Veliahtlar - 15. Bölüm
ASAL
Kalabalık ailemize bir Güneş doğmuştu ve gündemimiz neredeyse iki haftadır O'ydu. Bir bebeğin, tüm insanları bir araya toplaması hayret vericiydi. Bayramlar küsleri barıştırırdı ama bizim ailede buna bir bayram şekeri neden olmuştu. Aslında düşünürsek, iki bayram şekeri... Hale ve Masal'ın barışmasını Güneş sağlasa da Masal'la aramdaki sorunların hallolmasını sağlayan kişi Hale'ydi. Yine de radyo yayınına yaptığı 'şakanın' aramızda kavgaya dönüşmesini engelleyememişti. O grupla neden uğraşmak istediğini anlayamıyordum. Onlar kimdi ki... Amcamı zor durumda bırakacak ne yaşamış olabilirdi? Peki o andan sonra neden ağzını bıçak açmıyordu. Bir nevi bana ders mi veriyordu?
Her zamankinden daha enerjik bir şekilde uyandım ve hızla okul için hazırlanmaya başladım. Gelen mesaj sesiyle telefonuma doğru yürüdüm. Ekranda görülen isim ve altındaki mesaj sıkıntılı bir biçimde nefes almama neden oldu.
Gönderen: Emre
Okula geldiğin gibi müzik kulübüne ışınlan. Seviliyorsun yakışıklı…
Dersler haricindeki çoğu vaktimizi müzik kulübünde geçirirdik ama Emre’nin bu seferki karın ağrısı başkaydı; okullar arası müzik yarışması. İyi müzik yaptığımızı salak saçma bir yarışmanın belirlemesine gerek yoktu. Öte yandan buna birçok okul katılıyordu. Hem de sadece liseler değil, üniversiteler de. Kazanamama gibi bir durumda, Emre’nin ne kadar üzüleceğinin farkındaydım. Ben de bir o kadar sinirlenecektim. Bu yüzden en iyisi hiç bulaşmamaktı ama Emre neredeyse bir haftadır sadece bu konuyu konuşuyordu. Ben hayır dedikçe o daha çok diretiyordu. Nedenini soruyordu. İhtimaller diyordum, kazanabileceğimizi söylüyordu. Bu çocuk gerçekten kafasına bir şey koydu mu, kolay kolay vazgeçmiyordu. Eminim ki şimdi de beni kulübe çağırmasının nedeni, bu yarışmaydı.
Hazırlanmam bittikten sonra aşağı indim. Mutfaktaki annemin yanağına öpücük kondurduktan sonra masadaki salatalıklardan birkaç tanesini ağzıma attım.
“Ben çıkıyorum.”
Annem sucuklu yumurta ile uğraşırken “Daha kahvaltını etmedin,” dedi. Yediğim zeytinin çekirdeğini çöp kovasına fırlatırken “Okulda bir şeyler atıştırırım,” dedim. Annem itiraz etmeye kalktı. Ben ise bunu duymamak için, bu sefer diğer yanağından öpüp yürümeye başladım. Mutfaktan çıkıp araba anahtarlarına doğru yürürken arkamdan bir ses duyuldu.
“Gidiyor musun?”
Masal ilk kez kendi rızasıyla benimle konuşmuştu. Bunun şaşkınlığını belli etmemeye çalışarak arkamı dönüp ikizimin baygın duran gözlerine baktım. Başımı evet anlamında sallayınca “Bekle ben de geliyorum,” dedi. İşte şimdi kaşlarımın şaşkınlıkla havalanmasına engel olamamıştım. Bana barış çubuğu mu uzatıyordu?
Mutfağa girdi. Annemin itiraz ettiğini duyar gibiydim ama tıpkı benim gibi Masal da koşar adım yanından ayrılmıştı. “Hadi gidelim,” diyerek yanımdan hızla geçerken “Bu saatte okulda ne işin var?” diye sordum. Önce duraksadı. Cevap vermek için ağzını açtı. Sonra bir şey hatırlamış olacak ki, aynı hızla kapattı.
“Seni ilgilendirse bilirdin. Gidelim.”
Aman bana ne zaten der gibi omuz silktikten sonra Masal’ın peşinden ilerledim. Evden ayrılıp yoğun trafiğin içinde yol bulmaya çalıştım. Arabanın içindeki sessizlik can sıkıcı bir hale dönüşünce, radyoyu açtım. Frekanslar arasında gezinirken Justin Bieber’in bir şarkısına rastladım. Göz ucuyla Masal’a baktığımda bakışlarını radyoya kaydırmış olduğunu gördüm. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı. Sanırım bu şarkıyı seviyordu. O bana barış çubuğu uzattıysa ben de onun için bu adama birkaç dakikalık katlanabilirdim. Kanal aramayı bırakıp, yola odaklandım. Masal’ın mırıldanarak şarkıya eşlik etmesi gülümsememe neden oldu. Bunu fark etmemesi için başımı sol tarafıma doğru çevirdim. En azından hâlâ içeride, benim o baş belası ikizim duruyordu. Sırf bunu görmemi sağladığı için o meymenetsiz adama teşekkür bile edebilirdim.
Okula geldiğimizde, otoparkta tek tük arabaların olması, saatin erken olmasındandı. Arabadan inip yürümeye başladım. Nedense Masal’la aynı yere gittiğimizi hissediyordum. Çünkü hobi katına çıkmama rağmen peşimden ayrılmamıştı. Yükselen gitar sesi ve ardındaki melodik tını, tanıdıktı ama Hale’nin neden şarkı söylediğini anlayamıyordum.
Açık olan müzik kulübünün kapısından içeri, mümkün olduğunca sessiz bir şekilde girdim. Hale her zamanki gibi gözlerinin kapalı olacağını biliyordum. Sesinin farklı ve etkileyici bir tonu olmasına rağmen kendine güvenmemesini anlamıyordum. Emre bizi park ettiğinde duracak gibi oldu ama devam etmesini işaret ettim.
“Love me like you do, love me like you do
Love me like you do, love me like you do
Touch me like you do, touch me like you do
What are you waiting for?”
Seçtiği şarkı tam onluktu. Emre gitarın tellerine son kez dokundu. Hale sesini yavaşça alçaltırken gözlerini açtı. O sırada Masal’ın alkışlamasıyla irkilen kız, elini kalbinin üzerine koyup diğer elinin baş parmağıyla damağını ittirdi. Emre gitarı yanındaki sandalyeye koyarken “Nasıl abi?” diye sordu. Gözlerimi Hale’ye kaydırdım. Beklentiyle bana bakıyor, ağzımdan çıkacak her sözü koşulsuzca kabul etmeyi bekliyordu.
“Güzel,” dediğimde gülümsedi. Emre rahatlamış bir şekilde nefes aldı. “Yarışma için Hale’yi solist seçelim diyorum.”
“Biz bu konuyu hallettik sanıyordum.” Hale’nin gülümsemesi azalır gibi oldu. Belli ki heveslenmişti. İşte en korktuğum şey oluyordu. Emre üzülmesin diye uğraşırken, şimdi Hale hayal kırıklığına uğramasın diye çabalayacaktım.
“Ne yarışması?”
Masal’ın sorusuyla Emre ballandıra ballandıra yarışmayı anlatmaya başladı. Hale’ye de bu şekilde anlattıysa kızın heveslenmesi normaldi. Masal ciddi bir ifadeyle bana döndü. “Böyle bir şeyi neden bize söylemedin?”
Hesap mı soruyordu o? Haftalar önce onunla konuşmamı istemediğini söylediğini unutmuş muydu? “Emre, Hale’yi dinlemek istemese belki de yarışmadan hiç haberimiz olmayacaktı.” Gerçekten sinirlenmişti ve bu şaşırtıcıydı. Genellikle dinlediğim müzikleri, kafa şişirtici bulurdu. Evde saatlerce stüdyoya kapanmamı, can sıkıcı. Şimdi müzik yarışmasına katılmadığım için bana kızıyor muydu yani?
“Katılmayacağımız için söyleme gereği duymadım.” Masal kaşlarını çatarken “Neden katılmayacakmışsınız?” diye sordu. Gerek olmadığını söyleyince kollarını göğsünde bağlarken “Ne demek gerek yok?” dedi. Bakışlarımı Masal’dan sırasıyla Hale ve Emre’ye kaydırdım. “Bir yarışma bizim iyiliğimizi belirleyemez,” dediğimde ukala bir kahkaha atan Masal “Korkuyorum demiyor da…” dedi. Sertçe başımı ona çevirdim. Azarlar gibi “Korktuğum falan yok!” dediğinde “He Asal he!” diyen ikizimi kendi ukalalığında boğmak istiyordum. “Oradan bakıldığında kıçı kırık bir yarışmadan korkacak biri gibi mi duruyorum?”
“O zaman neden katılmak istemediğini söyle.”
“Söyledim,” dediğinde mavi gözlerini kısan Masal “Gerçek nedenini söyle,” dedi. Bir an dilime gelen kelimeleri sessizce yuttum. Nedenimi söylediğimde, onlara güvenmediğimi sanacaklardı. Oysa onlara güveniyordum. Grubumuza Hale’nin katılması daha güçlü olmamızı sağlardı ama sonucunda neler olabileceğini kestiremiyordum. Sanırım ikizimin dediği gibi korkuyordum ama başarısız olmaktan değil, en yakınlarımın hayal kırıklığına uğramasından.
“Tamam korkuyorum Masal oldu mu?”
Masal kabullenmiş olmamın verdiği güvenle gülümsedi. “O zaman korkunun ecele faydası olmadığını öğrenme zamanı.” İşte şimdi sinirlenmeye başlıyordum. Emrivakilerden hoşlanmadığımı bilmelerine rağmen, hâlâ üzerime gelmeleri sabrımı zorluyordu.
“Aslında korkunun ecele faydası oldu,” Masal bakışlarını benden Emre’ye kaydırdı. Gözlerimi kısarak en yakın arkadaşıma döndüm. Tedirgin bir hâlde gözlerini benden kaçırıp kızlara çevirdi. “Çünkü bugün kayıt için son gün.”
Masal dehşetle iç çekip bana döndü. “Hemen gidip kaydı yaptırın hadi.” Başımı iki yana salarken “Asal hadi dedim!” diye uyardı. “Sen bana emir veremezsin,” dediğimde gözlerini kapatıp derin bir nefes alan Masal “O zaman rica ediyorum. Emre’yi de alıp yarışmaya kayıt yaptırmaya gider misiniz?” diye sordu. Gerçekten tam anlamıyla bir ricaydı, bir de dişlerinin arasından konuşmasa.
Dilimi şaklatınca sinirle ayağını yere vuran Masal, yüksek sesle inledi. Bencillik yaptığımı haykırdı. Diğerlerinin önünü kapadığımı… Şimdi bu kadar ısrarcı olmasının nedenini anlıyordum. Her şey Hale içindi ama üzgünüm Masal, benim reddetmem de onun için…
“Bensiz katılabilirler,” dediğimde “Ya sabır!” diye bağırdı. “Katılmasına katılabilirler, ama seninle olduğu kadar güçlü olamazlar. Sen tanıdığım en iyi bateristsin. Ayrıca yeni birini bulmak kolay mı? Bulsalar bile yarışmaya kadar o uyumu yakalamak için-”
“O yarışmaya katılmayacağım Masal Kara. Bu konu burada kapandı.”
**-**
MASAL
İkizim kelimenin tam anlamıyla sinir bozucuydu. Sırf kendi korkuları yüzünden, grup arkadaşlarının önünü kesiyordu. Hale ve Emre somurtarak oturuyor, Asal ise bu durumu hiç umursamıyormuş gibi duruyordu. Her geçen saniye ikizimi öldürme planlarım daha da vahşileşiyordu. Arkadaşlarımın üzülmesini engellemek için bir şey yapmalıydım ama ne? Tahtada saçma matematik soruları çözen kadını kontrol ederek telefonumu çıkardım ve çaktırmadan mesaj yazmaya başladım.
Gönderilen: Emre
Yarışma için ne gerekiyor?
Gönder tuşuna bastıktan sonra omzumun üzerinden arkama baktım. Çaprazımda oturan çocuk bir anda irkildi. Etrafı kontrol ederken telefonunu cebinden çıkardı ve masanın altına soktu. Hocayı kontrol ettikten sonra başını eğdi. Mesajı okuduğunu önce bana sonra Asal’a bakmasıyla anladım. Yakalanmamak için önüme doğru döndüm. Bir dakika geçmeden telefonum titredi.
Gönderen: Emre
Sadece bir form doldurup teslim ediyorsun. Grubun adı, hangi okul olduğu iletişim bilgileri falan…
Kaçamak bakışlarla mesajı okudum. Aklım tüm hızıyla çalışmaya başladı. Kazanma ihtimallerinin yüksek olduğu bir yarışmaya salak saçma nedenlerden dolayı katılmamalarına izin veremezdim. Kaydı onlar yaptırmazsa, ben yaptıracaktım. Belki bana kızacaktı ama başladığı işi bitirmesiyle meşhur olan ikizim, kayıt yaptırıldıktan sonra kaçamayacaktı ve o yarışmayı kazanmak için canla başla çalışacaktı. Hale’ye göz göze geldik. Ne olduğunu sorar gibi başını salladı. Dudaklarımı oynatarak ‘Yok bir şey,’ dedim ve hızla mesaj yazmaya başladım.
Gönderilen: Emre
Kayıtlar nerede yapılıyor?
Mesajı gönderdikten sonra yine Emre’ye baktım. Yüzü mutlak şaşkınlıkla çarpılmışken, bakışlarını bana kaydırdı. Dudaklarını oynatarak ciddi olup olmadığımı sordu. Başımı evet anlamında sallarken izlendiğimi hissettim. Çaktırmadan arkamdaki Asal’a baktığımda dikkatinin Emre’de olduğunu gördüm. Yakalanmanın verdiği panikle önüme döndüm. O sırada zil çaldı. Sanki şalter kaldırılmış gibi sınıfta sesler yükseldi. Öğle arasıydı ve sınıf yaklaşıp on saniyede boşalmıştı.
Kafamdaki planı harekete geçirmek için bundan iyi zaman olamazdı. Eşyalarımı çantamın içine tıkarcasına doldururken Hale nereye gittiğimi sordu. Ona da toparlanmasını söylediğimde arkamdaki bir ses duraksamama neden olmuştu.
“Nereye?”
Asal’ın ne zamandır tepemde dikildiğini bilmiyordum. Yavaşça başımı kaldırdım ve sorgulayıcı ifadesine bakarak “Teyzemlere,” dedim. Gelişi güzel verdiğim cevabın ne kadar inandırıcı bilmiyordum ama sanırım ufak kuzenimi kullanmak akıllıcaydı. “Güneş’i özledim,” deyip ayağa kalktım. Asal inanmadığını belli eden bakışlarıyla bana bakmayı sürdürdü. Hale’de toparladığı çantasıyla ayağa kalktı.
“Okuldan sonra görebilirdiniz,” dediğinde Asal’a döndüm. “Sizden bana fırsat kalmıyor ki. Şimdi gidip, kimse yokken doyasıya seveceğim kuzenimi.”
“Uzaktan.” Asal ukala bir gülümsemeyle bana bakarken “Seni sevdiğim gibi işte,” dedim. “Uzaktan…” Afallamış bir hâlde bana bakarken arkamı döndüm ve Hale’nin koluna girip yürümeye başladım. Bal surat hiçbir şey anlamasa da benim hızlı adımlarıma ayak uydurdu. Bahçeye çıktık, okulun çıkışına doğru yürüdük. Yoldan geçen bir taksiye el edip durdurdum. Apar topar bindik. Emre’nin son attığı mesajı okuyup taksiciye İTÜ Maslak Kampüsüne gideceğimizi söyledim.
“Ne?!”
Hale çığlıkvari bir sesle kulağımın dibinde bağırdı. Yüzümü buruşturarak kapıya doğru kayıp aramıza mesafe koydum. “Biz Güneş’i görmeye gitmiyor muyuz?”
Başımı hayır anlamında sallarken, “Yarışmaya kayıt yaptırmaya gidiyoruz,” dedim. Gözleri dehşetle büyüyen kız “Asal yarışmaya katılamayacağını söyledi,” deyince yapmacık bir ifadeyle şaşırırken “Gerçekten mi? İyi ki söyledin. Bilmiyordum,” dedim. Hale bozulmuş bir şekilde bakarken gözlerimi devirdim.
“O katılmak istemezse, biz de onu mecbur bırakırız. Biliyorsun, sırf adı orada yazıyor diye o yarışmayı kazanmak için çabalayacak.”
“Asal’ın arkasından iş çevireceğiz yani,” dediğinde rahatsız olduğu her halinden belliydi. Asal’la ortak olup benim arkamdan iş çevirirken her şey güzeldi de şimdi mi sorun olmuştu.
“İntikam soğuk yenir Hale’ciğim. Bu sefer de bana yardım edersin diye umuyorum.”
* *
Yol git git bitmezken, yine bir kırmızı ışığa takılmıştık. Allah’ım bu Maslak trafiği, öğlen saatlerinde bile kalabalık olmayı nasıl başarıyordu. Oflayarak başımı cama dayadım ve yandaki duran arabaların içindeki insanları izlemeye başladım. O sırada duyduğum motor sesleriyle başımı arkaya çevirdim. İki motorlu, araçların arasından geçiyordu. Nedense bir heyecan dalgası bedenimi kapladı. Yanımızdan geçmeleriyle önüme döndüm. Biraz ilerde durdular. Nedense arkadaki iri yapılı adam tanıdık gelmişti. Kask taktığı için kim olduğunu anlayamamıştım. Gözlerim motoruna kaydığında dudaklarım yavaşça aralandı. Plakaya baktım. Enes’in plakasını andırıyordu. Tekrar motorcuya alıcı gözüyle baktım. Fiziken hatırladığım gibiydi. El yordamıyla Hale’yi bulup dürtmeye başladım.
“Hale, Enes… Enes değil mi?”
Bir ipucu görmek umuduyla gözlerimi motorlu adamdan ayırmadım. Hale üzerime doğru eğilip, kimden bahsettiğime bakmak için camdan dışarıyı inceledi. Başını sertçe motorlulara doğru çevirdim. Acıyla inleyen kız, “Masal,” diye bağırdı. “Boynumu kıracaksın.”
“Bak orada işte!”
Hale tek eliyle boynunu ovalarken gösterdiğim yere baktı. “Bal böceği, adamların kafasında kask var. Enes olup olmadığını götünden mi anlamamı istiyorsun?” Gözlerimi fal taşı gibi açarak Hale’ye döndüm. Küfür ettiği zamanlar, sanki dünyanın en kötü şeyini yapıyormuş gibi hissediyordum. O derece ağzına yakışmıyordu. Hoş, göt demek çok da küfür sayılmazdı. Bir dakika ya, o götünden Enes olduğunu anlayabilir miydi? Benim sevdiceğimin hangi ara o kalkık poposunu incelemişti de…
Arabanın hareket etmesiyle yeşil ışık yandığını anladım. Motorlular saniyede gözden kaybolurken “Abi, şu motorluları takip et!” dedim. Sanki tam tersini söylemişim gibi sağa yanaşan adama “Yahu sana dur mu dedim ben?” diye sordum. Durdu. Şaka gibi, adam beni umursamayıp arabayı durdurmuştu. “Abi sen benimle dalga mı geçiyorsun?”
Taksici dörtlülerini yakıp arkasını döndü. “Geldik,” dediğinde dışarıyı inceledim. Resmen Enes aklımı başımdan almıştı. “İçeri girilmiyor mu?” diye sorduğumda ilerideki kapıyı gösterdi. “Taksiyle içeri girmemiz için, dolaşmamız lazım kardeşim. Değişim saati yaklaşıyor. Bak şu kapıdan içeri girdiğin an kampüstesin.” Resmen paramla rezil oluyordum. “İyi,” diyerek borcumu sordum ve adama parayı uzattım. “Üstü kalsın!” Arabadan öfkeyle indim. Hale’nin taksiciden özür dilediğini işitiyordum. Kapıyı kapatıp yanıma gelmesiyle gaza basan adam, saniyede gözden kayboldu.
“Bunu az önce yapsaydın ya!”
Ardından avazım çıktığı kadar bağırdım. Yanımızdan geçen birkaç kişi bana doğru döndü. Hale utanmış bir şekilde susmamı işaret etti. “Ne sus ya? Göz göre göre Enes’i kaçırdık.”
“Daha Enes olup olmadığını bile bilmiyorsun bal böceği.”
“Oydu!” diye bağırarak ayağımı yere vurdum. Hoş, yakalasak ya da nereye gittiğini öğrensem ne yapacaktım. Onu araştırdığımı düşündüğü için beni az kalsın öldürecek olan adamın karşısına çıkacak halim yoktu ya. Yine de beni dinlemeyen taksici yüzünden tüm tepe tüylerim hazır ola kalkmıştı.
“Oysa o. Okuldan Enes’i takip etmek için mi kaçtık biz?”
Hale haklıydı. Resmen çocuk aklımı başımdan almış, buraya neden geldiğimizi unutturmuştu. Son kez, gittiği yöne doğru baktım. Hale gözlerini devirerek koluma girdi ve beni çekiştirmeye başladı. Taksicinin söylediği kapıdan girdik. Güvenliklere kimliğimizi bırakırken, yarışma kaydının nerede yapıldığını sorduk. Anlattıkları yönlerle kafamda kroki çizerken teşekkür ettim ve turnikelerden içeri girdik. Söyledikleri tarafa doğru yürürken ağaçlı bir yol bizi karşıladı. Sanki üniversitede değildik, ormanda gezintiye çıkmıştık. Üniversitelerin bu kadar güzel olduğunu bilseydim işi baştan sıkı tutardım.
Kampüs o kadar büyüktü ki yürü yürü bitmiyordu. Merdivenden in, sağa dön yürü, tekrar sağ yap yürü yürü… Sanırım burada okusam, bir yerden bir yere gitmek için araba öğrenmeyi düşünebilirdim. Nihayet söyledikleri meydan gibi yere geldiğimde küçük dilimi yutmamak için kendimi zor tuttum. Resmen kampüsün içine, ayrı bir şehir kurulmuştu. O kadar kalabalıktı ki, iğne atsak yere düşerken birkaç saat geçerdi. Yerdeki çimler bile, insanlardan görünmüyordu. Gözüm büyük bir afişin önünde duran masaya takıldı. Hale’nin koluna girip, o yöne doğru yürümeye başladım. Peşimde yaprak gibi savrulan kız “Masal yavaş!” diye bağırdı. “Zaten herkes bize bakıyor, koşarak dikkatleri daha çok üzerimize topluyorsun.” Yine haklıydı. Okula girdiğimizden beri, yanımızdan geçen herkes bir kere bizi baştan aşağı süzüyordu. Keşke kolej formalarıyla gelmeseydik, belki o zaman çok fazla dikkat çekmezdik. Neyse, olmuşla ölmüşe çare yoktu. Bu bakışlardan kaçmak için işimizi çabuk bitirmemiz gerekiyordu.
Kayıt yapılan masanın önünde durduk. Kendi aralarında konuşan bir grup genç bizi fark etmeyince kibar bir şekilde boğazımı temizledim. Kızlardan biri bana doğru dönünce elimi kaldırıp “Selam” dedim. Kız baştan aşağı beni süzdükten sonra “Evet?” diyerek karşılık verdi. Yanındaki arkadaşları da bize doğru dönmüştü. Nedense gerildiğimi hissettim.
“Biz… Ee… Yarışmaya kayıt yaptıracaktık.”
“Siz mi?” Ukala ses tonuyla gözlerim kısıldı. Şimdi kavga etsek, boşuna işleri yokuşa sürecektim. O yüzden sessiz kalmayı tercih ettim. Kız önünde duran formlardan birini uzatırken “Bunu doldurun yeter,” dedi. Elinden yırtarcasına kâğıdı aldım. Hale gerginliğimi anlamış gibi koluma girdi ve “Teşekkürler,” diyerek beni çekiştirdi. “Tişikkirlir! Ne teşekkür ediyorsun ya. Görmedin mi nasıl alay etti bizle?”
“Alay etti diye kız kavgası gibi saç baş dalalım istersen. Sen karşıdaki meslek liselileri çok izliyorsun sanırım. Hadi formu dolduralım. Kayıt olalım ve şu üzerimizdeki gözlerden uzaklaşalım.”
Hale yine, yeni, yeniden haklıydı. Biz buraya kavga için gelmemiştik. Kavga edeceksek bile müziğimizle edecektik. En azından onlar edecek bende ‘Yörüyün be!’ diyerek tezahüratta bulunacaktım. Kalem çıkarırken “Dön arkanı,” dedim ve Hale’nin sırtında formu doldurmaya başladım.
Grup adı: İronistler
Katıldıkları okul: Gezer Koleji
İletişim bilgilerini de yazdıktan sonra “Tamamdır,” dedim. “Hadi bitirelim şu işi.” Tam arkamı dönüp birkaç adım atmıştım ki, bir şeyin bana çarpması ve kendimi iki seksen yerde bulmam bir oldu. İlk şoku attıktan sonra refleks olarak eteğimi düzeltmeye çalıştım.
“Masal!”
Endişeyle yanıma eğilen Hale bir şeyimin olup olmadığını sorarak yattığım yerden doğrulmama yardım etti. O sırada önüme uzanan elle başımı kaldırdım. Bir meteor parçası mahcup bir şekilde bana bakıyordu. “Sen ne yapıyorsun ya?!”
“Çok özür dilerim. Ben seni fark etm-”
Elimin tersiyle çocuğun eline vurdum ve Hale’nin yardımıyla ayağa kalktım. “Demek ki akıl yaşta falan değil, başta. Üniversiteli olmuş ama…”
“Özür diledim dedim ya.”
Üzerimi düzeltirken aklıma gelen şeyle “Form!” diyerek etrafa bakınmaya başladım. Gördüğüm manzarayla “Sen ne yapıyorsun ya?!” diye bağırdım. Çocuğun şaşkınlıkla alnı kırışırken Hale’ye baktı. “Kafasını fazla mı sert çarptı? Belli bir saniyeden sonra tepkilerini tekrarlıyor sanırım.”
“Ayağını kaldırsana be!” Çocuk başını eğdi ve dehşetle iç çekerken “Çok özür dilerim. Ben fark etmedim,” deyip geri çekildi. “Kafanı da çarpmadın ama. Belli bir saniyeden sonra tepkilerini tekrarlıyorsun sanırım.” diye söylenerek yerdeki kâğıdı aldım. “Of ya! Resmen damga gibi 42 numara ayakkabı izi çıkmış ya!”
“Tamam Masal uzatma. Yanlışlıkla olmuş işte. Yenisini doldururuz.” Bıkmış bir şekilde nefes aldım. Az önceki kıza doğru yürüdüm. Formu gösterip “Yeni bir form alabilir miyim?” diye sordum. Kız sinir bozucu bakışlarıyla bana döndü ve elimdeki ayak izli kâğıda baktı.
“Formlar sayılı canım.”
Alt tarafı bir form doldurup gidecektik ama evren resmen bizimle dalga geçiyordu. Acaba Asal’ı dinleyip kayıt yaptırmaktan vaz mı geçseydim? Pes etme Masal! Buraya kadar gelmişken pes etme! Sakin kalmak için derin bir nefes aldım.
“Hepsini ver demiyorum zaten. Bir tane daha istiyorum sadece’.”
“Üzgünüm veremem.” Bu seferki nefesimi sabır diler gibi almıştım. “O zaman böyle kabul etmek zorundasınız,” diyerek masaya koyduğum formu elinin tersiyle itti. “Bu form zarar görmüş. Böyle kabul edemeyiz.” Dişlerimi sıktım. Onun verdiği acıya odaklanarak dikkatimi dağıtmaya, gerilmemek için bu acıya odaklanmaya çalıştım. Arkamı döndüğümde Hale’nin endişeyle beni izlediğini gördüm. Yanındaki çocuk daha da sinirlenmeme neden olurken “Yaptığını beğendin mi?” diye bağırdım. “Senin yüzünden yarışmaya katılamıyoruz!”
“Masal sakin olur musun?”
Dişlerimi sıka sıka kesik nefesler aldım. Sakinleşemeyeceğimi anladığımda tek ayağımın üzerinde arkamı dönüp ellerimi sertçe masaya vurdum.
“Sen benim kim olduğumu biliyor musun?”
O kadar yüksek sesle bağırmıştım ki, çevremizdeki herkesin odak noktası olmuştuk. O kadar sinirliydim ki titriyordum. Yumruklarımı sıktım. Kız masadan destek alarak ayağa kalktı. “Hayır,” diyerek kollarının göğsünün üzerinde kavuşturdu. Ukala bakışlarıyla beni süzerken “Kimmişsin?” diye sordu. Bir an masanın üzerinden atlayıp kızın saçını başını yolmak istedim. Daha sonra Hale’nin meslek liseli benzetmesiyle olduğum yerde durdum. Gözlerimi kapatıp içimden ona kadar saymaya başladım. İşe yaramasını umuyordum. Tam ona geldiğimde derin bir nefes alarak gözlerimi açtım. Cevap vermek için ağzımı açıyordum ki, duyduğum kalın ses nefesimin kesilmesine neden oldu.
“Masal Kara. Demir Kara’nın biricik şımarık kızı!”
Başımı Enes’e doğru çevirdim. Az önceki motorlulardan biri olduğu, üzerindeki kıyafetten belliydi. Burada mı okuyordu yani? Acaba hangi bölümdü? Olsa olsa, egoistoloji okurdu bu! Yüzündeki tanıdık ifadesizliği görünce rahatladım. En azından en son gördüğüm gibi bana bakmıyordu. Şımarık mı demişti o bana? Bana, bana, Masal’ına…
“Uzatma Ceyda. Bir formdan bir şey olmaz. Benim hatamdı.”
Ne demek benim hatamdı. Kızın yüzü sinirden kıpkırmızı olmuştu. Hışımla aldığı kâğıdı kafama atarcasına bana uzatırken “Dikkatli ol. Bir tane daha vermem,” dedi. Ah haspam. Sanki ben bir tane daha doldurmaya çok hevesliydim. O yaptığın atarı şu yanımda duran kas yığınına yapsana. Sonuçta formu mahveden o. Beni bu zor durumdan kurtaran da o, şimdi benim ona teşekkür mü etmem lazım?
“Teşekkür etmene gerek yok.”
Lanet olsun sesli mi düşünmüştüm ben! “Etmeyeceğim zaten. Formumu mahvettin. Şu kızla tekrar muhatap olmama neden oldun. Beni sinir krizine soktun. Bir de bunun için teşekkür mü edeceğim? Hiç işim olmaz yürüyen lego!”
Bu cesur cevabımın üzerime gelmesine neden olacağını düşündüm. Onu rahatsız edeceğini.
Ters ters ona bakmayı sürdürerek söylediklerimin arkasında olduğumu gösterdim. O ise başını iki yana sallayarak öne eğdi. Gülüyor muydu o?
“Formunu ben değil de en yakın arkadaşım mahvettiği için teşekkürün yanında sanırım artık özür de dilemen lazım.”
Gözlerimi Hale’nin yanındaki meteora çevirdim. Demek ki diğer motorlu buydu. Allah’ım bu çocuğun neden kendi gibi arkadaşları vardı. Hepsi taş, hepsi kaya…
Çocuk yanımıza geldi. Enes’e kaçamak bir bakış atıp elini uzattı. Kendini tanıtırken gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Adım Deniz... Deniz Kaya.”
HALE
Masal’ın aklından neler geçiyordu bilmiyorum ama matrak bir kahkaha atması an meselesiymiş gibi görünüyordu. Çocuğun uzattığı ele, iğrenç bir şeymiş gibi baktıktan sonra, “So?” dedi. Deniz, Enes’e baktıktan sonra Masal’ı taklit ederek “So?” dedi. Bu daha çok neden böyle bir şey dediğini anlamadığı içindi. “Yani bundan bize ne?” Sanırım benim arkadaşım kavganın üzerine üzerine gidiyordu. Hızla yanına gidip elindeki formu aldım ve masanın bir köşesinde doldurdum. O sırada Deniz denen çocuğun Masal’a terbiyeden yoksun olduğunu söylediğini işitiyordum. Hâlâ ayakta Masalları izleyen kıza formu teslim ettim. Daha sonra bal böceğinin koluna girdim. “Her şey için teşekkür ederiz,” dediğimde Masal bakışlarını bana çevirirken “Ve arkadaşımın adına özür dilerim,” diye devam ettim.
“Ne?!”
“İyi günler.” Masal’ı kolundan çekiştirmeye başladım. Önce ayak direse de, pes etmeyeceğimi anladığında adımlarıma ayak uydurdu. Eneslerin görüş alanından olabildiğince hızlı çıktık. Masal elimden kurtulurken “Ne yapıyorsun sen Hale?” diye sordu. Duraksayıp, bıkmış bir şekilde arkamı döndüm. “Ne yapmışım?”
“Bizim hiçbir suçumuz yokken neden özür diliyorsun.”
“Çünkü, kavganın daha fazla uzamasını istemedim. Fark etmemiş olabilirsin ama Enes sinirlenmeye başlamıştı ve en son sinirli olduğunda hüngür hüngür ağladığını hatırlıyorum.”
“Hiç de bile,” diyen Masal kollarını göğsünde sinirle bağladı. “Ben o zaman size olan sinirimden ağlamıştım.” İnanmış gibi yaparak başımı salladım. “Hale!” O sırada Masal’ın telefonu çalmaya başladı. Gözlerini benden ayırmadan öfkeyle telefonunu çantasından çıkardı. Arayan kişiye baktığı an yüzü mutlak bir şaşkınlıkla çarpıldı. Bakışlarını tekrar bana çevirdiğinde şaşkınlığının ardındaki endişeyi fark ettim. Sanırım arayan kişiyi biliyordum.
“Asal mı?”
Başını evet anlamında sallarken ekrana baktı. “Açmayalım,” dediğinde sen bilirsin der gibi omzumu silktim. Biraz da olsa Asal’ı tanıyorsam, Masal’ı açana kadar arar, eğer açmazsa beni aramaya başlardı. “Hâlâ arıyor.”
“Açana kadar da aramaya devam edecek.”
Masal bana baktı. Sıkıntıyla iç çekerken telefon sustu. Bir an “Oh be!” diye bağıran Masal “Lütfen bir daha arama,” diye devam etti ama telefon tekrar çalmaya başladı. Olduğu yerde tepinen Masal mızmızlanırken “Ne yapacağız Hale?!” diye sordu. Bilmediğimi belli edercesine omzumu silktim. Nasılsa Masal bu durumdan kurtulmak için de bir yalan uydururdu. “Şimdi açmazsam, seni arar. Aramasa bile evde karşıma çıkar. Of Allah’ım of. Bari şu günü atlatsaydık.” Korkunun ecele faydası olmadığının farkındaydı. “Daha fazla sinirlenmeden açsam iyi olacak,” dediğinde başımı tamam anlamında salladım. Derin bir nefes aldı ve telefonu açıp kulağına götürdü.
“En sevdiğim ikizim.”
Yüzündeki kasılmış tebessümü tutmakta zorlanırken “Özledin değil mi beni? Ondan bu sorgu sual,” diye devam etti. Asal’ın sesini bu kadar uzaklıktan bile duyabildiğime göre, özlediği için değil bir şeyleri fark ettiği için aramıştı.
“Teyzemlerden şimdi çıktık. Taksi bekliyorduk.”
Bir an yüzündeki gülümseme soldu. “Yok gerek yok. Biz geliriz.” İşte şimdi zurnanın zırt dediği yerdeydik. Buradan Nika teyzelere gitmek nereden baksan iki buçuk saatimizi alırdı ki, Asal’ın gitmesi bir saat sürmezdi. Masal’ın gözleri büyüdü. Bir süre hareketsiz kaldı. Asal’ın sesini duyamıyordum sanırım telefonu kapatmıştı. Masal’a doğru yürüdüm ama o donmuş ifadesini bozmadı.
“Bal böceği?”
Ağır çekimde bakışları bana döndü. Nefes almıyor gibi duran arkadaşım “Geliyor,” deyince panikledim. “Hemen taksi bulalım. Hadi.”
“Buraya geliyor.”
Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Burada olduğumuzu nereden biliyordu. Tabi ya, Emre… Kesin ağzında yaş bakla ıslanmayan arkadaşımız, dayanamayıp her şeyi yumurtlamıştı. İşte şimdi korkmaya başlamıştım. İkinci kez arkasından iş çevirmiştik ve o beni daha ilk seferi için affetmemişti bile.
“Masal ne yapacağız?”
Sesim telaşımı açığa vuruyordu. “Ne oldu,” diyen Masal gözlerini kısarken “Az önce omuz silkip duruyordun,” diye devam etti. “Bulacağız bir şeyler.”
“Sonumuz hayır olsun,” dediğimde derin bir nefes alan Masal “Bence gazamız mübarek olsun,” dedi. Gölge bir yer bulup oturduk ve ecelimizin gelmesini beklemeye başladık.
Gerilim dolu dakikalar, olduğundan daha da hızlı geçerken, yemediğim tırnak kalmamıştı. Kafamda bir sürü düşünce dolanıyor, hepsi kötü bir şekilde son buluyordu. Asal asla beni affetmeyecekti. Affetse bile eminim ki, bir daha güvenmeyecekti. Güvense bile… Of Allah’ım ya! Ben neden Masal’ın aklına uyup buralara kadar gelmiştim ki…
Masal’ın telefonu tekrar çaldı. İkimizde irkildik ve çimlerin üzerinde duran telefona baktık. Asal’ın ismi belki de ilk kez beni korkutuyordu. Masal uzanıp telefonunu eline aldı ve derin bir nefes alarak kulağına götürdü.
“Kasına kurban olduğum geldin mi?”
Masal’ın yapma sevgisi sıkıntıyla iç çekmeme neden oldu. Bu kız gerilim anında neden daha fazla saçmalıyordu. Hayır, Asal’ın bir şeylerden şüphelenmeyeceği varsa da sırf bu yüzden şüphelenebilirdi. “Yazdan kalma bir günün tadını çıkarıyoruz çimlerde.” Asal’ın sesi yine duyulmaya başlamıştı. Zaten sinirli olan adamın, daha da sinirlerini bozmak için uğraşan arkadaşımın kolunu çimdirdim. Acıyla çığlık atan Masal’a adam gibi olduğumuz yeri tarif etmesini söyledim. Telefonu kulağı ve omzunun arasına sıkıştıran bal böceği, çimdirdiğim yeri ovalarken Asal’a bulunduğumuz yeri tarif etti. Telefonu kapatırken “Morarırsa için sızlamayacak mı?” diye sordu.
“Onu morarırsa düşünürüz.”
Dudağını büzerek kolunu ovalamaya devam etti. Kısa bir süre sonra Audi R8 önümüzde durdu. Allah yardımcımız olsun diye dua ederek ayağa kalktık. Asal öfkeyle arabadan indi. Güneş gözlüklerini çıkartarak üzerimize doğru yürümeye başladı. Arkamı dönüp, tabanlarım yanana kadar koşmak istedim. “Kaçabiliriz ama saklanamayız bal surat.” Gerilim anlarındaki en kötü özelliğim sesli düşünmemdi. Tıpkı şu anda olduğu gibi… Masal’la birbirimize daha çok yaklaştık. Birbirimizden güç almak istercesine kol kola girdik.
“Burada ne işiniz var?”
Asal tam önümüzde durdu. Kahverengi gözlerinde ara ara çakan kıvılcımların, birazdan bizi yakacağının farkındaydım. “Üniversite hayatını merak ettik,” diyen Masal tıpkı saatler önce yaptığı gibi dişlerini sıka sıka gülümsedi. “Sakın bana yarışmaya kayıt yaptırdığınızı söylemeyin.”
“Tamam söylemeyiz.”
Sıkıntıyla inledi. Öyle bir ses çıktı ki, sanki etrafımızdaki ağaçların gövdelerine çarpa çarpa birkaç saniye havada asılı kaldı. Artık Masal’la yapışık ikiz kadar yakındık. İkimiz de gergindik. Bunu kasılı kalmış vücutlarımızdan anlayabiliyordum. “Ben size bu yarışmaya katılmayacağımızı söylemedim mi?”
“Söyledin.”
Korkusuna rağmen verdiği cesur cevaplar yüzünden Masal’ı tebrik etmek istemiştim. “O zaman neden kayıt yaptırdınız?” diye sorduğunda kolumdan çıkan Bal böceği “Söyledin dedim, dinleyeceğimi söylemedim,” deyip kollarını göğsünde bağladı. Asal’ın yumruklarını sıktığını gördüğümde kalbim gümbür gümbür çarpmaya başladı. Bana bakmıyor olması iyiye işaret değildi.
“Nerede yapılıyor bu kayıt?”
Allah’ım onca emek, onda rezillik boşa gidecek, Asal kesin yarışmadan geri çekilecekti. Masal’a baktım. Onunda yüzünde dehşet dolu bir ifade vardı ama sanırım geri çekilmekten çok başka bir şey düşünüyordu.
“Ne yapacaksın diye sormaya korkuyorum,” dediğinde gözlerini kısan Asal “İşte şimdi korkunun ecele faydası yok Masal Kara,” dedi. “Düşün önüme ve beni kaydın yapıldığı yere götürün.”
“Asal lütfen, bir daha düşün, daha iyi düşün.”
“Masal!”
“Ya geri çekilsen eline ne geçecek? Ama katılırsan şan, şöhret, para, pul…” Masal gittikçe saçmalamaya başlamıştı. Zaten bu saydıkları Asal’da istemediği kadar vardı. Masal da bunu fark etmiş olacak ki, saçmalıklarını daha fazla devam ettirmedi. Ağlamaklı bir ses tonuyla “Ya ben o kaydı yaptırmak için neler çektim biliyor musun?” diye sorunca “Umurumda değil,” diye cevap aldı. Ağlamasının da yalan olduğu anında öfkelenmesiyle anlaşılmıştı.
“İyi!” diye bağırdıktan sonra koluma girdi ve beni çekiştirerek yürümeye başladı. Yine başladığımız yere dönmüştük. Tüm gözler üzerimize toplanıyor ama bu sefer sabit kalmıyordu. Özellikle de kızların gözleri arkamızdaki Asal’a kayıyordu ve ifadeleri mide bulandırıcı şekilde değişiyordu. Allah’ım şu çocuğu bu kadar yakışıklı yapmak zorunda mıydın? Hoş, Demir amca ve Elif teyzeden ne kadar çirkin bir çocuk çıkar, orası muammaydı.
Masal etrafa kaçamak bakışlar atarak ilerlerken “Enes’i görüyor musun?” diye fısıldadı. Ah be! Nasıl unutmuştum? Bir de başımızda Enes derdi vardı ve az önceki gibi sürpriz bir şekilde karşımıza çıkarsa, neler olabileceğini düşünmek istemiyordum. Etrafa bakındım. O kadar kalabalıktı ki, adam akıllı yüzleri seçemiyordum.
“Görünürde yok gibi.”
Masal kayıt masasına gelmeden durdu ve Asal’a döndü. Başıyla ilerideki masayı gösterirken “Bir daha o kızla muhatap olmam,” dedi. Dehşetle bal böceğine baktım. Kediye resmen ciğer emanet eder gibi, Asal’ı kıza gönderiyordu. Eminim ki o kız da buradaki kızlardan farklı değildi ve sonsuz aşkımı düşüncelerinde pis emellerine alet edecekti.
“Ben hallederim,” diyerek Masal’ın kolundan çıktım. Asal, “Gerek yok,” diyerek yürümeye başladı. Hâlâ benimle göz teması kurmamıştı. Gözlerim alev alev yanıyor, yaşlar göz pınarlarımda hazır olda bekliyorlardı. Ah Masal ah! Senin yüzünden yine kötü olan ben olacağım!
Asal masaya yaklaştığında az önceki kız ayağa kalktı. Yüzünü tam göremiyordum ama arkasındaki arkadaşlarının hayran bakışlarından çok da farklı olduğunu sanmıyordum. İçimi rahatlatmak istercesine derin bir nefes aldım. Neyse kız en azından onun cazibesine kapılıp, yarışmadan geri çekilmemize izin verirdi. Böylece Asal bizi öldürmez, süründürürdü.
“Masal!”
Asal’ın gür sesi irkilmeme neden oldu. Masal etrafta Enes’i aramayı kesip, ikizine döndü. “Buraya gel!” diye bağırdığında başını hayır anlamında salladı. Asal burnundan derin bir soluk aldı. Sakin kalamaya çalıştığının farkındaydım. “Sana buraya gelmeni söyledim.” Ama başaramıyordu ve Masal böyle yapmaya devam ederse daha da sinirlenecekti. Bal böceğini arkasından itekledim. Öne doğru birkaç adım atınca omzunun üzerinden bana baktı. “Git,” diye fısıldadığımda aniden elimi kavradı ve beni de beraberinde götürdü.
“Yaptığınızı beğendiniz mi?”
Bu sefer hem benim hem de Masal’ın gözlerine bakıyordu. Bir an az önceki gibi bakmamasını dilemiştim çünkü şu anda beni ayakta tutan tek şey, dayandığım arkadaşımdı. “Ne oldu ki?”
“Geri çekilemiyormuşuz, çünkü tüm formlar kurula teslim edilmiş!”
İşte şimdi ayvayı yemiştik. Masal soğuk kanlı bir ifadeyle “Kuruldan isteriz,” deyince Asal dişlerini göstererek inledi. “Anında işleme giriliyormuş ve numara verildikten sonra iptal edemiyormuşuz!”
Masal keyifli bir gülümsemeyle “Harika, o zaman katılıyoruz,” dedi. Gerçekten yangına körükle gidiyordu.
“En yakın zamanda bateri çalmayı öğrensen iyi olur Masal Kara. Çünkü ben katılmıyorum.”
Asal bakışlarını bana çevirdi. İşte şimdi ağzından iyi şeyler çıkmayacağına emindim. Dudaklarını araladı. Kelimeler dilinin ucunda dolanır gibi oldu. Soluk alışverişi hızlandı. Gözleri kısıldı. Derin bir nefes alarak gözlerini kapattı. Dudakları hafifçe kıpırdıyordu. Sakinleşmek için yine saymaya başlamıştı. Gözlerini açtı. Sessizce yutkundum.
“Bu iki etti Hale Erdem. İnan bana üçüncüsünde değil seninle konuşmak, bir daha yüzüne bile bakmam.”
**-**
ASAL
‘Sen de mi Brütüs?’
Sanırım şu anda Jül Sezar’ı daha iyi anlıyordum. Emre, Masal ve Hale’nin hançerlerini teker teker sırtımda hissediyordum. Bu hayatta kimseye güvenmemek lazımdı belli ki, kardeşlerine bile…
Öfkem vücut bulmuş, yanımda oturuyor ve beni daha hızlı araba sürmem konusunda gazlıyordu. Bende sanki kendi aklım yokmuş gibi, onu dinliyor, gaza bastıkça basıyordum. Arabaların yanından o kadar hızlı geçiyordum ki, çoğu refleks olarak sağa sola kaçma ihtiyacı duruyordu. Altımdaki canavar kükrüyor, çıkardığı sesle yeri göğü inletiyordu. Kısa bir an sonra soluğu kulüpte aldım. Sanki bir rüyadaydım ve buraya geldiğimi fark etmemiştim.
Ani bir frenle girişin tam önünde durdum. Tüm bakışlar bana döndü. Ben ise, adrenalinin etkisiyle gülümsüyordum. Hızlanan nefesim kulaklarımda uğulduyordu. Başımı geri eğip koltuğa yasladım. Boğazımın kurumuştu. Yutkundum. Sakinlemeye çalıştım. Garip ama, rahatladığımı şu anda fark ediyordum.
Adamların bakışlarını daha yoğun hissettiğimde derin bir nefes aldım ve arabadan indim. Daha ilk saniyeden lastik ve balata kokusu burnumun direğini sızlatmıştı. “Hoş geldiniz Asal Bey,” diyen adama başımla selam verdikten sonra arabayı otoparka çekmesini emrettim. Başka kimseyle göz teması kurmadan kulübe girdim. Sanırım kendimi en huzur hissettiğim yer burasıydı. O yüzden canımın sıkkın olduğu her an kendimi burada buluyordum.
Etrafı kolaçan ederek merdivenlerden indim. Durağandı. Garip. Bir an mutfağa yönelmek istedim ama okuldan erken çıktığım aklıma geldi. Saate baktım. Eminim ki Bahar daha gelmemişti. Bu yüzden çalışma odasına doğru yürüdüm. İşittiğim seslerle kaşlarımın çatılmasına engel olamadım. Babamın bu saatte burada ne işi vardı?
Adımlarımı yavaşlattım. Neredeyse hiç ses çıkarmadan çalışma odasına doğru yürüdüm. Kapının kapalı olmasını fırsat bilip, kapının önünde durdum. Uzun sessizlikler anlayamadığım konuşmalarla bölünüyordu. Kulağımı kapıya doğru yaklaştırdım. İçerideki huzursuzluğu buradan bile hissediyordum. Bir anda kapının açılmasıyla, gözüne far tutulmuş tavşan gibi kalakaldım. Babam, saniyelik şaşkınlığını öfkeli ifadesinin ardında gizledi.
“Asal…”
Duruşumu düzeltirken “Baba,” dedim. “Senin şu anda okulda olman gerekmiyor muydu?” diye sorduğunda başımı evet anlamında sallarken “Senin de holdingde olman gerekiyor sanırım,” diye cevap verdim. Gözlerim kısa bir an bana arkası dönük duran Cem babaya kaydı. Sanki burada olduğumdan bihaberdi. Başını ellerinin arasına almış, öne eğmişti. “Sanırım hesap verme yaşımı geçeli çok oldu, ha oğlum?” dediğinde bakışlarımı tekrar babama kaydırdım. Endişeli ifademi fark etmiş olacak ki, çatık kaşlarını makul bir ölçüde gevşetti ve omzunun üzerinden arkasına, Cem babaya baktı.
“Akşam için her şeyi ben ayarlayacağım Cem.”
Cem baba ağzını bıçak açmayıp sadece başını tamam anlamında salladı. Bir şey olmuştu. Ters giden bir şey… Babam bana dönüp omzumu sıktı. “Burada ne işin varsa bitir. Çünkü akşam evde, kardeşlerine bakacaksın.” Gözlerim fal taşı gibi açılırken “Sebep?” diye sordum. Babam omzumdaki elini yanağıma kaydırdı ve çok sert olmayacak şekilde üç kere vurdu.
“Sanırım hesap verme esprisi fazla uzadı. Akşam geç kalma ve kardeşlerine sahip çık.”
Babam yanımdan geçip gitti. Vurduğu yanağımı okşayarak gözden kaybolmasını izledim. Daha sonra önüme döndüm ve temkinli adımlarla içeri girdim. Cem babanın karşısına oturduğumda perişan hali gözümden kaçmadı. Önünde bir zarf ve açılmış bir kâğıt duruyordu ve o kirpiklerini kırpmayı bile reddederek kâğıda bakıyordu. Sanki şu anda burada olduğumu, ona baktığımı fark etmemişti. Ya da umursamıyordu. Telaşlanmaya başlamıştım.
“Cem baba?”
Fısıltıyla konuşmama rağmen sanki ona bağırmışım gibi irkildi. Derin bir iç çekişle başını kaldırdı. Refleks olarak ben de koltuğa yaslandım. “Asal.” Sesindeki şaşkınlık tanısı, ilk düşüncemi doğrulamıştı. Benim varlığımı bile fark etmeyeceği ne olmuş olabilirdi?
“Bir sorun mu var?”
Sıkıntıyla iç çekip arkasına yaslandı. Elleriyle yüzünü ovuştururken gözüm tekrar önündeki kâğıtlara kaydı. Belli ki sorumun cevabı onda gizliydi. Uzanıp kâğıdı elime aldım. Bu hareketimi fark eden Cem baba, bir an duraksadı. Daha sonra müdahale etmeye çalıştı ve anlayamadığım bir şekilde kendini engelledi. Bunların hepsi birkaç saniye içinde olmuştu. Gözlerinin içine baktım. Başını hafifçe sallamasıyla okumama izin verdiğini anlamış oldum. Gözlerim tedirgince aşağı kaydı. Bu bir hastane raporuydu. Bir an aileden birinin hasta olduğunu düşündüm. Panikledim. Ellerim terlemeye başladı. Daha sonra hastanenin isminin altındaki yazı dikkatimi çekti.
‘DNA Testi’ Daha sonra da onun altındaki iki isim. ‘Bahar Ak, Haydar Cem Adanan.’
Hiçbir şey anlamıyordum. Bizim magandanın Cem babayla ne ilişkisi olabilirdi ki. Raporu incelemeden önce Cem babaya baktım. Kenan Işık pozisyonunda durmuş, işaret parmağıyla yanağını okşuyordu. Dalmıştı. Bu halleri telaşımı arttırırken raporu incelemeye başladım. Salak saçma rakamlardan hiçbir şey anlamıyordum. Ta ki, altta tüm bu gerginliği açıklayan cümleyi okuyana kadar…
‘%99 uyumludur.’
Kaşlarımı çattım. Doğru okuyup okumadığımı anlamak için tekrar tekrar rapora göz gezdirdim. Hiçbir şey anlamıyordum. Kafamdaki ikisiyle ilgili hiçbir bağlantı kuramıyordum. “Bahar senin kızın mı?” diye sorarak başımı kaldırdığımda kapıdaki kişi nefesimi tutmama neden oldu.
“Hangi Bahar?”
* *
BAHAR
Düşünmeden yaptıklarımın bedeli her zaman ağır olmuştu. Mahallede babasızlığımla ilgili dalga geçen çocuğun saçına sakız yaptırdığım için, kafasını sıfıra vurdurtmak zorunda kalmıştı. Sırf böyle bir şey tekrarlanmasın diye annem de belime kadar olan saçlarımı, acımadan kısacık kestirmişti. Hem de neden böyle bir şey yaptığımı dinlemeden… Günlerce ağlamıştım. Evden kaçmaya kalkmıştım. Atladığım birinci kattan ayağımı kırarak geri dönmüştüm. Şimdi de bir kız yüzünden bir arabayı parçalamış, bir kulübün mutfağında borcumu ödemeye mahkûm olmuştum. Her şey iyi güzeldi de bu işi annemden gizli yürütmek tam anlamıyla işkenceydi. Neyse ki, mutfak kısmındaki iş saat 22.00’de bitiyordu. Aradaki zaman farkını kapatmak için de resim kursuna yazıldığımı söylemiştim. Annem de mucizevi bir şekilde inanmıştı. Normal bir zaman olsa, kursun yerini kendi gözleriyle görmeden izin vermezdi ama son günlerde fazla dalgındı. Sürekli nöbete kalıyor, o yorgunlukla eve gelmesine rağmen uyumadan sabahı ediyordu. Bir ara bu kadar değişmesini, kulüpteki insanlara bağlamıştım. Çünkü ona bahsettiğim günden sonra annem farklı birine dönüşmeye başlamıştı. Kim olduklarını merak ediyordum ama anneme soramazdım. Sadece nesi olduğunu sorduğumda bile beni saçma şeylerle geçiştirmişti. O adamları nereden tanıdığını söyleyeceğini hiç sanmıyordum. Öte yandan bu işi kurcalamam, dikkatini çekebilirdi ve kulüpteki işimi öğrenebilirdi. İş başa düşmüştü. O adamların kim olduğunu kendim öğrenecektim ama Asal’ın emirleri yüzünden iki haftadır, mutfaktan dışarı adımımı bile atamamıştım. Tepemdeki usta sayesinde kulübün gizli sırları yerine anca yemeklerin püf noktalarını öğrenebiliyordum.
Sorumlulukların omzuma yüklediği ağırlıklarla okuldan çıktım. Birinin beni durdurmasını istercesine ağır adımlarla otobüs durağına doğru yürüdüm. Hoş kim durduracaktı ki…
Uzun bir bekleyişten sonra gelen otobüse binip balık istifi gibi dizilmiş insanların arasına karıştım. Araç o kadar sıcaktı ki, daha ilk dakikadan su damlaları alnımdaki yerini aldı. Yavaş yavaş hareket eden otobüste nefes alamıyordum. Resmen oksijensiz hava sahasıydı. Aralık olan pencereden içeri sızan rüzgâr, bana ulaşamadan yok oluyordu. Bir de tüm bunlar yetmezmiş gibi yanımdaki adam tutunmak için kol değiştirmişti. Bir an gözlerim karardı. Midem çalkalandı. Son teneffüs yediğim her şey hazır ola geçti.
Hayvan öldürüp kanını parfüm diye mi kullandın be adam!
Resmen koltukaltlarından asit salgılıyordu ve yüzümün yarısı yanmaya başlamıştı. Bir an nefes almamayı düşündüm ama birkaç saniyeden sonra daha derin bir nefes almak zorunda kaldım. O iğrenç koku burnumdan sızdığı gibi kusuyormuş gibi ses çıkarmam bir oldu. Adam iğrenmiş bir tavırla bana baktı.
‘Benim kusmuğum bile senin koltuk altından daha hijyeniktir ayı!’ demek istesem de sustum. Çünkü konuştukça daha çok nefes ihtiyacı duyuyordum. Boynumdaki fuları burnuma kadar çektim. Bir nebze de olsa kendime temiz kokan bir alan yaratmıştım.
Kulübe yaklaştığıma bu kadar sevineceğimi düşünmemiştim. En yakın durakta inmemle temiz havayı ciğerlerime doldurmam bir oldu. Saate baktım. Şu zamana kadar hiç gecikmemiştim. Bir gün için azar işitmem nasılsa diye düşünerek ağır ağır kulübe doğru yürüdüm. Bu sırada da sık ve derin nefesler aldım.
Arka kapıdan içeri girdim. Üzerimi değiştirdikten sonra mutfağa geçtim. Ustanın görünürde olmaması şaşılacak bir durumdu. Miskin adımlarla yürüyüp buzdolabını açtım. Gözüme ilk çarpan dün yaptığımız çilekli cheesecake’in kalan yarısıydı. Hafifçe geriye doğru eğildim ve etrafı kolaçan ettim. Kimsenin olmadığını görünce, cheesecake tabağını elime alıp, popomla buzdolabını kapattım. Çekmeceden bir çatal aldım ve tezgâha koyduğum tabağın içindeki pastayı mideme indirmeye başladım. Kulüpte eğlenmeye gelen birinin incecik bir dilimi için 450TL ödeyeceği pastanın hepsini yedikten sonra “Oh be!” dedim ve hafif şişen karnımı okşadım. “Mutfağın en sevdiğim yani, sınırsız yemek!” Tabağı suya tutup makineye koydum. Daha sonra bir bardak suyu tek dikişte içtim. Yakala ağzımın suyunu silerken ustanın hâlâ ortada olmaması kaşlarımı çatmıştı. Önceden olsa, şu anda beni yüz kere basmış bin kere bir şeyler yediğim için azarlamıştı ama şu anda görünürde yoktu. Belki de bu benim için bir işaretti. Sır perdesini aralama, patronların kim olduğunu öğrenme zamanım gelmişti.
Temkinli adımlarla mutfaktan çıktım. Olabildiğince sessiz bir şekilde koridorları geçtim. Kulübün içine geldiğimde bir an geri dönmeyi düşündüm. O kadar büyük ve bir o kadar da loştu ama sanırım araştırma yapmak için bundan daha iyi bir fırsat bulamazdım. Parmak uçlarımda ilerledim. Herkes nereye kaybolmuştu. Bir an gördüğüm karartıyla, kendimi localardan birine attım. Asal’ın ilk gün kesinlikle girmemem gerektiğini söylediği yerden biri çıkmıştı ve yüzünü tam olarak seçemiyordum. Adam çıkardığım sesle duraksadı. Olduğum yere sindim. Adamın adım seslerini duymuyordum. O zaman hâlâ oradaydı. Allah’ım bu adam kesin Demir Kara’ydı. Bu kulüpte ondan başka kimse bu kadar dikkatli değildi.
Adım sesleri duyduğumda tüylerim diken diken oldu. Merdivenlerden çıktığını duyduğumda derin bir nefes aldım. Kulüpten çıkana kadar bekledim. Hâlâ görünürde neden kimsenin olmadığını düşünüyordum. Yavaşça ayağa kalktım. Önce merdivenlerin ucuna sonra yasak olan koridora baktım.
Yasaklar her zaman çekici gelirdi. Bana da öyle olmuştu. Parmak ucunda koridora doğru ilerledim. Eminim ki, içeride işime yarayan bir şeyler bulurdum. Olabildiğinde hızlı ve sessiz bir şekilde koridorda ilerlerken çalışma odasının kapısının açık olduğunu gördüm. Nasılsa buraya kimse girmiyor diye rahat davranmış olabilir miydi? Demir Kara gibi biri… Hiç sanmıyorum.
Tam kapıya yaklaştım. Görüş alanıma Asal girdi ve ben geri kaçamadan beni çivi gibi olduğum yere çakan bir cümle duydum.
“Bahar senin kızın mı?”
Birkaç saniyelik nefes almayı unutmuştum. Güç bela kapının pervazına tutunurken Asal’la göz göze geldik. Dehşetleri büyüyen gözlerine bakarak “Hangi Bahar?” diye sordum. Daha doğrusu sormayı düşünmüştüm ama dilim benden önce davranmıştı. Cem Bey, panikle bana doğru döndü. Asal elindeki kâğıdı saklamaya çalışırken azarlar gibi “Senin burada ne işin var?” dedi ama ben onu umursamayacak kadar şok olmuş bir hâldeydim.
“Hangi Bahar sizin kızınız?”
Cem Bey’den gözlerimi ayırmadım. Yavaşça ayağa kalkan adamın hareketlerini kendisi kontrol etmiyor gibiydi. Sanki zaman kazanmak istercesine susuyordu. İnkâr etmek ve etmemek arasında kalmış gibiydi. Her yanım uyuşmaya başladı. Bacaklarım titriyordu. Büyük ihtimal tutunmasam yere kapaklanacaktım. Doğru düzgün düşünemiyor sadece Cem Bey'e bakıyordum. Ben daha doğmadan beni kaderime teslim eden adam o olabilir miydi? Küçükken bir gün karşıma çıkacağına inandığım ama büyüdükçe ondan vazgeçtiğim babam... O olabilir miydi?
“Gel otur şöyle.”
Cem Bey, Asal’ın elinden kâğıdı aldı. Sanırım bahsettikleri kişi bendim. Bir an arkamı dönüp, koşarak buradan uzaklaşmak istedim ama sanki tam tersini düşünmüşüm gibi kendimi deri koltukların üzerinde bulmuştum. Cem Bey karşıma oturdu. Asal bizi yalnız bırakmak için kalkmaya çalıştı ama Cem Bey ona da oturmasını emretti. Kalbim çaresiz bir kuş gibi kanat çırpıyordu.
“Nereden başlayacağımı bilmiyorum,” dediğinde gözüm parmaklarının arasında işkence yaptığı kâğıda kaydı. “Bakabilir miyim?” Başını eğip elinde tuttuğu kâğıda bakan Cem Bey, “Önce beni dinle, sonra bakarsın,” dedi. İçinde ne yazdığına artık emindim. O Bahar bendim. Cem Adanan’ın kız çocuğu…
“Anneni nereden tanıdığımı sormuş-” dediğinde alay eder gibi bir kahkaha attım. “Gerek yok. Ben cevabımı aldım.” Cem Bey'in kaşları çatılırken “Sözümü kesme!” diye bağırdı. “Bu durum yeterince güç zaten…”
Etraf buğulanmaya başladı. Derin bir nefes alıp, kirpiklerimi kırpıştırdım. Ben güçlü bir kızdım. Ağlamayacaktım. Önce her şeyi adamakıllı dinlemem gerekiyordu. Bir detayı bile kaçırmak istemiyordum. Nasılsa daha sonra ağlayacak bolca zaman bulurdum. “Seneler önce annenle bir ilişkimiz oldu. Annen, benim ilk aşkımdı.” En azından bir aşk meyvesiydim. Peki neden daha sonra istenmeyen çocuk ilan edilmiştim.
“Sonra beni bir kaza geçirdim Bahar. Annenin geçmişinin neden olduğu bir kaza... Ama öte yandan onun sevgisine tutunmasaydım, yaşamayacağım bir kaza.” Annemin geçmişinde neler vardı ki? Bana sürekli hayatla ilgili ders veren annem, her şeyi yaşayarak mı öğrenmişti yani? “Bu kaza sonucu asla çocuk sahibi olamayacaktım. Baba olmam için çok küçük yüzdelerden bahsediliyordu. Anlayacağın imkânsızdı.” O zaman ben nasıl olmuştum? “Annen çocukları çok sevdiği için tedaviye başladım. Ufak bir ihtimal bile olsa, baba olmak için her şeyi yapacaktım. O sıralar yakınlaşmalarımızda korunma gereği duymadık. Zaten çocuğum olmayacaktı. Aşkımı dilediğimce hissetmek istemiştim.” Bir anda gözümün önünde annem ve Cem Bey uygunsuz bir şekilde belirdi. Başımı iki yana sallayarak bu iğrenç manzarayı aklımdan çıkarmaya çalıştım.
“Bazı nedenlerden dolayı ayrıldık. Onu bir daha görmek istemediğimi söyledim. Birkaç kere benimle konuşmaya çalıştı ama hiçbirinde onu dinlemedim. Dinlemediğim gibi karşıma çıkma cesareti gösterdiği için onu ölmekten beter ettim.” Annemin babamı sorduğunda gözlerinin dolma nedenini şimdi daha iyi anlıyordum. Neden o soruları geçiştirildiğini, sırf baba yokluğu çekmemem için neden ekstra çaba gösterdiğini...
“Yıllar sonra sen çıktın karşıma. Önce siman tanıdık geldi. Sonra soyadın, annenin adı... Ne yapacağımı bilemedim. Yaşın birlikte olduğumuz zamanlara denk geliyordu ve içime bir kuşku düşmüştü. Başta aldatıldığımı sandım. Annenle yüzleştim. Senin kızım olduğunu söyledi. İnanmadım ama bu sefer başka bir kuşku yüreğime düştü. Olmaz denilen olmuş olabilir miydi? Düşündüm, işin içinden çıkamayınca DNA testi yaptırmaya karar verdim. Yani o gün, hastaneye gittiğimiz o gün, bunun içindi. Sonuç... İmkânsızı mucizeye dönüştüren bir kızın babası olduğumu öğrendim.”
Cem Bey'in basın açıklamasına benzeyen soğuk cümleleri tüylerimi diken diken yapmıştı. Söylediği son cümle histerik bir kahkaha atmama neden oldu. “Baba?” deyip kahkahamı bastırmaya çalışırken “İmkansızı mucizeye dönüştüren Bahar'ın babası ha?” diye devam ettim. Gözlerini kaçırdı. Şu uzun konuşma boyunca ilk kez gözlerini gözlerimden ayırmıştı. “Nasıl hissettiğini biliyorum,” diye cümleye başladığında “Bilemezsin!” diye sözünü kestim. Artık konuşma sırası bendeydi. İçimdekileri çok bile tutmuştum. “Siz benim nasıl hissettiğimi hiçbir zaman bilemezsiniz.”
Dişlerimi kırmak istercesine sıka sıka konuşurken etraf tekrar buğulanmaya başladı. “Neden biliyor musunuz? Çünkü siz daha doğmadan terk edilmenin nasıl bir şey olduğunu bilemezsiniz. Dışarı çıktığında boşta kalan elinin üşümemesi için cebine sokulmasının verdiği acıyı anlayamazsınız. Hele karşıdan bir elinde annesi diğerinde babası olan çocuk gelir ya... Bir şey saplanır bedenine, ne çekip çıkarabilirsin... Ne onunla yaşayabilirsin.” Yaşadığım anılar gözlerimin önüne geldiğinde gözyaşlarımla kazanamayacağımı bilsem de bir savaşa girdim. Yutkunmak zordu, konuşmak daha zor. “Babasızlıktan her nefeste insanın gözlerinin yaşla dolmasını bilir misiniz? Peki gölgelere saklanarak bu yaşların sessizce dökülmesinin verdiği hissi? Asla rahatlayamazsınız. Bağıra bağıra ağlamak istersiniz de ancak sessiz bir çığlık dökülür dudaklarınızdan.”
Yanağımdan süzülen yaşı sertçe elimin tersiyle sildim. Başımı dikleştirip güçlü durmaya çalıştım ama daha önce hiç bu kadar zorlanmamıştım. “Sonra büyümeye başlarsınız. Çocukken hissettiğiniz şeyler kabuk bağlayan yaralar gibi kalır içinizde. Hiç geçmeyen yaralar, en ufak bir olayda kanayan yaralar... Canın yanar da etrafa belli etmemek için gülümsersin. İşte ben hep güldüm çünkü her saniye canım yandı benim. Acının üstüne yürür gibi can kulağıyla dinledim arkadaşlarımın babalarıyla yaptıklarını. Kavgalarını bile... Hayaller kurdum o anlarda. Bir babam olsa nasıl davranacağımı düşündüm. Kavga etsem neler söyleyebileceğimi... Sonra hayatla kavga etmeye başladım. Neden biliyor musunuz? Çünkü benim kavga edecek bir babam yoktu!”
Asal'a bakışlarımı çevirdim.” Belki o yüzden bu kadar hırçınımdır. Kim bilir?” dediğimde acıyan ifadesine mini minnacık bir tebessüm eklendi. “Çünkü,” deyip tekrar babam olduğunu iddia eden adama döndüm. “Benim korktuğumda sığınacağım kimsem yoktu. Annem vardı evet... ama hangi anne babanın yerini tutabilir ki? Hiçbiri! Belki bir sevgili kol kanat gerebilirdi ama o da olmadı. Çünkü herkes babası gibi birini arardı ve benim babam yoktu. Ben nasıl birine sığınacağımı bilmiyordum ki...”
Yanağımdan tekrar süzülen birkaç damla yaşla ayağa kalktım. Ağladığımı görmelerini istemiyordum. Sözü kısa kesme zamanı gelmişti ve gitme vakti... Cem Bey de benimle benim aksime yavaşça ayağa kalktı. “Anlayacağınız o ki Cem Bey. Benim ne hissettiğimi hiçbir zaman anlayamazsınız. O yüzden boşuna uğraşmayın. O elinizde tuttuğunuz kâğıtta yazanları da ciddiye almamanızı öneririm. Benim için 'Baba' kelimesi yıllar önce anlamını yitirdi. Tıpkı babam olan kişinin artık benim için bir şey ifade etmemesi gibi...”
“Bahar... Kızım…”
“Sakın,” dediğimde içimdeki nefreti dizginlemeye çalışıyordum. “Sakın bir daha bana o şekilde seslenme. Ne sen baba kelimesini ne ben senin söylediğin kızım kelimesini hak ediyorum.”
Başka bir şey söylemesine izin vermeden koşar adım odadan çıktım. Ardımdan gelen sesleri duymamak için adımlarımı hızlandırdım. Daha sonra koşmaya başladım. Hızlanan nefesim kulaklarımda uğulduyordu. Merdivenlerden hızla tırmanıp kulüpten dışarı çıktım. Temiz havanın yüzüme vurmasıyla iç çektim. Kapının koluna sıkı sıkı tutunurken kapıdaki korumaları fark ettim. Gözlerimdeki buğudan yüzlerini seçemesem de bana baktıklarını anlayabiliyordum. Allah kahretsin, bir an önce buradan uzaklaşmalıydım. Yoksa bu kadar adamın önünde, ağlamaya başlayacaktım. Güç bela kendimi kapıdan ittim ve yürümeye başladım. Ayaklarım bedenimi taşıyamadığı için sürüyordum.
“Bahar!”
Arkamda duyduğum sesle olduğum yerde dururken sallandığımı hissettim. Aldığım kesik nefesler aniden sonu yokmuş gibi olan gözyaşlarına dönüştü. Arkamdaki adım sesleriyle dizlerimin üzerine çökerken bir kolun beni tutmaya çalıştığını hissettim. Artık etraf ayırt edilemeyecek bulanıktaydı. Asal önümde diz çökerken elleriyle yüzümü kavramıştı. Durdurabilme imkânı varmış gibi yaşlarımı silerken hayatımda bir ilk yaşadım. Birine sığınabileceğimi hissettim. Asal'a sıkıca sarılırken kimseyi umursamadan bağıra bağıra ağlamaya başladım.
**-**
ASAL
Bahar’ın sarılmasıyla kaskatı kesildim. Daha bir saat önce, bir kaşık suda boğmak istediğim kızı, şimdi boğulmasın diye suyun yüzeyince tutmaya çalışıyordum. Ağlamaya başladığında sarılışına karşılık verdim. Haykırarak ağlamaya başladığında ise onu sabit tutabilmek için, kendime iyice çekip, sıkıca sardım. Hıçkırıkları ikimizi de sarsıyordu. Formamı kavrayan eli yumruk oluştu. Çığlıklarını bastırmak için yumruğunu ısırıyordu. Islandığımı hissediyordum. Gözyaşları formamdan tenime geçiyordu. Neden bilmiyorum ama ağlamasını istemiyordum. Dışarıdaki tüm adamların ne olduğunu sorgulayan bakışları üzerimizdeydi. Başımla dağılmalarını işaret ettim. Adamlar işlerine dönerken, Bahar’ı kendimden uzaklaştırmaya çalıştım ama o bana daha sıkı sarıldı.
“Bahar,” diye fısıldadığımda başını iki yana salladı. İçimi rahatlatmak istercesine derin bir nefes aldım. Bir adamın elimi şaklatarak dikkatini çektikten sonra “Araba,” dedim. Anında mesajı alan adam başını tamam anlamında salladı. “Maganda,” dediğimde kısa bir an duraksadı. Sanırım ağlamasını nasıl durduracağımı bulmuştum. “Senin diğer kızlardan farklı olduğunu düşünüyordum.” Bahar iç çekerken “Güçlü, hiçbir şeyin seni kolay kolay yıkamayacağını falan,” diye devam ettim. Yumruk yaptığı eli yavaşça gevşedi ama hâlâ beni bırakmıyordu. Hoş, benim de kollarım onu bırakacak gibi durmuyordu.
“Yanılmışım.”
Sanırım işe yaramıştı. Yüzünü göremiyordum ama ağladığını da işitmiyordum. Sadece ara ara iç çekiyordu, genelde de burnunu. Garip olan şey, şu anda bana bağırması gerekirken hiçbir şey söylememiş olmasıydı. “Sen de diğer kızlar gibiymişsin,” diyerek son golümü atarken derin, tüm havayı ciğerlerine doldurmak ister gibi bir nefes aldı. Güç bela kollarımın arasından çıktı. Yüzüme bakmıyordu. Parmak uçlarıyla kirpiklerinin ucunda biriken yaşları sildi. Kızarmış burnunu çekti. Başını önüne eğilmiş, tırnaklarıyla oynarken “Duygu-” deyip boğuk sesini geçirmek istercesine boğazını temizledi. “Duygusuz biri mi olmamı isterdin?”
Bana bakmamasını fırsat bilerek “Ağlamamanı isterdim,” diye fısıldadım. Bahar parmaklarına işkence yapmayı aniden bıraktı. Yavaşça gözlerini bana kaydırdı. Kızarmış, griliklerinde şaşkınlığı rahatlıkla okuyabiliyordum.
Gittikçe yaklaşan araba sesiyle, “Buradan gitmek ister misin?” diye sordum. Başını gelen arabaya doğru çevirdi. Gözleri, arabayı takip etti ve benim gözlerimde durdu. Tıpkı arabanın tam arkamda durması gibi…
Başını belli belirsiz tamam dercesine salladı. “Hadi,” diyerek ayağa kalktım ve Bahar’a elimi uzattım. Önce elime, sonra bana bakan kızın afalladığını görebiliyordum. Titreyen eliyle elimi kavradı. Tek seferde onu kendime doğru çektim. Ayağa kalkan kız, dengesini sağlayamayınca tekrar kendini kollarımın arasında buldu. Göğsüme çarptı, tepki olarak nefesi kesilmiş gibi duruyordu. Gözlerini kaçırdı. Utanmış mıydı o?
Beni ittirerek kollarımın arasından çıktı. “Teşekkür ederim,” dedikten sonra önüne düşen saçını kulağının arkasına soktu. “Hadi,” diyerek arkamı döndüm ve kapının önünde beni bekleyen adama teşekkür ederek arabaya oturdum. Bahar yanımdaki yerini aldı. Kemerini takarken gözlerini arabanın içinde dolaştırdı. Buruk da olsa yüzünde bir gülümseme belirdi. O an aklıma, bu arabaya benden bile önem verdiği geldi. Belki de onun da hayali, Audi R8’di.
“Deniz görebileceğimiz bir yere gidebilir miyiz?”
Sorusu karşısında kaşlarım çatıldı. “Şu anda huzura ihtiyacım var ve bana huzur veren tek yer deniz.” Şaşkınlığımı gizlemekte zorlanıyordum. Bir ortak nokta daha…
Yola çıktık ve akan trafiğin arasında ilerlemeye başladık. Bahar'ın başını koltuğa dayayarak yolu izlediğini gördüm. Dalmış gibiydi. Tekrar ağlaması ihtimalini göze alamadığım için radyoyu açtım. Belki kafasını dağıtmasına yardım ederdi. ‘Pera – Ağla’ çalmaya başladığında kanalı değiştirdim. “O kalabilir mi?” diyerek başını bana çeviren Bahar’ın gözlerinin yine dolu dolu olduğunu gördüm. “Lütfen,” diye fısıldadığında derin bir nefes aldım ve ne kadar istemesem de önceki kanala döndüm. Teşekkür edip, buruk bir şekilde gülümsedikten sonra tekrar akan trafiği izlemeye koyuldu.
“Uyansam bu kâbustan değişir mi söyle dünya
Kalbim anla, anla ve ağla yeniden…”
Yorumlar
Yorum Gönder