Veliahtlar - 18. Bölüm

 ASAL

“Pisliğini temizle ve hemen eve gel!”

Babamın ağzından çıkan cümle vicdanıma bıçak gibi saplanmış, aklıma geldikçe ruhumu parça parça ediyordu. Böyle bir şeyi nasıl söyler, o kızı ne hakla küçük düşürür. Anlayıp dinlemeden nasıl beni yargılar!

İçimde kabaran öfke gözümü kör etmişti. Eve doğru yürürken biri bana seslendi. Sesi o kadar yakındı ki adımı söylemesi alevlere benzin fırlatmak gibiydi. Deli gibi titreyen bedenimi durdurmak istercesine yumruğumu sıkarken başımı Hale’ye çevirdim. Söyleyeceği şey için ağzını açtı. Kelimeler dilinin ucunda gibi duruyordu ama anladığım kadarıyla yüzümdeki ifade onları yutmasına neden oldu. Karanlıkta yüzünü tam seçemesem de ağladığını burnunu çekmesinden anlıyordum. Anlamadığım şekilde gardım düştü. Kafama bir şeyler dank etti. Etrafa bakındım. Kimse dışarıda değildi, o yalnız başına burada ne yapıyordu? Belli ki ağlamak için insanlardan kaçmıştı, peki neden ağlıyordu? Ona doğru döndüm. Yüzünü daha net görebilmek için birkaç adım attım. 

“Ne oldu?” diye sorduğumda başını önüne eğdi. Sanki daha fazla ona yaklaşmamı engellemek ister gibi kollarını sıkı bir şekilde göğsünde bağladı. Aramıza neden duvar ördüğünü merak ederken “Hale?” dedim. “Bence içeri girmen için doğru bir zaman değil” dediğinde kaşlarım çatılırken eve doğru baktım. “Amcam çok sinirliydi ve eminim ki içerideki manzaradan dolayı siniri boyut atlamıştır”

“İçerideki manzara derken?” dediğimde başını kaldırdı. Kızarmış bal gözlerinin nefreti vicdanıma kadar işledi. “Bir kız için bizi bırakmandan sonra gelişen olaylar işte” Umursamıyormuş gibi kurduğu cümleyle bakışları ters düşüyordu. Bahar’la olduğumu nereden biliyor diye düşünürken aklıma babam geldi. Kim bilir öfkeyle neler söylemişti.
 “Ne olayı?”

Burnunu çeken Hale “İçeri girdiğinde görürsün,” deyip eve doğru yürümeye başladı. Kolunu son anda yakalayıp kendime doğru çevirdim. Kırgın bakışları yüreğimi dağlarken “İçeride ne olduysa, onun yüzünden mi ağlıyorsun?” diye sordum. Bir süre gözlerimin içine baktı. Daha sonra belli belirsiz başını hayır anlamında salladı. “Ağlamıyorum,” dediğinde gözlerini kaçırması milimetrik bir gülümsemeyi dudağımı yerleştirirken “Tamam o zaman,” dedim. Ses tonumdan gülümsediğimi anlayan peri kızı bakışlarını bana çevirdi. Neden gülümsediğimi anlamaya çalışan bakışları gülümsememi daha da arttırdı. Bu kızın bu şaşkın hallerini seviyordum. “Benim yüzümden mi ağladın?” 

Kaşları çatılan Hale hızla kolunu elimden kurtardı.

“Senin için neden ağlayayım?” diye sorarken bile benim için ağladığını avaz avaz bağırıyordu. Rahatlamaya ihtiyacı vardı, belki ağlayarak, belki bağırarak. Cevap vermeden içini dökmesini bekledim. Sessizliğim sanki tekrar gözlerinin doldurmuştu. “Sen benim göz yaşlarımı hak edecek biri misin?” derken ki titreyen sesiyle kalbim yerinden sökülüyormuş gibi hissettim. Kelimeler o güne kadar ağzından çıkan en acı sözlermiş gibi boğazıma dizildi. Üzüntüsü taşıyamayacağım kadar ağır bir yüktü. Birden dudakları küçümser bir ifadeyle büküldü.

“Sen kimsin ki, senin için ağlayacağım?”

Bakışları nefretle doldu, kini sanki gözyaşını kuruttu. Birdenbire ne oldu da bu hale geldi anlayamazken bana doğru yaklaştı. 

“Senin için ağlayacağıma Asal Kara, gözlerimi oyarım daha iyi.” 

Geri adım atıp aramıza mesafe koydu. Ne yapmaya çalışıyordu bilmiyorum ama daha söylemek istediklerinin bitmediğini görebiliyordum. Öfkeyle baş edebilirdim ama kalp kırıklığıyla baş etmem imkânsızdı. Ne yapmıştım da onu bu hale getirmiştim, sormak için deli oluyorken sadece sessizce gözlerinin içine bakıyordum.

Asla oymasına izin vermeyeceğim, gözlerine…


**-**

DEMİR

Başım kalp atışlarımla aynı tempoda zonkluyordu. Kulüpten eve gelene kadar, odada gördüğüm manzara gözümün önünden gitmemişti. Benim oğlum, nasıl bu kadar iradesiz olabilirdi? Kardeşlerini yalnız bırakacak sorumsuzluğu hangi cüretle kendinde bulabilmişti? 
Babam gibi olmamak için uğraşırken, onun iyi bir ebeveyn olduğunu şu anda anlıyordum. Sinirle soluyarak salona girmemle olduğum yere çakılmam bir oldu. Karşımda duran dört kişi ip gibi sıraya dizilmiş, korkuyla bize bakıyordu. Ben ise nereye bakacağımı şaşırmış bir hâldeydim. 
“Hasiktir”
Arkamdan gelen fısıltı şeklinde küfür, gördüğüm manzarayı tam olarak özetliyordu. Bora ve Cem, benim gibi kıpırdamadan berbat hâldeki salonumu incelerken öne doğru bir adım attım. Birden Hazar’ın elindeki bez yere düştü. Aktan her zamanki gibi soğukkanlılığını korurken, Renan’ın korkudan titremesi görülmeyecek gibi değildi. Benim kızım ise ne yapacağını bilmez hâlde sadece bana bakıyor, kasılmış bir şekilde dişlerini gösteriyordu.

“Bu salonun hali ne!”

Sesim, evin boydan boya kaplanmış olan camlarını bile titretecek yükseklikte çıktı. O sırada mutfakta bir şangırtı koptu. Masal olduğu yere siner gibi hafifçe eğilerek gözlerini sıkıca yumdu. Diğerleri de en az kızım kadar kasılmıştı. Arkamdaki koşuşturmayla Eliflerin dedikoduyu bıraktıklarını anladım.

“Gece! Mavi!”

Cem’in nadiren de olsa çocuklarına olan otoriter tarafı tekrar harekete geçmişti. Sanırım akşamki olay ve Cansu’nun tutumu fazlasıyla canını sıkmıştı, bu sıkıntıyı da çocuklardan çıkaracak gibi duruyordu. Ufak kızlar kol kola bir şekilde mutfaktan çıkıp kardeşlerinin yanına koştular. 
 “Masal”
Elif’in şaşkın ses tonu bile hayal kırıklığını saklayamamıştı. “Ne oldu burada?” diye sorduğunda kızım daha hızlı soluk alıp vermeye başladı. Zaman kazanmaya çalıştığının farkındaydım ama benim beklemeye tahammülüm yoktu. Önce sözüne güvenip güvenmeyeceğimi test etmem gerekiyordu. Tıpkı Hale’ye yaptığım gibi.

“Asal nerede Masal?”

Mavi gözleri kısa bir an bile olsa büyürken “Asal mı?” dedi sanki bu ismi daha önce duymamış gibi. Hâlâ zaman kazanmaya çalışması gergin olan sinirlerimi kopma noktasına getiriyordu. “Asal’ın kim olduğunu bildiğini düşünüyorum?”

Benim gözlerim kısılırken onunki biraz daha açıldı. “Biliyorum, biliyorum tabi-” gibi bir şeyler saçmalamaya başladığı an “Asal nerede Masal!” diye kükredim. Beşizler aynı anda nefesini tutarken kızım birkaç adım geriledi. Daha fazla salak yerine konmaya tahammülüm kalmamıştı. Elif’in elini kolumda hissetsem de ona doğru dönmedim, sadece kızıma baktım. Gözlerinin sulandığını fark ettiğim kızım başını öne eğerek “Bilmiyorum,” dedi. Daha çok o lafı ağzında geveledi. Göz ucuyla baktığım Aktan’ın kaşlarını çattığını fark edince, kızımın bana yalan söylediğini anladım. Yine de bir şans vermek için Hale’ye sorduğum gibi “Evde değil yani?” dedim. Başını kaldırdı. Kirpiklerinin ucunda akmaya hazır göz yaşlarıyla başını sallayan kızım “Bilmiyorum” dedi. Aktan’a baktım. İfadesini hiç bozmamıştı. Sanki söylemek istediklerini zar zor bastırıyor ve sadece rahatsızlığını belli ediyormuşçasına hafif ve gırtlaktan gelen bir homurtu çıkarıyordu.

Yalan, yavaşça üst üste dizdiğin güven taşlarını bir saniyeden az bir sürede dağıtan şeydi. Hayatta en nefret ettiğim şeylerin başında geliyordu ve ben bunu çocuklarımın aklına kazımak istercesine her fırsatta söylüyordum. Buna rağmen göz göre göre yalan söyleyen kızıma bundan sonra nasıl güvenecektim. Kim bilir evin bu hâlde olmasına nasıl bir kılıf uyduracaktı.
Arkamı döndüm. Cem’in suratı asık, bedeninin her hücresi gergin, çenesi kenetliydi. Tıpkı karısı gibi. Ona baktığımın farkında olduğunu biliyordum ama o öylesine öfkeliydi ki sanki yanındaki varlığımdan bihaberdi. Sadece çocuklarına bakıyor, eminim ki kafasında söyleyeceği şeyleri toparlamaya çalışıyordu. Bora ve Melek, ne olduğunu anlamaya çalışır gibi bir bize bir çocuklara bakarken karım, âşık olduğu gözlerine buğu yerleştirmişti. Onun da en az benim kadar hayal kırıklığına uğradığını biliyordum. Derdimiz ne ev ne eşyalardı. Çocuklarımıza verdiğimiz güvenin boşa çıkmasıydı.

Oğlumun kalbini kırmamak için kulüpten çıkmıştım, şimdi de kızımın kalbini kırmamalı, bir an önce bu ortamdan çıkmalıydım. Kapıya doğru yürümeye başladığımda Masal’ın derinlerden gelen “Baba,” kelimesi içimi kavursa da öfkem onu dağlamaya yetiyordu. 

“Demir nereye?” 

Bora’ya cevap vermeden kendimi dışarı attım. Hava almaya, olanları hazmetmeye, kızım ve oğlumla konuşmak için sakin olmaya ihtiyacım vardı ama hayat bana bu imkânı sağlamıyordu. Karşımda duran iki kişiyle derin bir nefes aldım. Hale’nin tedirgin bakışları benden kapıya doğru kaydı. Yüzü korkuyla kaplandığında Bora’nın arkamda olduğunu anladım. Gergin bir sessizlik oluştu, hava bununla ağırlaşmış gibi beni boğmaya başladı. Sessizlik en aksi düşünceleri ateşlerdi. Saatli bomba misali, yanlış kabloyu kesip patlamam an meselesiydi. Yine de kendime sakin kalmam gerektiğini söylüyor, karşımdakinin düşmanım değil de oğlum olduğunu hatırlatıyordum.
 Asal’ın hiçbir hamle yapmaması sabrımı zorlarken başımla ilerlemesini işaret ettim. Yürümeye başladığım gibi o da peşimden geldi. Bora’nın kızına hesap sormasını daha katlanılır bir seviyede duyacağım yere kadar ilerledim ve arkamı döndüm. Asal olduğu yerde dururken başını dikleştirdi. Onun bu güçlü tavrı, seneler önceki beni aklıma getiriyordu. Tek bir farkla, ben âşık olduğum kadın için babamı karşıma almıştım, o ise sadece bir…

“Dökül”
 Emrimle burnundan soluk alıp veren oğlum “Hiçbir şey göründüğü gibi değil,” diyerek konuşmaya başladı. “Eğer açıklamama izin verseydin-” derken elimi kaldırıp susmasını işaret etti. “Neyi açıklayacaksın Asal Kara?” dediğimde kaşları çatılırken “Orada neden bulunduğumu,” dedi. Elimden geldiğince ifadesizliğimi korumaya çalıştım ama gözlerimin öfkemi yansıttığını biliyordum.
 “Açıkla!” dediğimde afallar bana bakan oğluma doğru bir adım attım. “Söyleyeceğin hiçbir şey, sana verdiğim sorumluluğu çiğnemeni, kardeşlerini yalnız bırakmanı haklı göstermeyecek.” Tane tane söylediğim cümleyle dişlerini sıkan oğlum “Gösterecek!” diye tısladı. “Çünkü, senin verdiğin sorumluluktan önce başka bir sorumluluğum daha vardı.”

Gizemli konuşmasıyla gözlerim kısıldı. Asal bakışlarını benden kaçırarak derin bir nefes aldıktan sonra “Baba,” dedi. Az önceki öfkeli tonunu bastırmaya çalıştığının farkındaydım. “İçeride ne olduğunu inan bilmiyorum ama ben –”

“Bilmemen normal, çünkü o sırada bir kızı becermekle meşgul-”

“Sen o kızın kim olduğunu biliyor musun?!”

Bilmiyordum. Kıza dikkatli bir şekilde bakmamıştım bile ama şu anda bundan daha önemli bir sorunum vardı, Oğlum ilk kez sözümü kesmişti. Ses tonu çenemin kasılmasına neden oldu. Saygısızlıktan hiç hoşlanmazdım ama sanki şu anda bunun eksikliğini hissediyormuşum gibi oğlum benimle fazlasıyla saygısız bir şekilde konuşuyordu. Tepki vermemek için kendimi zor tuttum.
 “Orospularını tanımak zorunda olduğumu bilmiyor-”

 “Ben o kızla yatmadım!”

Bir kız için bana sesini yükseltmişti. Ev ahalisi dışarı çıkmış, büyük ihtimal Bora ve Hale her şeyi duymuştu. Korumaların gözleri bizim üzerimizde olmasa da konuşulanları dinlediklerini biliyordum. Asal o kadar çok bağırıyordu ki, dinlemeseler bile duymak zorunda kaldıklarına emindim. Bu kadar kişinin önünde bana bağırması bardağı taşıran son damlaydı. Otoritemi elimde tutabilmek için kendi oğluma bile gerekirse ders verecektim. Hızla ensesini kavrayıp kendime doğru çektiğim Asal’ın alnını alnıma dayadım. Dişlerinin arasından hızlı bir şekilde soluk alıp veren oğlum bana karşı koymadı.

“Karşında kim olduğunu unutma”

Öfkem dilime yansımış, düşüncelerimin zehrini oğluma akıtmıştı. Bakışlarını bana çeviren Asal “O zaman sen de bilip bilmeden konuşma,” dedi. Bana meydan okuyacak kadar cesaretli olması hoşuma gitse de ensesindeki elimi sıktım. Adamlarımın önünde benimle nasıl konuşması gerektiğini öğrenecekti.

“Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir sözünü bilir misin?”
 Asal yüzünü acıyla buruştururken “Beni dövecek misin yani?” diye sordu. “Biraz daha zorlarsan,” dediğimde gözlerimin içine baktı. Gözlerindeki panik, her zamanki iç çatışmasının gölgesinde yok oldu. “O zaman şimdiden vursan iyi olur, çünkü bana yargısız infaz yapmaya devam ettiğin sürece böyle davranmaya devam edeceğim.”

Nabzım hızlandı, içimdeki öfke yüzünden parmak uçlarım karıncalandı. Boştaki elimi yumruk yaparak bu hissi yok etmeye çalıştım ama pek işe yaramadı. Dişlerimi sıktım. Onun verdiği acıyla dikkatimi dağıtmaya, sakinleşmek için bu acıya odaklanmaya çalıştım. Deli gibi titriyordum, karşımdakinin oğlum olduğunu unutmamaya çalışmak bedenimi daha da zorluyordu. Asal’ın yüzü buruşurken gözleri sulandı. Ensesini koparmak üzere olduğunu fark ettim, canını yakıyor olma ihtimaline karşı elimi gevşettim. Olabildiğince hareketsiz durmaya çalışırken derin bir nefes aldım.

“Gözümün önünden kaybol!”

Fısıltıyla söylediğim cümle irademin son yansımasıydı. Oğlumu bıraktım ve arabama doğru yürümeye başladım. Kan beynime sıçramış, gözüme kırmızı bir perde indirmişti. Etraftaki seslenişler kulaklarıma lanet birer uğursuz uğuldama gibi geliyordu. Aralarından cımbızla alır gibi çektiğim birkaç kelime duraksamama neden oldu.

“Ben o kızla yatmadım baba!”

Başımı dikleştirdim. Belki de son söyleyeceği şeyi dinlemeliydim.

 “Sadece kardeşim diyeceğim birinin daha zor zamanında yanında oldum!” dediğinde kaşlarım çatıldı. Gözümün önüne kulüpteki kızı getirmeye çalıştım, daha sonra Cem’in söyledikleri hafızamda belirdi. O kız, Bahar mıydı?


**-**

MASAL

Uyanıkken kâbus görmek ya da toplu hâlde aynı rüyayı görmek diye bir şey varsa, son birkaç gündür yaşadıklarımız tam anlamıyla buydu. Resmen ailenin merkezine Bahar adında bir bomba konulmuş, Asal tarafından bu bomba patlatılmıştı. Parçaları etrafa saçılırken tüm aileye saplanmış, bunları çıkarmak Cem babaya düşmüştü. Onu hiç bu kadar çaresiz görmemiştim. Bir yandan ailesini toparlamaya çalışıyor öteki yandan bu olayın bizi birbirimizden koparmaması için uğraşıyordu. Babam gibi sevdiğim adama çok üzülüyordum ama daha çok üzüldüğüm bir kişi vardı.

Hale…
Nefret ettiği kızın öz kuzeni olduğunu öğrendiğindeki hali, sanırım hiçbir zaman gözlerimin önünden gitmeyecekti. Bir insan birinden nefret ederken, aynı zamanda sevmeyi deneyebilir miydi? Teyzemin ısrarı yüzünden Hale’nin bunu yapması gerekiyordu ama onun başarabileceğine inancım yoktu. Konu Asal’ken beni bile hiçe sayabileceğine inandığım arkadaşımın, hiç tanımadığı birini görmezden gelmesi zor olmayacaktı. Yine de sırf annesi için bunu deneyeceğini biliyordum.

Zaman gerçekten her şeyin ilacı olabilir miydi?

Aslında kıskançlığını bir kenara bıraksa, bence Bahar’ı severdi. Sonuçta bizim aksimize, öz kuzendiler, aynı kanı taşıyorlardı. En basitinden kan çekmesi diye bir olay vardı. Öte yandan Asal gibi bir odunu bile yontmasını becermiş, soğuk nevale hâline biraz da olsa ısı vermişti. Bunu Bahar’ın sağladığını biraz düşününce anlamıştım. O kız hayatımıza girdiğinden beri Asal insan olmuştu, en azından bazı zamanlarda. Açıkçası Bahar’ı çok merak ediyordum ama henüz tanışma cesaretini gösterememiştim.

Ne de olsa o, ailemizi sarsan bir depremdi. Herkeste farklı bir şiddet bırakan, etkisi kişiden kişiye değişen bir afet.

“Masal!”
Kız meslek lisesine bakarak beynime doldurduğum düşüncelerden Emre’nin seslenmesiyle uzaklaştım. Başımı ona doğru çevirdim. Yürüyüşünden bir karın ağrısı olduğunu anlayınca da tamamen ona doğru döndüm. “Ne yapıyorsun burada?” diyerek karşıma oturunca omuz silktim. “Kafa dinliyorum. Yalnız kalmak istedim.”

“Hale nerede?”

Tekrar omuz silktim. “Biraz rahatsızmış, eve gitti,” dediğimde dudakları ince bir çizgi halini aldı. Aslında rahatsız değildi. Sadece Asal’ı ve karşıdaki liseyi görmeye tahammül edemiyordu. Sanki her an Bahar karşısına çıkacak ve Asal’la yakınlaşacaklarmış gibi hissettiği için eve gideceğini söylemişti. Bu hissi yenmesine yardım edecektim ama yaşananlar şu anda çok taze olduğu için üzerine gitmek istemiyordum. Emre başını anladığına dair salladıktan sonra gözlerini etrafta dolaştırmaya başladı, bir yandan da parmaklarıyla masada ritim tutuyordu. Ağzında bakla ıslanmayan çocuk şu anda konuya nasıl gireceğini bilemiyor gibiydi. Sanırım biraz desteğe ihtiyacı vardı.

“Buraya ne yaptığımı ya da Hale’yi sormaya gelmedin,” dediğimde düşünceli bakışları bana döndü. Kaşlarım havaya kalkarken devam etmesini belli edercesine ona baktım. Bir süre hiçbir şey söylemeden bana baktı. Kafasında nasıl başlayacağını düşündüğüne emin olduğum için “Evet,” dedim. Sabırsızlık en zayıf noktamdı ve şu anda sabrımı en son noktasına kadar kullanıyordum. Pes ettiğini belli edercesine omuzları düşen çocuk “Yarışmaya çok az kaldı,” dedi. “Provaları falan geçtim, biz daha hangi şarkıyla yarışmaya katılacağımıza bile karar vermedik.”
“Bunu Asal ve Hale’yle konuşmalısın bence.”

“Konuşmadım mı sanıyorsun? En azından denedim. Son günlerde ikisi de bir garip, yan yana bile gelmek istemiyorlar sanki, geldiklerinde de gergin bir sessizlik.”

Emre ailede yaşanan olayları bilmediği için ikisinin arasındaki durumu garipsemişti. Asal ne olduğunu anlatmadığına göre bir bildiği vardı. O yüzden o konuya değinmeden “Ee? Benim ne yapmamı istiyorsun? Şarkıyı seçip prova mı yapayım. Ne yani?” dediğimde asıl söyleyeceği şeyin zamanı geldiğini anladım. Gözlerime umutla bakan Emre “Ajanlığına ihtiyacım var,” deyince “Ne?!” diye bağırdım. Sesimin cazgırlığından yüzünü buruşturan çocuk gözlerini kapatırken “Tiz yerleri seninle mi çıksak ne yapsak?” dedi. 

Ne ajanlığından bahsediyordu? Asal ve Hale’nin arasındaki sorunu öğrenmemi istemeyecekti herhâlde. “Ne ajanlığı?” diye sorduğumda derin bir nefes alan Emre “Okulların hangi tarz da yarışmaya katılacağını öğrenmeme yardım edeceksin,” dedi. “Yok ya. Başka istediğin?” 

“Şimdilik yok” demesi sinirimi bozarken “Okul okul gezip, ne söylediklerine mi öğreneceğim?” diye devam ettim. 

“En azından birkaçını…”

Gözlerim öfkeyle açıldı. İmkânım olsa ateşler saçar, Emre’yi şuracıkta küle çevirirdim. Belki de bu düşüncelerle ilk kez birini korkutmayı başarmıştım. Bakışlarımdan ürken çocuk “Tamam bir tanesini,” diye devam edince “Sen ne dediğinin farkında mısın? Ayrıca neden ben?” diye sordum. “Çünkü o sırada ben grubu bir araya getirmeye çalışacağım.”

“Aklını mı kaçırdın Emre sen?”

 “Kaçırdım. Valla billahi kaçırdım!” Benimkini aratmayan bir cazgırlıkla sesini yükseltirken “Senin en yakın arkadaşın ve ikizin yüzünden ne yapacağımı bilmiyorum. Mucizevi bir şekilde yarışmayı katılmaya kabul eden Asal, kılını bile kıpırdatmıyor. Hale o kadar heyecanlanmıştı, yarışma deyince kaçarcasına uzaklaşıyor. Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete modunda günleri geçiriyoruz. Yarışma kapıya dayandı. Tamam, Asal bateride harikalar yaratabilir, Hale’nin sesi büyüleyebilir ama bir şarkıda karar verip prova yapmazsak bizden bir cacık olmaz,” diye devam etti. 

O kadar hızlı konuşuyordu ki kelimelerin bazılarını anlamamış, ardından gelen kelimelere en uygun olanları kendim eklemiştim.

“Cacık konusu önemli tabi, sonuçta yoğurt faydalı bir-”

“Masal!” diye bağırmasıyla olduğum yere sinerken ağzıma fermuar çeker gibi parmaklarımı dudaklarımın üzerinde gezdirdim. Sanırım bu durumu şakaya vurmasam can güvenliğim için önemliydi. “Belki benim beğendiğim şarkıları, Hale söylemekte zorlanacak. Belki Asal bateride çalamayacak. Ya bu bir takım işi değil mi?”

Hiçbir şey söylemeden başımı evet anlamında salladım. “Hadi Asal’ın ayak sürümesini anlıyorum. En baştan beri istemedi, peki ya Hale? Onun heyecanına ne oldu?” dediğinde bilmediğimi belli edercesine dudağımı bükünce “Bir şey söylesene Masal!” diye bağırdı. Birkaç kişinin zaten gözü üzerimizdeydi, Emre’nin ayarsız sesi yüzünden de ara ara başka bakışlar bize çeviriyordu. Hayır sussam olmuyor, susmasam olmuyor, ortamı yumuşatmak için her zamanki gibi saçmalasam hiç olmuyordu.

“Diğer okulların gidip ne üzerine çalıştıklarını öğrensem, şu anda sana ne faydası olacak ki Emre? Sonuçta yine bir şarkınız olmayacak, yine prova-”

“En azından ne kadar ileride olduklarını görürüz, ona göre toparlanırız, ekstra çalışmalar yaparız ya da bu işi hepten bırakırız.”

Bırakırız derken ses tonu ve yüz ifadesi mutsuzluğunu ele veriyordu. Tek başına uğraşmaktan dolayı ilk günkü heyecanı yoktu. Aslında bu yaşananlar olmasa hepsinin dört elle bu işe sarılacağını biliyordum ama bunu Emre bilmiyordu. Belki grubu gerçekten bir araya getirebilirdi. Onlar toparlanırken rakip okulların ne seviyede olduğunu öğrenmek işlerini kolaylaştırabilirdi. Hiç kimse için uğraşmasam bile sırf Emre’nin mutluluğu için bunu yapmalıydım.
 “Tamam”
 “Anlamıyorsun Masal ya-” 

İtiraza programlanmış arkadaşımın devreleri birkaç saniye sonra yanarken “Tamam mı dedin?” diye devam etti. Başımı evet anlamında sallarken “Tamam” dedim. “Nereden başlayacağım?”
Tekrar gözleri umutla dolan Emre “Önce yarışmaya hangi okulların katıldığını öğrenmeliyiz,” dedi. Aklıma Enes ve üniversitesi gelince sessizce yutkundum. Kim bilir yine kendimi nasıl rezil edecektim. “Sonra aralarından seçim yaparız. Bir iki tanesini öğrensek yeter.”

Gözlerimi kısarak Emre’ye bakarken “Hani bir okuldu?” diye sordum. Birkaç saniye gözlerimin içine bakan çocuk “Aman Masal,” dedi. “Oraya kadar gidip, bir okulun adını mı alacak-sın?”
Çok biliyorsun sen gibi başımı iki yana salladım. “Her şeyi çok bilen Emre, söyle bakalım. O birkaç grubu ben nasıl öğreneceğim?” diye sorduğumda bunu hiç düşünmediğini belli eden bakışlarıyla “Kayıt yaptırdığını yer söylemez mi?” diye sordu. Bilmiyorum der gibi omuz silktim. Orada çalışanlarda forumları veren kız gibiyse, işim zordu. Çok fazla umutlanmaması için “Denerim ama söylemeyebilirler,” dedim. Umutsuzluğu gözlerindeki parıltıyı azaltınca eline vurdum. “Hemen süngünü düşürme be. Bu zamana kadar benim elimden ne kurtulmuş, en kötü tanıdıkları devreye sokarız.”

Emre duyduklarına inanmamış gibi bakınca duruşumu dikleştirdim, cool bakışlarla, “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” diye sordum. Dudakları yavaşça kıvrıldı ve yüzünde kocaman bir sırıtış belirdi. İşim zor olabilirdi ama imkânsız değildi. Saate baktım, sanırım harekete geçme zamanı gelmişti. “O zaman saatlerimizi ayarlayalım,” diyerek ayağa kalktım. “Charlie.” Ufak bir kahkaha atan arkadaşım benimle ayaklanırken “Angel,” dedi sesini filmdeki gibi karizmatik bir tona bürüyerek.

“Planın en zor kısmı bende. Gerisi sende. Gazamız mübarek olsun.”


**-**

Okuldan çıkıp soluğu üniversitede aldım. Sanki dejavu yaşıyordum. Yine formalarımla üniversitenin kapısına dayanmıştım. Tek farkla, bu sefer yalnızdım. Okuldan çıkarkenki cesaretim, yol boyunca azalmış, kapıyı görmemle yok olmuştu. Şu anda Hale’ye gerçekten ihtiyacım vardı ama onun daha zorlu bir sınavı vardı. Hem de kendiyle… Güvenlikten geçip yürümeye başladım. Daha önce bir kez geçtiğim yolları hatırlamaya çalışırken, birkaç sefer kayboldum. Yine de ‘Sora sora Bağdat bulunur, bulunmasa bile bütün yollar Bağdat’a çıkar,’ prensibiyle yürümeye devam ettim. Neyse ki kimseye sormama gerek kalmadan en sonunda doğru yolu bulmuş, istediğim yere varmıştım. Gözüme ilk seferinden daha büyük görünen bahçede ilerlerken bana doğru gelen birini durdurdum ve yarışmayla ilgili nereden bilgi alacağımı sordum. Bilmediğini söyleyince başka birine sordum. Ondan da istediğim cevabı alamayınca başka birine… Neyse ki en sonunda biri, okuduğu okuldaki gelişmeleri takip ediyordu ve bir yeri tarif etti. O binaya doğru ilerlerken gerildiğimi hissettim. Sanki tüm öğrenciler işini gücünü bırakmış beni izliyor, hakkımda konuşuyordu. Çaktırmadan etrafıma bakındım. Aslında kimsenin beni taktığı yoktu. Yine de izleniyor hissini bir türlü üzerimden atamıyordum. 

Binaya girdiğimde karşıma çıkan bir kişiye daha aynı soruyu yönelttim. İkinci katta olduğunu söylediğinde merdivenlere doğru ilerledim. Tam birkaç basamak çıkmıştım ki, tanıdık bir ses kulaklarıma çalındı. Bu çocuk neden her seferinde üzerimde böyle bir etki bırakıyordu. Elim ayağım boşalırken etrafıma baktım. Enes ve geçen günkü arkadaşlarının aşağı indiğini görünce panikledim. Çocuk benden uzak dur diyordu, ben istemediğin ot modunda her seferinde onu selamlıyordum. Şu anda da kabak gibi merdivenlerin ortasındaydım ve beni görmesi an meselesiydi. Bir şey yapmalıyım derken etrafıma bakındım. Kahrolası okulda saklanacak tek bir çıkıntı bile yoktu. Önüme döndüğümde Enes’in görüş alanına girdiğimi fark ettim. Beni görmemiş olmasını dileyerek arkamı döndüm. Basamakları tek tek inmek yerine aşağı atlayıp koşarak bir yere saklanmayı planladım ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Ayağımın yere değmesiyle, bileğimden çıt sesi gelmesi ve saniye geçmeden dayanılmaz bir ağrıyla çığlık atmam bir oldu. Dengemi sağlamaya çalışırken dizimin üzerine düştüm. Daha sessiz ama bir o kadar acılı bir inleme dudaklarımın arasından kaçtı. Bacağım kalçamdan itibaren karıncalanmaya başladı. Dizimdeki ve bileğimdeki ağrının bu uyuşma hissiyle yok olması gerekmez miydi? Sanki daha çok artıyordu. Gözlerim acımadan sulanmaya başladı. Arkamdaki seslerle ayağa kalktım. Sekerek ilerideki koridora gitmeyi planladım. Düşecek gibi olduğumda ayağımı yere koydum. Tekrar inlememek için alt dudağımı dişledim. Sanırım bacağım kopmuştu. Bacağım kopmuş olmalıydı. 

Gözyaşları göz pınarlarımda akmak için bekliyordu. Gözlerimi sıkıca kapatmamla ayaklarımın havalanması bir oldu. Bacağımın havadaki serbest hareketiyle çığlık atıp, beni kucağına alan kişiye can havliyle tutundum. Burnuma dolan koku, kimin kolları arasında olduğumu anlamamı sağlamıştı. 

“Sen benim başıma bela mısın?” 

Enes’in sitemli sözleri bileğimin acısının yanında hiçbir şeydi. Gözlerimi araladım. Ona cevap vermek yerine garip bir şekilde duran ayağıma baktım. Yanağımdan birkaç damla yaş süzülünce gözlerimi kapattım, sanki bu sayede daha fazlasının gelmesini engelleyecektim. Enes koşarmış gibi yürümeye başladı. Bir elimle parfüm kokusunun buram buram yayıldığı tişörtü sıkıca kavradım. Diğer elimi yumruk yapıp inlemelerimi bastırmak için ağzıma dayadım. Etraftaki sesler uğultu gibi kulaklarımda dolaşıyordu. Soğuk soğuk terlediğimi hissediyordum. Yüzüme çarpan havayla dışarı çıktığımızı anladım. Rüzgâr, içimde oluşan ateşi söndüremiyor, sanki daha da güçlenmesini sağlıyordu. Enes’in adımları ayağımı sarsıyordu. Bileğimin acısına daha fazla dayanamayınca sessizce ağlamaya başladım. Kısa bir an duraksayan çocuk bir anda koşmaya başladı. Tamamen boynuna sarıldım ve başımı kollarımla boynu arasındaki ufak boşluğa gömdüm. Kokusu daha yoğun bir şekilde burnuma dolmaya başladı. Normalde beni sardığı an garip bir heyecanla dolup taştığım koku, şu anda benim için hiçbir şey ifade etmiyordu. Kısa bir an sonra tenimi yalayıp geçen rüzgâr yok oldu. Enes temposunu düşürdü. Sıkı sıkı yumduğum gözlerimi aralayıp başımı gömdüğüm yerden çıkardım. Hastaneyi andıran bir yerdeydik. Enes beni dikkatli bir şekilde bir odaya sokarken doktor olduğunu düşündüğüm adam ayağa kalktı…

“Ne oldu?” 

Beni dikkatlice sedyeye oturturken, “Merdivenden atladı. Çok değil 2-3 basamak,” dedi. Burnumu çekerken bulanık gözüken Enes’e baktım. Beni görmüştü, beni görmesin diye yaptığım atraksiyon boşunaydı. Allah senin belanı, salaklığınla vermiş Masal! Bileğimdeki elle çığlık atarken bakışlarımı Enes’ten doktora kaydırdım. “Tamam, yok bir şey,” diyerek bileğimi rahat bırakan adama ters ters baktım ama o beni umursamadı. Enes’e bakarak, “Bileği dönmüş,” dediğinde dehşetle iç çektim. 

Ne demek dönmüş ne olacaktı şimdi? Allah’ım ameliyat mı olacağım. Olmaz. Ben iğneden korkuyorum. İstemem… 

“Ne yapacağız?” diye sorduğunda merakla adamın iki dudağı arasından çıkacak cümleyi bekledim. Bir Enes’e bir doktora bakıyor, bakışlarına anlam vermeye çalışıyordum. Nedense içimden bir ses hoşuma gitmeyecek bir şey yapacaklarını söylerken doktor bana doğru döndü. 

“Bu biraz acıyacak küçük hanım ama inan bana daha iyi hissedeceksin.” Can havliyle Enes’e baktım. O da bakışlarını doktordan bileğime sonra da yüzüme kaydırdı. Onun nasıl bir karakter olduğunu bilmesem benim için endişelendiğini düşünürdüm. Üzerimdeki gerilimden nefes alışveriş hızım bile artmıştı. Bedenim korkudan yay gibi gerilmiş, ellerim titremeye başlamıştı. “Ne yapacak?” Son hecelerimi gözyaşlarım yutarken başımı öne eğdim. Daha fazla beni ağlarken görmesini istemiyordum. Kim bilir bu iş bittikten sonra benimle nasıl dalga geçecekti. 

Resmen kendin ettin kendin buldun kızım. Dalga geçmesin de napsın! 

Derin nefesler almaya çalışarak göz yaşlarımı durdurmaya çalıştım. Dişlerimi o kadar sıkıyordum ki ağzımın içinin uyuştuğunu hissediyordum. Yanağımda hissettiğim sıcaklığı birkaç saniye de olsa geç fark etmiştim. Kısa bir an bile olsa titreyen bedenim durdu, ne olduğunu anlamaya çalışan beynim kaşlarımın çatılmasına neden oldu. Başımı kaldırmaya çalışan Enes’e daha fazla karşı koyamadım. Gözlerindeki ifadeye anlam veremiyordum. Tıpkı başparmaklarıyla yanağımdan süzülen yaşları silmeye çalışmasına veremediğim gibi… 

“Beni dinle…” 

Sesi öyle bir tonda çıkmıştı ki, karşımda bir an babamın olduğunu sandım. 

“Bana borçlusun, hatırlıyor musun?” diye sorduğunda titrek bir nefes alarak başımı evet anlamında salladım. Başparmaklarıyla yaşları silmeye devam ederken “Şu anda bana borcunu ödemeni istiyorum,” dedi. Sesi o kadar otoriter çıkmıştı ki kaşlarım biraz daha çatıldı. Bu ne demekti şimdi? Resmen koyun can derdinde kasap ise et. Adam benim bacağımı kesecek belki, bu borç ödemekten bahsediyor. Şu dayanılmaz acı olmasaydı ben sana iki üç laf söylerdim ama, neyse… 

Enes bakışlarını doktora kaydırdı. Kısa bir an doktora bakıp tekrar ciddi yüz ifadesi olan çocuğa döndüm. Aklından ne geçiyordu bunun? Hafifçe başını sallayıp tekrar bana döndü. Daha ne olduğunu soramadan beni kendine çekmesi ve dudaklarını benimkilerin üzerinde hissetmem bir oldu. 

Enes Sert’in nefesi benimkine karışıyordu.

Nikotin tadı ağzımda dolanıyordu.

Âşık olduğum adam beni öpüyordu.


**-**


Küçükken ilk öpücüğümün nasıl olacağını hayal ederdim ama asıl merak ettiğim şey, o sırada ne hissedeceğimdi. Kitaplarda okuduğum gibi kelebekler ağzımdan mı çıkacaktı yoksa bedenim bir kuş misali sevdiğim adamın kollarına mı teslim olacaktı. Sürekli içimden onu sevdiğimi mi söyleyecektim ya da bu anın hiç bitmemesini mi dileyecektim…

Şu anda yaşadığım hislerin hiçbiri bu düşüncelerin yakınından geçmiyordu. Çünkü tanrım bu adam profesyoneldi. Kendimi her zaman yaşıtım biriyle öpüşüyor hayal ederdim. Çok fazla ilişkisi olmamış, belki de benim gibi hiç ilişkisi olmamış acemi olan biriyle. Sadece dudaklarımızın temas ettiği masum bir öpücük…

Ama Enes on yedi sene boyunca hayalini kurduğum şeyleri tek bir dokunuşuyla yıkmıştı. Dilini o kadar ustaca kullanıyordu ki, panikten terlemeye başlamıştım. Bunun bana iğrenç gelmesi gerekiyordu. Hatta onu itip suratına okkalı bir tokat geçirmem lazımdı ama ben onun için yeterince iyi olmadığımı düşünüp, karşılık veremediğim dokunuşları yüzünden üzülüyordum. Sadece bir saniyeliğine gözlerimi açıp ona bakmak istedim ama kahretsin ki, bana bakıyor olma düşüncesi yüzünden bunu yapamamıştım. Göz göze geldiğimiz anı hayal ettikçe mideme ağrılar giriyordu. Aklımda sürekli, öpüşmemizle ilgili ne düşündüğü vardı? Okula gelene kadar karpuz çilekli sakız çiğnemiştim. Acaba yine de ağzım kokuyor muydu?

Allah’ım Enes Sert bir nefes uzağımda duruyordu ve ben hâlâ nasıl bayılmadığımı anlayamıyordum. Bir anda emilmekten uyuşmuş olan dudaklarımda hafif bir esinti hissettim. Sıcak bir yaz gününden kalan meltem gibi… 

Enes’in benden ayrıldığını birkaç saniye sonra fark etmiştim. Kalbim hiç sakinleşmeyecekmiş gibi çarpıyordu. Hâlâ gözlerimi açmamıştım. Çünkü Enes’in nefesini hâlâ yüzümde hissediyordum. Ürperdim, tüylerim diken diken oldu. 

“Geçmiş olsun.”

Doktorun sesi beni düşüncelerimden sıyırıp almış, gerçek dünyaya bırakmıştı. Unuttuğum bir şey aklıma geldi. Bileğim… Enes’in bakışlarını üzerimde hissetsem de yavaşça kirpiklerimi araladım. İlk baktığım şey ayağımdı. Allah’ım en az iki numara büyümüştü. 

“Delikanlı şu dolabın üst rafındaki merhemi alıp arkadaşının ayağına sürer misin? Ben de o sırada depodan bandaj getireyim.” 

Doğru mu duymuştum? Kendini beğenmiş, egoist, ukala çocuk benim ayağıma merhem mi sürecekti? Bakışlarımı hızla ayağımdan Enes’e kaydırdım. Sanırım az önce bir tür halüsinasyon görmüş, öpüşmemizi kafamda uydurmuştum. Çünkü bu ifadesizliğinin başka bir açıklaması yoktu. İnsan ufak da olsa, birkaç saniye öncesini anlatabilecek bir ifadeyi yüzüne takınır…
Doktor revirden çıkarken Enes’te söylediği dolaba doğru ilerledi. Gerçekten ayağıma merhem sürmeyecekti değil mi? Dolabı açıp bir süre bakındıktan sonra elinde uzun dikdörtgen bir kutuyla geri döndü. İçinden çıkardığı prospektüsüne göz gezdirirken şaşkınlığımı gizlemekte zorlanıyordum. 
“Doğru merhem olup olmadığına bakıyorum. O yüzden bana ağzı açık ayran budalası gibi bakmayı kes!”

Ona baktığımın farkındaydı. Hatta ona nasıl baktığımın da farkındaydı. Kâğıdı yerine koydu ve merhemi eline aldı. Şişmiş ayak bileğime bakarak kapağını açtıktan sonra iki parmağının ucuna şeffaf kremi döktü. Gözümü bile kırpmadan Enes’i izliyordum. Bu anın hiçbir saniyesini kaçıramazdım. Hatta daha şimdiden bu anı Hale’ye nasıl anlatacağımı bile düşünmeye başlamıştım. Merhemli parmaklarını şiş yere dokundurunca içimi çektim ve ayağımı kendime doğru çekmeye çalıştım. Bir an duraksadı. Bana bakacağını sandım ama o bana bakmak yerine bacağımı dizimden sedyeye sabitledi ve ondan beklenmeyecek naziklikte merhemi bileğime sürmeye başladı. Soğuk krem, parmaklarının ovalamasıyla yerini sıcaklığa bırakıyordu. Kalbim bugünkü yaşadıklarımın etkisiyle düzensiz bir şekilde atıyordu. Enes çok ciddi bir iş yapıyormuş gibi kaşlarını çatmış, sadece bileğime odaklanmıştı. Bileğimdeki ağrı hâlâ vardı ama sanki parmak hareketleriyle yavaş yavaş azalıyordu. 

“Sürdün mü?”

Doktorun içeri girdiğini bile fark etmemiştim. Adam bize doğru gelince Enes kenara çekildi. Bileğimin durumuna bakarken, “Reçetene bu merhemi yazacağım. Sabah akşam süreceksin,” dedi. Ayağıma bandajı takarken, “İlk zamanlar zonklayıcı bir ağrısı olacaktır. Bunun için de ağrı kesici verelim,” dedi. İşi bittikten sonra masasına doğru ilerledi. Yavaşça sedyeden kalktım. Ayağımın üzerine basmamla acıyla iç çekmem ve dengemi sağlayamayıp Enes’e tutunmam bir oldu. Daha doğrusu bunu bekliyormuş gibi o beni tutmuştu. Gözlerine kaçamak bir bakış attım. Bana öyle bir bakıyordu ki, sevinsem mi üzülsem mi bilemiyordum.

“Bir süre ayağının üzerine basmazsan iyi olur,”

Bunu şimdi mi söylüyorsun Doktor Bey amca? İş işten geçmeden, ayağıma basmadan nasıl yürüyeceğimi de söyle bari? Çünkü ben sek sek oynarken bile, daha ilk rakamına basıp taşı alamadan yere düşen bir kişiydim. 

“Hatta çok fazla sarkıtmamaya çalış.” 

Doktor önündeki kâğıda bir şeyler karaladı ve yerinden koparıp bana uzattı. 

“Bundan sonra daha dikkatli ol. Tekrar geçmiş olsun,”

Enes beni bırakıp reçeteyi eline aldı. Sedyeye tutunarak seke seke yürümeye çalıştım. Katladığı kâğıdı kotunun cebine koyan çocuk yanıma gelip koluma girdi. Boş bulunup şaşkın şaşkın Enes’e baktım. O bana bakma gereği duymadan “Yürü ufaklık,” dedi. Neredeyse tüm ağırlığımı yüklenmişti. Yine de zar zor yürüyordum. Dışarıya çıkmamızın saatlerimizi alacağını düşünürken bir anda ayaklarım yerden kesildi. Yürüyen ego, beni ikince kez kucağına almıştı. Olayın şokuyla ufak bir çığlık attım. Koridordaki birkaç kişi bize doğru döndü. Bir elimle Enes’e tutunmaya diğer taraftan eteğimi kapatmaya çalışıyordum. Kim bilir buraya gelirken kimler pembe renkli donumla selamlaşmıştı. Allah’ım düşüncesi bile yanaklarımın kızarmasına neden oluyordu.
“Kız kaçırıyor muamelesi yapmayı kesmezsen, taksiye kadar yürümek zorunda kalırsın.”

Ne zaman bu kadar düşünceli olmuştu? Beni taksiye kadar bırakacak mıydı yani? Bakışlarını bana çevirip “Eve mi bırakmamı isterdin?” diye sorduğunda nefesimi tuttum. Şu anda burunlarımızın uçları birbirine değecek bir mesafede birbirimize bakıyorduk ve onun verdiği her nefes benim dudaklarıma çarpıyordu. İlk kez sesli düşünmem umurumda değildi. Hatta hiçbir şey umurumda değildi. Aklıma birkaç dakika önceki öpüşmemiz geliyor, içim tatlı bir gıdıklanma hissiyle kıpır kıpır oluyordu. 

“Enes!”
İkimiz de başımızı aynı anda sesin geldiği yöne çevirdik. Sanki uygunsuz bir vaziyette basılmışız gibi yanaklarım anında ısınmıştı. Deniz bize doğru gelirken kısa bir an duraksadı. Sanırım o da bizi bu durumda bulmayı beklemiyordu. Daha sonra daha hızlı bir tempoda bize doğru koştu.
“Ceza Hukuku’ndan yoklama alacaklarmış.”

Ceza Hukuku mu? Allah’ım Enes, Hukuk öğrencisi miydi? Avukat mı olacaktı? Belki de savcı, hâkim… Sonuçta adaletin temsilcisi olacaktı. Bakışlarımı kalın kaşlarını olabildiğince çatmış, sert bir şekilde arkadaşına bakan Enes’e çevirdim. Yok yazılacak olması onu neden bu kadar sinirlendirmişti?
“Emin misin?”

Deniz nefes nefese başını evet anlamında salladı. Enes’in bakışlarını bana kayınca irkildim. Konuşmadan gözlerimin içine baktı. Bir şeyler düşündüğünü hissediyordum. Deniz’e dönüp saati sordu. Derslerinin başlamasına beş dakika kaldığını öğrendiğinde hızla yürümeye başladı. Sarsılan ayağımı umursamadan düşmemek için Enes’e sıkıca tutundum. Dışarı çıkmamızla rüzgâr yeni kesilmiş çimlerin kokusunu burnuma kadar getirdi. Derin bir nefes aldım. Bu kokuyu seviyordum. Nedense bana çocukluğumu hatırlatıyordu. Bir anda ayaklarımın yere değdi. Hafifçe iç çekerken bandajlı ayağımı havaya kaldırdım.

“Hizmetimiz buraya kadar ufaklık.”

Daha ne olduğunu anlayamadan cebinden çıkardığı reçeteyi elime tutuşturdu. 

“Bundan sonrasını tek devam etmek zorundasın.” 

Bir derste yok yazılmak, benim şu andaki halimden daha mı önemliydi? Hem de onun yüzünden bu hâldeyken. Adaleti bu muydu? Bu mu adaletin temsili olacaktı? Adaletsiz adalet! Cevap bile vermemi beklemeden arkasını dönüp koşar adım yürümeye başladı. Deniz kısa bir an, acıyormuş gibi bana baktıktan sonra o da aynı hızda peşinden ilerledi. 

Git tabi… Sen de git. Düşene bir de sen tekme vur gıcık! 

Resmen koca kampüsün ortasında, sakat ayağımla tek başıma kalmıştım. 

Buraya boşu boşuna gelmiş, bir de yaptığım salaklıkla kendimi sakatlamıştım. Bir dakika, yalnızca bir dakika ne yapacağımı düşündüm. Babama okuldan kaçtığımı söyleyemezdim. Asal’a burada ne işim olduğunu açıklayamazdım. Hale zaten evden çıkıp beni almaya gelmezdi. Hoş gelmeye kalksa bile ben ondan önce eve varabilirdim. Emre’nin ise beni alabilecek bir arabası yoktu. Zaten şu anda derste olmalıydı. Her halükârda taksi kullanmak zorundaydım ama taksiye kadar gitmek, tahmini olarak bir kilometreyi seke seke kat etmekti. 

Başa gelen çekilir diye düşünerek sekmeye başladım. Zar zor dengemi sağlıyordum. Düşecek gibi olduğumda duraksıyor, soluklanıyor ve daha sonra tekrar ilerlemeye devam ediyordum. Ter içinde kalmıştım. Sanki çölleri aşmışım gibi hissetsem de arkama baktığımda sadece dört metre ilerleyebildiğimi fark ettim. Hayal kırıklığıyla önüme döndüm. Sekerek bu okuldan ayrılmamın günlerimi alacağını anladığımda bandajlı ayağımın üzerine basmaya çalıştım. 
Bir anda belime bir şey sarılması ve ayaklarımın havalanması bir oldu. Bu sefer korkuyla çığlık attım, beni tutan kişiye baktım. 

“Enes?”
Şaşkınlığımı sesim açığa vurmuştu. Başımı eğdim ve bacaklarıma örtülmüş olan siyah hırkaya baktım. Az önce üzerindeki hırka değil miydi bu? Eteğimin açılma ihtimalini düşündüğü için üzerinde mi çıkarmıştı yani? O zaman o da ilk seferinde benim gibi telaştan bunu düşünememiş olabilir miydi? Enes? Ukala Enes?

“Tek bir kelime bile etmeyeceksin.” 

Enes’in nefes nefese olan sesini duyduğumda bakışlarımı ona kaydırdım. Az önce gittiği yöne doğru koştuğunu fark ettiğimde kaşlarımı çattım. Okulun çıkışı tam zıt tarafta kalmamış mıydı? Başımı asıl gitmemiz gereken yere doğru çevirdikten sonra “Nereye gidiyoruz?” diye sordum.

“Tek bir kelime etmeyeceğinden kastım, ağzını açmamandı ufaklık.”

Dudaklarımı birbirine bastırarak başımı tamam anlamında salladım ve Enes’e daha sıkı tutundum. Yaşadığım olayların şokundan ayağımın ağrısını bile unutmuştum. Beton görünümlü bir binaya girdik. Her şey gereksiz resmiydi. Dekorasyonundan, içindeki insanlara kadar… 

Burası hukuk fakültesi olmalıydı ve Enes bu ortamda cami avlusuna bırakılmış bebe gibi duruyordu. O derece alakasız…

Üzerimize gelen öğrencilerin bakışlarından kaçmak için başımı Enes’in boynuna gömdüm. Her ne kadar bu durumda olmak hoşuma gitse de bir yanım utanmama neden oluyordu. Benim gibi özgüven sahibi birini bile bu hale sokabildiğine inanmıyordum. Nefes almamla erkeksi bir koku burnuma doldu. Sertti ama birkaç saniye geçtikten sonra üzerinde farklı bir etki bırakıyordu. İç kıpırdatıcı… Daha derin bir nefes alıp, Enes’in âşık olunası kokusunu ciğerlerime hapsetmeye çalıştım. Sanırım ömrümün sonuna kadar bu kokunun beni sarmasına izin verebilirdim.
Merdivenlerden çıkarken bir an duraksadık. Enes beni havaya kaldırarak kollarının pozisyonunu düzeltti. 

Hadi ama… Senin gibi kas yığınının benim gibi ufak bir şeyi taşıyamadığına inanmamı beklemiyorsun değil mi? Daha sonra merdivenleri çıkmaya devam etti. Belimde hissettiğim serinlik yok olmuştu. Bir anda yaptığı şey kafama dank etti; belim açılmıştı ve Enes’te bunu fark edip çaktırmadan düzeltmiş miydi yani? Bu çocuğa ne olmuştu böyle? Gerçekten durumunu iyi görmüyordum…
Bir anda yavaşladık. Nereye geldiğimize bakmak için gözlerimi etrafta dolaştırdım. Geniş bir koridordaydık. Bir sürü kapı vardı. Önünde de ufak tefek öğrenci grupları. Dehşetle iç çekip Enes’e baktım. Beni ceza hukuku mu neyse o derse mi sokacaktı? Neden? Enes ayağıma dikkat ederek beni gürültülü bir sınıfa soktu. Gözlerim fal taşı gibi açılırken bedenimin kas katı kesildiğini hissettim. Burası bizim okulun spor salonu kadar büyük bir sınıftı.

“Amfi!”
Enes’in fısıltısıyla bakışlarımı ona çevirdim. “Burası bir amfi ufaklık.” Yine, yeni yeniden sesli düşündüğümü anlamıştım ama şu anda bunu umursayamayacak kadar şaşkındım. Enes bana açıklama yapmıştı. Eğer bunu ufak da olsa kendini suçlu hissettiren vicdanı yaptırıyorsa, ben sürekli salaklık yapıp kendimi sakatlamaya razıydım. Amfinin arka kapısından girdiğimiz için herkesin sırtı bize dönüktü. Henüz kimse bizi fark etmedi diye sevinirken tek tük gözler bize çevrilmeye başladı. Yanaklarımdaki ateş eski yerini almaya başlamıştı. Enes amfinin merdivenlerinden indikçe daha çok bakış üzerimize toplanıyordu. Deve kuşu olsam, şu anda başımı toprağa gömerdim. Hayatınızda hiç üniversiteli birinin liseli birini kucağında taşıdığını görmediniz? Ne bu türümüzün tek örneği gibi olan bakışlar…

Ortalarda oturan Deniz’in yanına geldiğimizde Enes dikkatli bir şekilde beni yere bıraktı. Kolumu bırakmadan yerine geçti. Dolayısıyla beni de kendine doğru çekti. İkisinin ortasına oturdum. Amfi hınca hınç doluydu. Sırtımda birçok gözün olduğunu hissediyordum. Özellikle de kızların…
Uğultu yavaşça kesildiğinde etrafıma bakındım. Ön kapıyı kullanarak içeri giren kişi, hoca olmak için fazla geç, öğrenci olmak için fazla yaşlıydı. Kesilmeye ihtiyacı olan siyah saçları bukleler halinde kulaklarının üzerine ve alnına dökülüyordu. Sanki saygın bir görüntü kazanmak için şekil verilmeye çalışılmıştı ama isyankâr saçlarının daha günü tamamlayamadan darmadağınık olduğu açıkça belli oluyordu. 

Kibar bir ifadeyle, “Nasılsınız çocuklar?” diye sordu. İngiliz aksanı vardı. Ses tonu sıcak ve dostaneydi. 

“Ben Edward Moore. Artık ceza hukuku derslerini birlikte işleyeceğiz.”

“İngiliz misiniz?”

Bu dahice çıkarım, iki sıra önümde oturan, parıltılı bir üst giymiş, sarışın, Marilyn Monroe sesli kız tarafından yapılmıştı. Enes’e bakışlarımı çevirdim. Dikkatli bir şekilde hocayı izliyordu. Yoklama için bu kadar telaşlanmasının nedeni, yeni hocayla ilk günden papaz olamamak için miydi? Enes gibi biri, gerçekten derslerini önemsiyor olabilir miydi?

“Dönemin geri kalanında birbirimizi tanıyacağımızı düşündüğüm için, bugün İhsan Hoca’nın bıraktığı yerden dersimize devam edelim.”

Harry Potter gibi konuşan adam ön sıralarda oturan öğrencilere doğru ilerledi. Ben de fırsattan istifade neden burada olduğumu sormak için Enes’e döndüm. Bana baktığını görünce boş bulunup irkildim. Ne zamandan beri beni izliyordu? 

Gözleri yavaşça aşağı kaydı. Kaşları hafifçe çatıldı. Onun bu halleri nedense beni tedirgin ediyordu. Onu neyin rahatsız ettiğini görmek için başımı eğdim. Bir an bana doğru eğilip ayağımı yakaladı ve hafifçe ona doğru dönmeme neden olacak şekilde havaya kaldırıp kucağına koydu. Şaşkın bir ifadeyle alnım kırışmıştı. 

“Doktoru duydun,” diye fısıldayarak tahtaya döndü. Neye tepki vereceğimi şaşırmıştım.

Enes’in dikkatli bir şekilde doktoru dinlemesine mi yoksa bu uyarıyı unutmayacak kadar önem verip beni düşünmesine mi?

“Benim burada ne işim var?” 

Fısıltımla bakışlarını bana çevirdi. “İnan bana bunu ben de merak ediyorum.” 

Böyle bir cevap vermesini beklemediğim için afallamıştım. 

“Şimdi sadece sus ve ders bitene kadar sıradan bir hukuk öğrencisiymişsin gibi davran.”

Daha önce hiç hukuk öğrencisi görmediğim için “O nasıl olacak?” diye sordum. Enes abartılı bir şekilde gözlerini devirdi. Daha sonra beni izle der gibi bana baktı. Tahtaya dönüp moron gibi bakmaya başladı. Onun bu halini görünce kıkırdadım ve bir anda beklenmediğim bir şey oldu.
Enes Sert benim gülümsememe keyifli bir şekilde dudaklarının kenarını kıvırarak karşılık verdi. Gülüyordu. Hem de… Bir dakika ya, gamzesi mi vardı onun?


**-**

Gerçekten hukuk öğrencisi olmak için bir moron olmak gerekiyordu. Olmasan bile, dersin sonuna doğru morona bağlıyordun. Ben kesinlikle hukuk okuyamazdım. Bir kere gereksiz bir ciddiyet vardı. Kimse konuşmuyor, sadece hocanın ağzından çıkan şeyleri not alıyordu. İngiliz aksanlı hocanın ses tonuyla anlattıkları birleşince masaldan farksızlaşıyordu. Bu kadar dikkatli ders dinlemeyi nasıl becerebiliyorlardı? Göz kapaklarım gittikçe ağırlaşıyor, uyumakla uyumamak arasındaki ince çizgi de bir ileri bir geri gidiyordum. Ara ara elime dayadığım başım da düşmese kesinlikle derin bir uykuya dalardım.

Yarı açık gözlerimle âşık olduğum adamı izlemeye başladım. Her zamankinden daha sert görünüyordu. Hocasının söylediklerini not almıyor ama sanki her şeyi tek tek kafasına kazıyordu. Başımı öteki tarafa çevirdiğimde Deniz’in, arkadaşının aksine not aldığını fark ettim. Duraksadı. Elindeki kurşun kalemi parmaklarının arasında döndürdü. Yüzüne baktığımda gözleri tahtada kafası başka bir yerde gibiydi. Daha sonra tekrar yazmaya başladı. Ne yazdığına bakmak için başımı koluma dayadım. Kalem hareketleri adamın ağzından çıkanlarla uyuşmuyordu. Hafifçe doğruldum ve Deniz’in kâğıtlarına daha dikkatli bir şekilde bakıp yazdıklarını okumaya çalıştım.

“Benden öncesi de vardı, sonrası da olur… Unut beni

Senden öncesi hardı, sonrası yangın… Yakma beni.”


Sesli okumuş olacağım ki Deniz elini yazdığı şeylerin üzerine kapatarak başını bana doğru çevirdi. Bakışlarıyla sanki yanlış bir şey yaptığımı anlatmaya çalışıyordu. Alt tarafı birkaç sözü neden bu kadar dert etmişti ki? 

“Önüne dön.”

Aman iyi be der gibi başımı Enes’in olduğu tarafa çevirdim. Bir an bakışlarını üzerimde hissedince irkildim. Koca ders boyunca dikkatini çekemediğim çocuğun bana bakması için illa arkadaşının konuşması mı gerekiyordu? Ne oldu der gibi başımı salladım. Sadece gözlerimin içine anlam veremediğim bir şekilde bir süre baktı ve tahtaya döndü. Deniz’le konuşmamdan rahatsız mı olmuştu? Sanki bakışlarında tonlarca yük vardı ve onları üzerimden çekmesiyle kuş gibi hafiflemiştim. Deniz’in belli belirsiz mırıldandığını duyduğumda bir süre ne söylediğini anlamaya çalıştım. Daha sonra söylediği sözleri duydum. Şarkı sözü mü yazıyordu o?
Aniden Deniz’e döndüm. Mırıldanıp başıyla ritim tutmasını son anda yakaladım. Boştaki eliyle alt dudağını çekiştiriyordu. Benim ona baktığımı fark edince elini, normalde sessiz ama pür dikkat dersi dinleyen sınıfa göre sesli bir şekilde yazıklarının üzerine kapattı. Çevremizdeki birkaç göz bize doğru döndü. Hoca’nın da bakışları kısa bir an bizimle buluştu. Utanarak başımı öne eğdim. Enes’in yine beni izlediğini kaçamak attığım bakışla fark etmiştim. Bu sefer kalın ve biçimli kaşları çatıktı. Onu tanımasam kıskandığını düşünürdüm. Tabi ki beni değil, en yakın arkadaşını… Dikkatinin tekrar derse döndüğünü anladığımda Deniz’e doğru başımı çevirdim. Bu sefer gözleri tahtada eli hâlâ yazdıklarının üzerindeydi. Alt tarafı birkaç söz. Neden bu kadar gizliyordu ki?

“Şarkı sözü mü yazıyorsun?”

O kadar sessiz konuşmuştum ki, ben bile birkaç saniye sadece bunu aklımdan mı geçirdim diye düşündüm. Deniz gözlerini tahtadan bana kaydırdı. Sıkılmıştı, bıkmıştı, hatta biraz da sinirlenmişti. Neden?

“Seni ilgilendirmez,” diyerek konuyu kestirip attı. Sanırım geçen günkü yaklaşımım yüzünden hâlâ yıldızımız barışmamıştı. Hoş, en son barda Hale’ye yardım etmişti. Dersten önce de acımış gibiydi ama tabi bu durum bana garezi olmayacağı anlamına gelmiyordu. Önündeki kâğıtları toparladı. O sırada İngiliz aksanlı yakışıklı da dersin bittiğini söyledi. Sanki şalter kaldırılmış gibi amfiden sesler yükseldi. Yatar gibi olan pozisyonumdan doğruldum. Oturuşumu ne kadar dikleştirirsem dikleştireyim etrafımdaki herkes ayaklanınca kendimi küçücük hissetmiştim. Enes’in bana neden ufaklık dediğini şu anda anlıyordum. Onlara göre ben ufaklıktım.
Cilveli bir kız sesi, “Selam çocuklar!” dedi. 

Bakışlarımı sesin sahibine, uca doğru grileşen siyah saçları olan, kocaman bal rengi gözlü kıza çevirdim. Makyaj namına yaptığı tek şey, dudağına sürdüğü bordo rujdu. Kirpikleri o kadar uzun ve koyuydu ki, rimele gerek bile duymadığına emindim. Güzeldi, hatta çok güzeldi. 

Sanki beni tanıyormuş da nereden tanıdığını çıkaramıyormuş gibi bakan kız, Enes’e döndü ve “Çağla mı?” diye sordu. Bir anda boğazıma yumru oturmuştu. O kimdi? Bu kimdi? Enes’le ne bağlantısı vardı? Allah’ım bu çocuğun etrafında neden bir sürü kız vardı? Daha bu kızın kim olduğunu anlamadan bir de başımıza Çağla diye biri mi çıkmıştı yani? Of of!

Çağla olmadığımı söylediğinde kız ‘O zaman bu kim?’ der gibi baktı ama Enes ona cevap vermek yerine ayağımı dikkatlice kucağından indirdi. Kızın gözleri son anda bu hareketi yakalamıştı. Kaşları çatıldı. Neden ayağımın Enes’in kucağında olduğunu sorguluyor gibi duruyordu. Enes ayağa kalktı. Bende masadan destek alarak ayağa kalktım. Şişmiş bileğime şimdi de uyuşmuş bacak eklemişti. Harika…

“Enes, akşam yine Darkness’da çıkacak mısınız?”

Çıkmak mı? Barda çalışmasını anlayabilirdim ama neden sanki sahne alıyorlarmış gibi konuşmuştu? Sanki bacağımla ilgileniyor gibi yaptım ve kızın konuşmasına kulak kabarttım. 

“Ona göre kızları toplayıp geleceğim,” dediğinde gözlerim kısıldı. Bak yelloza, kendi yetmiyor ekürileriyle geliyordu ama nereye?

“Aynı saatte…” 

Demek aynı saatte! Yazın bara gelmemden rahatsızdın. Bu kızların gelmesinden değilsin demek ki… 

“Harika.” 

Bir an kendimi dış kapının dış mandalı gibi hissettim. Anca konuşmalardan kendi çapımda yorum yapıyordum. Hiçbir şeyden haberim yoktu ve sanki olmasın diye ekstra çaba sarf ediyorlardı. Bu gizem niyeydi? Bir şarkı sözü yazar saklar, diğeri bir barda sahne alır saklar. Dur bir dakika… Yoksa Enesler de mi yarışmaya katılıyordu? Bu gizem ondan dolayı olabilir miydi? Olur mu olur… Belki Deniz gün boyu yarışma için şarkı sözleri yazıyor, akşamları da Darkness denen yerde onları bestelemeye çalışıyorlardı. 

Kız akşam görüşeceklerini söyleyerek alt dudağını ısırıp göz kırptı. Bu çiftleşme çağrısı gibiydi. Anında gözlerimi Enes’e çevirip bir karşılık verip vermediğine baktım. Çapkın tebessümü mideme ağrıların saplanmasına neden oldu. 

Sabah beni öpüp, akşam bu kızı altınıza alamazsınız Enes Bey. Ben de Masal’sam, hem sizin çiftleşmenize kara kedi gibi girerim, hem de yarışmaya nasıl hazırlandığını öğrenirim. 
Kız yanımızdan ayrıldı. Bir süre kıvırta kıvırta yürümesini izledim. Daha sonra Enes’e döndüm. O da halinden memnunmuş gibi kızın ardından bakıyordu. Bu daha da sinirlendirmişti. Bakışlarını beni çevirdi. Yine ifadesizleşmişti. Benim haricimdeki tüm kızlara haremiymiş gibi bakıyordu. Bana ise, dünya ahiret bacısıymışım gibi… 

Önce öp, sonra kardeş ayağına yat. Yok öyle bir dünya. Bu saatten sonra ya benim olacaksın Enes Sert ya da benim olacaksın!

 Tek kaşı havaya kalkınca başımı iki yana sallayarak düşüncelerimden gerçek dünyaya döndüm. Onun ifadesizliğine karşı yapmacık bir gülümsemeyle düşüncelerimi saklamaya çalıştım. 
“Beni artık taksiye bırakır mısın?”


**-**

HALE

Aşk dediğimiz şey, belki de böyle son buluyordu. Sevdiğin el oluyor, kalbin o anda duruyordu. Bunun kâbus olmasını diliyordun ya da kötü bir şaka. Ama gerçeğin ta kendisiydi. Hayatında o yoksa, yaşamak anlamsız gelir ya hani. ‘Kalbim atmasa da olur,’ dersin. Atar ama durması için dua ettiğin kalp, eskisinden daha çok sevdiğini haykırarak atar. Canını yakar, ruhunu sıkar ama yine de atmaktan vazgeçmez ve sen her nefesinde ölmeyi dilediğin bir hayatı yaşamaya mahkûm edilirsin.

Neden mi?

Çünkü karşılıksız bir aşkın bekçisisindir.

Bazen keşke doğmasaydım diyordum. Ya da on yedi sene boyunca her hücreme ilmek ilmek işlediğim Asal’ı hayatıma hiç sokmamış olsaydım veya âşık olmamış… Şu andaki durumu kabullenebilmemin tek yolu bu olurdu. 

İlk ve sonsuz aşkımın, benim kanımdan biriyle birlikte olması…

O kızı gördüğüm ilk andan itibaren içimi kaplayan bir huzursuzluğun nedenini şimdi anlıyordum. O; bizim hayatımızı tepe taklak edecek olan bir depremdi. Beni hayallerimin altında ezip, kırıklarının ruhumu kanatmasına sebep olacak bir afet. O benim hiç tanımamış olmayı dilediğim kuzenimdi ve Asal Kara, aldığım nefeste bile adını sayıkladığım adam onu seçmişti ve ben bu iki durumu da kabullenmek zorundaydım.

Ve işin en acı yanı, ben bunu yapabilecek kadar güçlü bir kız değildim.

Telefonumun çalmasıyla ne zamandır aktığını bilmediğim gözyaşlarımı parmak uçlarımla sildim ve yatağımın bir ucunda olan telefonu uzanıp aldım. Yanıp sönen ışığın altındaki fotoğraf hafifçe gülümsememi sağlamıştı. Numarasına zorla kaydettirdiği bu fotoğraf, her seferinde bana iyi hissettirmeyi başarıyordu. Masal’ı daha fazla bekletmemek için burnumu çekip derin bir nefes alarak telefonu açtım.

“Bal böceğim.”

Kısa bir an telefonun diğer ucunda sessizlik oldu. “Ağladın mı sen?” Masal’ın beni bu kadar iyi tanımasından nefret ediyordum. “Hayır.”

“Bana yalan söyleme bal surat. Az daha zorlasan sesin babanla yarışır.”

Boğazımı temizledikten sonra, “Tamam boş ver beni. Hayırdır?” deyip saate baktım. “Şu anda derste olman gerekmiyor muydu?” 

“Evet,” deyip anlayamadığım şekilde bir şeyler söyledi. “Anlamıyorum bal böceği.” 

“Bal surat sana bir şey gönderdim. Aşağı inip taksiden alır mısın?”

Kaşlarım çatılırken “Ney? Ne diyorsun Masal sen ya?” diye sorduğumda “Sorgulama ve dediğimi yap,” diyen arkadaşım telefonu yüzüme kapattı. Birkaç saniye olanları algılamaya çalışarak telefona baktım. Yine ne işler karıştırıyordu bu Masal? Yataktan kalktım ve üzerime ince bir hırka geçirip evden çıktım. Aşağı inip, rezidanstan çıktığımda giriş kapısının önünde bir taksinin beklediğini gördüm. Bana ne göndermiş olabilirdi ki?

Koşar adım taksiye doğru ilerledim. O sırada arka kapı açıldı ve tanıdık bir yüz arabadan inmeye kalktı. Daha doğrusu inememeye... Dışarı sarkıttığı ayağındaki sargı dikkatimden kaçmazken duraksadım. Ne olmuştu? Masal’ın gözleri benimkilerle buluşurken “Orada ne duruyorsun kızım?” diye bağırdı. “Gelip malını teslim alsana.”

O zar zor ayağa kalktığını görünce koşarak yanına gittim. Masal’ın kollarından tutarak onu tek ayağının üzerinde dengeledim. 

“Ne oldu sana? Düştün mü? Amcamların haberi var mı? Neden buraya geldin? Doktora gösterdin mi?”

Soru yağmurumla yüzünü buruşturan Masal, “Beynine oksijen gitmesini istiyorsan arada nefes almayı da dene,” dedi. “Çünkü soruların gittikçe saçmalamaya başladı.” Tek eliyle bana tutunup arkasını dönen Masal diğeriyle taksinin kapısını kapattı. Taksi yanımızdan ayrılırken “Yukarı çıkalım, her şeyi anlatacağım,” dedi. 

Dediğini de yaptı. Bana sıkı sıkı tutunarak seke seke vardığımız evde, odaya girer girmez bugün yaşadığı her şeyi anlattı. Emre’nin ne kadar çaresiz olduğunu, ona yardım etmek için yine üniversiteye gittiğini, Enes’e yakalanmasın diye birkaç basamaktan atlayıp bileğini döndürdüğünü, âşık olduğu adamın onu nasıl revire götürdüğünü, doktor bileğiyle uğraşırken acı duymaması için Enes’in onu nasıl öptüğünü... 

“Ne?! Enes seni öptü mü?”

Masal derin bir iç çekti ve sanki düşteymiş gibi “Hem de ne öptü?” dedi. Boş bulunup elimi bana doğru uzattığı sargılı ayağına geçirdim. Bir anda olduğu yerde zıplayıp acıyla inledi. Saniyesinde pişmanlık beni vicdanıma esir ederken özür dilemeye başlamıştım. Masal gözleri sulanmış bir şekilde ayağına bakıyordu.

“Düşene tekme değil, Osmanlı tokadı atıyor bu kız.”

“Özür dilerim dedim ya.”

“Seni haber programlarına söyleyeceğim. Sakat birine nasıl davrandığını görsünler de tüm Türkiye seni ayıplasın.”

Abartılı bir şekilde gözlerimi devirdim. Masal biraz daha bileğini ovalayarak söylenmeye devam etti. Bense hâlâ ilk öpücüğünü nasıl bu kadar kolay verdiğini düşünüyordum. Bir an aklıma yazın oynanan şişe çevirmece geldi. Az kalsın ben de orada hiç tanımadığım birini öpmek zorunda kalacaktım. Hoş Enes’le o çocuğu karşılaştırmak yanlış olurdu. Masal, neden ve nasıl olduğunu anlamadığım şekilde kendinden en az beş yaş büyük birine âşık olmuştu. İlk aşk gerçekten doğru insanları bulmak konusunda biraz kördü sanırım. Bir an kendimi en yakın arkadaşımın yerine koydum. Aynı olay benim başıma gelse, Asal beni öyle bir atmosferde öpse, sanırım ben Masal’dan daha fazla tepki verirdim. Acaba Asal nasıl öpüşüyordu? 
“Yaşayarak öğrenirsin.”

Masal’ın cevabı karşısında silkelenip kendimi gerçekliğe döndürmeye çalıştım. Düşüncelerimi sesli bir şekilde dile mi getirmiştim. Allah’ım yanaklarımın alev alev yandığını hissediyordum. “Çünkü benim anlattıklarımla anlayabileceğin bir şey değil. Ne kitaplarda okuduğumuzda gözümüzün önünde canlananlara benziyor, ne de filmlerde izlediğimizde hissettiklerimize. Çok farklı, çok özel, çok-”

“Tamam. Yaşayarak öğrenmeyi tercih ediyorum. Sus lütfen.”

Daha anlatılanları dinlerken utandığım şeyi, yapmayı hayal bile edemiyordum. Masal hülyalı hülyalı tavanı izliyordu. O sahneyi kim bilir kafasında kaç milyon kez tekrarlayacaktı.
“Ee öpüştünüz falan. Sonra ne oldu?”

Masal suratını buruşturarak, “Ne kadar basit bir şeymiş gibi söyledin öyle,” dedi. “Aşkla yanan dudaklarınızın tutkuyla kavuşmasından sonra nefeslerinizin birbirini söndürdüğünü hissettiğiniz an-”

“Masal!”
“Aman iyi be,” diyerek duruşunu düzelten bal böceği, daha sonra yaşadıklarını anlatmaya başladı. Enes’in hukuk fakültesinde okuduğu, tıpkı Masal gibi benim de en son düşündüğüm şey olurdu. Deniz denen çocukla aralarında geçen olayları anlattığında ben de yarışmaya katılacak olmalarına bağlamıştım. Sonuçta hiç tanımadığın biri, yazdığın iki üç cümleyi görse ne olurdu ki?
“Sonra o afeti devran geldi. Akşam gideceğimiz yerden bahsetti-”

“Akşam gideceğimiz yer derken?” diyerek sözünü kestim. Birkaç saniye gözlerini bana dikip baykuş gibi baktım. Cümlesi yarıda kaldığı için kal mı gelmişti yoksa bir şeyler mi düşünüyordu. “Hah buldum!” diye bağırmasıyla irkildim ve başparmağımı damağıma dayayıp üç kere geri ittim. “Adı Darkness’dı.” Elimi küt küt atan kalbimin üzerine koyarken “Ne işimiz var kızım bizim bilmediğimiz etmediğimiz yerde,” dedim. 

“Benim bir görevim var bal surat,” Yarışmadan bahsettiğini düşünerek “Sadece var sayımlar üzerine oraya gidemezsin,” dedim. Sonuçta katılıp katılmayacaklarını bilmiyordu. Sadece tahminde bulunup, kendi kendimize çıkarım yapmıştık.

Dudakları pis bir sırıtışla kıvrıldı. “Görevimin o olduğunu söylemedim,” dediğinde ‘Neymiş o görevin?’ der gibi tek kaşımı kaldırdım. Gözleri kısılarak gülümsemesi daha çok yüzüne yayıldı.
“Karaçalı gibi gireceğim Darkness’a. Al Enes’i koy çuvala, al o kızı koy çuvala. Salla salla vur duvara. Salla salla at bir kenara.”

* *

MASAL

Her zamanki gibi Hale’yi yaptığım plana razı etmek saatlerimi almıştı. Sürekli ayağımın sakatlığını öne sürüyor, nasıl yürüyeceğimi söyleyerek beni düşünüyormuş gibi yapıyordu. Asıl derdinin kendini eve kapatmak olduğunu biliyordum. Çünkü, ‘İyi günde, kötü günde, hastalıkta, sağlıkta, ölüm bizi ayırana kadar dost değil miyiz?’ diye sorduğumda mırın kırın yapmış, birkaç dakika sonra başka bir bahaneyle karşıma gelmişti: Annemlere ne söyleyeceğiz? 

İstediği zaman durumu idare edebildiğini hepimiz iyi biliyorduk. Şu anda konu Asal olsa eminim ki tek ayağı üzerinde kırk takla çevirirdi. Bu sefer de hünerlerini benim için göstermesinde bir sakınca olduğunu sanmıyordum.

Bu süre zarfında annem aramış, bu akşam Hale’ye moral gecesi yapmak için teyzemlerde kalacağımı söylemiştim. Bir yandan annem tembihlerde bulunurken diğer yandan Hale bu tembihleri kullanarak beni vazgeçirmeye çalışıyordu. Annemin telefonunu kapatmasıyla teyzem aramaya başlamış, okulda işleri uzadığı için bu akşam eve geç geleceğini, amcamın da şehir dışına çıktığını söylemişti. Kader belki de ilk kez bizim yüzümüze gülüyordu. Korkar mısın? diye sorduğunda orada olduğumu belli etmiş, teyzeme aklının kalmamasını bu akşam onlarda kalacağımı söylemiştim. Hale’nin sıkı sıkıya tutunduğu son bahanesi de ortadan kalkınca, kaderine razı gelmiş ve gece için hazırlanmak için banyoya girmişti.

Ben de hazırlanmadan önce Darkness denen yerin adresini Google amcaya sorarak öğrenmiştim. Gideceğimiz mekâna takılanların tarzını az çok tahmin ediyordum. Bu yüzden Hale’nin en koyu renkli kıyafetlerine göz gezdirdim. Tek ayağımın üzerinde yorulduğum için yatağa oturup dolabı izlemeye devam ettim.

“Ne giyeceğine karar verdin mi?”

Hale bornozuna sıkı sıkı sarılmış bir şekilde odaya girdi. Başımı hayır anlamında sallarken sıkıntıyla iç çektim. Önümden geçen bal surat, dolabından beyaz bir pantolon ve kot gömleği eline aldı. “Bunları mı giyeceksin?” 

Hale elindeki kıyafetlere göz gezdirip “Evet,” dedi. Ses tonu ‘Ne var kıyafetlerimde?’ gibi çıktığı için kendimi açıklama gereği duydum. “Darkness yazın gittiğimiz mekândan çok farklı durmuyor.”
“Yani?”
Sıkıntıyla iç çekip “Yani, bu kıyafetler o yer için fazla renkli,” dedim. Hale tekrar kıyafetlerine göz gezdirdi ve “Üzerine deri montumu giyerim,” diyerek eşyaları yanıma koydu. Daha fazla onunla uğraşmam geç kalmamıza neden olabilirdi. Sonuçta ‘Aynı saatte’ orada olacaklardı ama o saatin kaç olduğu bizim için belli değildi.

Tekrar ne giyeceğime odaklandım. Ayağa kalkıp seke seke dolabın önüne gittim. Elime geçen siyah yırtık kotu giymeye çalıştım. Zar zor içine girsem de düğmesi patlayacak gibi duruyordu. Üzerime ne giyersem giyeyim kotun duruşu içime sinmediği için çıkardım ve popomu gizleyebilecek türden deri eteği üzerime geçirdim. Üzerime de göbeğimi açıkta bırakan siyah bir büstiyer giydim. Ayağım bu kısacık zamanda bile zonklamaya başlamıştı. Yine de bunu Hale’ye belli etmemem gerekiyordu. Yoksa ona koz verirdim ve gitmememiz gerektiğiyle ilgili nutkunu çekmek zorunda kalırdım. Seke seke banyoya doğru ilerledim. Saçlarıma jöleyle ıslak bir görüntü verdikten sonra tekrar sekerek odaya geri döndüm. Şifonyere ilerledim. Bileklik koleksiyonundan ortama en uyum sağlayacak olan, deri bilekliği koluma geçirdim. Gözlerimi ön plana çıkarmak adına eyeliner çekip kirpiklerimi rimele boğdum. Aynada görünüşümü incelerken gözüm Hale’ye takıldı. Çoktan hazırlanmıştı. Uzun sarı saçlarını sıkı bir at kuyruğu yapmış, kulağına büyük altın halka küpeler takmıştı. Benim aksime o dudaklarını ön plana çıkaracak kırmızı bir ruj sürmüştü. Ben ne kadar sert görünüş sağlamaya çalışıyorsam, o bir o kadar yumuşak olmaya çalışıyordu. 

“Hazır mısın?” diye sorarak beni dalgın halimden çıkardı. Aynada son kez kendime baktım. Parfümü de sıktım mı hazırdım. Yatağın yanında duran çantama doğru sektim. Parfümümü üzerime boca ettikten sonra gerekli olan eşyalarımı Hale’nin verdiği çantaya koydum.
“Hadi gidelim.”

Duvarlara, kapılara tutunarak çıkışa doğru ilerledim. Bir an daha önce fark etmediğim ama şu anda yüzleştiğim şeyle duraksadım. Ayakkabımın sadece teki buradaydı. Diğer teki neredeydi? Lanet olsun. Revirde bırakmıştım. Şimdi ne giyecektim?

“Ne oldu?”

“Ayakkabım yok,” dediğimde kaşlarını çatan bal surat “Ayaklanıp gidecek hali yok ya. Oradadır,” dedi. Gözlerimi abartılı bir şekilde devirdim. “Buraya gelirken ayağımda olsaydı eğer, eminim orada olurdu.”

“Nerede bıraktın?” diye sorduğunda sıkıntıyla iç çekip “Revirde,” dedim. Şaşkın bir ifadeyle gözleri büyüyen bal surat “Nasıl fark etmedin ya?” diye sordu. Omuz silktim. “Ne giyeceğim ben?”
“Benimkiler sana büyük olur ama annemden bir şeyler bulabiliriz.”


**-**

Kıyafetime uygun ayakkabı ararken de zaman kaybetmiş, en sonunda evden çıkmıştık. Taksiye bindiğimiz gibi adresi tarif etmiş, bir yandan da Google Maps’ten yolumuza bakmaya başlamıştım. Cuma trafiğine kaldığımız için kısa gibi görünen yol, saatlerimizi almıştı. Taksi sağa yanaştığında etrafıma bakındım. Telefonda varacağımız adrese biraz daha yol var gibi görünüyordu. Ayrıca buralarda da Darkness adında bir bar yoktu.

“Geldik mi?”

Taksi durdu. Şoför bize doğru dönerek, “Verdiğiniz adres burası, söylediğiniz sokak az ileride. Oraya araç girişi olmadığı için sizi burada bırakmak zorundayım,” dedi. Başımı tamam anlamında sallarken çantamın içinden cüzdanımı çıkardım ama Hale benden önce davranıp taksimetrede yazan üç haneli rakamı verdi. İtiraz edecek gibi olduğumda, “Dönüşte de sen verirsin,” diye cevabı yapıştırmıştı. Taksiden indik. Hale’nin koluna girdim. Sekerek karizmamı çizdiremeyeceğim için, bandajlı ayağıma çok yüklenmemeye çalışarak yürümeye başladım. Adamın gösterdiği sokağın başına gelince telefondan gittiğimiz yönü kontrol edip yürümeye devam ettim. Normalde kısa duran ama bana zulüm gibi gelen yoldan sonra nihayet aradığımız barı bulmuştuk. Burası yazınki mekâna göre daha normal gözüküyordu. En azından içeriden çıkan insanların eli, yüzü, gözü düzgündü. Dışarı taşan müzik ise daha katlanılabilir duruyordu. Bakışlarımı Hale’ye çevirdim. Yüzündeki hoşnutsuzlukla barı inceliyordu. Buraya sırf beni kırmamak için geldiğini daha iyi belli edemezdi.

“Girelim mi?” diye sorduğumda derin bir iç çekip “Olur,” dedi. Ağır ağır kapıya doğru ilerledik. Bodyguard olduğunu düşündüğüm biri tam girişte duruyordu. Yine bir yaş sorunsalıyla karşı karşıyaydık. Hayır, birkaç ay sonra 18 olacaktım ama eminim ki o zaman bile kimse reşit olduğuma inanmayacaktı.

İçeri nasıl gireceğimi düşünürken bir anda bir şey oldu. Kader yine yüzümüze güldü. İki kişi kavgaya tutuşmuş, iri yarı adam onları ayırmak için girişten ayrılmıştı. Hale’yi çekiştirerek içeri girdim. Yaşadığım adrenalinden bileğimin ağrısını bile unutmuştum. Daha önce gördüğüm mekâna göre daha aydınlık olması afallamama neden olmuştu. En azından boğucu bir hava yoktu. Ağır adımlarla ilerlerken canlı müzik sesi durdu. Bakışlarımı sahneye çevirdim. Önü hınca hınç doluydu. Parmaklarımın ucunda durmaya çalıştım. Görür gibi olduğum kişiyle gözlerimi kıstım. Enes miydi o? 

“Masal omzumu çöktürdün ya!”

Dengemi sağlamak için sanırım Hale’nin omzuna kontrolsüz güç uygulamıştım. Tekrar ayağımın üzerine bastım. Ellerimi çekince bal surat omzunu ovuşturmaya başladı. O sırada hoparlörden müzik yükseldi. Kalabalık sahnenin önünden dağıldı. Gördüklerim karşısında donakaldım. Enes’i görmüştüm. Sahnesinin kenarındaki kızlı erkekli grubun başında otururken yanındaki bugün okulda gördüğüm kızın omzuna kolunu atmıştı. Kız ona dönmüş, gömleğinin açık yakasından elini sokmuştu. Başını Enes’e doğru eğmişti. Ona hayranlıkla baktığını görebiliyordum ama Enes onu kaale almıyor gibi duruyordu. Arkadaşlarıyla muhabbet ediyor, bira olduğunu düşündüğüm bardaktan ardı ardına yudumlar alıyordu. Yine de göğsümde bir yerin sızladığını hissettim. Öyle bir sızıydı ki, tüm bedenimi uyuşturuyordu. Özellikle de dudaklarımı…
“Burada dikilecek miyiz?”

Hale’nin sorusu beni düşüncelerimden ayırdı. Ona doğru döndüğümde hafifçe kaşlarını çatarken “Gözlerin mi doldu senin?” diye sordu. Başımı iki yana sallarken “Rimel yüzünden,” diye cevap verdim. Yalan söylemek istemiyordum ama şu anda bu konuyu da konuşmak istemiyordum. Tek kaşını kaldırdı. Emin olup olmadığımı sorgulayan bakışlarından kaçmak için “Hadi oturalım,” deyip arkamı döndüm. İçimden bir ses bu gecenin iyi bitmeyeceğini söylüyordu. Sahneye tam hâkim olmayan ama Eneslerin ortamını rahatça görebileceğimiz masaya oturduk. Başımızda dikilen garson ne içeceğimizi sordu. Hale sade soda istedi, ben ise gördüklerimi ve göreceklerimi hazmedebilmem için alkollü bir şeyler…

Dehşetle açılan gözlerini bana çeviren bal surat “Saçmalama,” deyip garsona döndü. “Ona da sade soda lütfen.”

“Hayır, alkollü bir şeyler istiyorum. Bira olabilir.”

Bacağımı çimdiren Hale “Hayatında alkol namına bildiğin tek şeyin kolonya olduğunu hatırlatırım Masal. Ki onu bile çok soluduğunda uçuşa geçiyorsun,” deyince omuz silktim. Şu anda sarhoş olduğumda yapacaklarım düşünmek istediğim en son şeydi. En basit sarılmadan dolayı kalbim acıyordu ve saatler ilerledikten sonra neler görebileceğimi az çok tahmin edebiliyordum. Umursamamam için sarhoş olmam gerekiyorsa, olurdum. Garson “Efes mi? Tuborg mu?” diye sordu. İkisi de bira değil miydi? “Hangisini önerirsin?”

“Masal!”
Dişlerini sıka sıka bağıran Hale’yi umursamadan garsona bakmayı sürdürdüm. Bakışları kısa bir an Hale’ye kayıp tekrar bana çevrildi. “Hemen getiriyorum,” diyerek yanımdan ayrıldı. Hale garsonun peşinden bakarken “Neyi hemen getiriyor?” diye sordu. İlgilenmediğimi belli edercesine omzumu silktim. Dehşete kapılmış bir şekilde bana bakmayı sürdürdü. 

“Masal eğer o gelen şey her neyse, onu içersen kalkıp giderim.”

Tehdidi karşısında gözlerimi kıstım. “O zaman şimdiden gidebilirsin,” diyerek blöfünü yemediğimi gösterdim. Yanaklarını şişirerek nefesini dışarı üfleyen bal surat “İçmek nereden çıktı?” diye sordu azarlar gibi. Hissettiklerimi söylesem, beni buradan götürmek için her şeyi yapardı. Aşk acısının ne demek olduğunu bildiği için kimsenin çekmesini istemiyordu.

“Sadece ortama ayak uydurmaya çalışıyorum.”

Söylediklerimin tek bir kelimesine bile inanmadığını biliyordum. “Sadece bir tane,” dediğimde gözlerini kıstı. Söz vermemi istediğinde “Söz!” diye fısıldadım. Garson elinde içkilerimizle geri döndü. Bira bardağı bu kadar büyük müydü ya? Hale ne yapacağımı merakla bekliyor gibiydi.
Bardağı dudaklarıma doğru yaklaştırdım. Kokusu o kadar keskindi ki, burun damarlarımın yandığını hissettim. Ufak bir yudum almamla yüzümü buruşturdum. Anında dilim uyuştu, yutmamla içki boğazımı yaka yaka mideme doğru ilerledi.

“Çok acı.” 

“İçme o zaman Masal”

Bir yudum daha aldım. Tüm tüylerim diken diken oldu. Bu şeyi içmekten nasıl zevk alıyorlardı. Enes su içiyormuş gibi duruyordu. Ben ise kezzap… Ufak yudumlarla bardağı yarıladım. Alkolün vücudumda dolaşmaya başladığını hissediyordum. Beni ısıtıyor, gevşetiyor, gerginliğimi yatıştırıyordu. Hatırlayamayacağım kadar uzun bir süreden beri ilk kez kendimi güzel hissediyordum. Güzel ve seksi... Bu his daha da rahatlamama neden oluyordu. 

İçerisi garip şarkılarıyla inliyordu. Dünya hafif hafif sallanmaya başladı. Görüşüm bulanıklaştı. Yine de içimde anlam veremediğim bir enerji patlaması vardı. Müziğin temposuna uygun bir şekilde başımı hafif hafif ritim tutmaya başladım. Hale endişeyle beni izliyordu. Daha önce beni bu hâlde görmemişti. Ben de kendimi görmemiştim. Şu anda bir kuş kadar özgür hissediyordum. Sanki her istediğim yere kanat çırpabilirdim ama benim olmak istediğim yer burasıydı. Hatta sabahki gibi sevdiğim adamın kokusunu rahatça içime çekebildiğim, sıcaklığını hissedebildiğim kollarının arası…

Bakışlarımı âşık olduğum adama çevirdim. Bu ana kadar beni nasıl fark etmemişti. Enes, Deniz’in söylediği şeye birden gülümsedi, o kadar doğal ve savunmasızdı ki, bu çekici görüntüsüne bir an hayran kaldım. Bana da gülmüştü. Bir kere ama gamzesini göstere göstere.

Sarmaşık gibi sarılan kız, bir şey söyleyince Enes ona doğru döndü. Kız elini onun yanağına götürdü. Başını kaldırıp yavaşça, baştan çıkarıcı ve sahiplenir bir şekilde Enes’e doğru yaklaştı. Öpüşecekler miydi? Benden sonra dudakları o kızınkilere mi değecekti?

Bir anda gözlerim bulanıklaştı. Öpüşüyorlar mıydı yoksa Enes onu durdurmuş muydu dikkat edemedim. Ama bu fırsatı kaçırmadığına emindim. Şu anda yoğun ve gereksiz bir kırgınlık hissediyordum. Sanki aldatılmışım gibi... Oysa birlikte bile değildik. Hatta arkadaş bile değildik. Yine de o kızla yakınlaşmasını istemiyordum. Benimle olmuyorsa kimseyle olmamalıydı.
Gözlerim alev alev yanıyordu. Buraya ne için gelmiştim ne yapıyordum. Sözde onların yakınlaşmalarını engelleyecektim ama ben oturmuş onların samimi hallerine bakarak içiyordum. Ben içiyordum! İlk kez içiyordum! Tüm ilklerimi oluşturan adama baka baka beynimi uyuşturan alkolü mideme gönderiyordum. Şarkı falan da çalacakları yoktu belli ki… Duygularıma yenik düşmeden ve ağlamaya başlamadan önce buradan ayrılmalıydım ama oturduğum yere çakılıp kalmıştım. 
O sırada Enes ve birkaç kişi ayaklandı. Masadaki sigarasını dudaklarının arasına kıstırdı. Kızın okulda yaptığı gibi dudağını dişlediğini görmek midemi bulandırıyordu. Kim bilir buradan sonra neler yapacaklardı. Sahneye çıkan kişilerle Hale de bakışlarını telefondan sahneye çevirdi. Arada da iyi olup olmadığımı sormayı ihmal etmemişti. İyiydim tabi, kötü olmamı gerektiren ne vardı ki? 

Biri bateriye geçti. İki kişi gitarları aldı. Bunlardan biri Deniz’di. Enes’e baktım. Sahnenin tam ortasında duruyor, bir eliyle mikrofonu tutuyor, diğer elini beline koymuş arkadaşlarının akor yapmasını izliyordu. Bu çocuk kesinlikle sahne için doğmuştu. Bir insana sahne ışığı ancak bu kadar yakışabilirdi.

Seyirciye doğru dönmesiyle nefesimi tuttum. Dudaklarının arasında düştü düşecek gibi duran sigarayla mikrofonu düzeltti. Sahnenin önü kalabalıklaşmaya başladı. Sigarayı parmaklarının arasına alan Enes mikrofonda ses denemesi yaptı. Her şey hazır olunca arkasını dönüp arkadaşlarıyla bir şeyler konuştu ve bateristin ritimleriyle tekrar kalabalığa doğru döndü ve şarkıyı söylemeye başladı.


“Bir neden söyle, kalmam için

Gitmek sandığın kadar da kolay değil.

Bir son ver artık yeniden başlamam için

Hatalar yapılır inan ki mühim değil.”


Bakışları kalabalığı tararken bir anda durdu. Benim üzerimde durdu. Sanki bunu bekliyormuş gibi tek bir damla göz yaşı yanağımdan süzülüp koluma düştü. Enes gözleri kısılarak şarkıyı söylemeye devam etti. Sanırım gördüklerinin doğru olup olmadığını anlamaya çalışıyordu.

“Benden öncesi de vardı sonrası da olur. Unut beni.

Senden öncesi hardı, sonrası yangın. Yakma beni.”


Bu Deniz’in bugün yazdığı şarkıydı. Enes’in bir anda kaşları çatıldı. Artık gördüğü kişinin ben olduğundan emindi ve eminim ki burada ne işim olduğunu sorguluyordu. Sanki her hücremi inceliyormuş gibi bana dik dik bakıyordu.


“Tutuşur ya kalbin, uçuşur ya kuşlar gibi…

Sevdiği kadar sevilmez insan. Ağlama… Unut dibine kadar.”


Birkaç damla yaş daha yanağımdan süzüldü. Sanki bu şarkıyı seçerek bana mesaj vermeye çalışıyordu. Oysa ki, benim burada olduğumdan bile birkaç saniye önceye kadar bihaberdi. Yine de üzerime alınmadan yapamıyordum.


“Bir neden söyle sevmek için

Sevsem de her şeyi onunla çözemedim.

Birazcık anla daha da kırmamam için, küskündüm kendime bile söyleyemedim.”


Sanırım daha fazla dayanamayacaktım. Emre’ye olan görevimi yerine getirmiştim. Eğer yarışmaya katılacaklarsa, ne kadar iyi olduklarını anlayabilecek kadar çok kalmıştım. Kendime olan görevimi de alkol ne kadar cesaret verirse versin yapamayacaktım. Ben hiçbir zaman Enes Sert’e yetebilecek biri olmayacaktım. O yüzden kara kedilik yapmamın bir anlamı yoktu. Bugün ki öpücüğünde hiçbir anlamı yoktu. 

Sadece borcunu ödedin fındık faresi ve bitti.

Sandalyeyi geriye doğru ittirerek ayağa kalktım. Kısa bir an gözlerim kararınca masaya tutundum. Hale’nin panik dolu sesini duyabiliyordum. İyi olduğumu belli etmek istercesine elimi kaldırdım ama iyi falan değildim. Bacaklarım titriyordu. Masaya dayanmasam büyük ihtimal yere kapaklanırdım. Hale bir şeyler söylüyordu ama beynim o kadar uyuşuktu ki hiçbirini anlamıyordum. Gözlerimin kapalı olmasına rağmen yaşlar yanaklarımdan süzülüyordu.
“Masal!”
Hale’nin endişeli sesiyle kirpiklerimi araladım. Korkudan gözleri dolmuş olan bal surata iyi olduğumu söyledikten sonra “Buradan gidebilir miyiz?” diye sordum. Başını hızlı hızlı tamam anlamında sallayan Hale, masadaki her şeyi bir çırpıda topladı. Bana sarılıp, yürümeme destek oldu. Sakat bileğimi bile umursamadan, mümkün olan en hızlı şekilde bardan çıktım. Kapıdan uzaklaştım. Bacaklarımın daha fazla beni taşıyamayacağını hissettiğimde olduğum yere çöktüm. Hale çığlık atarak beni tutmaya çalıştı ama benim popom çoktan soğuk asfalta yapışmıştı. Bütün gözlerin üzerimize toplandığını hissediyordum. Yumruklarımı sıktım.

“Masal kalk.”

En yakın arkadaşımın çırpışını umursamadan hıçkırarak ağlamaya başladım. Ara ara yumruklarımı yere vurdum. Vurdukça daha sesli bir şekilde ağlamaya başladım. Etraf bulanıklaşmıştı. Hiçbir şey görmüyordum. Kendi sesim dışında bir şey duymuyordum. Titriyordum. Bir anda ıslak yanaklarımı kaplayan bir sıcaklık hissettim. Neredeyse yüzümü kaplayacak kadar büyük olan eller başımı kaldırmaya çalışıyordu. Direnmeye çalıştım ama benden kat kat güçlü olan kişi istediğini yapmış, başımı kaldırmıştı. 

Gözlerimi araladım. Bulanıklığın geçmesi için ardı ardına kirpiklerimi kırptım. Enes’in yüzü git gide netleşirken arkasındaki Hale’nin de ağladığını fark ettim. Deniz her zamanki gibi bakıyordu. Neden bu hâlde olduğumu çözmeye çalışır gibi…

Bakışlarımı tekrar kalın ve biçimli kaşlarını çatmış çocuğa çevirdim. Bana hiddetle bakıyordu. O koyu viski rengindeki gözlerinde katıksız bir öfke vardı. Neden? Neden buradaydı? Neden böyle bakıyordu? Şu anda böyle bakması gereken bir kişi varsa o da bendim. Hayal kırıklığına uğrayan bendim. İçinde nefret tohumları açacak olan kişi bendim! 

“Senden nefret ediyorum.”

Dudaklarım küçümser bir ifadeyle büküldü. Bakışlarım da sözlerimi desteklercesine nefret doldu. Buna rağmen hiçbir şey söylemedi. Deli kuvvetiyle ellerini yüzümden ittim. 

“Hayatımda kimseden etmediğim kadar hem de.” 

Geriye doğru sendeledi. Belli ki böyle bir şey yapmamı beklemiyordu. Hızlanan nefeslerim kulaklarımda uğulduyordu. “Kalpsiz!” Ağzımdan çıkan her kelimenin bıçak gibi saplanmasını istiyordum. Benim canımı nasıl aşkla yaktıysa ben de onun canını nefretimle yakmak istiyordum. 

“Kendinden ve isteklerinden başka hiçbir şeyi, hiç kimseyi düşünmeyen egoist pisliğin tekisin!” Bu kelimeler ağzımdan çıkar çıkmaz yüz ifadesi değişti. Sanki üzerine bir bidon benzin dökülmüştü. Ve içinde başlayan yangına daha fazla tepkisiz kalamamıştı. Bunu görebiliyordum. Gözleri kısılmış, gözleri kararmış ve sanki fırtına patlamak üzereymiş gibi bulutlanmıştı.

“Sana âşık olduğum güne lane-”

Cümlem Enes’in dudaklarıyla kesildi. Kaskatı kesildim. Hiçbir tepki veremiyordum. Sadece ilk seferin aksine beni sertçe öpen çocuğa bakıyordum. Sanki tüm nefretini dudaklarımdan çıkarmaya çalışıyordu ve benim ne ona karşılık verecek ne de uzaklaştıracak gücüm kalmamıştı. Git gide etraf karardı. Bir an her yer kaydı ve gözlerimi kapatıp kendimi karanlığa teslim ettim.

Yorumlar