru eğilip bir yere tutunan adam ayaklarını serbest bırakınca, tuttuğum çığlığı serbest bıraktım. Gözlerimi sıkıca yumdum. 20 saniye veya daha fazla bir süre kapalı tuttum. 20 saniye böyle durumlarda çok ama çok uzun bir zamandı. 

“Ne oluyor ya?”

Arkamdan gelen kalın, bir o kadar erkeksi sesle gözlerimi açtım. Cem Bey’i görememiş olmam kalbimin gümbür gümbür çarpmasına neden oldu. Düşmüş müydü? Balkona doğru koştum. Deniz'in yukarı doğru bakmasının tezatlığı içinde balkon demirlerinden eğilip karanlıkta aşağısını görmeye çalıştım. Gözlerim buğulanmaya ve acımaya başladı. Yukarıdan adımın fısıldandığını işittim. Başımı yukarı çevirmemle birkaç damla yaş yanaklarımdan süzüldü. Gördüğüm kişi dudaklarımın aralanmasına neden olurken “Cem Bey,” diye fısıldadım. Bu adam gerçekten cambaz falan mıydı? 20 saniye içinde nasıl yukarı çıkmıştı?

“Oradan bana bir çarşaf uzatın.”

Deniz ne yapacağını anlamış gibi yanımdan ayrıldı. Dilimin ucuna toplanan kelimeleri dökemiyordum. Sadece Cem Bey'e bakıyor, içimdeki ağlayan çocuğa iyi olduğunu kanıtlamaya çalışıyordum. Bir süre sonra elinde mavi çarşafla yanıma gelen Deniz “Ne yapacağım?” diye sordu. Yukarı atmasını işaret eden adam, ucuyla çarşafı yakaladı. Tıpkı benim yaptığım gibi çarşafın bir ucunu korkuluklara bağladı. Denizlerin balkonunun yarısına bile uzanmayan çarşaf ne işimize yarayacaktı anlamıyordum.

“Bahar, şimdi korkulukların üzerine çık bu çarşafa tutunarak. Genç sen de yardım et.”
Bakışlarımı Deniz'e çevirdim. Tedirginliği benimkiyle yarışamazdı bile. Neden korkuyorsun ki Bahar? Zaten bu şekilde yukarı çıkmayı planlamamış mıydın? Tekrar Cem Bey'e baktım. O hiç yardım almadan tırmanmıştı. Demek ki çıkılabiliyordu ama benim çıkamayacağımın da farkındaydı. Bu yüzden çarşaf istemişti. Aşağı baktım. Bizim ev kadar olmasa da yüksekti. Şansım bir kere daha yaver gidebilir miydi?

“İstersen biz de bekleyebilirsin.”

Deniz'in cümlesiyle başımı yine ona çevirdim. Bu cazip bir teklifti ama sabah annemin gelmesiyle yaşayacağım adrenalin bunun yanında hiçbir şeydi. Öyle ya da böyle yukarı çıkmalıydım ve bu sefer yalnız değildim. En azından ölüm riskimi azaltacak iki kişi vardı. İlk kez gördüğüm yakışıklıyı da sayarsak üç...

“Sorun yok. Başarabilirim.”

Sandalyeden destek alarak korkulukların üzerine çıktım. Dengemi sağlamakta zorlanırken çarşafa can havliyle tutundum. Bacaklarımdan birinin tuttuğunu hissetmem bile rahatlamamı sağlamıyordu. “Kızı sıkı tut, yoksa o yere düşmeden sen cehennemi boylarsın.” Düşersem intihar sayılır mıydı? İntihar olmasa bile kesinlikle katil olurdum. Çünkü Deniz, bacaklarımla bir bütün olmuş gibiydi. 

Bana seslenen adama bakamayacak pozisyondaydım ama sesini duyuyordum. “Seni yakalayabilmem için çarşafa biraz tırmanman lazım. 3- 4 karış yeter.” Derin bir nefes aldım. İnmeyi başardıysam, çıkmayı da başarabilirdim. “Yapabilirsin değil mi?” Başımı evet anlamında salladım. Daha sonra beni görmediği aklıma gelince “Evet,” dedim. 

“Genç, sen de bacaklarından havaya kaldırıp yardım et.”

“Tamam.”
“Bahar üçe kadar sayacağım. Tırman ve elimi hissedene kadar durma.”

Başımı tamam anlamında salladım. “1…” Kalbim yerinden çıkacak gibi çarpmaya başladı. “2…” Nefes alışverişim kalbimle paralel doğrultuda artıyordu. “3!” Gözlerimi kapattım ve yukarı doğru tırmanmaya başladım. Kollarım acımaya başladı. Bir süre sonra bacaklarımdaki baskı yok oldu. Sanki havada uçuyordum. Ellerim çarşafta kaymaya başladı. Daha sıkı tutundum ama yukarı çıkabileceğimi sanmıyordum. 

“Çok az kaldı Bahar.”

Avuç içlerim alev alev yanıyordu. Kollarımın ağrısı dayanılmayacak bir haddeye geldi. Bedenim uyuşmaya başladı. Yanaklarımdan süzülen yaşlar, rüzgârın etkisiyle içimi ürpertiyordu. Daha fazla dayanamayacaktım. Ellerimi bırakmayı düşündüğüm an, sağ bileğimden sıkıca kavrandım. Kollarımdaki ağrı tek bir noktada toplandı. Daha sonra o nokta, koluma yayıldı. Uyuştu. Koca cüssemi taşıyan ufacık bir koldu ve saniyeler içinde hissizleşmişti. Zorlanma sesine benzeyen bir ses eşliğinde yukarı çekildiğimi fark ettim ve bir süre sonra titreyen bedenimi saran kolların olduğunu hissettim. Yaşadığım adrenalin yüzünden soluklarım kesikleşti. Bacaklarımı soğuk bir zeminde hissettim an gözlerimi araladım. Benimkiyle aynı anda inip kalkan bir göğse yaslanmış, balkonda uzanır pozisyondaydım. Cem Bey’den ayrılacak gücü toparlayana kadar tekrar gözlerimi kapattım. Kulağımın altındaki ritim, biraz daha artarsa tek bir ses çıkaracak gibiydi. Ben korkmuştum ama belli ki, o benden daha çok korkmuştu. Böyle bir şey yaşatmaya hakkım yoktu. Kalp atışlarım sakinleşmese de nefesimi kontrol altına almaya çalıştım. Bir an önce toparlanmalıydım.

“İyi misin?”

Başımı evet anlamında sallarken gözlerimi açtım. Cem Bey’den yavaşça ayrıldım. İçimdeki korku yangınını söndürmek istercesine sırtımı soğuk duvara yasladım. Hiçbir fayda etmiyordu. Resmen, ölümle burun buruna gelmiştim. Ben yaşama tutunamamıştım ama karşımda korkuluklara yaslanan adam beni tutmuştu. Hem de hiçbir sorumluluğu yokken. Canımı ona borçluydum. 
“Ç-çok teşek-teşekkür ederim.”

Önemsiz der gibi başını salladı. Onunda hâlâ nefesi düzene girmemişti. “Bir işe başladıysan, asla pes etme.” Solukları arasında söylediği cümle ders verir nitelikteydi ve söyleyecek hiçbir sözüm yoktu. “Pes etme ihtimalin varsa da asla başlama.” Korkuluklara tutunarak ayağa kalktı ve üzerindeki tozu silkeledi. “Ve bir daha böyle işlere kalkışma.” Balkon korkuluklarının üzerinden bacağını attı ve diğer tarafa geçti. Çarşafı eline dolarken gözlerini benden ayırmadı.

Sanki bu işlerde ustalaşmıştı. Kendini aşağı bırakmadan önce iyi olduğumdan emin oldu.
“Her zaman senin yanında olamam. İyi geceler yavru kuş.”

Yorumlar