Veliahtlar - 19. Bölüm

 HALE

Masal’ın fevri davranışları vardı. Daha ne yaptığını anlamaya çalışırken başka bir şey yapar ve siz bunun nedenini düşünmeye başlardınız. Çoğu konuda onun hızına yetişebilirdim ama konu Enes’ken o bambaşka bir Masal oluyordu. Tıpkı şu andaki gibi…

Buraya neden geldik, neden içti, neden çıktık daha anlayamamışken bir anda Masal’ı sokağın ortasında buldum. 

“Masal kalk!”

Yeri döverek bağıra bağıra ağlıyor, etraftaki insanların ona bakmasını umursamıyordu. Bu Masal değildi. Ya alkol ona gereksiz bir özgüven vermişti ya da gerçekten canı yanıyordu. Aşkın nasıl acıttığını bile biri olarak ikinci seçenek daha ağır basmıştı. Ne yapacağımı bilmiyordum. O zaman ne istediğimi düşünmeye çalıştım. Aklıma gelen tek şey, canımı yakan kişinin yaralarımı sarar gibi beni sarıp sarmalamasıydı.

Arkadaşımı kaldırmaya çalıştım. Daha da yüksek sesle ağlamaya başladı. Çaresizce etrafıma bakındım. Herkes olanları anlamaya çalışıyor gibiydi. Masal’ın yerine yerin dibine girmek istedim. O sırada barın girişinde Enes gözüktü. Gözlerindeki öfke ürpermeme neden olmuştu. Bir an biz çıktıktan sonra içeride bir şey olduğunu düşündüm ama daha sonra bakışlarının Masal’a çevrilmesiyle derdinin o olduğunu anladım. Üzerinden öfke akan çocuk bize doğru yürüdü. Bal böceğinin önüne çöktüğünde bir kez daha arkadaşımın ne kadar şanslı olduğunu düşündüm. Şu anda onun yerinde ben olsam, Asal asla gelmezdi. Gerçi ben onun için akan gözyaşlarımı her zaman yastığımda toplardım. O yüzden de günahına girmemek gerekiyordu. Belki gelirdi. Aklıma doğum gününde yaptıkları gelince tebessüm ettim. Kesin gelirdi.

“Senden nefret ediyorum.”

Düşüncelerimi dağıtan şey; Masal’ın haykırışıydı. Yaşlı gözlerinde ilk kez bu derece yoğun bir nefret vardı. İçeride ne olmuştu ki… Beklemediğim bir anda Enes’in ellerini yüzünden itti, çocuk bunun etkisiyle sendeledi. Nefesimi tuttum. Resmen kıza deli kuvveti gelmişti. Masal bağırmaya, içindeki nefreti gözyaşları el verdiğince kusmaya başladı. Enes’in arkadaşı olan çocuk yanıma geldi. Kısa bir an birbirimize baktıktan sonra tekrar Masallara döndük. Nedense onunda benim gibi hissettiğini düşünüyordum. 

“Sana âşık olduğum güne lanet-”

Masal’ın bağırmaktan çatallaşmış, ağlamaktan da boğuklaşmış olan sesi Enes’in onu öpmesiyle kesildi. Gözlerim ve ağzım aynı anda açıldı. Bu çocuk yine neden öpmüştü ki? İlk seferinde borcunu ödemekten bahsetmişti. Peki ya bu neydi şimdi?

İzlendiğimi hissedince başımı Deniz’e doğru çevirdim. Sanki her hücremi inceliyormuş gibi bana dik dik bakıyordu. Gerilmiştim. Yarım yamalak çekingen bir gülümsemeyle tekrar öpüşen çifte döndüm. O an Masal, Enes’in kollarına yığıldı. Dehşetle iç çekip ellerimle ağzımı kapattım. Olan biteni anlamaya çalışırken olduğum yere çakılmış hissediyordum. Çevredeki olayları ağır çekim bir filmmiş gibi izliyordum. Anlamsız bir gürültü vardı. Etraf buğulanmaya başlamıştı. Ağlamak istemiyordum. Güçlü olmalıydım. Ağlamamalıydım. 

Deniz arkadaşının yanına çökmüş, şu anda benim olmam gereken yerde duruyordu. Enes, bal böceğini kendine çekmiş, kulaklarımdaki uğursuz uğultudan anlayamadığım bir şeyler söylüyor, bir yandan da yanağına vuruyordu. Aslında tam anlamıyla vurmak sayılmazdı. Daha çok dokunuyor gibiydi. Kısa bir an arkadaşına baktı. Ne mesaj verdiğini anlamasam da Deniz anlamış görünüyordu. Hızla ayağa kalkıp bara girdi. Çevredeki insanlar Enes’e su uzatıyor, o da avucunun içine aldığı suyla Masal’ın yüzünü siliyordu.

Biri arkamdan itti. Birkaç adım öne ilerledim. Sanki bunu bekliyormuş gibi her şey normal hızına döndü. Üzerimdeki şoku atlatınca bal böceğinin yanında diz çöktüm. Onun o bitkin halini gördüğümde uzun süredir tutmaya çalıştığım gözyaşlarından bir tanesi yanağımdan kaydı gitti.
“Masal”
Titrediğimi bile, bal böceğine dokunmak için elimi uzattığımda anlamıştım. Elini tuttum ve yanında olduğumu hissetmesi için var gücümle sıktım. Göz kapaklarının altında gözleri kıpırdayınca heyecanla “Kendine geliyor,” diye bağırdım. Elini daha çok sıkarken dizlerimin üstünde doğruldum. 

Bayıldığın anı tam olarak hatırlamazdın ya da sen baygınken olanları… Ama ayılma anını unutamazdın. Kendine gelirken her yanına iğneler saplandığını, seni uyuşturduğunu hissederdin. Gözlerini açmanla bu his geçer ve bedenin kendinin bile taşıyamayacağı ağır bir külçeden ibaret olurdu. Elini hareket ettirmek bile işkencedir ki sen ayağa kalkmak zorunda kalırdın. Bayılırken bedeninden çekilen kan, eski yerini alırdı. Gözlerin yanmaya başlar, başında zonklayıcı bir ağrı olurdu ama bu fiziki etkilerin hepsinden daha önemli olan şey, ruhsal çöküntüydü. Yüzlerce gözün seni hissettiğini fark ettiğinde korkardın. Bayıldığını anladığında paniklerdin. Bayılmadan önce yaşadıkların aklına geldiğinde ağlamana engel olamazdın. 

Bu hissi bildiğim için Masal gözlerini aralarken elimden geldiğince gülümsemeye çalıştım. Hafif aralık gözleri beni bulduğunda, şefkatle yanağını okşadım. “Sorun yok. İyisin.” Kapandı kapanacak gibi duran gözleri benden Enes’e kaydı. Titrek bir nefes alırken “Şşşttt” diyerek bal böceğini bana bakmaya zorladım.

“Sadece bayıldın. Korkulacak hiçbir şey yok bal böceği.”

Gözleri dolmaya başladı. Tekrar ağlayıp kendini kaybetmesini istemediğim için sorun olmadığını söyleyip durdum. Elini daha güçlü sıktım. “Ben yanındayım.” Tekrar bakışlarını Enes’e çevirdi. Gayriihtiyari ben de baktım. Masal’ı sıkı sıkı tutuyor, hiçbir şey söylemeden sadece hızlıca nefes alıp veriyordu. İkisinin gözleri kenetliydi ama ben ne anlatmaya çalıştıklarıyla ilgili en ufak bir şey anlamamıştım. Masal zar zor gözlerini âşık olduğu çocuktan bana kaydırdı.
“Eve gitmek istiyor-”

Cümleyi tam anlamıyla bitiremeden tekrar bayılmıştı. “Masal ya,” diyerek yanağına vurmaya, onu tekrar ayıltmaya çalıştım. Bu hâlde onu nasıl eve götürecektim. Leş gibi bira kokuyordu ve baygındı. Annem eve gelmiş olmalıydı. Hoş, gelse nerede olduğumuzu öğrenmek için arardı. Aynı anda eve girme riskini göze almak, bu olayın amcalara kadar gitmesine göz yummak demekti. Masal yeterince zor zamanlar geçiriyordu. Bir de aile baskısıyla uğraşmasını istemiyordum. Ne yapacaktım ben?

“Ne olay meraklısı insanlarsınız ya. Dağılın abiciğim. Kız hava alsın. Ayıldı işte.”

Tepemde konuşan biriyle başımı kaldırdım. Deniz hafif çatılmış kaşlarıyla arkadaşına bakıyordu. Montunu giymişti. Elinde de Enes’in olduğunu düşündüğüm bir mont vardı. Benim ona baktığımı hissedince kısa bir an bakışlarını bana kaydırıp tekrar arkadaşına döndü. Bir anda öne atılınca ne oluyor diye önüme döndüm. Enes arkadaşının yardımıyla Masal’ı kucaklayıp ayağa kalktı. Montunu bal böceğinin bacaklarını kapatacak gibi üzerine örttürdü. Ben de kalkmaya yeltenirken önüme doğru bir el uzandı. Başımı kaldırıp Deniz’e baktım. Bakışlarıyla elini işaret edince gözlerim benimkilerden güzel olan parmaklarına kaydı. Çekingen bir gülümsemeyle elini tuttum ve kalkmama yardım etmesine izin verdim. 

“Teşekkür ederim.” Dudakları ince bir çizgi halini alan çocuk başını sorun değil gibi salladı. Neden benimle konuşmuyordu ki? Pantolonumu ellerimle silkerken “Nereye abi?” diye sordu. Başımı kaldırdım. Bizden birkaç metre uzaklaşan Enes “Evine götürelim,” diye cevap verince gözlerim fal taşı gibi açıldı. “Olmaz!” diye bağırarak Enes’e doğru koştum. “Evine götüremeyiz olmaz.”
Enes ilk kez bakışlarını bana çevirmişti. “Eve gitmek istediğini söyledi,” dediğinde başımı 
biliyorum dercesine sallarken “Ama o ne dediğini bilmiyor,” dedim. “Farkında mısın sarhoş? Ayrıca baygın. Bu hâlde eve gitmesi tüm aileyi birbirine düşürür. Babaları bizde kaldığını sanıyor.”
Enes kalın ve biçimli kaşlarından tekini havaya kaldırdı. “O zaman size götürelim.” Arkamdan gelen teklifle Deniz’e döndüm. “Annem eve gelmiş olabilir ve Masal’ı böyle görmesi-” diye açıklama yaparken telefonum çalmaya başladı. Kalbim titreşimimin hızıyla paralel olarak çarparken çantamdan telefonumu çıkardım. İyi insan lafının üstüne arar diye düşünürken panikle başımı kaldırdım ve sorgular bir şekilde bana bakan iki çocuk arasında gözlerimi gezdirdim.
“Annem arıyor. Ne diyeceğim?”

Kaşlarını çatan Deniz, arkadaşına baktıktan sonra bana döndü. “Dışarıda olduğunuzdan haberi yok mu?” Başımı hayır anlamında salladım. Kaşları daha da çatıldı. Eminim ki bu saatte ailemizden izinsiz dışarıda neden olduğumuzu sorguluyordu. Gözlerimi tekrar yanıp sönene ışığa çevirdim.
“Açma o zaman.”

“Merak eder.”

“Aç o zaman.”

Çaresizce Deniz’e bakıp “Ne diyeceğim?” diye sordum. O sırada telefon titremeyi kesti. Tam aramaktan vazgeçti diye derin bir nefes alacakken tekrar telefonum çalmaya başladı. Ağlamaklı bir şekilde inledim. Şu anda mızmız küçük bir kız çocuğundan farksız olduğumu biliyordum ama elimde değildi. Benim yerimde Masal olsaydı, kesin bir şey bulmuş anı kurtarmıştı ama ben, yapamıyordum işte.

“Aç telefonu!”

Enes’e baktığımda ifadesizliğinden eser kalmadığını fark ettim. Sinirliydi. Bunu ses tonundan tut, bakışlarına kadar her şeyi belli ediyordu. “Evde sıkıldığınızı, Masallarda olduğunuzu söyle.” Bir an bu yalan neden benim aklıma gelmedi diye düşündüm. Teyzemler Masal’ın bizde olduğunu sanıyordu. Annemi kandırabilirsem o da bizim teyzemlerde olduğumuzu düşünürdü. Masal ayıldığı gibi de teyzemlere gider durumu kurtarırdık.

Başımı sallarken etrafa bakındım. Sessiz olabilecek kör bir noktaya doğru koştum ve telefonu kapanmadan son anda açtım.

“Hale!”
Annemin daha ikinci arayışında bile telaşlandığını duymak şaşırtmamıştı. Masal’ı bu hâlde eve götürsem neler olurdu kim bilir?

“Anne”
“Neredesiniz kızım siz? Eve geldim yoksunuz, arıyorum açmıyor- O arkadaki sesler ne? Neden nefes nefesesin sen?”

“Teyzemlerdeyiz anneciğim,” derken bir yandan da nasıl inandırıcı olurum diye düşünüyordum. “Film gecesi yapalım dedik. Masal’ın ısrarıyla Dabbe’yi izledik sonra korkudan evde duramayıp buraya geldik. Bahçedeki salıncaktaydım. Telefonu sonradan duydum. Aramana yetişebilmek için koştuğum için nefes nefeseyim.”

Neredeyse nefes bile almadan konuşmayı bitirmiştim. Annem benim yerime nefes alırken, “Aklım çıktı sizi evde bulamayınca,” dedi. Yalanıma inanmıştı. Gerçekten teyzemlerde olduğumuzu yemişti. “Orada mı kalacaksınız?” diye sorduğunda “Hı hı,” diye cevap verdim. Daha sonra aklıma gelen düşünceyle “Ama tek kalmak istemezsen eve geleyim anneciğim,” dedim. Blöf yapmıştım. Gel derse ne yapardım bilmiyorum. Masal’ı emanet edecek kadar Enes’e güveniyor muydum? Hayır.

“Yok kızım. Çok yorgunum zaten. Duş alıp yatacağım. Sen arkadaşlarınla eğlenmene devam et.”
Gözlerimi kapatıp rahatlamış bir şekilde nefes aldım. “Tamam anneciğim. İyi geceler.”
“İyi geceler kızım. Seni seviyorum.” Söylediğim yalan vicdanımı baskılarken sadece, “Ben de,” deyip telefonu kapattım. Geçici olarak sorunumuzu ertelemiştik ama Masal kendine gelene kadar nereye gidecektik? Arkamı döndüğümde Eneslerin kendi aralarında bir şey konuştuğunu gördüm. Yanlarına yaklaşmamla konuşmalarına ara verip bana doğru döndüler. Ne konuşuyorlarsa belli ki Deniz’in hoşuna gitmemişti.

“Annemi hallettim.”

Enes başını tamam anlamında bir kez salladı ve yürümeye başladı. Yanımdan geçerken nereye gittiğini sordum. Cevap vermeden yürümeye devam etti. Peşinden ilerleyen Deniz benimle göz teması kurduktan sonra bakışla takip etmemi işaret etti. Ona da nereye gittiğimizi sordum. Verdiği cevap bir anda üzerimden ter boşanmasına neden oldu.

“Bize.”
Ne demek bize? İki üç kere gördüğümüz çocuğun evine mi gidecektik yani? Bize zarar vermeyeceklerini kim garanti edebilirdi? Ayrıca ailesi bu işe ne derdi? Gecenin bir vakti, biri baygın, biri afallamış iki kız evlerine geliyor. Annesini aklını kaçırır, babası da bizi evden kovar büyük ihtimalle.
“Benim bir ailem yok.”

Allah kahretsin. Yine sesli düşünmüştüm. Bir dakika. Ailem mi yok demişti? Herkesin bir ailesi vardır. Sonuçta tohumdan olmuyoruz. 

“Ama benim yok.” Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Bu özelliğimden kurtulamıyorsam, gerginliğimi üzerimden atmalıydım. Yoksa aklımdan geçen her şeyi naklen yayın gibi anlatıyordum.
“Yürü hadi.”

Deniz büyük adımlar atmaya başladı. Ona yetişebilmek için koşmam gerekiyordu. 

“O zaman bizden kastın ne?” diye sorarak bacaklarımın birbirine dolanmamasına dua ederek koşar adım yürüdüm. 

“Enes ve ben.”

Kısa ve öz cevapları, merakımı geçirmek yerine daha da arttırıyordu. 

“Enes’in de mi ailesi yok,” diye sorduğumda kısa bir an duraksayan çocuk “Yok gibi bir şey,” deyip yürümeye devam etti. Bunların ne karışık aile hayatları vardı böyle. Nefes nefese Enes’e yetiştik. Yoldan geçen bir taksiyi durdurmuş Masal’ı dikkatlice arka koltuğa yatırmıştı. Ön koltuğa geçti.

“Biz?” Sorum her zamanki gibi Enes tarafından cevapsız kalmıştı. Arkadaşımı alıp yalnız başına nereye gittiğini sanıyordu. Ya bizim yokluğumuzdan yararlanıp zarar vermeye kalkarsa… Durup durup öpen birinden başka bir şey beklenmezdi zaten. Taksi yanımızdan ayrılırken peşinden birkaç adım attım. Daha fazla ilerlememi engelleyen şey kolumu tutan bir eldi. Omzumun üstünden öfkeyle çocuğa, beni tutan elin sahibine baktım. Deniz ise bana bakma gereği duymadan boştaki elini sallayarak taksiyi durdurdu. 

“Korkma, arkadaşın Enes’e birkaç beden küçük.”

Artık utançtan yanaklarım kızarmaya başlamıştı. Deniz şoförün yanına, bense arka koltuğa oturdum ve anında yola çıktık. Herhangi bir durum için yolları aklımda tutmaya çalıştım. Stresten tırnaklarımı yiyordum. Beş dakika geçti geçmedi taksi durdu. Nereye geldiğimize bakmak için çevreyi inceledim. Burası Cihangir’di. Sokaklarını ezbere bildiğim, İstanbul’un en sevdiğim semti. Burada mı oturuyorlardı yani?

Hayranlıkla sokaktaki evleri incelerken Deniz’in taksiciye parayı uzattı. Telaşla çantamdan cüzdanımı çıkarmaya çalışırken “Eyvallah abi. Hayırlı işler,” deyip arabadan indi. Benden peşinden ilerlerken “Ben verseydim,” deyince sanki ana avrat sövmüşüm gibi bana baktı. Alt tarafı taksi parasını ödemeyi teklif etmiştim. Bu kadar sinirlenecek ne vardı ki?

Yürümeye başlayınca ağır adımlarla peşinden ilerledim. Montunun cebinden anahtarını çıkardı. Âşık olunacak bir apartmanın önünde durup kapıyı açtı. Eski filmlerde gördüğümüz asansörlerden birine binecek olmasının heyecanıyla nefesimi tuttum. Çok güzeldi. Biraz yavaştı ama insanı büyüleyen bir atmosferi vardı.

En üst kata çıktık. Deniz evlerinin kapısını açarken buraya neden geldiğimizi hatırladım. Resmen Masal’ın ne hâlde olduğunu unutmuştum. Kendimi kötü hissetmiştim. Deniz ayakkabılarını çıkarırken “Sen salona geç, üzerimi değiştirip geliyorum,” dedi. Tam birkaç adım atmıştı ki omzunun üzerinden bana bakıp “Sakın bir şeye dokunma,” diye uyardı. Kaşlarımı çatarken neden böyle bir şey dediğini anlamaya çalışıyordum. Onların eşyalarından bana neydi? Sanki çok meraklıydım evine. Burada olmamın tek nedeni bal böceğiydi.

“Masal nerede?”

Koridorda ilerleyen çocuk “Enes rahat etsin diye kendi odasına götürmüştür,” dedi. Bir an aklımda hiç hoş olmayan görüntüler canlandı. Daha sonra Deniz’in söyledikleri aklıma geldi. Nedense ona güvenmek istedim ve kapıyı ardımdan kapatıp salona doğru ilerledim. Her adımımda biraz daha şaşırdığımı hissediyordum. 

Takıldıkları mekânlara kıyasla bu ev, fazla temizdi. Temiz ve ferah. Neredeyse salonda hiç eşya yoktu. Rahat gibi görünen kahverengimsi bir L koltuk. Karşısında ufak yastıklarla uyumlu mavi bir berjer. Önlerinde büyük, üzeri kâğıtlarla dolu ahşap bir sehpa. Taş duvara monte edilmiş bir televizyon. Geri kalan duvarları renklendirmek için asılmış tablolar ve birkaç lambader dışında hiçbir şey. Ha tabi, köşede duran ses sistemi ve gitarları unutmamak gerekiyordu.

Yavaşça koltuğa oturdum. Gerçekten rahattı. Gözlerim sehpanın üzerindeki kâğıtlara kaydı. Kimisi defter parçası, kimisi A4. Hepsinin ortak noktası üzerinde yarısı karalanmış olan yazıların olmasıydı. Uzanıp bir tanesini elime aldım.


“Kalbim durur, dertler son bulur yok olur.

Sanma yalan (üç günlük) bu hislerim 

Ben –burada- her gün seni beklerim”


“Kâğıtlarının karıştırılmasından hoşlanmaz.”


Yakalanmanın verdiği hisle iç çekerken kâğıt elimden düştü. Hızla eğilip yerden alırken “Karıştırmadım,” dedim. “Ne olduklarına baktım.” Kâğıdı eski yerine koydum ve koltukta geri yaslandım. Enes başını tamam anlamında sallarken elindeki su bardağı dikkatimi çekti. “Masal’a mı?” diye sorduğumda gözleri bardağa kaydı. 

“Uyandığında ihtiyacı olacak.”

Başımı haklı olduğunu belirtircesine sallarken “Onu görebilir miyim?” diye sordu. Omuz silken çocuk “Tabi,” diyerek başıyla onu takip etmemi işaret etti. Ayağa kalktım ve Enes’in peşinden odasına gittim. İşte bu oda kelimenin tam anlamıyla sahibini yansıtıyordu. 
Karmaşık ve karanlık!

Bir duvarı komple kitaplıktı ve yatağı yüklerce kitabın arasında bir yere konumlandırılmıştı. Sanki uyumak onun için çok da önemli bir olay değildi. İlk bakışta karışık durmasına rağmen odanın kendine has bir düzeni var gibi duruyordu. Tavan çözemediğim şekilleri olan mavili siyahlı bir renge boyanmıştı. Odanın içinde ise siyah ve gri tonları hâkimdi. Salondaki tabloların benzerleri boş olan duvara asılmıştı. Çalışma masasında bir tek o yoktu. Ama bu kadar kalabalık bir odaya göre etraf fazla temizdi. Her gün rafların tozunu almakla uğraşıyor olabilir miydi?
Odayı incelemeyi bırakıp bal böceğinin yanına gittim. Sanki derin bir uykudaydı. Yorgun gözüküyordu. Enes elindeki bardağı başucuna koydu. İstersem yanında kalabileceğimi söyledi ama ben rahat etmesi için peşinden odadan çıktım. Salona gittiğimde Deniz’in kâğıtlarını topladığını fark ettim. Şarkı sözü yazıyordu belli ki ama neden kimsenin görmemesi konusunda bu kadar takıntılıydı.

“Bir şeyler içmek ister misin?”

Enes’in sorusuna hayır anlamında başımı sallayarak karşılık verdim. Sen bilirsin gibi omzunu silkip L koltuğa yayılıp televizyonu açtı. Ben de berjere yavaşça oturdum. Deniz elindeki kâğıtlarla önümden geçip gitarların yanına gitti.

“Bir grubunuzun olabileceğini düşünmemiştim.”

Deniz kısa bir an duraksadı. Sanırım böyle bir şey söylememi beklemiyordu. “Oradan bakılınca yeteneksiz gibi mi duruyoruz?” diye sorarak elindeki kâğıtları bir çantanın içine tıktı. Yanlış anlaşılmanın verdiği telaşla ellerimi sallarken “Hayır, yani ne biliyim. Fazla kasıntı duruyorsunuz,” derken kırdığım potu fark edip dudaklarımı birbirine bastırdım. Çocuklar bize yardım ediyor ben onları gömmekle uğraşıyordum. İkisi de afallamış gibi bana bakarken “Yok öyle demek istemedim. Yani hiç burnunuzdan kıl aldırmıyorsunuz ya. Konuşmuyorsunuz falan,” diye düşüncelerimi açıklamaya çalıştım ama gittikçe battığımı hissediyordum. 

Resmen sıçmış, sıvama işlemini layıkıyla yerine getiriyordum. Durumu kurtarmak için “Mesela senin sesin dehşet vericiymiş,” dedim. Enes şaşkınlığını belli eden bir ‘Hah’ sesinden sonra

“Eyvallah,” dedi. Deniz’le arayı düzeltmek içinde “Sen de gitarı resmen ağlattın,” dedim. Sorgular bir şekilde tek kaşını kaldırdı. “Mute ve tappinglerin harikaydı.”

“Gitar çalmayı biliyor musun?”

Başımı iki yana salladım. “Sadece müziğe ilgiliyim. Maalesef herhangi bir enstrüman çalmıyorum.” Neden diye sorduklarında, “Biraz geç öğreniyorum sanırım. Dört hocayı deli edince, sen sadece şarkı söyle dediler,” deyip kıkırdadım. Enes belli belirsiz bir tebessümle anladığını belli edercesine başını salladı ve televizyonla ilgilenmeye devam etti. 

Deniz ise hâlâ bana bakıyordu.

“Sesini güzel buluyor musun?”

Sorusu karşısında afallarken başımı evet anlamında salladım. “Bir’den ona kadar değer vermen gerekse kaç verirdin?” diye sorduğunda kaşlarımı çattım. Bunu hiç düşünmemiştim ki…
“Sekiz olabilir.” Gözlerini kıstı. “İddialı bir rakam,” dediğinde meydan okurcasına gözlerimi kıstım. Bu hayatta kendime güvendiğim belki de tek konu müzikti ve evet iddialıydım. Deniz gitarlarından birini eline alırken “Yabancı mı Türkçe mi?” diye sordu. “Anlamadım,” derken geçip karşıma oturdu. “Genelde ne tarz şarkılar söylersin yani?” Enes başını iki yana sallayarak gülümsedi. Neden güldüğüyle ilgili en ufak bir fikrim yoktu. Tereddütle “Yabancı,” diye cevap verdim. 
“Yanlış cevap. Sekiz diyebilmen için fark etmez demen lazımdı.”

Bu çocuğun sanırım müzikle ilgili bir takıntısı vardı. Gitarın tellerine vururken “Ama genelde ne tarz söylediğimi sordun,” dedim. Ukala bir sırıtışla bakışlarını bana çevirdi. “Yanıltmaca yaptım.” 

Kaşlarımı çatarken “Türkçe de söyleyebiliyorum,” dedim. 

Hayretle kaşlarını kaldırırken “Kanıtla!” dedi.

“Deniz ya.”

Enes’in bıkmış sesinden de anladığım üzere bu çocuğun müzikle bir alıp veremediği vardı. “Dur abi ya. Senin gibi biri bile yedi diyorsa, bu kızın sekiz rakamını kanıtlaması gerekiyor.” Enes gözlerini devirirken başını iki yana salladı. “Kanıtlarım,” dediğimde meydan okurcasına bana baktı. Tercih ettiğim bir parça olup olmadığını sordu. Ukala her şeyi çalabileceğini de vurguladı. Model’den en sevdiğim şarkıyı söyledim. Deniz akustik gitarın tellerine vururken Enes derin bir nefes alıp ayağa kalktı. Sanırım Deniz gibi bir arkadaşın varsa, müziğe fazlasıyla doyuyordun. Her zamanki gibi gözlerimi kapattım ve elimden geldiği en iyi performansı sergilemek için sözleri söylemeye başladım.

 

“Bir melek vardı. Aşkı fısıldardı.

Elimde o büyülü ellerin hayali kaldı.

Uyku imkânsız, umut vicdansız.

Güneş bile dedi ki kendine doğman anlamsız.

Ağladım delice, elimde boş bir şişe.

Kutladım bu gece sarılmanı başka kollara

Yapayalnız bir çare, ölüyorsam kime ne?

Benzedim bu gece, yine boş sokaklara…” 


* *


Deniz akustik gitarın tellerine son kez vururken gözlerimi araladım. Ağızlarını bıçak açmayan ikilinin yüzlerindeki şok olma ifadesi gülümsememe neden oldu. “Fena değil.” Enes'in başka bir yorum yapması beklenemezdi. Kendini beğenmiş biri, tabi ki kendiyle kıyasladığında hiçbir şeyi beğenmeyecekti. Beni asıl ilgilendiren Deniz'in düşüncesiydi. Müzikle kafayı bu kadar bozmuş birinin, doğruları net olmalıydı. Taraf tutmayacağını düşünerek ona doğru döndüm. Ne zamandır bana bakıyordu bilmiyordum ama ağzını bıçak açmamasına destek çıkan mimikleri gerilmeme neden oluyordu. Aklından neler geçiyordu ki...

Bakışlarını arkadaşına çeviren Deniz, hiçbir şey söylemedi ve gitarın tellerine tekrar dokunmaya başladı. Bu şarkıyı biliyordum ama akustik gitar versiyonunu hiç dinlememiştim.


“Birden ay ışığını kesti. Bir de sen çok değiştin.”


Şarkının sözlerini duyduğum an, sesin sahibine döndüm. Hiç konuşmamışlardı ama Deniz'in ne yapmaya çalıştığını, kendi düşünmüş gibiydi. Sanki iki bedeni yöneten tek bir beyinden oluşuyorlardı ya da birbirlerini bakışlarından bile ne düşündüklerini anlayacak kadar iyi tanıyorlardı. Tıpkı Masal ve benim gibi...

 

“Yaşananlar hiç yaşanmamış gibi,

Söylenenler hiç söylenmemiş gibi... 

Bir de sen karşıma geçtin 'Başka biri var, biri var,' dedin 

İnanamadım bittiğine, İnanamadım gittiğine...” (Manga - Cevapsız Sorular)

 

Enes'in sesi efsunlu bir örtüyle kaplanmış gibiydi. Öylesine yumuşak, öylesine şarkının duygularını yansıtan... Sanki her kelime ruhumu okşuyor, beni bulunduğum ortamdan soyutlanmam için zorluyordu.


“Ne sen baktın ardına ne ben, 

Hep ayrı yollarda yürüdük.

Sustu bu gece karardı yine ay, kaldı geriye cevapsız sorular!

'Uyandığında onu ilk kim görecek?' 

'Bıraktığım düşü kim büyütecek?' 


Sinsice ruhuma sızan sözler, yutkunmamı zorlaştırdı. Gözlerimin önünde beliren kareler, canımı acıtmaya başladı. Başımı iki yana sallasam da Asal’ın Bahar’la olan yakınlığı zihnimden silinmedi. Gözlerim yanmaya başladı. Kirpiklerimi kırptıkça etraf buğulanıyor gibiydi. 


“Her sabah kaybolup giden bir rüya gibi oldun artık 

Geceleri beni bekleyen, gündüzlerimi zehir eden... 

Ne sen baktın ardına ne ben, 

Hep ayrı yollarda yürüdük.”

 

Tüm direncime rağmen, arsız bir yaş yanağımdan süzüldü. Hızlı bir şekilde yüzümde bıraktığı izini sildim. Neyse ki, ikisi de kendini yaptıkları müziğe o kadar kaptırmışlardı ki, benim bu hareketimi görmemişlerdi. Şimdi Deniz'in neden böyle bir kıyaslamaya girdiğini anlıyordum. Enes'in dilinden dökülen melodik cümleler, seni içine alıyor ve duygularının üzerindeki kontrol mekanizmasının ortadan kalkmasına neden oluyordu. Anılarının arasında çırılçıplak kalıyordun. Seni kıran, canını acıtan, üzen ne yaşadıysan, tekrar yaşıyordun. Şarkıyı iliklerine kadar yaşıyordun ve bunu sana yaşatan adam kendine sadece 10 üzerinden 7 veriyordu. Bense...


“Sustu bu gece karardı yine ay, kaldı geriye cevapsız sorular!

'Uyandığında onu ilk kim görecek?' 

'Bıraktığım düşü kim büyütecek?'  


Yaşlar, göz pınarlarımı zorluyordu. Göğsümün ortasından kopan feryadı bastırmaya çalıştım. Enes'in yavaşça, yüreğimi titreten bitirişini alkışlamamak için kendimi zor tutuyordum. Deniz'in gitardaki son vuruşu hâlâ kulaklarımdaydı. 'Çok güzel' desem götü kalkar mıydı? Yoksa onun gibi egomu konuşturup 'Fena değil mi?' demeliydim.

“İşte bu yüzden sekiz dememelisin.”

Enes, mahcupluktan çok uzak, kendinden emin bir şekilde gülümsedi. Deniz ise anlayamadığım şekilde bana bakıyordu. Ne zamandır grupları olduğunu bilmesem de yaşça benden fazlaca büyüktüler. Tabi ki benden daha çok tecrübeleri olacaktı. Bizim daha bir grubumuz bile yoktu. Kendi çapımda söylediğim şarkılarla, senelerdir bu işle uğraşan bir grubun solistini nasıl yenebilirdim ki...

“Ya da sekizi hak etmelisin.”

Deniz eğilip önündeki kâğıtları karıştırdı ve aralarından bir tanesini çıkarıp benim önüme doğru attı. “Model'i sevdiğine göre bu şarkıyı biliyor olmalısın,” dediğinde kâğıda göz gezdirdim. “Yalnızlık senfonisi... Biliyorum.” Başını onaylar bir şekilde salladı. “Sadece gözlerini kapatıp seni dinleyen insanlardan kaçamazsın. Açık da, kapalı da olsa onlar oradalar. Kendine ve sesine güven önce. Sonra da dilinden dökülmek için bekleyen kelimelere sözünü geçir. Her birini tek tek yaşa. Sen yaşa ki, karşındakiler de yaşasın.” Bana ders mi vermeye çalışıyordu? Gitarın tellerine dokundu. Enes derin bir nefes alıp ayağa kalktı. Sanırım işin ucunun yine ona değmesini istemiyordu. 


“Şimdi yalnız kaldığın bir anı düşün ya da yalnız bırakıldığın.”


Gitarın tellerine dokunurken bir yandan şarkıyı mırıldanmaya başladı.


“Anladım, sonu yok yalnızlığın. 

Her gün çoğalacak. 

Her zaman böyle miydi? Bilmiyorum... Sanki dokunulmazdı çocukken ağlamak.”


Enes'inki gibi olmasa da onun da sesinde içine dokunan bir tını vardı. Sıranın bende olduğunu bakışlarıyla belli ettikten sonra sustu ve gitarını konuşturmaya başladı. Gözlerimi kapatmaya yeltendiğimde “Gözlerini benden ayırma,” diye uyardı. Daha önce birine bakarak şarkı söylememiştim. Bu garip bir korkuyu ruhuma saldı.


“Alışır her insan alışır zamanla, 

Kırılıp incinmeye.

Çünkü olağan yıkılıp yıkılıp 

Yeniden ayağa kalkmak.”


Kendimden emin olmadan söylediğim kelimeler, kulağıma iğrenç bir tonda geliyordu. Gözlerimi kapatmak istiyordum ama Deniz her seferinde bakışlarıyla beni dövüyordu. “Söylediklerimi hatırla!” Emir verir tavrı ne kadar sinir bozucu olsa da beni düşündüğü belliydi. Bana bir şeyler öğretmeye çalışıyordu. Aklımı toparlamaya çalıştım. Yalnız olduğum anları düşündüm. Asal'ın beni yalnız bıraktığı anları... Masal’la aramızın açık olduğu anları... Annem ve babamın kavgalı olduğu anları... 


“Yalnızlığım yollarıma pusu kurmuş beklemekte. 

Acılar gözlerini dikmiş üstüme nöbette.

Bekliyorum, bekliyorum, bekliyorum... 

Hadi gelin üstüme korkmuyorum!” 


Deniz'in bakışlarındaki ifade yavaş yavaş kırıldı. Tepkisiz suratındaki milimetrik gülümseme doğru yolda olduğumu gösteriyordu. Her şey iyi hoştu da zihnimde canlanan anılar gözlerimin sulanmasına neden oluyordu ve şarkı söylerken gözyaşlarıyla savaşmak düşündüğümden de zordu.


“Bulutlar yüklü. 

Ha yağdı ha yağacak üstümüze. 

Hasret... 
Yokluğunla ben baş başayız. 

Nihayet... “ 


Yanaklarımdan süzülen yaşları umursamadan şarkıyı tekrarladım. Her kelime, ayrı bir yaşantıyla dans etti. Her cümle, kendinden öncekinden daha emindi. Şu an yaşadığım duygu, şarkının her anına tam oturmuştu ve hepsi Deniz'in sayesindeydi. Güzel, ahenkli bir bitiş yaptık. Deniz az önceki şarkıma kıyasla tepkilerini yüzünden belli ediyordu. Beğeniyle bana bakarken göz kırptı.


“Sana sekizi hak etmen için yardım edeceğim ama bakalım sekiz seni hak edecek mi?”


**-**

 

MASAL

Enfes bir koku.

Yavaş yavaş kendime gelirken tüm duygularıma sızarak beni çevreliyordu. Toprağımsı, ormanımsı, suyumsu, hafif tatlımsı ama her şeyiyle erkeksi kokuyordu. Bu tanıdık koku beni sarmalarken gözlerimi araladım. Yağmurdan önceki gökyüzünü andıran bir tavan beni selamladı. Gözlerimi kırparak rüyada olmadığımı kendime kanıtladım. 

Ne olmuştu bana? Burası neresiydi? Saat kaçtı?

Yattığım yerden doğrulurken bir anda başıma keskin, zonklayıcı bir ağrı saplandı. Gözlerimi sıkıca yumup parmaklarımla şakaklarıma bastırdım. Aklımda canlanan görüntüler, geceyi özetlerken panikle gözlerimi açtım. Yoksa ben… Hayır olamaz. Hale nerede? 

Etrafa bakınırken baş ucumdaki suyun yanındaki fotoğraf gözüm ilişti. Kalbim deli gibi çarpmaya başladı. Her atışı acı veriyor, sanki etkisi tüm bedenimde hissediliyordu. Başım kalp atışlarımla uyumlu olarak zonkluyordu. Evet düşündüğüm gibi Enes’in odasındaydım ve âşık olduğum adam, sarmaş dolaş olduğu bir kızla fotoğraf çerçevesinden bana gülümsüyordu. Uzanıp çerçeveyi elime aldım. Onun ilk kez bu kadar içten gülümsediğini görmüştüm. Gözleri bile çizgi halini almıştı. Yanağındaki gamzesi gördüğümden daha da belirgindi.

Mutluydu. Onu bu hâlde daha önce görmemiştim. Sanki bana sıcak gelen davranışları, bu sahnenin fragmanıydı. O derece az. Bir o kadar yetersiz.

Kız güzeldi. Hatta çok güzel…

Yaprak yeşili gözleri vardı. Belirgin elmacık kemikleri, eşit kalınlıktaki dudakları, hokka gibi burnu yüzüne tam oturmuştu. Koyu renk saçları fotoğrafta bile parlıyordu. Enes’e o kadar sıkı sarılmıştı ki, bir elmanın iki yarısı gibi duruyorlardı. Kıskanıyordum. Hem kızın güzelliğini hem de Enes’e olan yakınlığını… 

Kesin sevgilisiydi. Boynunda taşıdığı yüzük aklıma gelince dehşetle iç çektim. Fotoğrafa daha dikkatli bakınca kızın Enes’i andırdığını fark ettim. Evleneceğin insan kendine benzer sözü doğruydu belli ki. Enes’in nişanlısı bu kız olmalıydı.

Allah’ım ben ne kadar geri zekâlı bir kızım. Hem kendimden 6-7 yaş büyük birine âşık olmuştum. Hem de bu çocuk nişanlıydı. Bizimki devlerin aşkından, bir anda evli mutlu çocukluya kaymıştı. Burada çocuk ben oluyordum. 

Adam beni öpmüştü. Hem de iki kez!

Evlenme arifesindeki bir adamla öpüşmüştüm.

Gerçi bardaki o kız da öpüşmüştü. O zaman benim o ucuzdan ne farkım kalmıştı.

Allah’ım ölmek istiyorum. Hatta ölmeden mezara girmek istiyorum. Ancak mallığımın bedelini bu şekilde ödeyebilirim. Bir de az kalsın çocuğa aşkımı ilan edecektim. Rezil olmuştum. Bir an önce buradan gitmeliyim diye düşünürken fotoğrafı yerine koydum. Üzerimdeki pikeyi tekmeleyip hızla ayağa kalktım. Aniden başım döndü. Düşmemek için yatağa otururken midemde bir şeylerin harekete geçtiğini hissettim. Bunun ardından ne geleceğini biliyordum. Sanırım kusacağım diye düşünürken kapı açıldı. İçeriye derinlerden gelen bir gitar sesiyle beraber Enes girdi ve ben gece içtiğim biranın hepsini döşemeye çıkardım. Bunların hepsi birkaç saniye içinde olmuştu. Tıpkı Enes’in bir saniye içinde yanıma ulaşması gibi… 

Ben öne eğilip odasının zemini berbat ederken, o beni tutmaya daha doğrusu yüzüme düşen saçları tutmaya çalışıyordu. Bunu başta garipsesem de midem o kadar kötüydü ki tüm enerjimi kusmaya harcıyordum. 

“İyi misin?”

Başımı iki yana salladım. Daha sonra Enes’in arkama uzandığını hissettim. Bir tişörtle ağzımı silerken “Banyoya gidip elini yüzünü yıkamak ister misin?” diye sordu. Takıntılı olduğu tişörtlerinden birini benim için heba etmişti. Neden bu kadar iyi davranıyordu? Başımı olur anlamında sallayınca beni kucakladı. Buna itiraz etmedim. Çünkü bedenimi taşıyamayacak kadar yorgun hissediyordum. Hem fiziken hem de ruhen çökmüştüm.

Odanın kapısını açtığımda Hale’nin gitar eşliğinde şarkı söylediğini duydum. Koyun can derdin de kasap et. Kıza bak, arkadaşı ölüyor, utanmasa göbek atacak. Şarkılar türküler, oh valla…
Banyoya girdik. Enes beni kucağından indirse de belimden tutarak kendine sabitledi. Suyu açmaya yeltendim ama o benden önce davranıp açtı. Tek eliyle yüzümü yıkarken, dört yaşına dönmüş gibi hissettim. “Daha iyi misin?” Başımı evet anlamında sallarken suyu kapattım. Enes havluyu eline aldı.

“Kendim halledebilirim,” diyerek havluyu ondan aldım ve yüzümü sildim. Enes hâlâ beni tutmaya çalışıyordu. Sabun kokan havluyu ağzıma bastırırken “Çok özür dilerim,” dedim. “Şimdi temizlerim odanı.”

“Sıkıntı yok. Ben hallederim.” Beni bırakmasıyla sakat ayağımın ağrısını hissetmem bir oldu. Demek bu yüzden beni kucaklıyordu. Unutmamıştı. Yoksa şu anda iyiliğinin nedeni de sabahki gibi vicdanının esiri olmasından dolayı mıydı? Sonuçta o bilmese de onun yüzünden içmiştim. Kendimi onun yüzünden kaybetmiştim ve onun yüzünden kusmuştum.

Duşun içindeki Viledayı doldurmaya başladı. Ev işi yapan Enes’i ilk kez görecektim. Evleneceği kız çok şanslıydı. Evleneceği kız, karısı… Fotoğraftaki halleri aklıma geldiğinde gözlerim yaşarmaya başladı. Enes içine bir şeyler kattığı Viledayı eline alırken kolundaki damarlar ortaya çıktı. Allah’ım ben bu adamı nasıl başka ellere verecektim.

Odaya döndük. O yerleri temizlerken ben odayı inceleme fırsatı bulmuştum. Aynı benim gibi karışık bir odası vardı ama bir yandan düzenliydi de. Kitap okumayı seviyordu belli ki. Yoksa en uzun duvarı kaplayan kitaplığın ve yerlerdeki kitapların başka bir açıklaması olamazdı. Çalışma masasında değişik biblolar vardı. Aslında korkutucuydu ama sanırım bir oyunun karakterleriydi. Benzerlerini Renan ve Aktan’ın odasında da görmüştüm. Her yer temizdi. İlk kez bu kadar titiz bir erkek görüyordum. Siyah ve gri tonları her ne kadar karanlık bir görünüme neden olsa da beni rahatsız etmemişti. Asal’ın odası gibiydi. Sadece biraz daha fazla eşya vardı.
Yerleri sildikten sonra elindekilerle Enes “Rahatına bak,” deyip odadan çıktı. Tek ayağımın üzerinde daha fazla duramayacağımı anlayınca topallayarak yatağa doğru gittim. Damarlarımda dolaşan alkol azaldıkça daha mantıklı düşünür hale gelmiştim ama sanki bana enerji veren şey oymuş gibi, yorgun hissediyordum. Yavaşça yatağa uzandım. Enes kokan yastıklara sarıldım. Bir daha bu anı yaşayamayacaktım. Hatta bu kokuyu da duyamayacaktım. Gözlerim tekrar başucundaki mutlu aile tablosuna takıldı. Gözyaşlarım, göz pınarlarımdan akmak için hazır ol da bekliyorlardı. Kapı eşinde görünen Enes’le hızla gözlerimi sildim. Kulağında telefonla içeri gelen çocuğun neyse ki dikkatini çekmemiştim.

“Bu akşam gelemem Çakıl.”

Çakıl mı? Hangi ana baba evladına bir taşın ismini verir ki? Enes kapıyı ardından kapattı ve kütüphanesindeki bir yere doğru yürüdü. “Ben de seni özledim bebeğim ama işim var.” Çakıl? Bebeğim? Kutuları karıştıran Enes’i takip ettim. Benim yanımda bir kızla bu kadar rahat nasıl konuşabiliyordu. Yoksa bu çakıl denen kız şu fotoğraftaki miydi? Allah’ım o zaman ailesini suçlamamak gerekiyordu. Kız gerçekten taştı.

“Yarın söz. Şimdi kapatmam lazım.” 

Kutulardan birini alıp çalışma masasına koydu ve ilaç olduğunu gördüğüm kutuları karıştırmaya başladı. “Ben de seni seviyorum.” O telefonu kapattı. Ben kendimi dünyaya kapattım. İlk kez bir seni seviyorum kelimesini iliklerime kadar hissetmiştim. Hem de âşık olduğum çocuğun dudaklarından âşık olduğu kız için dökülmüştü. Gözlerim tekrar dolmaya başladı. Kendimi kastım. Onun karşısında fazlasıyla zayıf ve ezik gözükmüştüm.

Enes eline aldığı bir ilacın prospektüsünü okudu. Daha sonra başka birininkini. Eline aldığı iki ilaçla yanıma gelirken “Kalk bakalım,” dedi. “Biri baş ağrına, diğer mide bulantına iyi gelir.”
Beni düşünmesi hoşuma gitmişti ama tek bir sorun vardı. “Ben hap yutamıyorum.” Enes ayak ucuma otururken uzaylı görmüş gibi bakmaya başladı. “Yani boğazımda dolanıyor ama bir türlü mideme inmiyor.”

“Ciddi misin?” diye sorduğunda başımı evet anlamında salladım. Hafifçe gülümsedi. Neden güldüğünü anlamasam da be nde ona karşı yarım yamalak çekingen bir gülüş gönderdim. “O zaman bunları ezelim, öyle iç.”

“O şekilde zararlıymış ama.”

“O zaman yut?” dediğinde kararlı bir şekilde “Tamam ezelim,” dedim. Gülümsemesi biraz daha genişledi. Gözlerindeki şefkat kafamı allak bullak ederken “Hemen geliyorum,” diyerek odadan ayrıldı. Ben de gözlerimi ilk ve son kez bulunduğum odada bir kez daha dolaştırdım. Tavandaki şekillerin dalgalara benzediğini keşfettim. Bir taraftan baktığında fırtınalı bir gökyüzü, diğer taraftan baktığında hırçın bir deniz…

Kapı açıldı. Müzik sesi tekrar odayı doldurdu. Belli ki Hale’nin keyfi yerindeydi. Yoksa en az yüz kere buraya gelip beni kontrol ederdi. Enes elindeki iki kaşıkla içeri girip ayağıyla kapıyı kapattı. “Suyu al,” deyip yatağın kenarındaki bardağı işaret etti. Fotoğrafa bakmamaya çalışarak bardağı aldım ve Enes’in uzattığı kaşıklardaki ilaçları sırayla mideme indirdim. Zorla koca bir bardak suyu bitirdim. Enes’i son kez de olsa bu şekilde görmek harikaydı. En azından artık bir kalbi olduğunu biliyordum ve gerektiğinde gayet kibar olabileceğini. Bardağı elimden alan çocuk tekrar yatmamı söyledi ama ben artık gitme vaktinin geldiğini biliyordum.

“Her şey için teşekkür ederim ama artık gitsek iyi olur.”

Kaşık ve bardağı çalışma masasına koydu. İçim kan ağlasa da “Hem sen de nişanlını bekletmemiş olursun,” dediğimde arkasını döndü. Kaşlarını o kadar çok çatmıştı ki, hafiften korkmuştum. Belki de o kız adı anılmayacak kadar özeldi Enes için. “Nişanlı mı?” diye sorduğunda başımı evet anlamında sallarken başucundaki fotoğrafı işaret ettim. Enes’in gözleri kısa bir an fotoğrafa kaydı. Anında yüz hatları gevşerken matrak bir kahkaha attı. Tıpkı fotoğraftaki gibi… Demek ki bu kızın basit bir fotoğrafı bile onu bu hale getirebiliyordu. Kıskançlığım tavan yapmıştı. İçim içimi yerken alt dudağımı dişlemeye başladım. Enes sıcak bir tebessümle yanıma gelip oturdu. Uzanıp resmi aldı ve kızın suratına gelen kısmı okşadı.

“O benim hayatımdaki en önemli varlık. Nefes alma nedenim.”

Beni kıskandırmaya mı çalışıyordu. Bunları söylemesine gerek yoktu. Zaten ikisinin de kafalarını duvara çarpıp kıvılcım çıkarabilecek kadar kıskanıyordum. Fotoğrafı bana döndürdü. Yüzünde hâlâ keyifli bir gülümseme vardı.

“Çakıl, yani Çağla. Kardeşim.”

Trollenmiştim! Ağzım beş karış açılırken “Senin yaşlarında olması lazım. 16 yaşında mısın?” diye sorunca başımı hayır anlamında salladım. “17’yim. Şubatta 18 olacağım.” 
Enes “Woaw,” diyerek çerçeveyi yerine koydu. “Çok büyükmüşsün.” Dalga geçiyordu. Benimle dalga geçiyordu ama olsun dalga geçerken bile çok tatlıydı. Bir rahatlama gelmişti. Sanki üzerimden tonlarca yük kalkmış gibi hafiflemiş hissediyordum. Arabeske bağlayacak olan ruhumu tekrar kulüp havasına çevirmiştim. O kız nişanlısı değildi. Sevgilisi bile değildi. Kardeşiydi, kardeşi…

“Nişanlı olduğumuzu nereden çıkardın?”

Bir an gözüm boynundaki ipe takıldı. Sonuçta onun ucunda bir yüzük vardı. O kız kardeşi olabilir ama mutlaka bir nişanlısı vardı. “Kolyeni gördüm,” dediğimde başını öne eğdi. Elini tişörtünün altında yüzüğü hissedebileceği bir yere koydu. İfadesi birden değişti. Az önce eğleniyor gibi görünen tavrı benim cümlem üzerine birden yok olmuştu. Çenesi kasıldı. Gözlerini buğusunu saklamak istercesine kıstı. 

“Gerçekten artık gitsen iyi olacak.”

Hızla ayağa kalktı. Yatak onun şiddetiyle sallandı. Dolayısıyla ben de. Sanırım söylememem gereken bir şey söylemiştim. Sinirlendirmiş miydim? Yoksa kırmış mı? Enes çantamı sandalyeden alıp bana uzattı. Bir dakika önceki halimizi özleyeceğim hiç aklıma gelmezdi. “Özür dilerim,” diyerek ayağa kalktım. “Böyle bir tepki vereceğini bilseydim, ağzımı açmazdım.” Çantamı alırken göz göze geldik. Nefretini iliklerime kadar hissetmiştim. Bir cümleden dolayı bana karşı bu kadar nefret dolmuş olamazdı.

Arkasını döndü. Odanın kapısını açışı bile tüylerimi diken diken yapmıştı. Ürkek adımlarla peşinden ilerledim. Salon olduğunu düşündüğüm yere girdiğinde gitar sesi kesildi. Yavaşça salona girdim. Hale bakışlarını Enes’ten bana çevirdi ve telaşla ayağa kalktı. 
“İyi misin bal böceği?”

Az önceki şarkıları duymasam, benim için gerçekten telaşlandığına inanabilirdim ama onunla burada kavga etmeyecektim. “İyiyim. Gidelim mi?” diye sorduğumda başını olur anlamında sallayıp koltuğun üzerinden çantasını aldı. Enes yüzüme bakmıyordu. Kendimi gerçekten çok kötü hissediyordum. 

“Gecenizi berbat ettiğim için özür dilerim.”

Deniz sorun değil gibi omuz silkti. Enes ise tek kelime etmemişti. Gözlerim tekrar dolmaya başladı. Güçlü bir yüz ifadesi takınmaya çalışarak “Her şey için teşekkür ederim,” dedim. Sanırım biraz daha burada durursam ağlayacaktım. Bu yüzden iyi geceler faslını Hale’ye bırakıp ayakkabılarımı giydiğim gibi evden çıktım. Sanırım gerçekten bu eve ilk ve son kez gelmiştim.


**-**


HALE

Ne kadar içersen iç, sadece başın dönerdi. Gidenler değil. Sanki sevdiği çocuğu döndürebilecekmiş gibi içen bal böceğinin sonu hüsran olmuştu. Fakat kendini kaybettiği anlarla şu andaki hali tam bir tezatlık içeriyordu. Acaba alkol, kana karıştığı anda buharlaşıp yok mu oluyordu? O buharlaşma anında geçen birkaç dakika fırtınaydı da devamı süt liman sakinliği miydi? Fırtınayı tetikleyen Enes'ti. Peki gözyaşlarına neden olan neydi? Pişmanlık? Odada ne yaşamıştı ki eve gelene kadar olan süreçte göz pınarları bir saniyeliğine bile duraksamamıştı?
“Müsait bir yerde inelim.”

Taksici uygun bir yerde durdu. O ana kadar gözlerinden süzülen yaşları silme gereği duymayan bal böceği, hızlı bir şekilde ellerini gözlerine götürdü. Cüzdanımı çıkartıp taksimetrede yazan ücreti ödedim. Masal'ın kapıyı açmasıyla gecenin ayazı taksinin içerisinde dolaştı. Ürperirken paramın üstünü aldım ve bal böceğinin arkasından indim. 

“Teyzemin uyuduğuna emin misin?”

Başımı onaylar biçimde salladım. “Birkaç saat içinde şafak sökecek Masal. Aklı olan ve sabah işe gidecek olan her insan gibi, annem de uyumuştur.” İmamı anlayamayacak kadar yorgun görünüyordu. Koluna girip yürümesine yardım ettim. Sanki ayakları uzaklaşan takside kalmıştı. İleriye gitmek için o kadar zorlanıyordu ki. Hoş buna sakat bileği de neden oluyor olabilirdi.
Anahtarları çantamdan çıkardım. Mümkün olduğu kadar yavaş bir şekilde yukarı çıktık. Her basamakta hafifçe iç çeken bal böceğinin ağırlığına ortak olmaktan başka elimden bir şey gelmiyordu. Kapının kilidini yavaşça çevirirken annemin uyanmamasını diledim. Neredeyse çıt bile çıkarmadan içeri girdik. Parmak uçlarımda ilerlerken etrafı kontrol ettim. Masal’ın burun çekişleri olmasa, evin içine ölüm sessizliği hâkim oldu diyebilirdim. Doğrudan odama girdik ve ardımdan kapıyı yavaşça kapattım.

Bir anda, birkaç saniye önce yaşadığım stres ortadan kalktı. Derin bir nefesi ciğerlerime bahşettim. Sanki bir anda güvenli alandaydım. Burada olduğumda, kimse beni duyamaz, kimse beni göremez gibi geliyordu. Çantamı çıkartıp çalışma masanın üzerine koydum. Masal kendini yatağın üzerine un çuvalı gibi bıraktı. Gözleri kapalıydı ama göz kapaklarının altındaki hareketi bariz bir şekilde belliydi. Onun aksine yavaşça yanına oturdum. Neredeyse yatak bile kıpırdamamıştı ama Masal gözlerini açıp eliyle koymuş gibi beni buldu.

“Ben tam bir geri zekâlıyım değil mi?”

Sorduğu soruya verilecek çok cevap vardı ama dostluk birçoğunu ekarte ediyordu. Tam ona kendini iyi hissettirecek bir şeyler söylemek için dudaklarımı aralamıştım ki, başını tekrar tavana doğru çevirdi. “Beni rahatlatacak şeyler söylemene gerek yok. Geri zekâlının bayrak taşıyanı olduğumu sen söylemesen de biliyorum.” Hafifçe gülümsedim. Düşüncelerimi, söylemesem bile bilmesi aramızdaki bağın gücünü gösteriyordu.

“Sadece âşıksın ve aşk bazen böyle hissettirebiliyor.”

Sıkıntılı bir nefes alan Masal, bir süre geri vermedi. Tuttu, tuttu, tuttu. Ciğerlerini olabildiğince zorladığını yüzünün kızarmasından anladım. “Masal ne yapıyorsun Allah aşkına?” Sesli bir şekilde soluğunu serbest bıraktı. “İçimde öldürülmeyi bekleyen hisler var. Ya onlar nefessiz kalsın ya ben nefes almayayım.” Abartılı bir şekilde gözlerimi devirdim. “İşe yarıyorsa söyle, bende deneyeyim,” dediğimde bakışlarını tekrar bana çeviren bal böceği dokunsam ağlayacak gibi duruyordu.

“Neden o?”

Yattığı yerden yavaşça doğruldu. Sanki gözyaşları yer çekimine karşı koyamıyormuş gibi yanaklarından süzüldü. “Âşık olacak başka birini bulamadı mı bu kalp. Neden o?” Kelin ilacı olsa önce kendi başına sürerdi. Ne diyebilirdim ki? Alt tarafı birkaç aydır karşılıksız bir aşka tutulmuştu. Hali belliydi. Sanki dünyası yerle bir olmuş gibi davranıyordu. Benimse yerle bir olacak bir dünyam bile yoktu. Kendimi bildim bileli, kalbimin orta yerinde Asal cumhuriyeti vardı ve hâkimiyet ondaydı. 

“Tamam hadi kaderimdeki kişi O diyelim. Neden böyle bir aşk?”

“Aşkı sorgulamak için biraz erken sanki,” deyip buruk bir şekilde gülümsedim. Titrek bir nefes alırken gözyaşlarını sildi. “Anlamıyorum,” dedikten sonra burktuğu bileğini hafif hafif ovmaya başladı. “Bana âşık değil. Hatta benden hoşlanmıyor bile. Böyle bir insanın ne yapmasını beklersin? Hoşlanmadığı kişiden uzak durmasını değil mi? Ama nereye baksam O. Kafamdan atmaya çalıştıkça, daha çok girmek için uğraşıyor. Ben onu unutmak için çabaladıkça, hissediyormuş gibi hatırlatmak için bir şeyler yapıyor.” Bileğine dalmış bir şekilde ovalarken bir anda duraksadı. Bakışları benimkileri buldu. Gözlerinin ardındaki düşünceler, ufak bir aydınlanma yaşadığını gösteriyordu.

“Belki de sadece benim yaptıklarımdan hoşlanmıyordur. Benden intikam almak için etrafımda dolaşıyor olmasın.”

Abartılı bir şekilde gözlerimi yuvarlarken “Hiç işi yoktu da,” dedim. Masal'ın hafifçe çatılan kaşlarıyla kırdığım potu fark ettim. Durumu kurtarmak istercesine “Yani,” deyip duruşumu dikleştirdim. “Yaptığın çocukça hareketlerin intikamını almayacak kadar olgun biri duruyor.” 

Masal'ın kaşları biraz daha çatıldı. “Sonuçta radyo programında bunu vurguladı. Hatta ergenliğine gülüp geçtiğinin de altını çizdi.” Sanırım sıçtığım şeyi bir güzel sıvamıştım. Üzerine çiçek dikmeli miydim? Diktiğim çiçeği bana yedirecek gibi duran Masal yüzünden bu fikrimden vazgeçtim ve hemen geri adım attım.

“Ya tamam tamam. İntikam gibi bir düşüncesi olduğunu sanmıyorum yani. Aslında hoşlanmadığı düşüncesine de katılmıyorum. Sonuçta hoşlanmadığın birini öpmezsin değil mi? İğrenirsin. Bulunduğu kötü durumu izlemek zevk verir hatta. O seni öptü. Hem de iki kez. Belki de ilgin hoşuna gittiği için ters köşe yapıyordur. Ne bileyim sana laf sokup duruyor. Senden karşılık almayı istiyor, alamayınca da senin uzaklaşmanı istemediği için o yakınlaşıyor gibi.”

“Sanırım beyin damarlarım söylediklerini anlamaya çalışırken karıştı.”

“Nereyi anlamadın?”

“Bir yeri anladım desem. Sahi o beni, öptü değil mi?”

Beklemediğim bir anda Masal yataktan fırladı ve odanın içinde volta atmaya başladı. Sanki bileğini burktuğu için seke seke yürüyen kız o değildi. “Hem de iki kez. Hadi ilki borcunu ödemek içindi. Az önceki neydi? Madem benden hoşlanmıyorsun, neden ilk fırsatta burnumun dibinde bitiyorsun. Madem beni öpüyorsun, alt tarafı bir yüzük için neden kalbimi kırıyorsun?” Biraz daha hızlanırsa maratona katılabilirdi ama engelliler maratonuna... Hızlandıkça ayağını çekmesi arttı ama olayın heyecanından acısını hissetmiyor gibiydi. Masal'ın bunu düşünemediğini anlayınca olaya müdahale etmeye karar verdim. “Ya kızım bir dur!” Sesimin fazla çıktığını fark edince daha sessiz bir şekilde devam ettim. “Popona pervane takmış gibi ne sağa sola gidiyorsun. Ayağını sürüdüğünün farkında değil misin? Hadi onu geçtim, seni takip etmekten söylediklerini anlayamıyorum. Yüzük mü dedin sen?”

Masal adımlarını yavaşlatıp durdu. Sanki bileğini burktuğunu unutmuştu. Başını öne eğip ayaklarına baktı. Parmaklarını kıpırdatırken “Unutmuşum, şişmiş mi o?” diye sordu. “Otursan iyi olur.” Sanki aksini söylemişim gibi olduğu yerde dikildi ve bana dik dik baktı. Ama sanki beni görmüyordu. Gözleri donuktu. Aklı başka yerde dolaşıyordu. Parmak uçları hafifçe boynuna giderken “Hani boynunda sürekli bir ip vardı ya,” dedi daldığı yerden. “Boynunda ip mi vardı?” Sorum onu kendine getirmiş gibi, bakışları daha canlı hale geldi. Bileğine daha fazla eziyet etmek istemediği için zıplaya zıplaya yanıma gelip oturdu.

“Evet boynunda derimsi bir ip vardı. İlk gördüğümde kolye sanmıştım ama değilmiş. Ucunda yüzük varmış. Nişan yüzüğü gibi bir yüzük.”

Kaşlarım hayretle havaya kalkarken “Nişanlı mıymış?” diye sordum. Masal bilmiyorum der gibi omuz silkti. “Odada benimle ilgilenirken biri aradı, sonra fotoğraflar falan... Yüzüğü de görünce nişanlı sandım ama kardeşi çıktı. Yüzükten bahsedince de beni evden kibarca kovdu.” Az önce havalanan kaşlarım ani bir inişe geçtiği yetmiyormuş gibi çatıldı da. Demek Enes'in yüzü o yüzden o kadar asıktı. Acaba gerçekten nişanlı mıydı? Nişanlı değilse o yüzük sürekli yanında taşıyacak kadar önemli kime aitti?

“Ben o yüzüğün sırrını çözeceğim.”

Düşüncelerimden beni çekip çıkaran bal böceği beni yine düşünmeye şevk etti. “Madem Enes Bey, sürekli benim hassas noktama dokunuyor. Ben de onun hassas noktasını bulacağım. O yüzük de bana yol gösterecek.” Kendini Frodo sanan bir bal böceğine sahiptim. Umarım bir süre sonra Golluma bağlamaz, yüzüğe 'Kıymetlimis' gözüyle bakmazdı. Masal alkolle uyuşmuş beynini kendine getirecek planları düşünürken esnedim. Tüm günün yorgunluğu kendini hatırlattı. 
“Uykun mu geldi?”

Sanki ana avrat küfretmişim gibi bana bakan Masal “Bu saatte,” deyince gözlerimi devirdim. O da söylediği cümlenin saçmalığını fark etmiş olacak ki “Böyle bir önemli konuda plan yaparken,” diye düzeltti. Konu önemli olabilirdi ama plan sabahı bekleyebilirdi. Yüzüğün şifresini şimdi çözsek ne olacaktı? 

“Sabah okula gideceğiz ve sabah olmasına birkaç saat kaldı.”

“O zaman biz de... okula gitmeyiz. Nasıl fikir ama?” Ortaya attığı parlak fikriyle gurur duyan Masal bakışlarıma karşılık dil çıkardı ve kıkırdamaya başladı. Bugünkü dersler önemliydi ve kaçırmak gibi bir planım yoktu. “Tembel öğrencilere göre, güzel fikir ama biz okula gideceğiz.” Sıkıntıyla nefesini dışarı üfledi. “Alt tarafı bir gün bal surat. Korkma ölmeyiz. Kendimizi değil sadece dersleri asacağız.”

Yapmacık bir şekilde kahkaha attım. Fikrimi değiştiremeyeceğini anlayan bal surat kendini geriye doğru atıp yatağa uzandı. “O zaman kalan birkaç saatimi gözlerimi dinlendirerek geçirmek istiyorum.”
“Olabilemez,” diyerek Masal'ın ellerinden tuttum ve tekrar doğrulması için çekiştirmeye başladım. “Annem uyanmadan evden çıkmalıyız.” O da direnip kendini geriye doğru itti. “Sesimizi çıkarmayız eve geldiğimizi bile anlamaz.” Dışarıdan bakan biri fış fış kayıkçı oynadığımızı düşünebilirdi. “Melek Erdem'den bahsediyoruz kızım. Yer mi bu numaraları?” 

Onun gibi verdiğim tepkiyle afallayan bal böceği gülmeye başladı. Kahkahaları o kadar yüksek çıkıyordu ki, üzerine çullanıp ağzını kapatmak zorunda kaldım. Susmasını söylememişim gibi daha çok gülmeye ve tepinmeye başladı. Enes'e ayarsız diyene bakar mısınız? Kendi çok farklıydı sanki...

Biraz olsun sakinledikten sonra ellerimi ağzından çektim. Neyse ki kıkırtıları odanın dışından duyulmayacak seviyedeydi. “Seni seviyorum bal surat,” diyerek bana sıkıca sarıldı. “İyi ki varsın.” Sarılışına sıcak bir şekilde karşılık verirken “Ben de seni seviyorum bal böceği. Sen de iyi ki varsın,” dedim. “Ve bir an önce banyo yapmalısın. Leş gibi sigara ve bira kokuyorsun.”
“Dinime küfreden Müslüman olsa,” diyerek benden ayrılan Masal üzerini koklamaya başladı. “Ama gerçekten yıkansam iyi olacak.” Başımı onaylarcasına salladıktan sonra yataktan kalktım ve Masal'a temiz havlu çıkardım. “Çok oyalanma. Senden sonra da ben duş alırım. Hemen hazırlanır çıkarız.”


**-**

 

MASAL

Hayatımın en hızlı hazırlanmasını yaşayıp, girdiğimiz gibi evden sessizce çıkmıştık çıkmasına ama sabahın köründe dışarıda ne yapacaktık?

“Okula gidelim.”

Hale'ye gözlerimi dikerek baktım. “Okulun güvenliği bile vardiyasını değiştirmedi bal surat. Allah aşkına in cinle birdirbir mi oynamaya gideceğiz? Valla bu ayakla yürüdüğüme şükrediyorum, inle cinle uğraşamam.” Hale'nin korkuyla gözleri büyürken “Tövbe de!” diye bağırdı. “Zaten bu saatlerde dışarıda gezerlermiş.” Görebilecekmiş gibi etrafa bakınmaya başlamasıyla gözlerimi devirdim. “Yere doğru bak, yere. Ayakları ters birini görürsek kaçarız.”

Kolumda hissettiğim sert bir darbeyle inledim. “Kızım sussana sen!” Hale'nin vurduğu yeri sıvazlarken “Yalnız korkana daha çok görünürlermiş,” dedim. Hale'nin tepe tüyleri havaya dikilirken “Masal ya!” diye bağırdı. Ufak bir kahkaha dudaklarımın arasından kaçtı. Onunla uğraşmayı çok seviyordum. Yüzünün bin bir şekle girmesine bayılıyordum. O benim canımdan öteydi. 
“Gidip bir yerde kahvaltı edelim bari.”

Hale az önceki korku perdesini biraz aralayıp “Bu saatte açık neresi vardır ki?” diye sordu. Omuz silktim. “Önce bir taksi bulalım da elbet açık bir yerde buluruz.” Yürümeye başladık. Güvenli alandan çıkıp, taksi durağına doğru ilerledik. Evlerimizin konumu biraz şehir dışında olduğu için, çok fazla toplu taşıma aracı geçmiyordu. Bu yüzden bu çevredeki herkes ulaşımı kendi araçları veya taksiyle hallediyordu. Neyse ki bu sefer şansımız yaver gitmişti ve boş bir taksi bulmuştuk. Belki de şansla alakası yoktu. Sadece saatin erkenliği bize bir kıyak geçmişti.
Taksicinin dikiz aynasından bakışı, nereye gideceğimizi sorar gibiydi. Hale'ye döndüğümde onun da aynı soruyu dudakları fısıldadı. Aklımda beliren yerin adresini tam olarak hatırlamasam da açık olduğuna emindim. Sadece biraz uzaktı. Taksimetre kendinden geçerdi ama olsun.

Hem güvenilir ve sıcak bir yerdi. Hem de karnımız bir güzel doyardı.

“Siz düz devam edin. Ben tarif edeceğim.”

Telefonumu elime aldım ve kafenin adresini bulmaya koyuldum. “Nereye gidiyoruz?” diye soran Hale'ye “Kahvaltısının müptelası olacağın bir yere,” dedim. “İlk sağdan otobana bağlanalım lütfen.” Adam 'Hayhay' der gibi başını salladı. Hale'yse bağlandığımız otobanı sorgulamaya başladı. Nereye gittiğimizi öğrenmeden susmayacağını anlayınca adresi takip etmeyi bırakıp bal surata döndüm.

“Ali Dayı'nın yerine gidiyoruz.” 

Sorgular ifadesi farklılaşınca soracağı soruları tahmin edip cevaplamaya başladım. “Babamın, halamla sürekli gittiği, halam öldükten sonra kapısını açmadığı ama annemle tanıştıktan sonra düzenli olarak gittikleri, hatta zaman zaman bizi de götürdükleri cennet gibi yer. Ali Dayı tonton bir dede olmasına rağmen, hizmeti fazla hızlı ve güzel. Çok uzun zamandır gitmiyorum gerçi. Umarım kapanmamıştır.” Yeterli cevabı alan Hale arkasına dayandı ve yolu izlemeye başladı. Ben de haritadan yolu takip ederek taksiciye tarif ettim. 


**-**

 

Uzun ve bol yeşillikli yoldan sonra nihayet Ali Dayı'nın yerine ulaştık. Kafenin içini görmeye çalıştım. Yolda ne kadar vakit kaybetsek de saat, kahvaltı mekânı açılması için erkendi ama gördüğüm ışıklar gülümsememe neden oldu. Ali Dayı'nın yeri her zamanki gibi, kimin ne zaman uğrayacağı belli olmaz prensibiyle 24 saat çalışıyordu. Taksimetredeki ücret dudaklarımızı uçuklatsa da birazdan yiyeceğimiz kahvaltının şifa gibi geleceğine emindim. Parayı ödeme kavgasını berabere kalarak bitirip taksiden indik ve cennet manzaralı ufak, tatlı kafeye doğru yürüdük. İçeri girdiğimizde gözlerim Ali Dayı'yı aradı ama boş mekânda değil onu kimseyi bulamadı.
“Bakar mısınız?”

Uzaktaki ağır adımlara eşlik eden baston sesi, heyecandan içimi kıpır kıpır yaptı. Yüzümdeki tebessüm büyürken görüş alanıma giren ak sakallı, tonton dede yaşına göre fazla dinç duruyordu. “Hoş geldiniz efendim.” Bakışları üzerimizde gezindikten sonra bende takılı kaldı. Sanki nereden tanıdığını çıkarmaya çalışıyor gibiydi. Yıllar önce gördüğü küçük kız çocuğunun, büyümüş halini bu yaşta hatırlayabilir miydi?

“Masal.”
Hatırlardı. Gözleri özlemle parladı. “Güzel kızçem…” Boştaki titreyen elini sarılmak ister gibi açarak bana doğru yürüdü. “Ne kadar büyümüşsün.” Ali Dayı'ya sıkıca sarıldım. Sıcaklığı hiç değişmemişti. Kokusu da gül suyu ve sobadan tüten dumanın harmanlanmış aroması...
“Hangi rüzgâr attıysa seni buraya, benden bir kahvaltı da ona.”

Tatlı bir şekilde kahkaha atan adamdan ayrıldım. Sektiğimi fark edince kaşları çatıldı. “Ayağına ne oldu?” Gülümseyerek “Ufak bir kaza,” dedim. “Beni boş ver sen nasılsın?” diye sorduğumda gördüğün gibi diye cevap verdi. “Paşam nerede? Elif kızım? O kaşı patlak yakışıklı?” Gülümseyerek “Onlar evdeler. Ben sana arkadaşımı getirdim. Hale,” dedim. “Kahvaltının müptelası olacak bir kişi daha.” Noel Baba edasıyla gülümseyen adam “Babasının kızı,” deyip yanağımı okşadı. “Hoş geldin Hale kızım,” dediğinde bal surat utanç bir şekilde hoş bulduğunu söyledi. “Kafe sizin. İstediğiniz yere geçin. Hemen masanızı donattırıyorum.”

Ali Dayı yavaşça yanımızdan ayrıldı. Ben de babamlarla geldiğimizde her zaman oturduğumuz köşeye doğru ilerledim. Bu noktadan bakıldığında manzara efsanevi duruyordu. Hale karşımdaki yerini alırken “Gerçekten de cennet gibiymiş,” dedi ve gözlerini ayıramadığı manzarayı beğeniyle incelemeye devam etti. “Öyledir,” diyerek arkama yaslandım ve Hale'nin aksine ufak kafenin içinde gözlerimi gezdirdim. Yaz kış yanan sobanın sıcaklığından daha çok içimi ısıtıyordu her bir köşesi. Ahşap duvarlardaki fotoğraflar, gemi maketleri, balıkçı ağına benzer tavan süslemesi, gıcırdayan ahşap, çıtırdayan soba...

“Asal için neden kaşı patlak yakışıklı dedi?”

Gözümün önüne hayal meyal beliren anıyla gülümsedim. Anında gemi maketinin olduğu camekânlı kısma baktım. Sanki Asal yine oradaydı ve gemiyi almaya çalışıyordu. “Şuradaki maketi görüyor musun?” Arkasını dönen Hale, “Şu büyük camın ardındaki gemi şeklinde olan mı?” diye sordu. Başımı evet anlamında başımı sallarken burukça gülümsedim. “En son geldiğimizde, Asal onunla oynamak istemişti. Babamlar onun oyuncak olmadığını söylese de dinlemedi. Kaşla göz arasında maketin yanına gitmişti. Maketi alayım derken sen ayağı kay. Düşmeyeyim derken o cam vitrini tut.” Ufak, alaydan uzak bir kahkaha attım. “Anlayacağın sadece maketi değil vitrini de beraberinde aldı benim kas yığını ikizim. Neyse ki sadece kaşının patlamasıyla atlattı. Kendini geri itmese ölebilirdi bile.”

O anki korkusu gözümün önüne geldiğinde yüzümdeki tebessüm yavaşça buruklaştı. Her ne kadar beni uyuz etse de hatta bazen keşke olmasaydı desem de, o benim diğer yarımdı ve ona bir şey olacağı düşüncesi bile beni bu hayattan koparmaya yetecek kadar güçlüydü.
Ali Dayı ve yanındaki iki çalışanı ellerinde tepsilerle içeri girince üzerimdeki kasvet havasını dağıttım. “Birazdan yapacağımız kahvaltı sayesinde okul bile gözüme bir başka görünecek eminim bal böceği. Of... Önce bal kaymaktan mı başlasak?”


**-**

 

ASAL

Vicdan ağır bir yüktü ve ben birkaç gündür bunun altında eziliyordum. Uykularım kaçıyor, uyumak için kendimi zorladığım her an aklıma Bahar düşüyordu. Gözümün önünde ise kulüpteki odadan ayrılırken ki gülümser yüzü... İçim daralıyor, azabın hayalet parmakları yavaşça boğazıma doğru tırmanıyordu. Yutkunamıyordum, nefes alamıyordum. Hava yoğun bir duman doluymuşçasına ağır geliyordu. Belki ciğerlerim bedenimde gerilmiş tüm kaslar gibi kaskatıydı. Çığlık atmak, bu histen kurtulmak istiyordum ama çırpındıkça daha çok battığımı hissediyordum.
Birkaç günün ardından nihayet uyumayı başarabilmiştim. Uyandığımda pencereden süzülen gün ışığı, yatak odasını epey aydınlatmıştı. Saatin kaç olduğu konusunda yine hiçbir fikrim yoktu ama bir şeyi biliyordum.

Yalnızdım.
Bahar gibi…

Yataktan doğrulup ayaklarımı sarkıttım. Başım günlerdir Bahar’ın nerede olduğunu düşünmekten kazana dönmüştü. Zihnim bulanık, aklım karışık ve acılar içindeydim. Telefonu kapalıydı. Okula uğramıyordu. Eve gitmeyecek kadar annesine kızgın olduğunu biliyordum. Yine de işe bağlarken doldurduğu formdaki adrese gidip, perişan hâldeki kadınla tanışmıştım. Yaşananları bir de annesinin ağzından dinlemiştim. İlk kez Cem babaya sevgiden çok öfke duyduğumu hissediyordum. Eğer on altı sene önce Ecem teyzeyi dinleseydi, Bahar’ın daha farklı bir geleceği olabilirdi. Olmuşla, ölmüşe çare yok derlerdi. Bizim de artık önümüze bakmamız, açılan yaraları ne kadar derin olursa olsun kapatmamız lazımdı. Bunun için Bahar’ı bulmalıydık ve ben onu nerede bulacağıma kafa patlatmaktan hiçbir şey düşünemez hale gelmiştim. Başına kötü bir şey gelmediğini biliyordum. Çünkü o, sadece kendinden zarar görebilecek bir kişiliğe sahipti. Dışarıda ki tehlikeleri bertaraf edebilecek kadar güçlü bir kızdı. Yine de bir an önce onu bulmak istiyordum. Kimsesi olmayan biri nerede olabilirdi? 

Uzanıp telefonumu elime aldım. Saate bakmayı amaçlarken gözüm takvime takılmıştı. Günlerdir ne yapacağıma kafa patlatmaktan bugünün Ekim’in 28’i olduğunu bile fark etmemiştim. Düşündüm. Bu tarihin nereden tanıdık geldiğini hatırlamaya çalıştım. Bir anda iki gün önce Bahar’ın odasında annesiyle konuşmamız aklıma geldi. 


Tavanda neden bu kadar yıldız var?”

“Çünkü onlar Bahar’ın gerçekleşmiş hayalleri.”

“Hayalleri mi?”

“Masalların gökyüzünün perdelerini açtığını söylerdi. O zaman anlamamıştım. Ben anlatırdım, o uyuyana kadar tavana bakardı. Sonra bir gün, harçlıklarıyla boya almış bacak kadar boyuyla tüm tavanını gökyüzünü andıracak şekilde boyamıştı. O an çok sinirlenmiştim. Neden böyle bir şey yaptığını sorduğumda, kendi gökyüzünü oluşturduğunu söylemişti. Kurduğu hayalleri gökyüzüne göndereceğini ve her gerçek olan hayalinin bir yıldıza dönüşeceğine inanmıştı. O gün bu gündür, hangi hayali gerçek olursa tavanına bir yıldız yapıştırır.”

“Neden hepsi farklı boyutlarda?”

“Bazı hayallerin gerçekleşmesi kolaydır. Küçük yıldızlar Bahar’ın basit hayalleri. Dondurma istiyorum gibi… Bazısı ise zordur. Gerçekleşmesi zaman alır. Orta büyüklükte olanlar da bu zor hayallerini simgeliyor. Mesela hep Adalar’a gitmek istiyordu ama ben işlerimden dolayı bir türlü fırsatını bulup onu götürememiştim. Doğum günü için sürpriz yapacaktım. Hastaneden izin bile almıştım. 28’inde onu Büyükada’ya götürecektim ve döndüğümüzde yıldızlardan birini gökyüzüne birlikte koyacaktık ama şu anda o yıldızı, sağ salim dönmesi için kullanacağım.” 


Bugün, Bahar’ın doğum günüydü.

Ve O, ortada yoktu.

Belki açmıştır umuduyla bir kez daha Bahar’ı aradım. Her zamanki bilindik kadın, telefonun kapalı olduğunu söyleyince iç geçirdim. Saate baktım. Biraz daha oyalanırsam ilk dersi kaçıracaktım. Ayağa kalktım ve kıyafetlerimi çıkartarak banyoya ilerledim. Soğuk, kendine getirici bir duştan sonra okul için hazırlandım. 

Odadan çıktığımda evin içindeki sessizlik dikkatimden kaçmadı. Babam birkaç gündür işlerini bahane ederek eve geç geliyor, sabah biz uyanmadan ayrılıyordu. Ben bu durumun biraz benimle karşılaşmamak için olduğunu düşünüyordum. Çünkü onun da Bahar’a ve bana yaptığı yakıştırma yüzünden vicdan azabı çektiğini biliyordum. Masal evde yoktu. Annemin söylediğine göre Hale’ye moral vermek için teyzemlerde kalmıştı. Bahar’ın durumuyla o kadar meşguldüm ki, çevremde olup bitenle ilgilenemiyordum. Hale’nin canının sıkkın olduğunu görüyordum. Bunun nedeninin benden kaynaklı olduğunu da farkındaydım. Çünkü ne zaman yanına gitmeye kalksam, kaçarcasına benden uzaklaşıyordu. Tek bilmediğim şey ne yaptığımdı. Umarım o da yargısız infaz yaparak bu yaşananlardan beni suçlamıyordur. Yoksa bu hayatta beni gerçekten anlayan tek kişinin de diğerlerinden farkı kalmazdı.

“Anne?”
Merdivenlere doğru yürürken tekrar anneme seslendim. Odasından gelen topuklu sesleriyle arkamı döndüm. “Oğlum…” Annem küpesini takmaya çalışırken bir hayli telaşlı gözüküyordu. Sanırım o da benim gibi uyuyakalmıştı. “Sen neden hâlâ evdesin?” diye sorup cevap vermemi beklemeden tekrar odasına döndü. Afallamış bir şekilde bakarken annemin sürekli hareket ettiğini çivi çakar gibi çıkan topuklu seslerinden anlıyordum. Onun işe geç kaldığı gibi benim de okula geç kalmamam için bir an önce yola koyulmalıydım.

“Gidiyorum ben,” diye boşluğa doğru bağırdım. Bana gelen yankısı “Dikkatli ol. Seni seviyorum,” oldu. Hafif bir tebessümle merdivenlerden inmeye başladım. Arabanın anahtarını aldığım gibi evden çıktım ve saate baktım. Sanırım dersi kaçırmamak için ışık hızını bulmam gerekiyordu ve bu karşımdaki canavarla pekte zor değildi.


**-**


Zil on dakika önce çalmıştı ve ben ancak okulun otoparkına girebilmiştim. Aceleyle arabadan indim. İlk dersin ne olduğunu hatırlamaya çalıştım. Coğrafya olduğu aklıma gelince koşar adım sınıfa doğru ilerledim. Maalesef Gezer Kolejinde her branşın ayrı bir sınıfı vardı ve coğrafya sınıfı en üst kattaydı. Daha fazla geç kalmamak için, öğrencilere yasak olan asansörü kullanıp en üst kata çıktım. Herkes derste olduğu için koridorlarda yankılanan uğultular vardı. Bazı öğretmenler ani çıkışlar yaparak, öğrencilerin ismini söylüyor, bazılarıysa dersi anlatırken sesini Amerikan dalgası gibi kullanıp, yükseltip alçaltıyordu. Sınıfın önüne geldiğimde bizimkinin ‘mıy mıy’ sesiyle derse çoktan başladığını fark ettim. Bu kadından hoşlanmıyordum ama liseden mezun olabilmek için bu dersi geçmek zorundaydım. Kapıyı tıklatmamla cümlesi yarıda kaldı ve ardından ‘Gel!’ sesi duyuldu. Sınıfa girmemle tüm gözler üzerime çevrildi. Lanet olsun, geç kalmanın kötü yanı buydu. 

“Asal Kara,” diyen kadın ‘Şimdi elime düştün,’ der gibi bakarken kollarını göğsünde bağladı. “Geceyi söndürdüğünüz yer, gündüz olduğunu hatırlatmakta geç kaldı sanırım.” Ailem bile benimle bu şekilde konuşamazken, bu kadının konuşması ve benim ona cevap veremeyecek olmam canımı sıkıyordu. Dilimi dişlerimin üzerinde dolaştırırken, cevap vermemi bekleyen meraklı gözlere baktım. Gözüme ilk çarpan Hale ve Masal’ın sınıfta olmamasıydı. Kısa bir an gözlerim kısıldı. İçimde bir haltlar karıştırdıklarıyla ilgili bir his belirdi. Daha sonra gözlerim Emre’ye kaydı. Geçen seneki kavgamızdan sonra bu kadının derslerinde her zaman gergindi. Belli ki yine kavga edeceğimizi düşündüğü için tırnaklarını yemeğe başlamıştı. 

Bana haksızlık yapmadığı sürece neden kavga edecektim ki…

Kadına döndüm. Şu andaki halimden keyif alan görüntüsünü bozmak için her şeyimi verebileceğimi düşündüm. Daha sonra annemin verdiği öğütler aklıma geldi. Bu kadından sonsuza kadar kurtulmak için sessiz kalmam gerektiğini kendime hatırlattım. Boğazımı temizledim ve benden beklenmeyecek bir incelikte geç kaldığım için özür diledim. 

“Derse katılabilir miyim?”

Kadının yüzündeki keyifli hal yavaşça silindi. Böyle bir şey söyleyeceğimi beklemediği, hafifçe aralanan dudaklarından ve boş bakan gözlerinden belli oluyordu. Birkaç saniye beni izledi. Amacımın ne olduğunu anlamaya çalışır gibi tek gözü kısıldı. Daha sonra başıyla içeri girmemi işaret etti. Yapmacık bir tebessümle teşekkür ettim ve kapıyı kapattım. Sıralarından arasından Emre’nin yanına yürüdüm ve cam kenarındaki yerimi aldım. Hiç acele etmeden deri montumu çıkardım. Sandalyemin arkasına astıktan sonra önüme döndüm. Hareketlerimi rahatsız bir ifadeyle takip eden kadınla göz göze geldiğimde belli belirsiz gülümsedim.

“Devam edebilirsiniz.”

Bu tavrımla sınıfta kıkırtılar yükseldi. Kadın kaşlarını çatarken burnundan soluyor gibi duruyordu. O laftan sonra, hiçbir şey olmamış gibi derse devam edeceğini mi sanmıştı. Çok yazık.
“Şşştt!”
Ellerini masaya vurarak sınıfı susturan kadın, bana ters bir bakış attıktan sonra dersi anlatmaya devam etti. Emre kulağıma doğru eğilerek “Asal vurdu, gol oldu,” diye fısıldadı. Belli belirsiz gülümserken başımı dışarı çevirdim. Kız meslek lisesini görmemle, aklım tekrar Bahar’la doldu. Yüzümdeki gülümseme silindi. Gözlerimi okulun bahçesinde dolaştırırken bir şey dikkatimi çekti. Gözlerimi kısıp, bahçeye giren kişiye daha dikkatli bakmaya çalıştım. Bahar’a benziyordu. Heyecanlanmıştım. Emre’nin dürtmesiyle sınıfa döndüm. Lanet kadın beni göz hapsine almıştı. En ufak bir yanlışımda gözümün yaşına bakmayacağını biliyordum. Bu yüzden dersin sonuna kadar onu dinliyormuş gibi yaptım ama aklım içeri giren kişinin Bahar olup olmadığındaydı.
Zil çaldı. Sanki şalter kaldırılmış gibi sınıfta sesler yükseldi. Herkes ayaklandı. Bende Emre’ye kafeterya da beni beklemesini söyleyerek montumu üzerime geçirdim. O kızın Bahar olma ihtimaline karşı hızla sınıftan çıktım. Koşar adım merdivenlerden indim. Nefes nefese kendimi dışarı atarken, kız meslek lisesinin zili çaldı. Çok şanslısın Asal Kara! Güvenliğe birazdan geleceğimi söyleyerek dışarı çıktım. Karşı okulun girişine doğru yürüdüm. Kalbim garip bir ritimle atmaya başladı. Ya Bahar değilse? 

“Kötüyü aklına getirme, kötüyü aklına getirme.”

“Nereye delikanlı?”

Ufak tefek, şiveli konuşan bir adam güvenlik olarak önümü kestiğinde hafifçe gülümsedim. “Bir arkadaşa bakıp çıkacağım,” dediğimde göbeğini oynatarak kahkaha atan adam “Burayı gittiğiniz barlara mı benzettin yeğenim,” dedi. Arkadaki okulu göstererek, “Bak hele bak, ne yazıyor orada? Necati Erdem Kız Meslek Lisesi. Neymiş? Necati Erdem Kız Mes-” diyordu ki sözünü kestim.

“Okumam yazmam Allah’a şükür var.” Adam kaşlarını çatarken “Karşıdaki okulun öğrencisiyim ve zamanım kısıtlı. Bir arkadaşla konuşmam lazım,” dedim. Gözlerini kuşkucu bir tavırla kısınca kimliğimi bırakmayı teklif ettim. Baştan aşağı beni süzdü.

“Zil çaldığında çıkmamış olursan, seni bulurum delikanlı ve-”

Sözünü bitirmesini beklemeden içeri girdim. Anında tüm bakışlar üzerime çevrildiğini hissettim. Daha önce bizim okuldan kimsenin buraya geldiğini sanmıyordum. Gördüğüm birkaç yüz de bunu kanıtlıyordu. Kimseyle göz teması kurmadan içeri girdim. Dışarı çıkmaya çalışan öğrenciler, beni gördükleri gibi sağa sola çekildiler. Burası bizim okulun düzeninden çok farklıydı. Etrafa bakınırken benimle ilgili olduğunu düşündüğüm fısıltıları duyuyordum ama ne konuştuklarını anlamıyordum. Zaten umurumda da değildi. 

Öğrencilerin yukarıdan indiğini görünce merdivenlere yöneldim. Sanki birkaç kişi peşime takılmıştı. Çünkü nereye gitsem aynı fısıltılar benimle geliyordu. Üçer beşer merdivenleri tırmandım. İlk kata geldiğimde etrafa bakındım. Sınıflarından çıkan öğrenciler beni görmeleriyle donakaldılar. Kapıların üzerinde yazan rakam ve harfleri fark ettim. Herkesin belirli bir sınıfı mı vardı? Garip…

Bahar 16 yaşında olduğuna göre, lise 2 olmalıydı. Bana doğru gelen bir kızı durdurup 10.Sınıfların nerede olduğunu sordum. Afallamış kız üst katı gösterince koşar adım yukarı çıktım. Nefes nefese koridorda ilerlerken kapıların üzerinde 10 yazan tüm sınıfları kontrol etmeye başladım. Her yerde benzer tepkilerle karşılaşırken önünden geçtiğim sınıfta görür gibi olduğum kızla duraksadım. Kapının üzerinde 10-A yazıyordu. Ön sırada masaya kapanarak uyuyan kızı daha net görmek için sınıfa girdim. En arka sırada oturan grup gelmemle kendi aralarında konuşmayı kesti. 
Başımı hafifçe yana yatırıp kızın yüzünü görmeye çalıştım. O sırada ayak ucuna düşmüş çikolata kağıdını fark ettim. Yüzümde sıcak bir tebessüm belirdi. Rahatladığımı belli edercesine derin bir nefes aldım. Olabildiğince sessiz bir şekilde başına gittim. Ellerimi Bahar’ın iki yanına yerleştirip öne doğru eğildim. Yüzüne düşen saçlarında, altındaki duru teninde göz gezdirdim. 
Garip ama onu özlediğimi yeni fark ediyordum.

Yorumlar