Veliahtlar - 17. Bölüm

 MASAL

Kendimden utanıyordum. Resmen en yakın arkadaşımla kardeşime yargısız infaz yapmıştım. Hale’nin anlattıklarından sonra içimi pişmanlık duygusu yakıp kavuruyordu. Çok nadir yaptıklarımdan pişman olurdum ama şu anda resmen pişmanlığın dibine vurmuştum. Demek Asal hâlâ kapalı alan korkusunu yenememişti ve kilitli tuttuğum saatlerde fenalaşmıştı. Allah’ım ben nasıl bir kardeştim? Nasıl kilitlerdim onu odaya? Ama ben korkusunu yenemediğini nereden bilebilirdim ki? Hiç belli etmemişti ki köftehor…

Ayağa kalktığımda Hale de benimle ayaklandı. Asal’dan özür dilemezsem içimde duygu benim ölümüme sebep olacaktı. Ölürsem de pişmanlıktan değil ikizimin elinden öleyim!

Hızla Asal’ın odasına gidip kapıyı tıklattım. “Asal konuşabilir miyiz?” diye sorduğumda ses gelmemesi canımı daha çok sıkarken kapıyı tekrar tıklattım. 

“Asal! Canım kardeşim.”

“İçeri girsene Masal, neden kapıyı tıklatıyorsun?” Hale’ye gözlerimi kısarak bakarken “Doymadın mı çıplaklığına?” diye sordum. Hale’nin birden gözleri fal taşı gibi açıldı. “Ne alakası var ya,” diyerek gözlerini kaçırınca tekrar kapıya doğru döndüm. “Belki banyo yapıyor diye beni duymadı. İçeri girdiğimiz an o da banyodan çıkacak. Belki de çoktan banyosunu yaptı şu anda giyiniyor. Sırf gıcıklığına bana cevap vermiyor. Kapıyı açtığımız gibi gözlerimi tekrar dağlatmak istemediğim için kapıyı çalıyorum herhâlde.”

İçimdeki pişmanlık her saniye artarken “Asal lütfen, özür dilemek istiyorum,” dedim. Gözlerim yanmaya, sesim titremeye başladı. Kapının ardından tıkırtı bile gelmiyordu. Uyumuş muydu? Yoksa az önceki olayın etkisinden çıkamayıp fenalaşmış mıydı? 

“Asal bak, içeri giriyorum, derken,” arkamdaki heyecanlı soluk gözlerimi devirmeme neden oldu. Bu kız gerçekten Asal konusunda dengesizdi. Daha birkaç saat önce onu öldüreceğim derken şu anda onun için ölürüm modundaydı. 

“Asal bak kapının kolunu tuttum.” 

“Asal bak aşağı doğru hafif hafif indiriyorum.” 

“Asal bak yeminimi bozup freni patlamış kamyon gibi dalacağım odana.” 

“Benden günah gitti!” 

Yine de tedbiri elden bırakmayarak gözlerimi kapattım ve hızla kapıyı açtım. Hale’nin arkamdan ittirmesiyle sendeledim. Önce sessizliği dinledim. Bal suratın Asal’ın olmadığını söylemesiyle önce bir gözümü açıp odayı koçana ettim. Daha sonra iki gözümü de açtım. Yatağın üstündeki havlusu vardı. Banyo yaptığı cepteydi. Banyodan çıktığı da cepteydi ama havlu buradaysa ya giyinmişti ya çıplaktı. Ya herro ya merro… 

‘Allah’ım sen beni abdest aldırmak zorunda bıraktırma Ya Rabbim’ diye dua ederek ağır adımlarla giysi odasına doğru ilerledim. O sırada göz ucuyla banyoya da baktım. Yoktu. Giysi odasına girmeden önce “Kardeşcağızım,” diye seslendim. Çocuğun bu yapış yapış halimden ses vereceği varsa da vermezdi. Kapı aralığından başımı uzatıp içeriyi kontrol ettim. 

“Burada da yok,” diyerek arkamı döndüğümde Hale’nin odayı karıştırdığını gördüm. 

“Ne yapıyorsun kızım?” 

Sesimi duymasıyla yerinde zıplayan bal surat “Hiç,” diyerek elindeki kol saatini koleksiyondaki yerine koydu ve hızla çekmeceyi kapattı. Paniklediği elini kolunu nereye koyacağını şaşırmasından belliydi. 

“Asal yok diyorum. Aşağı indi herhâlde. Hadi gidelim yoksa vicdanım beni boğmaya niyetli.” Hale’nin yanından geçip odadan çıktım. Merdivenlere giderken, bir umut yukarıda olma ihtimalinden dolayı etrafa bakınıyordum. Apar topar aşağı indim. Beşizler kendi çaplarında takılıyorlardı. Mutfağı kontrol ettiğimde kimsenin olmadığını gördüm. 

‘Acaba bodrum katta mıdır?’ düşüncesiyle merdivenlere yönelirken Asal’a seslendim. Tam birkaç basamak inmiştim ki, Gece bana seslendi. Arkamı döndüğümde “Asal abi gitti,” diye devam etti. 

 

Gitmiş miydi? Bize beşizleri yalnız bıraktık diye bir sürü laf söylerken o gitmiş miydi? 

 

“Ne demek gitti? Nereye gitti?” 

Vicdan azanım ve öfke gazabım bir savaş hâline girmişti. Gece omuz silkerken Hazar, “Bir yere telefon etti, sonra küfür etti ve hızla çıkıp gitti,” dedi. Kaşlarım çatılırken Hale’ye baktım. O daha çok endişelenmiş gibiydi. Düşündüm. Bir yere telefon etmiş, sonra küfür edip nereye gitmiş olabilirdi? 

“Bence kulübe gitti,” diyen Aktan’ın cümlesiyle “Nereden biliyorsun?” diye sordum. Aktan gözlerini önündeki bilgisayardan çekmeden omzunu silkti. 

“Biraz zeki olan herkes bunu tahmin edebilir bence.” 

Ukala cevabıyla dudaklarım aralandı. “Doğru söylüyor olabilir mi?” diye sorarak Hale’ye döndüm. Yüzündeki endişe iç çatışmasının gölgesinde yok olmuş gibiydi. “Hale!” dediğimde düşüncelerinden ayrılan bal surat “Efendim bal böceğim,” diye cevap verdi. “Sence de Asal, kulübe gitmiş olabilir mi?” Bilmediğini belli edercesine omuz silkerken “İhtimaller arasında,” diye cevap verdi. 

Hale’nin aklında başka nereye gitmiş olabileceği vardı ki? 

“O zaman ben gidip ihtimallerden birini eleyeceğim,” dediğimde bana sanki çok saçma bir şey söylemişim gibi bakmaya başladı. 

“Saatin kaç olduğundan haberin var mı?” Umurumda değil gibi omzumu silktim. “Amcam duyarsa neler olacağını tahmin ediyor musun?” Büyük ihtimal önce beni böyle bir şey yaptığım için, sonra Asal’ı bizi yalnız bıraktığı için, sonra tekrar beni ikizimin peşinden gittiğim için cezalandıracaktı ama özür dilemediğim her saniye içimde beni yiyip bitiren huzursuzluk, zehrini vicdanıma akıtıyordu. 

“Asal’dan özür dilemezsem birazdan ağlamaya başlayacağımın farkında değil misin?” Hale imalı bir şekilde bana bakarken “Onu odaya kilitlemeden önce düşünecektin. Bekle, geldiğinde özür dilersin,” dedi. İtiraz edince telefonla özür dilememi söyledi. Saçmaladığını fark edince tekrar eve geldiğinde konuşmam konusunda razı etmeye çalıştı ama ben itiraz edip kulübe gideceğimle ilgili direttim. Artık bu vicdan olayından çıkmış, ölüm kalım meselesine dönmüştü. Beşizler bile ilgilendikleri şeyleri bırakmış bizi izliyordu. 

“Tamam Hale. Şu ana kadar gidip dönmüştüm bile. Sen bebelerin başında dur, ben bir saat içinde dönerim.” 

“Yok canım,” deyip pışık yapar gibi işaret parmağıyla gözünün altını çekti. 

“Ya sen de gitmeyeceksin ya ben de geleceğim.” 

Hayretler içinde en yakın arkadaşıma bakarken, “Hale eğlenmeye gitmeyeceğim farkındaysan. Gidip özür dileyip geri geleceğim,” dedim. 

“Beni ilgilendirmez. Ya benle ya da hiç!” 

Kollarını meydan okurcasına göğsünün üzerinde kavuşturdu. “Hale saçmaladığının farkında mısın?” diye sorduğumda omuz silkerken “Yahu bebeler evde yalnız mı kalsın?” diye devam ettim. “Ben onlarla yalnız mı kalayım?” diye fısıldadığında gözlerim monçiçi gibi bakan beş bebeye kaydı. Şimdi ne karın ağrısı olduğu anlaşılıyordu. Gerçi onun yerinde olsaydım, şu anda çoktan kulübe varmıştım. 

An itibariyle uslu dursalar da ne zaman ne yapacakları belli olmuyordu. Eminim ki, akıllarından bir haylazlık geçiyordu ve o ana kadar enerji toplamak için inzivaya çekilmişlerdi. 

“Biz başımızın çaresine bakabiliriz.” Kardeşine hak veren Aktan, “Rahatınıza bakın siz,” diye devam etti. Renan’la birbirlerine bakıp sırıtmaları hiç hoşuma gitmese de yapacak bir şeyim yoktu. Bir saat en fazla ne yapabilirlerdi ki? 

“Tamam o zaman. Biz bir saat içinde geleceğiz. Zaten kapıda sizi koruyacak insanlar var. Dışarıdaki kimse size zarar veremez. Önemli olan sizin birbirinize zarar vermemeniz.”

Bir abla edasıyla konuşmam işe yaramış gibiydi. Beşi de beni anlıyormuş gibi başını salladı. “Bir şey olursa ararsınız.” 

“Tamam Masal Abla!” 

Hepsinin tek bir ağızdan verdiği cevap beni rahatlatacağına daha çok germişti. Bunlar ne zaman aynı düşünse, mutlaka sonunda başımıza bir bela açılıyordu. Hale’ye döndüm. Son bir umut vazgeçmesi için konuşacaktım ki, “Boşuna nefesini harcama,” dedi. 

“Geliyorum.” 

Bu kızın beni benden iyi tanımasından bazen nefret ediyordum. 

“İyi. Yürü o zaman” 

Hale hoşnutsuz bir şekilde üzerimi inceledikten sonra “Bu hâlde mi?” diye sordu. Ben de kendimi incelemek için başımı eğdim. Yanları transparan siyah ve pembe renklerindeki pilates tay-tım ve üzerime üç numara büyük gelen tişörtümü değiştirmekle zaman kaybedemezdim. 

“Pandufları çıkarıp spor ayakkabılarımı giyeceğim. Üzerime deri mont tamamdır.” 

Hale gözlerini devirirken, “İRON’a gidiyoruz Masal,” dedi. 

“Allah aşkına bu kılıkla sen spora bile gitmezsin. Gidip bari Asal’ın tişörtünü çıkar.” 

Gözlerimi tekrar üzerimdeki tişörtte gezdirdim. Renk bakımından taytımla çok zıt durmuyordu. Ayrıca bu Asal’ın değil Enes’indi yani Enes’in hediyesiydi. O yüzden her fırsatta üzerime giyiyordum ve şimdi de çıkarmak gibi bir planım yoktu. Tişörtün etek kısımlarını topladım ve göbeğimin üstünde düğümledim. Kollarımı da birkaç kat kıvırdıktan sonra, at kuyruğu yaptığım saçlarımı açtım. Başımı öne eğip, dalgalandırdığım saçlarıma hacim verdikten sonra hızla geriye attım ve ellerimle düzelttim. Ben bunları yaparken Hale dikkatle bana bakıyordu. 

“Hadi gidelim.” 

“Masal ciddi misin ya?” 

Hale’yi dinlemeden kapıya doğru yöneldim. Arkamdan koşarken “Bu hâlde içeri girdiğimiz an herkesin dikkatini çekeriz,” diye bağırıyordu. Hayır üzerinde düzgün bir eşofman takımı olan oydu. Dikkati çekersem ben çekerdim. Ben umursamıyordum ama bal surat bunu devlet meselesi hâline getirmişti. 

“Ya birini görürsek?” Adımlarımı yavaşlatıp Hale’ye döndüm. Asal haricinde İRON’da kimi görebilirdik ki… 

“Görmezden geliriz.” 

Hale’nin dudakları aralanırken tekrar önüme döndüm ve yürümeye devam ettim. Korumalardan biri bize doğru gelirken arabayı hazırlamasını söyledim. Adam otoparka doğru koşarken ben de diğer adamlara doğru yürüdüm. 

“Bir şeye ihtiyacınız varsa, biz alabiliriz efendim.” 

Başımı hayır anlamında salladım. “Asal’ın yanına gidip geleceğiz. Bir yokken ev de beşizler de size emanet.”


**-**

 

Yol boyunca yanımda mızmızlanan Hale’ye, bozuk plak gibi arabada beklemesini söylemek-ten sıkılmıştım ama o inatla geleceğini söyleyip hâlâ olabilecek ihtimalleri konuşmaktan sıkılmamıştı. Bu yüzden kulübün sokağına girmemizle apar topar arabadan inmem bir oldu. Bu kulüp sabaha kadar boş kalmıyordu. Saat gece yarısına yaklaştığı için, kuyruk hâlâ hıncahınç doluydu. Bakışlarını bana çeviren kalabalıkla Hale’nin sırtıma yapışması bir oldu. 

“Ben sana söylemiştim Bal böceği. Bak herkes bize bakıyor.” 

“Sana arabada kalabileceğini söyledim bal surat.” 

Nefesini enseme üfleyen Hale’yle tüylerim diken diken oldu. Bizi karşılayan korumalardan birine Asal’ın içerde olup olmadığını sordum. 

“Asal Bey, içerideler küçük hanım.” 

Demek bizi bırakıp kulübe gelmişti. “Peki bir sorun mu oldu?” diye sorduğumda kaşlarını çatan adam “Hayır efendim. Her şey olağan seyrinde,” diye cevap verdi. 

Şimdi elime düşmüştün işte Asal. Önce özrümü dileyip şu vicdanımın yükünden kurtulayım, sonra bizi yalnız bırakmanın hesabını sana sormaz mıyım ben… 

Arkamı dönüp şoföre bizi otoparkta beklemesini söyledikten sonra koşar adım içeri girdim. İçerisi her zamanki gibi büyüleyiciydi. Yanımızdan sürekli kokoş kızlar geçiyordu. Hale’nin kıyafetlerinden utandığını, kimseyle göz teması kurmamasından ve üzerini çekiştirmesinden anlıyordum. Onu kendi hâline bırakıp, balkon kısımlarından birine yürüdüm. Asal kulüpteyse ya locasındaydı ya da bir kızı alıp… Tövbest!

 Ne olur locada olsun Allah’ım, beni o zinalara şahit olmak zorunda bıraktırma Ya Rabbim. Kalabalıkta gözlerimi dolaştırdım. İnsanlar deli gibi eğleniyorlar, yarın yokmuş gibi içiyorlar, hunharca dans ediyorlardı. Her ne kadar beynim yüksek sesten uyuşmuş, gözlerim değişik ışıklardan kör olmuş olsa da burada olmak iyi hissettiriyordu. Hafif hafif müzikle dans ederken Hale’nin bir şeyler dediğini hissettim. 

“Ne?” 

Hale abartılı bir şekilde gözlerini devirip daha yüksek sesle bağırdı. 

“Dans etmeyi bırak ve Asal’ı aramaya devam et! Locada mı?” 

Bilmiyorum der gibi omuz silktim. Kendimi ne kadar engellemeye çalışsam da müzikler içimi kıpır kıpır yapıyordu ve hareket etmeden duramıyordum. Hale’nin burnundan soluyarak bir şeyler söylerken anlamadığımı belli eden işaretler yaptım. Sıkıntıyla iç çekti ve yanıma gelip kulağıma doğru bağırdı. 

“O zaman saatlerdir kime bakıyorsun sen?” 

Kulağımdaki gıdıklanma hissi tüylerimi diken diken yaptı. Kulağımın içini parmağımda ovalarken, “Ne bağırıyorsun ya. Kulak zarımı patlattın resmen!” dedim azarlar gibi. 

“Beter ol!” 

“Ne? Beter mi olayım?” 

Hale sinirli bir kahkaha attıktan sonra, “Demek ki duymanı engelleyen kulak zarınmış. Bak-sana patlayınca ne kadar güzel duyuyorsun Masal!” diye bağırdı ve kollarını önünde bağla-yarak kulübe arkasını döndü. 

Bana böyle bir nedenden trip mi atıyordu yani? 

“Hale neden-” 

Omuz silkti. Daha ne soracağımı duymadan omuz silkerek tüm kelimeleri ağzıma tıkmıştı. Gerçekten trip atıyordu. Çocuktan bir farkı yoktu. Çocuk deyince aklıma beşizler geldi. Kim bilir şu anda ne yapıyorlardı? Döndüğümüzde başımızı sokacak bir evimizin olmasını istiyorsak, acele etmeliydik. 

Bakışlarımı locaya çevirdim. Boştu. O zaman benim güzel ikizim, gizli odasında zina peşindeydi. Yine de belki yanılıyorum ihtimaliyle kulübün içini taramaya başladım. Gördüğümü sandığım kişiyle gözlerimi kıstım ve balkondan sarkarak bakmaya başladım. Hale’nin dik-katini çekmiş olacağım ki, “Orada mı?” diye sordu. Bir dakika işareti yaptım. 

Gördüklerimin doğru olduğunu anladığımda kısılan gözlerime inat dudaklarım beş karış açıldı. “Enes…” 

Hale’ye dönerken “Enes aşağıda,” diye devam ettim. Kaşlarını çatan bal surat “Ne?” diye bağırınca beni duymadığını düşündüm ve onun yaptığı gibi kulağına doğru, “Enes aşağıda!” diye bağırdım. Hızla benden uzaklaşan bal surat kulağını tutarken “Masal!” diye bağırdı. İntikamımı aldığımı belli edercesine gülümserken, “Onu anladım zaten. Enes’in burada ne işi var diye düşünüyordum,” demesiyle ciddi bir yüz ifadesi takındım. 

“Beni görmeye gelmiş, asi ruhlu, ilginç saçlı, kalın kaşlı, kaslı kuslu erkeğim.” 

Hale gözlerini kısıp yapmacık bir şekilde kahkaha attı. 

“Çok komiksin bal kabağım.” 

Kıkırdayarak tekrar Eneslere doğru baktım. Arkadaşlarıylaydı. Kızlar eğleniyordu, erkekler ise sadece etrafa bakıyordu. Sevdiğim çocuğa kucak dansı yapan kızı görmek için gözlerimi kıstım. Allah kahretsin!

Bugün kampüste ömrümden ömür götüren kız değil miydi bu? Bu kadar samimi miydiler yani. Enes’in yüzünü görmeye çalıştım. Zevk almıyordu. Onu daha önce gördüğüm yerlerle İRON’u kıyaslarsak, burası Enes’in eğlenebileceği bir mekân değildi. O zaman burada ne işi vardı? Bir an aklımda taramalı tüfek hızıyla çalışmaya başladı. 

Yoksa Enes, bugün bize bir iyilik yaptığı için buraya gelmek, bu kıza katlanmak zorunda olabilir miydi? Sırf bir form için, kendine işkence edilmesine izin mi veriyordu bu çocuk? Bir şey yapmalıydım. Göz göre göre onu, üzerindeki asalakla kaderine terk edemezdim. 

“Yettim yiğidim!”

Merdivenlere doğru koşarken birinin beni tuttuğunu hissettim. “Nereye gidiyorsun?” diye soran Hale’ye başımla Eneslerin olduğu yeri gösterdim. Kaşlarını çatarak bal suratını tatsızlaştıran Hale, “Saçmalama Masal!” diye bağırdı. 

“Buraya Asal’la konuşmaya geldin Masal. Enes’le buluşmaya değil!” 

“Sanırım bugün bize yaptığı iyiliğin cezasını çekiyor,” dediğimde ne dediğimi anlamaya çalışır gibi baktı. 

“Yanındaki kız, bize yeni bir form vermek istemeyen kız. Enes vermesini sağladı. Bedelini de bedeniyle ödüyor koca adam.” 

“Onun bedeni onun kararı Masal. Sana ne?” 

“Ne demek sana ne? Yaptığı iyiliği karşılıksız mı bırakalım. Güç borcumuzu ödeme günü.” Hale bıkmış bir şekilde gözlerini devirdi. “Ne borcu ne karşılığı Masal ya. Asal’ı bulalım ve gidelim lütfen buradan.” 

“Asal, locada ve kulübün içinde değilse nerededir Hale?” diye sorduğumda jetonu şimdi düşmüş gibi bakışları farklılaştı. “Evet, gizli odada kimin cebinde oyunu oynuyordur. Sarılmadan bir sonraki aşamayı görmek istiyorsan, ben seni tutmayayım. Koridordan ilerle bulursun.”

Hale’nin gücenmiş haliyle derin bir nefes alıp gözlerimi kapattım. 

Potlar kraliçesi yine iş başında!

Allah’ım ben neden bir işi kurtarayım derken her zaman ötenini batırıyordum. Gözlerimi açtım. Bu karanlıkta bile sulanan gözlerinin parlaklığını fark edebiliyordum. Elini tutmak için uzandım ama o hızla geri çekilip aramıza mesafe koydu. Vicdanım, farklı bir taraftan işe başlamıştı. “Özür dilerim,” dediğimde gözlerini benden kaçırdı. “Hale gerçekten seni kırmak istememiştim.”
Burnunu çekti. Sitemli bir şekilde kollarını göğsünde bağladı. Sanki aramıza engel koymaya çalışıyordu. “Gerçekten üzgünüm.” Gözünden bir damla yaş düşünce vicdanım tekmelerini ruhuma geçirmeye başladı. 

“Hale ya,” diyerek yanına gidip en yakın arkadaşımı kollarımın arasına aldım. “Sonucunu düşünmeden konuştuğumu bilmiyor musun? Patavatsızım işte. Seni ağlatacağımı bilsem, ağzımı açar mıydım?”

“Sen ağlatmıyorsun…” 

Hale’den ayrılırken, “O ikizin olan man kafa beni ağlatıyor,” diye devam etti. 

“Bizi resmen bir kızla birlikte olmak için bırakmış ya. Şaka gibi!” 

Şu andaki ağlamasının nedeninin sinir olduğunu görmek birazda olsa rahatlatmıştı. Öfkeyle başa çıkmak, kırgınlıkla çıkmaktan daha kolaydı.

“Burnundan fitil fitil getiririz sonra. Şimdi gidip Enes’i kurtaralım, sonra da eve gidip beşizlerin ne yaptığına bakalım.”

Gözlerindeki yaşları silen Hale “Ya kurtulmak istemiyorsa,” dediğinde kısa bir an nefesimi tuttum. O kızla yakın olduğunu, sırf bu yüzden geldiğini ve buradan çıkıp kucaklaşmaya evde devam edeceklerini düşünmek bile istemiyordum. 

“Yani belki zorla gelmemiştir.” 

Sanırım şimdi de ben ağlamaya başlayacaktım. Çocuk benimle dalga geçmiş, gururumla oynamış, beni dövmekten beter etmiş, tehdit etmiş ama öteki taraftan beni koruyup kollamış, hediye vermiş, yardım etmişti. Bu yüzden onu hem seviyordum hem nefret ediyordum. Yine de ondan vazgeçemiyordum. Allah’ım Enes tam bir dengesizdi ve aşkı sayesinde ben de onun stajyeriydim. 
“Öyleyse de,” dediğimde sesimin titrek çıkmasından dolayı boğazımı temizledim. “Bugün yaptığı iyiliği karşılıksız bırakmayız ve yedikleri içtikleri her şeyi ikram ederiz.” 

Hale’nin şaşkınlıkla alnı kırışırken “Çok cömert gördüm seni,” dedi.  

Ya sorma, sevgimde de çok cömerttim. Adam yüz vermiyor ben kalbimi eline tutuşturmak için çabalayıp duruyordum. Tam bir geri zekâlılık örneğiydim resmen.

Arkamı döndüm ve merdivenlere doğru yürüdüm. Hale’nin arkamdan gelip gelmediğini kontrol etmek için omzumun üstünden geriye baktım. Neyse ki bal suratım beni hiçbir konuda yalnız bırakmadığı gibi bu konuda da yanımdaydı. Merdivenlerden inerken konuya nasıl girsem diye düşündüm. Kalabalığa girmeden önce Hale’yle birbirimizi kaybetmemek için elini tuttum ve dans eden insanların arasından zar zor geçerek Eneslere doğru ilerlemeye başladım. Yaklaştıkça kızın ateşli dansının beni yaktığını hissediyordum. Allah’ım sen saçmalamama izin verme, sen bana dayanma gücü ver.

Masalarına geldiğimizde Enes’le gözlerimiz buluştu. Yüzündeki ifadesizlik nedense tanıdık bir hale dönüşmüştü. 

“İyi eğlenceler.”

Masadaki herkesin bakışları üzerime toplandı. Kızların üzerimdekileri incelediğini hissediyordum. Tıpkı Enes’in gibi… Acaba onun hediye ettiği tişörtün üzerimde olduğunu fark etmiş miydi? Yüzünde de hiçbir ifade yoktu ki anlayayım. 

Hale’nin arkamda olduğunu hızlı soluk alıp vermesinden anlıyordum. Enes yapmacık bir şaşkınlık ifadesiyle, “Ufaklık,” dedi. 

O ufaklık birazdan boyundan büyük iş yapıp seni kurtaracak Enes Efendi!

“Ee eğleniyor musunuz bakalım?” 

Tek kaşı sorgulayıcı bir şekilde havalanan Enes, “Sen gelmeden önce, evet,” diye cevap verdi. Tıpkı onun gibi yapmacık bir şekilde gülümsedim. 

Eğlendiğini yukarıdan izledim, acıdan zevk alan mazoşişt insan!  

Kafası bir dünya olmuş kız, ayakta durmak için Enes’e sarılırken “Aa,” dedi. “Sen şu sabah okulu birbirine katan kızsın.” Enes rahatsız bir ifadeyle kızı kendinden ayırmaya çalıştı. “Lisede okumuyor musun sen ufaklık,” dediğinde duraksayan Enes, kıza baktı. Sanki gözlerinde ‘Ona yalnızca ben ufaklık diyebilirim,’ bakışı vardı ya da bana öyle gelmişti. Yine de düşüncesi bile mutlu hissetmeme yetmişti. “Evet lisede okuyorum. Ne oldu?” Kız baygın bakışlarıyla bana bakarken “Böyle bir yere girmeye nasıl başardın bilmiyorum ama atılmanı izlemek çok zevkli olacak,” dedi. Bak yelloza bak. Babamın mekânından beni attıracaktı ha? Ben buna ancak gülerim diye düşünüp kahkaha atmaya başladım. Bu daha çok sinirimi açığa çıkarak bir gülüştü. Hale’ye döndüm. Sakin olmamı söylediğini duyuyordum. O sırada gözlerim merdivenlerden inen kişilere takıldı. Kahkaham, benzini bitmiş araba gibi, tekleye tekleye azaldı ve yerini kolay kolay geçmeyecek bir telaş aldı. Hale nereye baktığımı görmek istercesine arkasını döndü. Panikle bana dönerken “Babamlar,” dedi. Başımı evet anlamında salladım. “Burada ne işleri var?” “Aynı soruyu bize soracaklarına eminim.” Stresten ellerim terlemeye başlamıştı. Kaçmak istiyordum ama ayağıma beton dökülmüş gibi olduğum yerden kıpırdayamıyordum. Hale titremeye başlamıştı. “Ya otoparktaki arabayı gördülerse ya korumalar bizden bahsettiyse, ya bizi fark ettilerse, ya–” Hale’nin cümleleri elini ağzına bastırmamla kesildi. Yine gerilim anında sesli düşünmeye başlamıştı ve benim bir çıkış yolu bulmak zorunda olan beyin hücrelerimi daha da strese sokuyordu. Acele etmeli, bir şeyler bulup buradan çıkmalıydık. Yoksa olacakları düşünmek bile istemiyordum. Loca merdivenlere bakıyordu. Oradan çıkmamız imkânsızdı. Anında enselenirdik. Arka taraftan kaçabilir miydik? Ama her türlü babamların görüş alanından geçecektik. Burada saklanamazdık. Babamların ne zaman kulüpten ayrılacağı belli değildi. Ne yapacaktık o zaman? ‘Allah’ım bir çıkış yolu göster yalvarırım’ diye dua ederken başıma bir şeyin geçmesi bir oldu. Etraf kararınca çığlık attım. Ellerimle kafamdaki ağırlığın ne olduğunu çözmeye çalışırken tanıdık bir koku burnuma doldu. Enes’in kokusu… Bu Enes’in motor kaskıydı. O zaman benim kafamda ne işi vardı? Omzumda hissettiğim kolla sert bir vücuda dayanmam bir oldu. Tepki olarak nefesim kesilirken Enes’in “Sorgulamayı bırak ve sadece sarıl,” diyen sesi kalbime dokundu, yerlerde atmasına neden oldu. Neredeyse tüm ağırlığımı yüklenircesine bana sarıldı. Çekingen bir şekilde elimi sırtına koydum. Kaslı olduğunu biliyordum ama bu kadar sert olacaklarını tahmin etmemiştim. Önümü zar zor görmemden dolayı diğer eliyle de montunu sıkıca kavradım. “Merdivenler!” Sanki beni uyarmamış gibi ayağım takıldı. Enes beni daha sıkı tutarak yere kapaklanmamı engelledi. Resmen askıda kalmış gibi hissediyordum. “Bir de uyarmasam ne olacaktı,” diye söylenince yanaklarımın ısındığını hissettim. Resmen sakarlığımı çocuğun gözüne gözüne sokuyordum. Zor da olsa merdivenleri çıkmayı tamamladık. Neyse ki, Enes’in cüssesi babamların beni fark etmelerini engellemişti. Yoksa eminim ki, gece kulübünün içinde kaskla dolaşan biri dikkatlerini çekerdi. Kulüpten çıkar çıkmaz hava almak için kafamdaki kaskı çıkarmak istedim. “Şimdi değil,” diyen Enes beni yürütmeye devam etti. Aklıma gelen en yakın arkadaşımla panikle sağıma soluma baktım. Enes ne düşündüğümü anlamış gibi Hale’nin arkamda olduğunu söyledi. Kafamdaki koca kütleyle omzumun üzerinden arkama baktım. Aynı bizim gibi Deniz’le yürüyorlardı. Nedensiz bir gülme gelmişti. Dışarıdan bakıldığında biz de bu kadar komik mi gözüküyorduk? Otoparka gelmemizle Enes benden ayrıldı ve kaskı kafamdan çıkardı. Tüm saçlarım karman çorman olmuştu. Teşekkür ederken ellerimle saçlarımı düzeltmeye çalıştım. Enes hiçbir şey söylemedi. Hale’ye baktım. Onun saçları at kuyruğu olduğu için, kask çıktığında karizmasından ödün vermemişti. Deniz’e teşekkür ederken “O teşekkür bize ait,” dedi. Kaşlarımı çatarak Enes’e döndüm. Motoruna binmekle meşgul olan çocuğun ifadesiz suratında bir mana aradım. Biz teşekkürlük ne yapmıştık? Bir an neden onların yanına gittiğimizi hatırladım. Haklıydım. Zorunluluktan onlarla beraberlerdi. Eminim ki bize yaptığı iyiliğin borcunu ödüyordu. Allah’ım o kızla yakın falan değildi. Gür bir motor sesi otoparkta yankılandı. Düşüncelerimden ayrılıp Enes’e baktım. Yüzümdeki gülümsemeye engel olamıyordum. Gözlerini bir saniye bile olsa benden ayırmadan kaskını taktı. O sırada başka bir motor sesi duyuldu. Sanırım Deniz de yerini almıştı. Enes’in şimşek hızıyla kısa bir an bakışları değişti. Sanki gülümsemişti. 

“Hâlâ bana borçlusun ufaklık.” 


**-**

 

BAHAR

Bomboş, tanımadığım bir sokaktaydım. Ne kadar zamandır bu hâlde olduğumu, nereye doğru gittiğimi bilmeden sadece yürüyordum. Hava yazdan kalma bir gün misali beni sıcağıyla sararken gözlerim karlı bir kış gününü andıran puslu havaya bakıyordu. Bu tezatlık içinde attığım adımlarından bile emin olamıyordum. Çıplak ayaklarımın altındaki soğuk asfalt korkunun yaktığı ateşi biraz da olsa söndürüyordu. Bir anda zemin yumuşadı. Gıdıklanma hissiyle ayaklarıma baktığımda açık yeşil bir halının üzerinde durduğumu gördüm. Tanıdık desenlere bakarak yavaşça yere çömeldim. Ellerimi belli belirsiz halının üzerinde gezdirdiğimde parmak uçlarıma değen sertlik kaşlarımın çatılmasına neden oldu. Elimi kaldırdığımda bunun bir yanık izi olduğunu gördüm. Halıyı yakan ufak bir sigara izi. Aklımda birkaç anı belirdi. Gözümün önünden geçen çocukluğum nerede olduğumu hatırlatmıştı. Panikle başımı kaldırdım ve etrafa baktım. Puslu hava dağılmış, onun yerine loş bir ışık gelmişti. Buna rağmen her şeyi ayrıntısıyla görebiliyordum ya da bu manzara aklıma kazındığı için gördüğümü sanıyordum. Burası, bilinç altımın oyun yuvası, senelerce mücadele verdiğim kâbuslarımın ilk durağıydı. Bundan sonrası kalp sancısı ve göz yaşıyla bitiyordu. Günlerce kendime gelemiyor, beynim ve bedenim uyuşuk bir hâlde dolaşıyordum. Uyanmalıydım ama uyanmak istemiyordum. Ben bu durumu beynimde yenmiştim. Tekrar başlamasına, hayatımı ele geçirmesine izin veremezdim. Bu aynı kâbus değildi. Aynısı ise bile bu sefer sonucunu ben belirleyecektim. Aniden bakışı kaldırıp duvara asılmış olan saate baktım. Gece yarısı yaklaşmış, akreple yelkovan birbirine kavuşmak için saniyeleri saymaya başlamıştı. Tik Tak Tik Tak… Her şey hatırladığım gibi ilerliyordu. Aralık olan camdan içeri giren rüzgâr tenimi yalayıp geçti. Ürperdim. Bunun nedeni soğuk değildi, aksine az önce hissettiğim sıcak hava eski salonumuzda da hâkimiyetini ilan etmişti. Ürpermemin nedeni bu hissi daha önce yaşamış olmamdı. Birazdan akrep ve yelkovanın aşkından doğan bir gonk sesi salonda yankılandı. 

“Bir…” 

Gözlerimi kapattım ve bu sesin beş kez tekrarlamaması için dua etmeye başladım. Oldum olası gece yarısını haber veren bu sesten korkuyordum. Senelerce salonda olmasına rağmen benim odamdan rahatlıkla duyulmuş, sırf o sesi duymamak için her gece kulaklıkla müzik dinleyerek uyumaya zorunda kalmıştım. Saymaya başladım. Her ses, korkuma bir adım daha yaklaşmama neden oluyordu. Beşinci vuruştan sonra annem ağlayacaktı ve ben aynı kâbusta olduğuma emin olacaktım. 

“Beş!” 

Gözlerimi açtım. Bir saniye geçti ya da geçmedi, bir hıçkırık sesi kulaklarımı tırmaladı. İşte başlıyorduk. Şu anda burada oturup uyanmayı bekleyebilirdim ama annemi merak ediyordum, belki de sadece… Yavaşça ayağa kalktım. Olabildiğince sessiz adımlarla salondan çıktım. Ayağımın altındaki gıcırdayan döşeme sesiyle annemin ağlama sesi kesildi. Her zamanki gibi. Bir süre kıpırdamadan aynı pozisyonda kaldım. Kendimi izlediğim bilim kurgu filmlerinden birinin içindeymiş gibi hissediyordum. Bir deney vardır. Esas kızımızın beynine yerleştirilen bir çiple bu deney gerçekleştirilir. Zaman ne kadar geçerse geçsin, aynı olaya benzer tepkiler verip vermeyeceği araştırılan kızın hiçbir gelişme kaydetmediği şu andaki pozisyonundan bellidir. Kapıya doğru baktım. Buradan çıkıp, uyanmamı sağlamak için bir arabanın altına girebilirdim ama ben her zamanki gibi kâbusumu tercih edip karanlık koridora doğru baktım. İlk kapının banyo onun karşısındaki kapının benim odam olduğunu hatırlıyordum. Tam karşımda duran, ahşap kapının ardında da gözü yaşlı bir kadının olduğunu biliyordum. Gözlerimi döşemenin üzerinde dolaştırdım. Hangisinin ses çıkardığını, hangisine basmam gerektiğini dün gibi hatırlıyordum. Kâbuslarımda buna mayın tarlası oyunu adını vermiştim. Sessizce ilk adımımı attım. Kalbim adrenalinin verdiği gazla hızla çarpmaya başladı. Tekrar, daha uzun bir mesafeyi kat edecek büyüklükte bir adım attım. Nefes alıp verirken çıkardığım ses, artık beni rahatsız etmeye başlamıştı. Nefesimi tuttum ve başka bir adım attım. Zikzaklar çizerek ilerledim, annemin beni duymaması için yalvardığım zamanlar aklıma geldiğinde gözlerimin yanmaya başladığını hissettim. Birkaç saniye sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Annemin kapısının önüne geldim. Kapının kolunu tutmamla gözlerimi kapattım. Kirpiklerimin arasından ufak bir yaş kaçtı ve hızla yanağımdan süzüldü. Açmak istemiyordum, kolu indirdiğim an ağlamaya başlayacağımı biliyordum. Yine de bir gücün elime yavaşça destek verdiğini hissettim. 

Kapıyı açtığım an olduğum yerde durdum. Annem yatağının üzerinde oturmuş, ellerini ağzına bastırarak ağlıyordu. Başında dikilen takım elbiseli adamın sırtı bana dönüktü, hiçbir şey söylemeden anneme bakıyordu. Omzunun üzerinden bana bakmasıyla nefesimi tuttum. Beklediğim yaşlar yanaklarımdan süzüldü.

 “Ba-ba”
 Kelimeler istemsizce dudaklarımdan döküldü. Annem başını kaldırdı. Ağlamaktan bitap düştüğünü gözlerinden anladım. “Bahar, kızım…” diyerek ayağa kalkan annemle yüzünü seçemediğim adam bana doğru yürümeye başladı. Her adımında yüzü biraz daha netleşti. Rüyamın bu noktada değiştiğini fark ettim. İpler benim elimde değil, her zaman olduğu gibi bilinç altımın elindeydi. Birazdan babamın kim olduğunu görecektim, seneler boyunca bunu görebilmek için olduğum yerde hareketsiz durmuştum ama şu anda babam denen adamla yüzleşmek istemiyordum. Geri geri yürümeye başladım. Bu sefer o, daha büyük adımlar atmaya başladı. Saçları gittikçe sarardı, teni buğday rengine büründü. Burnu benimkine benziyor, gözleri gittikçe renkleniyordu. Kalbim bir kuş misali çarpmaya başladı. O’ydu. 

Bedenime nereden geldiğini anlayamadığım keskin bir ağrı girdi, sanki nefesim kesildi. Gözlerimi kapattım. Bugün yaşadığım olayları hazmetmeden o adamı görmek istemiyordum. Gözyaşlarım daha da güçlü bir şekilde yanaklarımdan süzüldü. Yüzüme çarpan rüzgârla adım atmayı kestim. O, yanımdan geçip gitti. İstediğim olmuştu. 

Gözlerimi araladım. Annemin kapının pervazına tutunmuş yorgun hâline baktım. Gözlerinden süzülen yaşlar, kristali andırıp yere düşüyordu. Uzaklaşan adım sesleriyle başımı arkaya çevirdim. Gidiyordu. Ben kazanmıştım, ona istediğini vermemiştim ya da tam olarak istediği şeyi vermiştim. Beni görmezden gelmişti, bunca zaman olduğu gibi ben yokmuşum gibi yanımdan geçip gitmişti. Sırtını gördüğüm adamın yavaşça karanlığa karışmasıyla 

“Gitme…” diye fısıldadım. Gitmesine izin veremezdim. Bu oyunu onun kazanmasına, hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam etmesine izin veremezdim. 

“Gitme!” Beni duymadı ve yürümeye devam etti. Koştum, karanlığını yakalayabilecekmişim gibi ardından koştum. Her adımımda ondan biraz daha uzaklaştığımı fark ettim. Sanki koşu bandının üzerindeydim. Git gide gözden kaybolan adamın başını hafifçe omzuna doğru çevirdiğini görünce can havliyle bağırdım.

 “Gitme!”
 Vücuduma elektrik verilmiş gibi bir titreyerek gözlerimi açtım. Ter içinde ve soluk soluğaydım, sanki rüyamda değil de gerçekte koşmuştum. Bedenim gergin, ruhum yorgundu. Gözlerimi etrafta dolaştırırken bana endişeyle bakan bir çift gözle karşılaştım. Yanağımı okşayan elini yeni hissediyordum. Ağzım kurumuştu, yutkunmak bile canımı acıtıyordu. Bir şeyler söylemek istemedim ama sadece sözcükler dilimde dolandı. Güçsüzdüm. O kadar güçsüzdüm ki kirpiklerimi kırpmak bile canımı yakıyordu. 

“Şşştt,” diyerek terden ıslanan saçlarımı yüzümden çeken Asal, “Sadece bir kâbus,” diye fısıldadı. Tıpkı annemin her seferinde yaptığı gibi yavaşça saçlarımı okşadı. Bu merhameti gözlerimin yaşarmasına neden olurken “Ağlama,” dedi ve yaşları elinin tersiyle sildi. 

“Su ister misin?” diye sorduğunda başımı zar zor evet anlamında salladım. 

“Tamam o zaman,” diyerek yanımdan kalkan Asal’la derin bir nefes aldım. Ellerinin bedenimden uzaklaşması sanki rahatlamama neden olmuştu. Asal dolaplarının birinin içinde gizlenmiş olan mini buz dolabını açtı, ufak bir göz attıktan sonra dolapları karıştırdı. 

“Su kalmamış,” dediğinde içimdeki öfkenin başlattığı yangını söndürmek için bütün suları bitirdiğim aklıma geldi. “Ben su alıp geliyorum.” 

Asal’a gitme demek istesem de o çoktan odadan çıkmıştı. Bir süre yüzümü ovaladım. Bu hissi bile bile nasıl uyanmamak için kendimi zorlamıştım. Sanırım kendime gelmek için yüzümü yıkamalıydım. Hatta bir banyo yapsam fena olmazdı. Terden üzerime yapışan kıyafetlerimden kurtulduğum anı düşünerek yavaşça yataktan doğruldum. Ayakkabılarımı aşağı sarkıtmamla gördüğüm poşet ve içindeki şey aklıma regl olduğumu getirdi. Panikle ayağa kalktım, aniden içimden bir şeylerin koptuğunu hissettim. Arkama bakmaya korkuyordum ama korkunun ecele çaresi yoktu. Gözlerimi kapatıp arkamı döndüm ve yavaşça aralayarak çarşaflara baktım. Allah kahretsin. Her ilk gün yaşadığım olay tekrar gerçekleşmiş, Asal’ın çarşaflarını berbat etmişti. Koşarak aynanın karşısına geçtim ve arkama baktım. Resmen popomda kırmızı bir dünya haritası çıkarmıştım. Az önceki olay yetmezmiş gibi şimdi de bu yüzden soğuk soğuk terlemeye başladım. Telaş düşünmemi engelliyor, önce kendimi mi yoksa çarşafımı mı temizlemem gerektiğine karar vermemi zorlaştırıyordu. 

Avuç içlerimle kafama vurup “Düşün Bahar düşün!” dedim. Sonra ani aldığım bir kararla dolapları karıştırmaya başladım. ‘Yatak varsa pijama da vardır. Elbet üzerime uygun bir şey bulurum,’ diye düşünerek boydan boya olan bütün dolapların kapaklarını açtım. Sadece kot pantolon, iç çamaşırı ve tişörtten oluşan rafları hızla taradım. Kendime uygun bir şey bulamamanın verdiği öfkeyle sert bir şekilde dolap kapaklarını çarparken ‘Sen neyle uyuyorsun acaba Asal Kara!’ diye bağırdım. Daha sonra aklıma gelen düşünceler kendime sinirlenmeme neden oldu. ‘Mal Bahar! Bu çocuk buraya uyumaya değil, sevişmeye geliyor. Onun için de pijamaya ihtiyacı olduğunu sanmıyorum. Salak saçma şeylere sinirleneceğine bir an önce git ve kendini temizle! Yoksa çarşafı temizlemeye fırsat kalmadan Asal gelecek.’ Hızla elime geçen ilk tişörtü aldım. En azından mini elbise gibi olur, üzerimdeki gömlekten daha çok sağımı solumu kapatırdı. Koşturarak banyoya gidip üzerimdekileri çıkardım. Asal’ın suyu çabuk bulmaması için dua ederek kendimi duşa attım. Hem kendimi hem de kıyafetlerimi temizledim. Havluya sarılıp dışarı küvetten çıktım. Aldığım tişörtü üzerime geçirdim. Çitilediğim külotuma ped takıp üzerime geçirdim. Islaktı ama en azından benimdi. Koşturarak odaya döndüm. Yatağın üzerindeki yorganı yere ittikten sonra yastıkları kenara fırlattım. Çarşafı çıkarmaya çalışırken kapının açıldığını duydum. Panikten kas katı kesilmiştim. Resmen arkama bakmaya korkuyordum. 

“Bahar?” 

Asal’ın sorgulayıcı ses tonuyla elimdeki çarşafı bıraktım. Kanlı kısmını saklamaya çalışarak arkamı döndüm. Asal, sorgulayıcı bir şekilde beni baştan aşağı süzdü. Ne tepki vereceğimi bilmezken sadece üzerimdeki tişörtü uzayabilecekmiş gibi aşağı çekeliyordum. Hafifçe omzumun üzerinden çarşafın kirli tarafının gözüküp gözükmediğini kontrol ederken bana doğru yaklaşan adım sesleri duydum. Lanet olsun! Biraz daha yaklaşırsa arkamdaki vahşeti görmesi an meselesiydi. Kalbim dört nala koşar gibi atmaya başlarken Asal’a döndüm. Birden bakışları farklılaştı, bedenim ısınmaya başladı. Özellikle de yanaklarım. 

“Ne yaptığını sanıyorsun sen?” diye sorarken olduğu yerde duruyor olması hiç bu kadar rahat hissettirmemişti. “Hiç…” Kısa ve öz verdiğim cevapla birkaç adım geriledim. 

“Sadece sana olan borcumu ödemeye çalışıyorum. Sonuçta bana burayı açtın ve benim bir şeyler yapmam gerekiyor” 

“Hizmetçi fantezim olduğunu sanıyorsan, yanılıyorsun maganda.” 

“Ne?” Kaşlarım çatıldı. 

“Sen bana ne demek istiyorsun?” diye sorduğumda alaycı bir ifadeyle dudaklarının kenarı kıvrılan Asal “Yarı çıplak hâlde odamı temizlemeye çalışmanı başka türlü mü yorumlamam gerekiyordu? Hele de böyle bir açıklama yaptıktan sonra.” dedi. Öfkeyle ona doğru yürüdüm sonra aklıma gelen şeyle aynı şekilde gerisin geri yürüdüm ve bacaklarımın arkasını yatağın kenarına yasladım. Asal’ın keyifli ifadesi yüzünden silinirken tek kaşı havalandı. “Ne saklıyorsun sen?” diye sorduğunda “Hiçbir şey” diye cevap verdim. Paniğim sesime yansımış ve titrek bir şekilde çıkmasına neden olmuştu. Bundan daha da kuşkulanan çocuk bana doğru yürümeye başladı. “Gelmesene be üzerime üzerime!” 

Beni dinlemeyince ona doğru birkaç adım attım. “Zengin bebesi, kışt git!” Tam görüş mesafesine girdiğinde yatağa oturdum. Harika, iki saat çıksın diye uğraşacağım şey, ıslaklıkla daha da derine işleyecekti. “Kalk ayağa!” dediğinde başımı hayır anlamında salladım ve kollarımı rahat bir şekilde göğsümün üzerinde bağladım. Bu sırada görünen bir şey var mı diye oturuşumu kontrol ettim. Asal’ın kollarımı tutmasıyla “Kalkmayacağım,” dedim. Direnmeye çalışırken saniyesinde popom havalandı. ‘Keşke 100 kilo olsaydım da bu kadar kolay kaldıramasaydı’ diye söylenirken elinden kurtulmaya ve yerime oturmaya çalıştım ama nafile. 

Asal’ın beni daha da havaya kaldırması yetmiyormuş gibi bir de arkama bakmaya çalışması delirecek gibi hissetmeme neden oluyordu. Hızla gözlerini kapatmamla “Bahar!” diye kükreyen Asal kollarımı serbest bıraktı. Arkaya doğru düşerken ellerim gözlerinden ayrıldı. Tekrar oturmamı engellemek için bileklerimi kavrayan Asal’dan kurtulmak için var gücümle ellerimi kendime doğru çektim. Önce popom sonra sırtım yatakta buluştu, üzerimde hissettiğim ağırlıkla nefesim kesildi. Asal’la burun buruna geldik. Bir milim kıpırdasa burunlarımızın uçları birbirine değecekti. Nefesi yüzüme çarpıyor, çikolatayı andıran kokusu iştahımı açıyordu. Kendine gel Bahar, reglden gözün dönmüş senin. İlk şoku üzerinden atan çocuk “Kusura bakma,” diyerek elinden destek alarak kalkmaya çalışırken oda bir sesle yankılandı. 

“Asal Kara!” 

Hayatımda duyduğum en ürkütücü ses tonu içimi titretirken bulunduğumuz pozisyonu gözden geçirdim. Bacaklarımı aralamış, yarı çıplak bir vaziyette yatakta uzanmıştım. Asal bacaklarımın arasına yerleşmiş, neredeyse içime girecek bir vaziyette üzerimde duruyordu. Kalbim bu kadar olayı kaldıramayacağının sinyallerini verirken Asal’ın gözleri büyüdü. Omzunun üzerinden babasına baktı. Bu duruşun yarattığı boşluktan istifade ederek ben de Demir Kara ve yanında karısı olduğunu düşündüğüm kadına baktım. Yanaklarım ateş topu olmuş, cayır cayır yanıyordu. Demir Kara’nın ifadesizliğini korumaya çalışsa da sinirlendiği her halinden belliydi. Karısı ise yaşadığı şoku saklama gereği duymadan Asal’a ve bana bakıyordu. Gerilen ortamla ne yapacağımı bilemedim. Asal tekrar bana döndü. Yüzündeki mutlak tedirginlik gözümden kaçmadı. Bu korku sadece bulunduğumuz pozisyondan dolayı değildi. Sanırım benim bilmediğim bir şeyler oluyordu. “Baba” diyerek üzerimden kalkmaya çalışan Asal’ın göğsünden iterek yardım ettim. Üzerini düzelterek “Sizin burada ne işiniz var?” diye sordu. Demir Bey ağır adımlarla içeri girerken “Sanırım aynı soruyu benim sana sormam lazım,” dedi. Daha fazla saygısızlık yapmamak için ayağa kalktım. Gözü kısa bir an yanımdaki yatağa, daha doğrusu çarşafa kaydı. Nedense bizi çarşaftaki kanda boğmak istermiş gibi bakıyordu. Kaşları daha da çatılırken beni es geçip tekrar oğluna baktı. 

“Kardeşlerini yalnız bırakmanın nedeni uçkurunu tutamaman mı?”

Duyduğum cümleyle gözlerim fal taşı gibi aralandı. Benim kim olduğumu bilmiyordu. Beni Asal’ın takıldığı kızlardan biri sanmış, yatakta kanı yanlış anlamış, resmen bizim birlikte olduğumuzu ima etmişti. 

‘Bu durumu nasıl açıklayacağım ben’ diye düşünürken bir yandan da yerin yarılıp içine düşmem için dua ediyordum. 

“Pisliğini temizle ve hemen eve gel!” 

Bize bakma gereği bile duymayan adam karısının elini tuttu. Yürümeye başladıkları an mavi gözlerinde dehşeti büründüren kadınla göz göze geldik. Daha kendimi açıklama fırsatı bile bulamadan kapı sert bir şekilde yüzüme çarpıldı. Olduğum yerde sıçradım. Gözlerim yanmaya başladım. Ağlamamak için gözyaşlarımla savaşmaya başladım. Hayatımda hiç bu kadar utandığımı hatırlamıyordum.

 “Ne pisliği lan!”

Başımı kaldırdım. Asal’ın babasının peşinden birkaç adım attığını fark ettim. Öfkeyle bana döndüğünde daha fazla dayanamayacağımı anladım ve yanaklarımdan yaşların süzülmesine izin verdim. Bakışlarının bir an için yatağa kayması ufak bir hıçkırığın dudaklarımın arasından kaçmasına neden oldu. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Beklemediğim bir şekilde ifadesi yumuşayan Asal bana doğru yürüdü, daha doğrusu yatağa. Kanlı kısma baktığını düşündüğüm için başımı öne eğdim. O manzaradan sonra göz göze gelemezdim. Yaşlar, tırnaklarımla oynadığım ellerime tek tek düşerken titrek bir nefes aldım. 

“Az önceki saçmalığın bu yüzden miydi?”

Sesi az önceye kıyasla biraz daha sakin geliyordu ama hâlâ sinirliydi. Başımı ürkekçe evet anlamında sallarken yanaklarımda bir sıcaklık hissettim. Asal, ona bakmam için beni zorlayınca gözlerimi kapattım. Önce bu yaşadıklarımı hazmetmeli daha sonra onunla yüzleşmeliydim. 
“Aç gözünü” 

Başımı belli belirsiz hayır anlamında salladım. Yanağımdan süzülen yaşları sildiğini hissettiğim Asal “Lütfen gözlerini açar mısın?” diye sordu. Sesinin nahifliğine güvenerek yavaşça gözlerimi araladım. Az önceki öfkeli halinin tamamen ortadan kalktığını gördüğümde hafifçe burnumu çektim.

“Neden söylemedin?”

 “Utandım,” dediğimde çok kısa bir an yüzünde hafif bir tebessüm yakaladım. Dalga geçer gibi değil de sanki hoşuna gitmiş gibiydi. Tekrar ciddi hâline bürünürken “Ağlama!” dedi. Başımı tamam anlamında sallarken derin bir nefes aldı. Telefonu eline alırken “Nereyi arıyorsun?” diye sordum. Bana cevap vermeden telefonu kulağına götüren Asal gözlerini bana dikti. O kadar keskin bakıyordu ki, ister istemez gözlerimi kaçırdım.

“Hasan!”
 “Bana-” deyip gözlerini üzerimde dolaştırdıktan sonra “38 beden pijama lazım,” dedi. Gözlerim fal taşı gibi açılırken bakışlarımı Asal’a diktim. Bedenimi bu kadar iyi nasıl bilebilmişti. Normalde olsa sapık derdim ama şu anda onun istettiği pijamalara ihtiyacım vardı. “Nasıl olduğu umurumda değil. 15 dakika içinde elimde olacak. Ayrıca hemen birini gönder ve oda temizlensin. Anlaşıldı mı?” dedi. Ne diyeceğimi bilemeden Asal’a bakmaya devam ettim. Telefonu kapattıktan sonra saate baktı ve yatağa doğru ilerledi. Çarşafı uçlarından çekiştirirken ben de diğer taraftan yardım ettim. Bana bakmıyor, bana olan sinirini çarşaftan çıkarır gibi hareket ediyordu. Güzelim çarşafı çöpe atan Asal yatağın ucuna oturdu. Ortam birden ölüm sessizliğine büründü. Ne yapacağımı bilmez hâlde yatağın ucuna iliştim. Üzerimdeki tişörtün uçlarını çekiştirerek bacaklarımı kapatmaya çalışırken hafifçe başını bana doğru çevirdi ve sinirle gülümsedi. Bu daha çok burnundan nefes vermek gibiydi.

Kapının çalmasıyla yüzüme bakma gereği duymadan “Banyoya gir,” dedi. Emir tonuyla konuşması hoşuma gitmese de ayağa kalkmaktan başka çarem yoktu. Asal kapıya doğru ilerlerken ben koşturarak banyoya girdim. Kapının ardından içeridekileri dinlemeye çalıştım. Sanırım oda toparlanıyordu. Bir emriyle ne kadar çabuk hareket edilmişti. Bir süre sonra kapı çaldı. Panikle geriye sıçradım. Baş parmağımla damağımı ittikten sonra yavaşça kapıyı araladım. İçeri giren sadece bir kol ve bir poşetti. “Al şunu,” diyen Asal’ın elinden poşeti aldıktan sonra kapıyı kapattım. Poşetin içinden bordo rengi pijamaları çıkardım. Hızla üzerimi değiştirdim. Tam bedenime göreydi. Kıyafetlerimi tekrar suyun altına tuttuktan sonra sıktım ve kuruyacağı bir yere astım. Umarım tekrar aynı olay yaşanmaz diye düşünürken kapı tekrar çaldı. 

“Giyindikten sonra gel”

Kapıyı araladım. Asal bakışlarıyla beni dövdükten sonra yürümeye başladı. Ürkekçe onu takip ettim. Şu anda ne dese haklıydı. O bana yardım etmeye çalışırken ben onu zor durumda bırakmıştım. Odaya döndüğümde ilk geldiğim andaki gibi olduğunu gördüm. Temiz ve kusursuz. Beklemediğim anda bana dönen çocukla olduğum yerde sıçrarken birkaç adım geriledim. Bıkkınca nefes alan Asal “Ben gidiyorum,” dedi. Sesindeki ton içimdeki ateşi söndürecek güçteydi. 
 “Ben gelene kadar, asla buradan dışarı çıkma. Eğer bir ihtiyacın olursa, ya bana haber ver ve cevap alana kadar bekle ya da kapıdaki adama söyle senin için halletsin. Anlaşıldı mı?”


**-**

HALE

“Ev sağlam gibi duruyor. Umarım bebeler de tamdır.” Araba evin otoparkına girerken Masal’a döndüm. Evi incelemeyi bırakınca göz göze geldik. Yorgun bakışları bir anda pişmanlıkla sarmalandı. 

“Hâlâ mı bal surat?”

Arabaya bindiğimizden beri kendini açıklamaya çalışan arkadaşımın dilinde tüy kalmadığına emin olsam da omuz silktim. Beni düşünmeden kendini kurtarmaya çalışmasını o kadar kolay affetmeyecektim. “Allah aşkına Hale, kaç kere söyleyeceğim. Enes arkamda olduğunu söylediği için-” derken araba durdu. Masal’ın papağan gibi tekrarladığı cümleyi bir kez daha dinlememek için kendimi dışarı attım. 

“Hale daha sözüm bit-” 

Kapıyı yüzüne çarpar gibi sert bir şekilde ittirdim ve yürümeye başladım. Arabanın içinde sinir krizi geçirdiğini duyabiliyordum. Kapı açıldı ve bir ses büyük bahçede yankılandı. 

“Hale Erdem!” 

Bu sefer gönlümü alması kolay olmayacaktı. Ne söylerse söylesin bu sefer geri adım atma-yacaktım. Peşimdeki adım sesleri hızlanınca ben de hızımı arttırdım. Dirseğimi kavrayan elle duraksarken Masal nefes nefese önüme geçti. 

“Ya bal surat, neden böyle yapıyorsun?” diye sorduğunda kolumu silkeleyerek elinden kurtardım. Gerçekten kırgındım ve onun bunu anlamasını, bir daha bu şekilde davranmamasını istiyordum. “Çünkü sen benim kardeşimsin!” diye bağırdığımda hafifçe kaşları çatıldı.

“Kardeşler, birbirini kollar Masal! Sen, orada sadece kendi paçanı kurtarmaya çalıştın.” 

“Sen beni dinlemiyor musun ya!” 

Masal’ın bağırmasıyla arabayı park etmiş olan adam bize doğru döndü. Biraz daha bağırırsa sanırım kulüpteki amcamlar bile ne olduğunu duyacaktı. 

“Enes arkamda ol-” 

“Enes, Enes, Enes, Enes!” 

Bağıra bağıra söylediğim isimle cümlesi yarıda kalan arkadaşım kaşlarını daha da çattı. Belli ki benim böyle bir tepki vereceğimi beklemiyordu.

“Başka bir şey bilmez misin sen? Ne zamandır tanıyorsun bu adamı da tek sözüne güvenerek arkana bile bakmıyorsun?!” 

Masal afallamış bir şekilde bakarken dudaklarını araladı. Bir şey söyleyeceğine emindim ama belli ki o emin değildi, dudaklarını tekrar birbirine bastırdı. İçimdeki sıkıntıyı atmak istercesine nefes aldım. Bir süre bekledim. Sadece birbirimize bakıp nefes alıp verdik. Sanırım sözün bittiği yerdeydik ve bu konuşma burada bitmişti. Masal’ın omzuna çarparak yürümeye devam ettim. Arkamdan baktığına emindim ama yürüdüğünü duymuyordum. Belli ki az önce söylediğim cümle bazı şeyleri kafasına dank ettirmişti. Kapının aralık olduğunu gördüğümde kaşlarım çatıldı. Çıkarken kapıyı tam olarak kapatıp kapatmadığımızı düşündüm. 

Kapatmıştık. 

Bir anda çocukların dışarı çıkma ihtimalinden dolayı dehşetle iç çektim. Hoş, evin her tarafı korumalarla çevrelenmişti. Yine de o zıpırların bir yolunu bulup adamları atlatacağını biliyordum. Parmak uçlarımı kapıya koyup yavaşça ittim. Karanlık koridora bakarken nabzım hızlandı. İçeriden televizyonun sesi geliyordu ama bebelerin bir tanesini bile duymuyordum. Bu işte bir iş vardı. Bu çocuklar evde olsa bile kesinlikle bir planları vardı, yoksa bu kapının aralık olması imkânsızdı. Daha da gerildiğimi hissettim. Ağır adımlarla salona doğru ilerlerken Masal sesli bir şekilde kapıyı çarptı. Refleks olarak yerimde sıçrarken en yakın arkadaşıma döndüm. Sinirliydi ve bu siniri büyük ihtimal az önce verdiğim cevap yüzündendi. Başını ‘Ne var?’ gibi salladıktan sonra işaret parmağımı dudaklarıma götürdüm. Susmasını işaret edince tek kaşını kaldırdı. Ne yaptığımı anlamayan bakışlar attı. 

“Kendi evime hırsız gibi mi gireceğim Hale?” 

Sitemini fısıltılı ses tonundan bile anlarken “Şşşt!” dedim. Önüme dönüp parmak uçlarında ilerlemeye başladım. Yanımdan ayaklarını vura vura geçen bal böceği, “Senin derdin ne?” diye sordu. Kısa bir an duraksayınca omzunun üzerinden bana baktı. 

“Gerilim filminden fırlamış gibi davranmayı kes! İçeride bizi öldürmek için eli kanlı katiller yok,” diyerek önüne dönmesiyle olduğu yere çakıldı. Saniye geçmeden çığlık sesi yükseldi. Ne olduğuna bakmak için koşarak yanına gittim. Gördüğüm manzarayla gözlerim fal taşı gibi açılırken çığlık atmamak için ellerimi ağzıma bastırdım.

“Bebelerin kâbusu!” 

Masal’ın cümlesiyle gözlerimi salonda gezdirmeye başladım. Gösterişli salonun her yeri, kokusundan anladığım kadarıyla ketçapla boyanmıştı; duvarlar, halılar, koltuklar, televizyon, hatta bebeler. Yerde yatan Aktan ve Renan’ın etrafı mayonez olduğunu düşündüğüm beyaz bir çizgiyle kaplanmıştı. Tıpkı bir bıçağa yaptıkları gibi. Hazar, sanki bu olaylardan bihaber televizyona bakıyor ama saçları bu olaya karıştığını belli ediyordu. Belli ki yerdeki şekilleri çizmek için bu garibimi kullanmışlardı. 

“Bittik biz!!!” 

Suç mahallini andıran görüntünün içine doğru ilerledim. Masal ölü taklidi yapan çocukları ayağıyla dürterek “Kalkın çabuk!” diye bağırdı. Kızların nerede olduğunu düşünürken mutfaktan gelen bir ses, bu işin salonla bitmediğini gösteriyordu. Masal’la birbirimize korku dolu bakışlar attıktan sonra koşar adım mutfağa gittik. Bu sefer çığlık atma sırası bende, kendini tutmaya çalışma sırası Masal’daydı. Tüm mutfak unla kaplanmış, Gece ve Mavi üzerinde Masal’ın olduğunu düşündüğüm kıyafetler, ayağında teyzemin topuklu ayakkabıları ve yüzünde bir ton makyajla bize bakıyorlardı. 

“Ne yaptınız siz?” diye sorduğumda ikisi birbirine bakıp kıkırdamaya başladı. Gözlerimi mutfakta dolaştırırken “Buranın hali ne?” diye devam ettim. “Evcilik oynuyoruz” diyen Gece, Mavi’yi işaret etti. 

“O teyzem oldu, ben de annem. Beraber kocalarımıza yemek hazırlıyoruz.” 

Gülsem mi ağlasam mı bilemiyordum. Masal’a baktım. Doldurulmuş geyik kafası gibi sabit bir noktaya bakıyordu. 

“Kocalarınız kim?” diye sorduğumda gülümseyen Mavi “Bora ve Cem,” dedi. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Daha sonra boğazımı temizler gibi yaparak gülümsememi bastırdım. “Peki şimdi neredeler?” diye sorduğumda salonu işaret ederek “Kör müsünüz? Salonda Demir’le beraber televizyon izliyorlar, buraya gelirken görmediniz mi?” dedi. Büyümüş de küçülmüş konuşmasıyla dudaklarım aralanırken Masal’la birbirimize baktık. Onun da benim gibi düşündüğünü anladığım an daha fazla dayanamadım. Aynı anda kahkaha atmaya başladığımızda sesimiz mutfakta yankılandı. Kızların az önceki gülen yüzleri yavaşça soldu. Belli ki dalga geçtiğimizi anladıkları için bozulmuşlardı. 

“Boş verin siz yemeği, helva yapın helva, kocalarınız mefta!”

Masal’ın kahkahaları arasından söylediği cümleyle kendime geldim. Kahkahalarımı bastırırken kolumdaki saate baktım. Gece yarısını geçmişti, birazdan babamlar gelip içerideki vahşeti görecekti. Bunun nasıl olduğunu sorduklarında ne diyecektik. Bir açıklama yapmasak ölürdük, yapsak gene ölürdük. Bir an önce evi temizlemezsek, suç mahallinde yatan kişiler biz olur, helva bizim için kavrulurdu. Bakışlarımdan durumun ciddiyetini fark eden bal böceği gülmeyi kesti. Parmağımla kol saatime vurunca kaşlarını çattı. 

Kızlara en sert şekilde bakarken, “Düşün önüme!” dedi. Hayatında belki de ilk kez sesi bu kadar otoriter çıkmıştı. Benim bile önüne düşesim gelirken kızlar kendilerine üç numara büyük gelen ayakkabılarla yürümeye başladı. Salona döndüğümüzde Aktan ve Renan hâlâ yerde yatıyorlardı. Masal ikisinin arasına girerek “Kalkın!” diye bağırdı. Bu sefer ses tonu işe yaramamış, bebeler kıllarını bile kıpırdatmamıştı. Bıkkınca nefes alan bal böceği “Hemen kalkın dedim!” dedi. 

Hâlâ kıpırtı olmayınca derin bir nefes aldı. Tam ağzını açıyordu ki pencereye doğru bakıp “Cem baba?” diye seslendi. 

“Babam mı geldi?” Çocuklar panikle ayağa kalkınca Masal ikisinin de kulaklarını yakaladı. Bir saniyeliğine bile olsa gerçek olduğuna inandığım rolü yüzünden kalbim yerinden çıkacakmış gibi çarpmaya başladı. Aktan ve Renan bağırırken, kızaran kulaklarının yanında yüzleri de pancar rengini alıyordu.

“Kesin sesinizi!” 

Masal’ın bağırışıyla sızlanmayı kestiler. Aktan her zamanki gibi dik başlılığını belli ederken Renan dolu dolu gözlerle beklemeye başladı. Kulaklarını bırakan bal böceği, çocukları öne doğru iterek “Tek sıraya geçin!” dedi. Bebeler ikiletmeden yan yana dizildi. Masal’ın imkânı olsa gözlerinden ateş çıkaracağına bahse girerdim. “Bu evin hali ne?” diye sorduğunda birbirine bakan çocuklara “Bana bakın!” diye bağırdı. Çocuklar korkuyla Masal’a bakarken sorusunu tekrarladı.
“Bu evin hali ne?”

“Canımız sıkıldı, oyun oynadık. Ne var yani?”

Aktan’ın cevabıyla tepe tüyleri dikilen arkadaşım “Ne mi var?!” diyerek öne atlayınca araya girdim. 

“Evin içine sıçmışsınız lan!” diye cazgırlık örneği sergilene Masal’ı tutmakta zorlanıyordum. “Sen de ağzımıza sıçıyorsun işte, ödeştik” diyen Aktan’la yeminini bozan Masal beni ittirdi. Dirseği kulağıma çarptı. Birkaç saniyelik acıyla gözlerim karardı, kulağımda çınlamaya benzer bir ses oluştu. Sanki o taraftan gelen hiçbir şeyi duyamıyordum. Acıyla inleyerek kulağımı tuttum. Derinlerden gelen ses özür diliyordu. Masal’ın telaşlı yüzünü gördüğümde “İyiyim,” dedim. Etrafıma toplanmış korkuyla bakan bebeleri yeni fark ediyordum. Bu çocuklar ne kadar yaramaz olursa olsunlar, fazla merhametliydiler.

“Bal suratım yemin ederim istemeden oldu.”

“Biliyorum Masal, iyiyim. Geçer birazdan” 

Canım acıyordu, yine de ona kıyamıyordum. Vicdan azabına bir yenisini daha eklemek istemiyordum. Masal’ın korku dolu ifadesi, bebelerin sesiyle öfkeyle çarpıldı. “Derhal bu evi temizliyorsunuz!” diye bağırarak üzerlerine yürürken çocuklar birbirine sarıldı. 

“Aktan, Renan ve Hazar, siz salonu; kızlar siz de önce kendinizi, sonra mutfağı temizleyeceksiniz.”

İtiraz sesleri yükselirken “Tek kelime dahi etmeyin. Eğer babamlar gelene kadar bu ev bıraktıkları gibi olmazsa, sizi Cem babaya şikâyet ederim. Eminim o sizin için uygun bir ceza düşünür.” diyen Masal, tehditkâr bir şekilde gözlerini kıstı. 

Aktan “O zaman biz de Demir amcaya bizi yalnız bırakıp kulübe gittiğinizi söyleriz” dedi. Bu çocuk resmen yangına körükle gidiyordu. Masal alaycı bir ifadeyle kahkaha atarak bana baktıktan sonra, “Bak şu şantajcıya,” diyerek Aktan’a döndü. 

“Biraz zeki olsaydın, babamdan gizli adım atmayacağımı bilirdin. Üzgünüm Aktancığım, ne yazık ki babamın kulüpte olduğumuzdan haberi var. Şimdi evi temizlemeye başlasan iyi olur.”
Aktan tek kaşını kaldırdı. Diğerleri Masal’ın blöfünü yiyerek etrafa dağıldı. 

“Hadi hadi” diyen Masal’a öldürücü bakışlar atan Aktan kardeşlerinin yanına gitti. Bal böceği bana doğru döndü. “Kızlara göz kulak olur musun? Ben de şu bebelerin başında durayım,” dediğinde başımı tamam anlamında salladım. Ona ne kadar kırgın olursam olayım. Gün seferberlik günüydü ve bu işin altından hep beraber kalkmalıydık. Hızla kızların peşinden ilerleyip merdivenleri tırmanmaya başladım. Masal’ın emir dolu sesi üst kata kadar çıkarken kızları banyoya soktum.

Hızlıca temizlenip, elbiseleri eski yerine koyduktan sonra aşağı indik. Biri duvarları, diğeri halıyı, öteki koltukları silen bebelerin pişman halleri gözümden kaçmıyordu. Masal yerdeki mayonezleri temizlemeye çalışırken kızları mutfağa soktum. 

“Dağıttığınız eşyaları yıkayıp dolaplara koyun. Ben de yerleri temizleyeyim.”

Başını onaylar şekilde sallayan Gece ve Mavi kapları kucaklarken mutfaktan çıktım. O sırada evin camlarına yansıyan ışık beşimizin de tavşan gibi donakalmasına neden oldu. Masal’ın elindeki Vileda sopası sesli bir şekilde yere düştü. 

“Geldiler!” 

Bebeler ilk şoku üzerlerinden attıktan sonra sanki çıkarabileceklermiş gibi ketçap izlerini daha hızlı silmeye çalıştılar. Ne yapacağını bilmeyen Masal bana dönerek, “Mutfak ne alemde?” diye sordu. 

“Kızlar anca kendilerini ve elbiseleri temizlendi. Şimdi başlayacaktık.”

“Allah kahretsin, ne yapacağız Hale?”

Şeytan, onun yaptığı gibi sadece kendini kurtar, ona bir ders ver diyordu. Sonuçta ben evden ayrılmamak için yalvarmıştım, o neredeyse yaka paça beni dışarı çıkarmıştı ama ben şeytanla iş birliği yapamayacak kadar kardeşimi çok seviyordum. 

“Sakin ol!” dediğimde deli danalar gibi salonun içinde dolaşmayı bırakan Masal, “Asal nerede ya?” dedi. Resmen kendi derdimizden ve evin halinden Asal’ı unutmuştuk. Neredeydi? Ne zaman gelirdi ve biz annemlere ne söyleyecektik? Kapıya yaklaşan adım sesleri, daha da paniklememize neden oldu. Zilin çalmasıyla Masal’la birbirimize baktık. Asıl şimdi gerilim filminden fırlamış gibi duruyorduk. “Açmayalım, çalar çalar giderler bence.” 

Saçmalayan bal böceğiyle gözlerimi devirirken yürümeye başladım. Peşimden gelen hiçbir adım sesi duymazken zil tekrar çalındı. Arkama baktım. Görünürde kimse yoktu. Kaşlarımı çattım. Resmen birkaç saat önce yaptığı şeyi tekrarlamış, beni bu zor durumda bir başıma bırakmıştı. Zilin ardı ardına çalmasıyla kendime gelirken koşturdum ve elimi kapı koluna koydum. Derin bir nefes alarak kapıyı açtım. Karşımdaki yarı meraklı, yarı öfkeli bakışların odak noktası olurken elimden geldiğince gülümsemeye çalıştım.

“Hoş geldiniz, erkencisiniz…”

Bakışlar daha da yoğunlaştı. Hiçbirinin tadı yoktu, babam hariç. O nedense gönderdiğimden daha mutlu bir şekilde dönmüştü. Gözlerim kayıp iki kişiyi fark ederken “Amcamlar nerede?” diye sordum. Onların gelmemiş olması işime geliyordu, belki onlar gelene kadar büyüklerin desteğiyle evi eski hâline getirebilirdik. “Önce içeri girsek,” diyen annemle kenara çekildim. Tek tek içeri girerlerken üzerindeki negatif enerji ortamın gerilmesine neden oldu. Yemekte ne olmuştu? Montunu çıkaran anneme yardım eden babamı gördüğümde şaşkınlıkla alnım kırıştı. Gerçekten bu yemekte ne olmuştu?

 “Ver is dı bebelerim?”

Cem babanın sesi, bunu her zaman söylediği enerjisiyle çıkmıyordu. Bir terslik vardı, acaba içerideki durumu önceden sezmiş miydi? Salona iyice yaklaştığını gördüğümde kendime gelirken “Amca!” diye bağırdım. Olduğu yerde duran adam bana doğru döndü, daha doğrusu hepsi bana doğru döndü. Meraklı gözlerle beni sorguladıklarını görünce ellerim terlemeye başladı. Göz temasını kesip koşturarak en öne geçtim. “Amcamlar nerede demiştim?” dediğimde kaşlarını çatan Cem amca, “Millet kulübe damsız almaz, bu kız eve Demirsiz almıyor,” dedi. Gülmeye çalışırken babam, “Ne oluyor kızım?” diye sordu. Belli ki saçmalamam yüzünden onun da keyfi kaçmıştı. Allah’ım yardım et, şu işten sağ salim çıkalım. “Ee şey, size bir şey söylemem gerekiyor,” diyerek zaman kazanmaya çalışırken kapı çalındı. Bu sefer herkesin ilgisi kapıya döndü. Kapıyı açan annemle, teyzem ve amcam görüş alanıma girdi. Onlarında keyifsiz hali gözümden kaçmadı. Bu yemek bizimkilere uğurlu gelmemişti!

“Elif, sizin burada ne işiniz var?” 

Annemin şaşırdığı ses tonundan belli olurken “Hani kulüpte kalacaktınız bu akşam?” diye devam etti. Ah be, bizde şans olsa zaten kesin Masal’la erkek doğardık. Elif teyzem anneme susmasını işaret etti. Demir amcam tüm öfkesini üzerinden kusarak içeri girdi. Onu durdurmayı gözüm yemezken, bana bakması durmasına yetti. Gerildim. Elimdeki teri üzerime sildim, bir şey olmuştu ve nedense bu bakışlar bizi de ilgilendirdiğini söylüyordu. Kısa bir an gözlerini kısarak bana bakan amcam, “Asal nerede Hale?” diye sordu. Elimdeki ter tüm bedenime yayıldı. Yalan söylemeyi oldum olası beceremiyordum. Ne diyecektim şimdi? Zaten içerisinin halini görünce Asal’ın olmadığını öğreneceklerdi ama Asal’ı satamazdım. En azından kulübe gittiğini benden öğrenmemeliydiler.

“Bilmiyorum,” diyerek salağa yatarken babam “Demir ne oluyor?” diye sordu. Amcam, babamı duymazdan gelirken “Evde değil yani?” dedi. Nedense evde olmadığını bildiğini düşünüyordum. Başımı evet anlamında salladım. Birden eli havaya kalktı. Geriye doğru bir adım attım. Kalbim yerinde debelenirken yavaşça yanağıma dokundu ve okşadı. Babamla göz göze geldik. Onun da hiçbir şeyden haberi yoktu. “Aferin sana,” dedikten sonra salona doğru yürümeye başladı. Babam ve Cem amcam peşinden giderken annem ve teyzelerimin kendi aralarında fısıldaştığını fark ettim. Ne olduğunu öğrenmek için çaktırmadan onlara yaklaştım.

“Resmen yatakta kan vardı Melek”

“Çocuğun açıklamasına izin verseydiniz”

“Alt alta üst üste yakaladık ikisini, Demir de çılgına dönünce konuşmasına izin verme-”
 Teyzemin cümlesi, amcamın kükremesiyle yarıda kaldı. Onlar salona doğru koşarlarken ben olduğum yere kazık çakmış gibi hissediyordum. Kimi alt alta üst üste yakalamışlardı? Asal’ı mı? Yataktaki kandan kastı neydi? Yoksa… Hayır hayır, Asal’ın sevgilisi yok ki, olsa bizim haberimiz olur. Hem ilk kez biriyle birlikte olmuyor Hale, kim bilir kimindir. Ama ilk kez birinin ilki oluyor, hem de bizi yalnız bırakma pahasına yanına gidiyor. Demek ki onun için çok önemli biri. 

Düşüncelerim etrafıma kalkan olmuş, içerideki bağırışları bile duymama engel oluyordu. Gözlerim acıyor, yaşlar gözüme batıyordu. Kirpiklerimi hızla kırparak, ağlamamı engellemeye çalıştım. Sakin olmalıydım, annemin dediği gibi işin aslını öğrenmeden ağlamamalıydım. 
Arkamı döndüm. Salona doğru bakarken etraf daha da çok buğulandı. Burnumu çektim. Gözyaşlarımla savaştım. Bu sefer de dışarı akamayan yaşlar kalbime damlamaya, ruhumu acıtmaya başladı. Daha fazla dayanamayacağımı anlayınca kendimi dışarı attım. Temiz havanın yüzüme çarpmasıyla ufak bir yaş gözümden kayıp düştü. 

Asal benim kilit noktamdı, zayıflığım. Yoksa bu kadar canımın acımasının, göz yaşlarımın isyan edercesine yuvalarından ayrılmasının başka bir açıklaması olamazdı. İçerideki gürültüden uzaklaşmak için yürümeye başladım. O sırada otoparkın kapısı açıldı ve gözlerimi alan far ışığı bahçeyi aydınlattı. Asal’ın geldiğini fark edince göz yaşlarımı hızlıca sildim. O ne kadar zayıf noktam olsa da karşısında zayıf gözükmek istemiyordum. Arabadan inişi ve âşık olduğu arabanın kapısını sertçe vuruşu onun da sinirli olduğunu gösteriyordu. Belli ki işi yarım kaldığı için küplere binmişti. Hızla bana doğru gelmeye başladı. Sanki benim orada olduğumu fark etmemiş gibi sadece giriş kapısına bakıyordu. Sessizce olduğum yerde bekledim. Bu hâlde karşılaşmamamız ikimiz için de iyiydi. Belki de bu hâlde karşılaşmamız…

Yorumlar