Veliahtlar - 20. Bölüm
BAHAR
Bazı sözler vardır. Ağızdan çıktığı an ateş olur, karşısındakini yakar. Bazıları ise, küle döndürür ve bir rüzgârla bilinmezliğe saçılmana izin verir.
Demir Kara ise kendi ateşti. Bir şey söylemesine gerek yoktu. Sadece bakması bile seni yok etmeye yetiyordu ama bu ona yetmemişti. Yakıştırdığı şey, benim yaşımdaki biri için iğrençti. Ben ne onun oğlu ne de onun kızıydım. Bir babam olmayabilirdi ama bu önüne gelenle birlikte olacağım anlamına gelmiyordu.
Darbe üstüne darbe yemiştim. Önce babam olduğunu iddia eden adamla yüzleşmem, sonra Asal’ın önünde yaşadığım utanç ve en son Demir Kara’nın gururumu ayaklar altına alması.
Beklemiştim. Asal’ın gelmesini, duvarlar üzerime üzerime gelse de beklemiştim ama saatler geçmiş, o lanet kapı açılıp Asal içeri girmemişti. Her geçen dakika işkence gibi gelmeye başlamıştı. Daha fazla dayanamayacağımı anladığımda toparlanıp kendimi dışarı atmış, gecenin bilinmezine doğru yürümeye başlamıştım. O sırada önümü bir araba kesmişti.
Korkmuştum. Arabanın kapısı açılıp içinden Demir Kara çıktığında, daha söyleyeceklerinin bitmediğini düşünmüştüm. Oysaki o benden özür dilemişti. Afallamıştım. Konuşmak istediğini söylediğinde önce reddetmeyi düşünmüştüm ama bir yandan da onun gibi birinin benim ayağıma gelecek kadar önemli ne söyleyeceğini merak etmiştim. Gün ağarana kadar konuşmuştuk. Benimle bir baba edasıyla konuşması garipsemiştim. Birkaç saat önceki adamı bu kadar değiştirecek ne olduğunu düşünmüştüm.
Belki de sadece en yakın arkadaşının kızı olmam…
Yaşananları bir de onun ağzından dinlemek kafamda bazı şeyleri netleştirmeme neden olmuştu ama yine de yalnız kalmak istediğimi söylemiştim. İtiraz edeceğini beklerken o bana yardım etmiş, pahalı bir otel odasını sınırsız olarak bana ayırtmıştı. Bir sıkıntımda ulaşabilmem için kartviziti uzatmıştı. Neden bana yardım ettiğini düşünecek çok zamanım olmuştu. En sonunda vicdan azabı çektiğinde karar kılmıştım.
Belki de beni, kızının yerine koymuştu. Aynı şeyi kızına yapsalar ne hissedeceğini düşünmüştü. Kim bilir…
Kaçmanın sadece ertelemek olduğunu anlamıştım. Her şeye baştan başlayacaktım. Hayallerimi gerçekleştirmek, kendi ayaklarımın üzerinde durabilmek için, o diplomaya ihtiyacım olduğunu fark etmiştim. Sonuç, okuldaydım ve soğuk bir masanın üzerinde, sanki her şeyi biliyormuş gibi bakan insanlardan kaçmak için uyuma taklidi yapıyordum.
Bir anda sınıftaki uğultu kesilince derin bir nefes aldım. Başımın şiştiğini şu anda fark ediyordum. Adım sesleri duyduğumda başımı kaldırma gereği duymadan gözlerimi kapalı tuttum. Birinin masama yaslandığını hissettim. Camdan dışarı bakmak isteyen biridir diye düşündüm ama birden burnuma enfes bir koku geldi. Yavaş yavaş tüm duyularıma sızarak beni çevreleyen kokuyu tanıyordum. Yine de kendimi o değil diye kandırmaya çalıştım. O olamazdı. Onun gibi birinin bu okulda işi yoktu. Benim okula gelip gelmediğimi bile bilmiyordu. Hangi sınıfta okuduğumu nereden bilecekti? Ama öteki taraftan bu okulda onun pahalı parfümünden alabilecek biri olduğunu sanmıyordum. Aksalar bile çakmasını alırlardı. Tabi üretildiyse…
“Kaçabilirsin ama saklanamazsın Maganda.”
Kulaklarımda beni yanıltıyor olamazdı. Yavaşça gözlerimi araladım. Asal’ın üzerime eğildiğini hissettiğimde kalbim deli gibi çarpmaya başladı. O saçlarımın arasında hissettiğim rüzgâr değil miydi? Yavaş bir şekilde başımı kaldırırken Asal da masadan destek alarak doğruldu. Yüzünde saklambaç oynayıp tüm herkesi sobeleyen çocuğun tebessümü vardı. O derece ukala…
“Burada ne arıyorsun?”
Asal’ın zaten az olan gülümsemesi yok oldu. Bunu sorduğum için kendimi kötü hissettim. “Seni,” dedikten sonra tekrar ellerini masanın üzerine koyup bana doğru eğildi. Burunlarımızın arasında birkaç santim kala durdu. “Şimdi soru sırası bende,” derken nefesi dudaklarımı gıdıkladı. Gözlerimi Asal’a kilitlerken “Ne yapmaya çalışıyorsun Bahar Ak?” diye sordu. Sesi az önceki rahatlığından arınmış, gerilmiş ve boğuklaşmıştı.
“Yalnız kalmaya çalışıyorum,”
Geriye çekildi. Aramıza biraz da olsa mesafe koyması üzerimdeki baskısını azaltmıştı. Gözlerini etrafta dolaştırdıktan sonra tekrar gözlerime odakladı. “Başarmış görünüyorsun.” İlk anda neyi kast ettiğini anlayamadım. Daha sonra arkadaşım olmadığını daha iyi söyleyemeyeceği dank etti. Bu lafın altında kalmamak için “Sen tepemde dikilene kadar evet,” dedim. Fısıltılar yükseldiğinde başımı kapıya doğru çevirdim. Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Resmen bütün okul bizim kapının önündeydi ve sınıf teneffüste hiç bu kadar kalabalık olmamıştı.
“O zaman en yakın arkadaşın olan yalnızlığa, bir süre vakit geçiremeyeceğinizi söyle.”
Kaşlarımı çatarak Asal’a doğru döndüm. Aklından neler geçtiğini çözemiyordum. Ne demek yalnızlığına bir süre veda et. Birden iğrenç melodili okul zili çaldı. Hocanın gelip Asal’ı bu sınıfta görme ihtimalini ve daha sonra yaşanacaklarını düşününce telaşla ayağa kalktım.
“Git artık.”
Sanki tam tersini söylemişim gibi üzerime yürüyen Asal “İşimi kolaylaştırdığın için teşekkür ederim,” dedi ve beklemediğim bir anda beni omzuna aldı. Ayaklarımın havalanmasıyla çığlığıma engel olamazken ellerimle ağzımı kapattım. Asal, açma gereği duymadığım çantamı eline aldı. İlk şoku üzerimden attıktan sonra “Asal!” diye bağırdım. “Ne yaptığını sanıyorsun? Beni hemen yere indirir misin?”
Olduğum yerde debelenirken sınıftan çıktık. Allah’ım ölmek istiyordum. Öğrencilerin kimisi gülüyor, kimisi alkışlıyor, kimisi bize bakarak dedikodu yapıyordu. Rezil olmuştum.
“Bu adam kaçırmaya girer!” dediğimde gülümsediğini hissettiğim çocuk “Teknik olarak kız. Doğum günü kızı,” dedi. Kaskatı kesilmiştim. Doğum günüm olduğunu nereden biliyordu? Asal dikkatli bir şekilde merdivenlerden inerken “Sen bunu nereden biliyorsun?” diye sordum. Cevap vermeyince sırtına vurmaya başladım. Sırt kasları o kadar gelişmişti ki, iki üç darbede elim zonklamaya başlamıştı.
“Asal Kara! Sana beni yere indirmeni rica ettim.”
“Şu okuldan çıkalım. İndireceğim.”
Çırpınmaya devam ettim. “Okuldan çıktıktan sonra değil. Şimdi indirmeni istiyorum.” Asal beni umursamadan yürümeye devam etti. “Hatta istemiyorum. Direk emrediyorum. Hemen beni yere indir, yoksa sırtını ısırırım.” Ufak bir kahkaha attığını duydum. “Şakam yok, gerçekten ısırırım,” diyerek tehdidime devam etmem Asal için hiçbir şey ifade etmemişti. Ters bir şekilde sırtına baktım. Az önce elimi zonklatan şey, ısırmaya çalışırken dişimi kırardı. “Asaaaaaaaal!”
İkinci zil çalarken bahçeye çıkmıştık. Millet derse gitmek yerine bizi takip ediyordu. Allah’ım bir daha ben bu okulda nasıl görünmez gibi davranacaktım. Pes edip çırpınmayı kestim. Kimseyle göz göze gelmemek için başımı eğdim. Asal kararlı bir şekilde çıkışa doğru yürümeye devam etti. Güvenlik amca bir şeyler söylerken çoktan dışarı çıkmıştık. Nereye gittiğini görmek için doğrulup arkaya baktım. Koleje mi gidiyorduk? Bizim okul yetmemiş bir de beni kendi okuluna mı rezil edecekti. Yo yo, buna izin vermem!
“Asal!” diye kararlı bir şekilde seslendikten sonra “Hemen beni yere indir!” diye bağırdım. Bir anda duran çocuk hızlı bir şekilde beni omzundan indirdi. Sinirle solurken üzerime düzelttim. “Ne yapmaya çalışıyorsun sen?” Saçlarımı düzelttikten sonra sert bir hareketle elindeki çantamı aldım.
“Rahatça konuşabileceğimi bir yere-”
“Seninle bir kere gitmek istediğimi nereden çıkardın sen?”
Çantamı omzuma asarken, “Seninle konuşmak istediğimi nereden çıkardın?” diye sordum. “Ayrıca doğum günüm olduğunu nereden biliyorsun?”
“Bitti mi?”
Tüm sorularıma karşılık verdiği cevap karşısında sinirle inlerken ayağımı yere vurdum. “Asal sen benden ne istiyorsun ya?!” diye bağırdığımda “Hayalini gerçekleştirmek istiyorum!” diyerek benim ses tonumla karşılık verdi. “O siktiğimin tavanına orta büyüklükte bir yıldız daha takmanı istiyorum!” Dudaklarım aralandı. Benim odamdaki tavanı, yıldızlarımı ve onların ne anlama geldiğini nereden biliyordu? Bir anda tüm sorularım cevaplanmıştı. Annem…
“Benim yüzümden o lafları işittin. Babamın açtığı yaraları onarmak istiyorum. Amcam yüzünden yapamadıklarını telafi etmek istiyorum. Mutlu olmanı istiyorum Bahar. Mutlu olurken yanında olmak istiyorum.”
Gözlerim yanmaya başlamıştı. Kendimi bildim bileli yalnızdım. Annem vardı ama aynı zamanda yoktu. Alışmıştım. Başta bu yüzden çok gözyaşı dökmüştüm ama zamanla alışmıştım.
“Bak yalnızlığın sonu yok tamam mı? Sen dur demedikçe çoğalacak ve gün geldiğinde, kurtulmak istediğinde başaramayacaksın. Çünkü yalnızlığın, en yakın arkadaşın sana yaklaşmaya çalışan herkese pusu kuracak. Bunu mu istiyorsun gerçekten?”
Gözyaşlarımla verdiğim savaşı kaybetmek üzereydim. Daha fazla konuşmasını istemiyordum ama susmasını söyleyecek bir hâlde değildim.
“Şimdi ya arkadaşlığımı kabul et ve benimle gel ya da yalnızlığına dön ve bir daha karşıma çıkma.”
Birkaç damla yaş, kirpiklerimin arasından kaçıp yanağımdan süzüldü. İlk kez biri arkadaşım olmak istiyordu. İlk kez biri arkadaşım olmak istediği için beni azarlıyordu. Gözyaşlarım etrafı flulaştırmıştı ama Asal’ın benden bir cevap beklediğini görebiliyordum. Cevap vermedim. Veremedim. Cevap vermek için ağzımı açtığım an hıçkırarak ağlamaya başlayacağımı biliyordum. Ağlamak istemiyordum. Tekrar Asal’ın önünde güçsüz olmak istemiyordum. Başımı öne eğdim. Titreyen elleriyle gözyaşlarımı sildim.
“Öyle olsun,” dediğinde başımı kaldırdım. Sinirli gözüken zengin bebesi alt dudağını ısırarak başını sallıyordu. “Yalnızlığınla sana mutluluklar,” deyip işaret parmağını bana doğrulttu. “Yalnız bir daha sakın benim karşıma çıkma. Bana borcun falan da yok. Hoşça kal.”
Blöf yapıyordu. Blöf yapması gerekiyordu. Arkasını döndü. Yürümeye başladığında gözyaşlarım sessizce yanaklarımdan süzülmeye başladı. Gerçekten gidiyordu. Blöf değildi. Bir şey yapmalıydım. Gitmesini istemiyordum.
“Tamam!” diye ardından bağırdığımda olduğu yerde durdu ama bana doğru dönmedi. “Gidelim ama bir şartım var,” dediğimde başını dikleştirdi. Önce omzunun üzerinden bana baktı daha sonra tamamen döndü. Gülmüyordu. Yüz hatları hâlâ gergindi.
“Doğum günü kızı benim. Ben ne istersem o olacak!”
**-**
ASAL
Şu anda bir şakanın içinde olmalıydım. Yoksa durakta otobüs beklememin başka bir açıklaması olamazdı. Bahar’a her baktığımda bıyık altından gülümsediğini görmek canımı sıkıyordu. Göz göze geldiğimizde dudaklarını birbirine bastırıyor, ne oldu der gibi başını sallıyordu. Ben ne istersem o olacak derken böyle bir şey kast ettiği aklımın ucundan bile geçmezdi.
“En sonunda ya…”
Bahar’ın bir adım öne çıkması düşüncelerimi bir toz bulutu gibi dağıtmıştı. Başımı onun baktığı yöne doğru çevirdim. Sarı renkli, tıklım tıklım duran bir otobüsün sokağın başında görünmesi şaka ihtimalini tamamen ortadan kaldırmıştı. Bakışlarımı tekrar Bahar’a çevirdiğimde garip bir ifadeyle etrafı incelediğini gördüm. Sanki kafasında bir şeyler hesaplamaya çalışıyordu. Ciddiydi. Ara ara gözlerini kısıyor, işaret parmağını belli bir ritimle dudaklarına vuruyordu.
“Burada,” diyerek yürümeye başladığında ne yaptığını anlamaya çalıştığım için kıpırdamadım. Omzunun üzerinden arkasına baktı. “Yürüsene Asal,”
“Niye yürüyoruz ya, buradan bineriz işte.”
Bahar abartılı bir şekilde gözlerini devirirken sıkıntılı bir şekilde iç çekmeyi ihmal etmedi.” Daha önce otobüs kullanmadığın ne kadar belli,” diye sitem ederek üzerime yürüyen kız aniden elimi kavradı ve beni az önce gittiği yöne doğru çekiştirmeye başladı. Normalde olsa beni bir adım bile olsa kıpırdatamazdı ama olayın şokuyla Bahar’a karşı koyamadım. Peşinden giderken ara ara başımı çevirip üzerimize gelen otobüsü kontrol ediyordum. Bir anda birine çarpınca önüme döndüm. “Yavaş ya. Üzerime çıksaydın bari,” diyerek kaşlarını çatan magandaya “O zaman önümde durmasaydın,” dedim. Gözlerini hafifçe kıstı.
“Zevkimden mi durdum. Otobüsün kapısı burada açılacak. Ne yapayım yani?”
Söylediği şeyin ne kadar saçma olduğunu fark etmesini bekledim ama ciddiyetini bozmadı. Otobüsün nerede açılacağını o nasıl bilebiliyordu ki? Şoförün aklını mı okuyordu? Bir anda duraktaki insanlar etrafımızı çevreledi. Tam acaba mı? diye düşünürken gelen otobüs tam Bahar’ın söylediği yerde durdu. Şaşkınlığımı gizlemekte zorlandığımın farkındaydım.
“Müneccim falan mısın sen?” diye sorduğumda belli belirsiz gülen kız “Sadece senin aksine otobüsü fazlaca kullanıyorum,” diye cevap verdi. Gerçekten söyleyecek bir şey bulamamıştım. Kapı garip bir tıslamayla açıldı. Bir anda etrafımdaki insanlar iteklemeye başladı. Daha ne olduğunu anlamadan Bahar’ın arkasından otobüse bindim. Üzerimi düzeltirken kızgın bir şekilde omzumun üzerinden geriye doğru baktım. Kulağımın dibinde bir ses yankılandı. Tekrar önüme dönerken farklı tonda başka bir ses daha…
“Ne yapıyorsun?”
Bahar elindeki kredi kartına benzeyen şeyi çantasına koyarken bir şey düşünür gibi yaptı. “Senin tabirinle otobüse gitmesi için benzin koyuyoruz diyelim.” Benimle dalga geçtiğini anlayınca imalı bir şekilde gözlerimi kıstım. Bahar ise keyifli bir kahkaha attı.
“Hadi be kardeşim ilerlesene!”
“Ne dikiliyorsun la orada yalı kazığı gibi!”
Arkamdaki bağırışlarla Bahar’ın gözleri benden dışarıdaki insanlara kaydı. Eğlenir gibi görünen hâli saniyesinde yok olmuştu. Bunu yüzündeki tebessümün silinmesiyle anlamıştım. Kime bağırdıklarını anlamak için arkama dönüyordum ki, Bahar tekrar elimi kavradı ve beni balık istifi gibi sıralanmış insanların içine doğru çekmeye başladı.
“Yalı kazığı diye bana mı dedi o?”
Otobüsün sesi ve insanların uğultusu sanki sesimi yutmuştu. Gerçekten çok kalabalıktı ve sıcak… İnsanlar ter içindeydi. Mide bulandırıcı bir koku her adımda daha da yoğunlaşıyordu ve kimse bu kokudan rahatsız gibi durmuyordu. Nefesimi bir yere kadar tuttum ama daha fazla nefes almaya ihtiyacım olduğu ve derin nefes alırken ciğerlerime bu pis havayı doldurduğumu fark ettim. Allahtan parfümümün yoğun bir kokusu vardı. En azından bir süre beni idare edebilirdi.
“Arkalara doğru ilerleyelim, boşlukları dolduralım!”
Kulaklarımdaki uğultuyu bile bastıracak güçteki gür sesle şaşkınca etrafıma bakındım. Boşluktan kastı, insanların birbirine değmemek için bıraktıkları mesafeyse, yok denecek kadar azdı. Allah aşkına, insanların mahrem mesafesine tecavüz eden bir araçta bu insanlar bu kadar rahat nasıl yolculuk edebiliyorlardı.
Bahar nasıl bu kadar rahattı? İnsanların arasından yılan gibi sıyrılıyor, yarattığı boşluktan benim geçmem için çekiştiriyordu ama ben onun kadar kıvrak ve ufak olmadığım için, yolumun üzerinde kim varsa çarpıyordum. Üzerine bir de damak şaklatmalar eşliğinde azar işitiyordum. Sanırım hayatımda hiç bu kadar “Kusura bakmayın, affedersiniz, özür dilerim,” kelimelerini arka arkaya sıralamamıştım ve buna karşılık kınayan bakışlarla karşılaşmamıştım. Ne hoş…
En fazla orta kapıya kadar ilerleyebildik. Bahar bana doğru döndükten sonra etrafa bakındı ve yanımızdaki direkteki bulduğu ufak bir yere tutundu. Ben de kendim için bir yer aradım ama maalesef tutamaç denilen şeylerin hepsi doluydu. Zaten fazlasıyla pis görünüyordu. Kim bilir benden önce kaç kişi bunları tutmuştu.
“Yavrum kaldır kollarını, teslim ol etrafın sarılı.”
Bakışlarımı Bahar’ın muzur suratıyla buluştururken “Böyle bir ortamda nasıl bu kadar eğlenebiliyorsun?” diye sordum. Yüzündeki gülümseme biraz daha derinleşirken “Ufo gören masum köylü gibisin, nasıl eğlenmeyeyim,” diye cevap verdi. Kaşlarımı çatarken araç birden hareket etti ve onun etkisiyle geriye doğru savruldum. Allah’tan nefes alacak kadar bile yer yoktu ki, sadece insanlara çarpmakla yetinmiştim. Kulaklarım cıklayan seslerle uğuldarken Bahar kıkırdamaya başladı.
Ciddi bir ifadeyle “Gülme,” dedim. Onun yüzünden bu hâldeydik. Keyifli gülümsemesini bastırmaya çalışmak için boğazını temizledi. Bir öğretmen edasıyla başını kaldırdı. “Otobüste sarsılmadan durmanın birinci kuralı, güçlü bacaklardır. Sörf falan yapmadın mı sen Allah aşkına?”
Bana sorduğu şeyi kulakları duyuyor muydu acaba? Tek kaşımı havaya kaldırırken “Sen çok yaptın sanırım?” diye sordum. Bir yandan da dengemi sağlayabilmek için çaktırmadan ayaklarımı aralamıştım. “Çoook,” diyen Bahar boştaki elini salladı. “İstanbul deniz, trafiği dalgadır. Bizim gibi insanların da sörf tahtası işte burasıdır.” Tam dolmuş şoförü olacak kızdı. Otobüsün nerede duracağını bildiğine şaşmamak gerekiyordu. Sıkıntıyla soluk verirken gülmemek için kendini zor tutan Bahar “Tamam tamam. Kızma hemen,” deyip yukarıdaki yatay boruyu gösterdi.
“Sana boşuna şarkı söylemedim. O kaslı kollarını kaldırıp, tut o boruyu.”
Söylediğini yapıp ellerimi kaldırıp tepedeki boruya asıldım. Dengelenmiştim. En azından kimseye çarpmıyordum. “Kasına kuvvet.” İzlendiğimi hissedince etrafı kolaçan ettim. Sağ arka çaprazımdaki ve sol önümde bulunan birkaç kişilik kız grubunun gözlerinin benim üzerimde olduğunu gördüm. Bunun hoşuma gitmesi gerekiyordu ama bu ortamda nefes almak ve düşmemek için o kadar stresliydim ki başka bir şey hissedemiyordum.
“İkinci kural,” diyen Bahar’a döndüğümde aramıza çantasını koyup bana iyice yanaştığını fark ettim. “Çantana, cüzdanına, telefonuna sahip çıkmalısın. Yoksa her an yokluğuyla boşluğa düşebilirsin.” Bu insan ziyanlığında, neredeyse kirpiklerimi bile kıpırdatacak boşluk yokken, insanlar ellerini mi çalıştırıyorlardı yani? Tıslar gibi gülüp “Hadi oradan,” dedim. Bahar ise ciddi bir ifadeyle “Cüzdanın, telefonun ve o şahane varlığın anahtarı nerede?” diye soru. Kesinlikle otobüsle ilgili fazla tecrübesi vardı. Bir an tereddüt etsem de “Bir tek cüzdanım arka cebimde, diğerleri deri montumda,” diye cevap verdim. Anladığını belli eden maganda önce deri montumun fermuarlı ceplerine baktı. Daha sonra da bana daha çok yaklaşıp elini arkama doladı.
“Ne yapıyorsun?”
Tereyağından kıl çeker gibi cüzdanımı eline alan Bahar, “Sana bir iyilik yapıyorum,” dedi ve aramızdaki çantasını açıp cüzdanı içine koydu. Şu anda hiçbir yere tutunmuyordu ve bir santim bile kıpırdamıyordu. Ben ise, şu boruyu bıraktığım an bu cüsseyle yaprak gibi savrulacağımı biliyordum. Oysa dediği gibi sörfte ve snowboardda iyi olduğum söylenirdi ama burası gerçekten bambaşka bir yerdi. “Eminim ki annemin maaşı kadar bir meblağı yanında taşıyorsundur.”
“Abartma,” desem de cüzdanımın içinin para dolu olduğunu hatırladım. Bu otobüs için fazlaydı. “Neyse ne, sonuçta ilk otobüs yolculuğunda kapkaça uğramanı istemeyiz.”
Ufak bir kahkaha atıp “Buradakiler sadece kapar, kaçabileceklerini sanmıyorum,” dedim. Emin misin? der gibi tek kaşını kaldırdı. O bana böyle davrandıkça söylediğim hiçbir şeyden emin olamıyordum. Bu kalabalıkta gerçekten bu kadar kolay hırsızlık yapılabiliyor muydu?
“Üçüncü kural, bu daha çok kızlar için geçerlidir. Arkanı kolla. Her an bir el seni fortlamak için hazırda bekliyor olabilir.”
Dehşete kapılmış bir yüz ifadesiyle “Şaka yapıyorum de,” dedim. Erkekler bu kadar adileşemez, yani… Ah! Yoksa onunda başına böyle bir olay…
“Benim başıma gelmedi ama, gelen kızları çok gördüm.”
Az da olsa rahatlamıştım. Madem bu kadar problemli bir yer neden benim arabamla gitmiyorduk ki?
“Artık neden burada olduğumuzu söyleyecek misin?”
Sesim sitemimi belli ederken Bahar ukala bir tavırla dudaklarını büzdü. “Halkın arasına karış istedim Demir Kara’nın biricik oğlu.” Kaşlarımı çatıp ne dediğini anlamaya çalışırken gözlerini devirdi. “Diyorum ki, Kaf Dağı’nın zirvesi eminim ki güzeldir ama seni ayakta tutan şey etekleri.”
Bu kızı gerçekten anlamak zordu. Söylediği şeylerle burada olmamızın hiçbir bağlantısını kuramamıştım. Duyan da benim herkese tepeden baktığımı sanacak. Allah aşkına beni ne sanıyordu bu kız?
“Zengin bebesi!” Doğru duyup duymadığımı anlamaya çalışırken kaşlarımı çattım.
“Seni zengin bebesi sanıyorum, aslında sanmıyorum. Baya ayan beyan ortada.” Ortam yeterince sıcaktı ve Bahar’ın yaptığı ithamlar sinirden daha da ısınmama neden oluyordu. Sakinleşmek için derin bir nefes aldım. Yoğun ter kokusu beynime bir şeyleri dank ettirmişti. Sırf, arabayla gitme konusunda ısrarcı olduğum için bunu yapmıştı. Belki de kulüpte onu sürüm sürüm süründürdüğüm için bu yolla öç alıyordu ya da geçen gün onu yalnız bıraktığım için… Ama yemeyecektim. Madem beni cüzdanımla vurmaya çalışıyorsun, ben de senin ağzını o yolla kapatırım.
“Arabası olan biri, otobüsü tercih etmez. Bunun zenginlikle alakası yok. Eğer imkânın varsa kullanırsın. Bu kadar basit.”
“İşte herkesin imkânı yok. Bunu göstermeye çalışıyorum.”
Sesimiz git gide yükselirken çevredeki insanların bizim konuşmamıza kulak kabarttığını hissediyordum.” Bunu zaten biliyorum ki ben.”
“Sadece bildiğini sanıyorsun. Anlamaya çalışsan…”
Cümlesini tamamlamadı. Sinirimi dizginlemek için bir nefes daha alıp “Anlamaya çalışsam ne?” diye sordum. Söylemek istediklerini içinde tutamayacak biri olduğunu biliyordum. Sadece biraz gaza ihtiyacı vardı. “Devamını getiremeyecek kadar korkaksan, o ağzı hiç açmayacaksın.”
“Ben korkak değilim.” O da sinirlenmeye başlamıştı. Güzel, en azından hislerimiz karşılıklıydı artık. “O zaman söyle.”
“Anlamaya çalışsan, bindiğimizden beri insanlara hastalıklıymış gibi yaklaşmazsın.”
Böyle bir şey demesini beklemiyordum. Ben mi insanlara hastalıklıymış gibi bakıyordum? Tamam ilk kez girdiğim ortamı garipsemiş olabilirdim ama bu insanları küçük göreceğim anlamına gelmezdi. Beni tanımadan nasıl böyle bir şeyle yargılardı? “Ben, buradaki insanlara hastalıklı gibi bakıyorum öyle mi?” diye sorunca Bahar alaycı bir kahkaha attı ve ardından “Ben bakıyorum da sana suçu atmaya çalışıyorum,” dedi.
“Ben sadece ortamı-”
“Bir ortamı içindekiler oluşturur. Yani buradaki insanlar-”
İşte şimdi tepem atmıştı. Yaptığı ithamlara bile sakin cevaplar vermeye çalışırken o utanmadan benim sözümü kesmişti. Hem de neden? Sadece yabancı olduğum bir ortamda istem dışı tepkiler verdiğim için. Ayrıca ben neden kendimi açıklamak zorundaydım ki…
“Bahar!” diye uyardığımda kısa bir an çevremdeki herkes sustu. Sırtımda onlarca göz hissediyordum. Gözlerimi Bahar’ın griliklerinden ayırmazken “Haddini aşma,” diye devam ettim. Sustu. Söyleyecek çok şeyi olduğunu gözlerinden görebiliyordum. Sözünü kesmemden dolayı öfkenin onu alev alev yaktığının farkındaydım ama o ağzını bıçak açmadı. Söylemek istediklerini zar zor bastırıyor ve rahatsızlığını belli ediyormuşçasına hafif ve gırtlaktan gelen bir homurtu çıkarıyordu.
Birden ne olmuştu da bu hale gelmiştik anlamıyorum. İkimiz de birbirimize öldürücü bakışlar atarken birkaç durak geçtik. Şoförün yaptığı ani frenle sendeleyen Bahar’ı yere düşmeden önce kolundan yakaladım. Belli ki tartışmamız dikkatini dağıtmıştı. Yoksa imkânı yok bana ders veren kız sendelemezdi. Ya da Allah’ın sopası yoktu işte…Gözlerimin içine bakarken az önceki hiddetinin yerini minnet duygusunun aldığını hissettim. Bu kız dengesiz miydi? Modu nasıl bu kadar kolay değişebiliyordu?
“Daha ne kadar yolumuz var?” diye sorduğumda başını tepede asılı olan ekrana çevirdi ve gözlerini kısarak bir şeyler saymaya başladı. “10 durak sonra ineceğiz,” dediğinde “Güzel,” dedim ve tekrar düşme tehlikesi yüzünden elimi beline yerleştirip kendime çektim. Bu hareketime şaşırsa da o da elini sırtıma koydu.
“11. Durağa kadar tıp oynuyoruz.”
**-**
Kapıların açılmasıyla kendimizi dışarı attık. Sanki ciğerlerim oksijene açmış gibi beni sürekli nefes almamla ilgili zorluyordu. Nefesimi tutmaya çalışmaktan başım ağrımaya başlamıştı. Gerçekten bu otobüs yolculuğu benim için ilk ve sondu. Yürümek bile daha sağlıklıydı.
Vapur iskelesine doğru ilerlerken deniz taksi çağırmayı düşündüm ama daha sonra aklıma otobüsteki kavgamız geldi. Yine Bahar’ın ağzına pay vermemek için peşinden ilerledim. Bir süre beklediğimiz vapura bindiğimizde en üst kata çıkıp, kendimize açık havada güneşli bir bank bulduk. Yolumuz uzundu. Neyse ki, burada havasız kalma gibi bir şansım yoktu. Bahar çantasından cüzdanımı uzattıktan sonra “Hemen geliyorum,” diyerek yanımdan ayrıldı. Cüzdanımı arka cebime sokarken telefonumun titrediğini hissettim. Kimin aradığına bakmak için cebimden çıkardım. Ah be! Emre’yi nasıl unutmuştum?
“Emre ya. Pardon-?”
“Neredesin lan sen?!” Bağırışıyla telefonu kulağımdan uzaklaştırdım ama buradan bile söylediklerini net bir şekilde duyuyordum. “On iki kere! Tam tamına on iki kere aradım lan! O rüzgâr sesi ne? Araban burada? Uçarak mı ayrıldın okuldan?”
“İşim vardı Emre.”
“Ne demek işim vardı? Ne zamandan beri işin vardı? Şimdi mi söylüyorsun bunu?”
Daha fazla saçmalıklarını çekmemek için akşama bize gelmesini söyleyip telefonu yüzüne kapattım. Vapur hareket etmeye başladı. Telefonu cebime koyarken Bahar’ın nerede kaldığını merak edip etrafa bakındım. Elinde bir tepsiyle uzayda yürüyormuş gibi adım atan kız gözlerini tepsideki şeylerden ayırmıyordu. Bardakların içinde sallanmaktan çay kalmamıştı. İyi ki bu kızı garson olarak işe almadık diye düşünürken ayağa kalkıp yanına gittim ve tepsiyi elinden aldım.
Tepside neredeyse boş yer yoktu. Gözlerimi abur cuburlardan Bahar’a çevirdim. Ne soracağımı anlamış gibi hemen cevaplamaya koyuldu.
“Kahvaltı etmeye fırsatım yoktu. Acıktım ve tost aldım. Ne kadar düşünceliyim ki bir yerin şişmesin diye sana da aldım. Diğer çikolataları falan da yolluk gibi düşünebilirsin. Yolumuz uzun.”
Cevap vermedim. Ne diyecektim ki? Boşan da semerini ye mi? Yerimize oturduk ve Bahar karnını doyururken ben onu izledim. Bu kız bu kadar şeyi yiyip nasıl kilo almıyordu anlamıyordum. Yaşamak için yemek yiyenlerden değildi. Kesinlikle zevk için yiyordu. Sanki günlerdir aç bırakılmış kadar iştahlıydı ve yemek yerken itici olmak yerine, sevimli gözüküyordu.
“Yesene,”
İrkildim. Bahar bakışlarıyla elimde tuttuğum buz gibi olmuş tostu işaret etti. “Ha,” diyerek kağıdını düzelttiğim tostan bir ısırık aldım. Hafifçe gülümseyen Bahar çayından bir yudum aldıktan sonra “Güzel değil mi?” diye sordu. Onun aksine konuşmak için lokmamı bitirmeyi bekledim.
“Fena değil.”
Gözlerini kısıp “Güzel desen şaşardım,” dedi ve çikolatalardan birini eline aldı. Alt tarafı bir tost, nesine güzel diyecektim ki? Paketini heyecanla açıp bir ısırık aldıktan sonra gözlerini kapatarak onu çiğnedi. Çıkardığı zevk sesleri aklıma başka şeyler getirirken etrafıma bakındım. Neyse ki birkaç kişi hariç kimse bu rüzgârda dışarı çıkmamıştı. O birkaç kişinin de bizi duyduğundan şüpheliydim. Yine de işimi şansa bırakamazdım.
“Bahar,” dediğimde gözlerini aralayan kız başını bana doğru çevirdi. “Şu sesleri çıkarmayı kesmezsen, çikolataları denize atarım.” Hafifçe tek kaşı havaya kalktı. Kısa bir an çikolataları kestikten sonra bakışlarını bana çevirdi. Yapamazsın der gibi bakınca “Ciddiyim,” diye devam ettim. Gözleri fal taşı gibi açılırken tüm çikolataları bir çırpıda kucağına aldı. Bunun beni durduracağını mı sanıyordu? Gerçekten bu kız beni hiç tanımıyordu.
“Seninle beraber denize atarım.” Alaycı bir kahkaha atıp “İşte bunu yapamazsın,” dediğinde meydan okurcasına kaşlarımı kaldırdım.
“Emin misin?”
Aynı şekilde karşılık verirken “Eminim,” dedi. İnatlaşmayı sevdiğini biliyordum ama beni sinir ederse neler olabileceğini öğrenmesini de istiyordum. Ufak bir göz dağından zarar gelmez diyerek “Görürsün yapar mıyım yapamaz mıyım,” deyip ayağa kalktım. Bahar ilk saniyeler tepki vermedi. Büyük ihtimal blöf olduğunu düşünüyordu. Beklemediği bir anda onu kucağıma almamla gözlerini kıstı. Korkuluklara doğru birkaç adım attım. “Yapamazsın,” dese de boynuma daha sıkı sarılmıştı. Gülmemek için kendimi zor tutarken ayaklarını dışarıya gelecek şekilde tuttum. “Yapamazsın,” deyince biraz daha bedenini dışarı çıkarttım. Birkaç çikolata kucağından kayıp hırçın dalgaların arasına karıştı. Korkuyla dalgalara bakan Bahar dehşetle iç çekti ve çığlık çığlığa boynuma sarıldı.
“Yaparsın. Ne olur yapma…”
Korkmuştu. Ufak bir kahkaha atıp geri çekildim. Bahar çırpınmayı kesti ama hâlâ sıkı sıkı sarılıyordu. Amacıma ulaşmanın verdiği haklı gururlar banka oturdum. Kucağımdaki Bahar yavaşça benden ayrıldı. Yüzündeki şaşkınlık iç çatışmasının gölgesinde yok oldu. Hiddetle bana bakmaya başladı. Gri gözleri sanki siyaha dönmüştü. “Şu anda ağzını burnunu kırmak istiyorum Asal Kara,” dediğinde tekrar kahkaha atmamak için dudaklarımı birbirine bastırdım. Buna daha çok sinirlenen Bahar inledi ve “Çok!” deyip koluma bir tane yumruk attı. Bu hareketi birkaç kere daha tekrarladıktan sonra “Çok kötüsün!” diye bağırdı. Ben ise daha yüksek sesle kahkaha atmaya başladım. Gözlerim yaşardı. Aynı şekilde Bahar’ın da gözlerinin dolmaya başladığını fark ettim. Vicdanım yavaş yavaş harekete geçerken keyifli yüz ifadem silinmeye başladı.
“Ödüm koptu,” Titreyen sesiyle yanağından bir damla yaş süzüldü. Başını öne eğdi. Hemen ciddi bir yüz ifadesine bürünerek “Hey,” deyip çenesinde akmak için bekleyen yaşı elimin tersiyle sildim. “Bana bak,” diyerek çenesinden tutup başını kaldırdım. Gözlerimin içine bakmasını sağladıktan sonra “Gerçekten seni aşağı atacağımı düşünmüş olamazsın değil mi?” diye sordum. Bir anda dudaklarının kenarı keyifle kıvrılan kız, “Gerçekten bu yüzden ağlayacağımı düşünmüş olamazsın değil mi?” deyip kalan üç çikolatayı eline aldığı gibi kucağımdan indi. Burnunu çekip gözlerini açıp kapatırken “Blöf böyle olur Asal Bey,” diyerek yanıma oturdu. Resmen blöfünü yemiştim. Çikolatasını açarken yüzünde hâlâ muzur bir gülümseme vardı. Tekrar bir ısırık aldı ve bu sefer ses çıkarmadan çiğnedi. Belli ki o da benimkini yemişti.
**-**
MASAL
Ali Dayı'yla hoş sohbet bir kahvaltıdan sonra tekrar yola koyulduk. Yol boyunca Hale'nin 'İlk dersi kaçırdık' diye söylenmeleri de olmasa güne güzel başladık diyebilirdim. Okulun sokağına girdiğimizde göz ucuyla taksimetreye baktım. Allah'tan Ali Dayı ‘kahvaltı benden’ demişti. Yoksa bu taksiler haftalığımın üzerine incir ağacı dikecekti.
“Müsait bir yerde inelim.”
Okulun giriş kapısına yakın bir yerde durdu. Taksiciye borcumuzu sorarken cüzdanımı aramaya koyuldum. O sırada Hale'nin kıpırdamadığını fark ettim. Normalde her şeyi bölüşmeye meraklı kızın kılı bile kıpırdatmaması dikkatimden kaçmadı. Başımı ona doğru çevirirken kaşlarının olabildiğine çatık olduğunu fark ettim. Onu neyin bu kadar kızdırmış olabileceğini anlamak için baktığı yöne doğru başımı çevirdim. Gördüğüm manzarayı idrak etmekte zorlanan beynim, dudaklarıma söz geçiremedi.
“Asal mı o? Değildir o? O mu o? Otobüs durağı değil mi o? Baya o... Oh... Oha!”
Asal'ın kalabalığı yara yara otobüse bindiğine de şahit olmuştum ya, ölsem de gözlerim açık giderdi. Babama altındaki arabayı aldırmak için dilindeki tüyleri harcayan çocuk, şimdi de otobüse binebilmek için insanları harcamıştı. “Yanındaki kız da Bahar.” Hale'nin dişlerini sıka sıka söylediği cümle canını ne kadar acıttığını gösteriyordu. “Asal'ın artık Bahar'la oluşunu sorgulamayı bıraktım ama otobüste oluşunu aklım almıyor.” Nihayet bal surat bakışlarını bana çevirdi. Gözlerindeki hayal kırıklığı bariz bir şekilde belliydi. Öfkesini bile gölgesine esir etmişti. Sulanmaya ramak kalmıştı ve tek kelimemle boncukları teker teker dökülecek gibi duruyordu. “Öğreniriz,” deyip taksiciye döndüm. “Öndeki otobüsü takip edelim lütfen.” Omzunun üzerinden küfür etmişim gibi bakan adama 'Ne var?' gibisinden başımı salladım.
“Kardeşim o kaç km hızla gidiyor biliyor musun sen? Kaç durağa uğruyor? Bu araba su yakmıyor.”
“Taksimetren de ateş ediyor abi. Vurulan biziz. Sana ne oluyor şimdi?”
Adam hasbinallah der gibi el kol işareti yaptı. “Hadi abicim bekleme yapma. Sen devam et. Ne tutarsa vereceğiz işte.” Adamın dua mı ediyor, küfür mü ediyor çözemediğim dudaklarından sonra araba hareket etti. Hoş etmese de gözden kaçırmayacağımızı birkaç dakika sonra anlamış oldum. Gerçekten taksicinin dediği kadar yavaş hareket ediyordu. Ara ara Hale'ye bakıyordum. Ellerini birbirine sıkıca kenetlemiş, gözünü ilerideki bir noktaya dikmişti. Ona baktığımın farkındaydı ama öylesine farkında değilmiş gibi duruyordu ki, sanki yanındaki varlığımdan bihaberdi. Aklından geçenleri az çok tahmin ediyordum ama hiçbir sorusuna net bir şekilde cevabım yoktu.
Asal'ın yine Bahar'la ne işi vardı?
Neden otobüse binmişlerdi?
Nereye gidiyorlardı?
Ne yapacaklardı?
Hale bununla yüzleşince nasıl toparlayacaktı?
Dura kalka uzun bir yoldan sonra deniz kenarına geldik. Deniz havasının arabanın içine dolması için camı araladım. Biraz olsun Hale'nin havasının değişmesini umdum. Otobüs tekrar durunca taksicinin sıkıntılı iniltisi dışarıdaki gürültüyü bile bastırdı. Hoş, son 5 seferdir bu ses bizim için bir durak habercisi oluyordu. Dikkatli bir şekilde inenleri incelerken Asal ve yanındaki Bahar'ı fark ettim. “Sağa çek abi sağa çek.” Heyecanlı bir şekilde adamın kolunu sarstım. Ya sabır geçen adam taksiyi uygun bir yerde sağa çekti. Bense gözlerimi ikizimden bir saniyeliğine bile olsa ayırmadım. Hiçbir güç onları kaybetme ihtimalini göze aldıramazdı.
“Borcumuz ne kadar?”
“2500 TL”
“Vat dedin gülüw?” Gözlerim taksimetreye ışınlandı. Belli ki para her şeyi göze aldırabiliyordu. Gerçekten o 4 rakam yan yana duruyordu ve ödemekten başka çaremiz yoktu. 2500 TL’yi çıkartıp taksiciye uzattım. Bir yandan da Asalları en son gördüğüm noktaya bakıyordum. Paranın üstünü alıp taksiden indim. Adam resmen gazı kökleyerek yanımızdan ayrıldı. Çevreyi kontrol ederken “Nereye kayboldu bunlar ya?” diye söylenmeye başladım. O sırada kulağıma çalına ses, günün geri kalanının bol ağlamalı geçeceğinin işaret fişeğini atmıştı.
“Adalar iskelesine gittiler. Adalar...”
**-**
ASAL
Uzun bir yoldan sonra nihayet Büyükada’ya gelebilmiştik. Bahar’ın şansına hava, normalden daha da sıcaktı ve adalarda sanki yaz yaşanıyordu. Tabi at pisliği kokusu da bu sıcak sayesinde daha da bir baskındı. Bu insanlar sürekli bu konuyla yazlarını nasıl geçirebiliyorlardı?
“Çok güzel ya…”
Bahar’a baktığımda en azından bir kişinin halinden memnun olduğunu gördüm. Zaten önemli olan onun mutlu olmasıydı. Bugün onun günüydü.
“Ne yapmak istersin doğum günü kızı?”
Bahar heyecanla zıplayıp önüme geçti ve beni durdurdu. “Aya Yorgi Kilisesi, Rum Yetimhanesi, Reşat Nuri Güntekin’in Evi, Ada Kule, Meryem Ana Kilisesi…” Bahar gezmek istediği yerleri nefes almadan sıralarken neredeyse tüm Büyükada’yı saymıştı. Bakışlarımı fark ettiğinde mahcup bir şekilde dudaklarını birbirine bastırdı. Gerçekten neden orta büyüklükte bir yıldız tercih ettiğini anlıyordum. O ufak yıldızlar bu hayali taşıyamazdı.
“Hepsini gezebilmemiz için, yarında burada kalmamız lazım ve ben akşama evde olmalıyım.”
Suratı asılan maganda başını öne eğdi. Saate baktım. Eğer zamanı planlı kullanırsak, her yeri gezebilirdik. Gerisin geri yürüyüp vapur seferlerinin en son saatine baktım. En kötü deniz taksi çağırır eve döneriz diye düşünürken kafamda her yere bir saat belirledim. Bahar’a doğru döndüğümde hâlâ aynı pozisyonda beklediğini gördüm.
“Eğer acele edersek, istediğin her yeri gezeriz.”
Ciddi misin? der gibi bakınca “Hadi,” deyip yürümeye başladım. Faytonla gezmek keyifliydi ama şu anda keyif yapacak zamanımız yoktu. Hızlı olmalıydık. O yüzden bisiklet kiralayan yere doğru yürümeye başladım. Yalnız bir terslik vardı. Normalde hoplaya zıplaya peşimden gelmesini beklediğim ayak sesleri yoktu. Omzumun üzerinden arkama doğru baktım. Bahar olduğu yerde durmuş, bisikletlerin olduğu yöne bakıyordu. Her halinden bir sıkıntısı olduğunu belli eden kızla duraksayıp arkamı döndüm. Tıpkı onun yaptığı gibi “Yürüsene,” dedim.
Bakışlarını bana çeviren kız ıkındı sıkındı ama bir türlü ağzındaki baklayı çıkaramadı. Yanına gittiğimde gözlerinin dolduğunu fark ettim. “Ne oldu?” diye sorduğumda alt dudağını dişlemeye başladı. Onu bu derece strese sokacak ne olduğunu merak ediyordum. “Bahar zamanımız kısıtlı ve sen şu anda bize vakit kaybettiriyorsun. Ne olduğunu söyleyecek misin?”
Bir anda “Faytonla gezsek olmaz mı?” diye sordu. Böyle bir soru beklemediğim için kuşkulu bir ifadeyle alnımı kırıştırdım. “Bisikletle daha hızlı oluruz,” dediğimde iki dudağını bastırıp ince bir çizgi hâline getirdi. Bir anda kafama dank eden gerçekle kaşlarım çatıldı.
“Bisiklet kullanmayı biliyorsun değil mi?”
Yanakları kızarmaya başlarken başını hafifçe hayır anlamında salladı. Şaka yapıyor olmalıydı. On altı yaşındaydı ve bisiklet kullanmayı bilmiyor muydu yani? Bakışlarımdan daha da utanan kız başını öne eğdi. Bisiklet kullanmaya beş yaşında başlamıştım ve babam öğretmişti. Belki de bu yüzden…
Merakla “Neden öğrenmedin?” diye sorduğumda tırnaklarına işkence yapmaya başlayan maganda “Bisiklet benim için lükstü. Ona o kadar para harcayamazdık. Ha tabi buna annemin çok yoğun çalışması da eklenince öğrenemedim işte. Babam da olmayınca…” dedi. Sesindeki kırgınlık yüreğime oturmuştu sanki. Babasız büyümenin bir bedeli daha…Ebeveynlerin kararlarının bedelini neden çocuklar çekerdi ki sanki. Neyse ki Cem babanın açığını telafi edebilirdim. O yıldızı tavana yapıştıracaksak, eksiksiz olmalıydı. Adaya gelip de bisiklet kullanmamak olur muydu hiç?
“O zaman planımızda ufak çaplı bir değişiklik yapalım.”
Bahar başını kaldırdı. Gözlerindeki beklenti belli belirsiz gülümsememe neden oldu. “Şimdi arkamda beğendiğin bisikleti kiralıyoruz. Sonra ben sana nasıl kullanman gerektiğini öğretiyorum. Kalan vakitte de ne kadar yeri gezebiliyorsak geziyoruz. Anlaştık mı?” diye sorduğumda kızarmış gri gözleri parıldadı. Yüzündeki heyecanlı gülümseme anlaştığımızı belli edince “Düş önüme,” dedim. Heyecanı yürüyüşüne bile yansımıştı.
Rengârenk bisikletlerin önünde durduk. Yüreği ağzındaymış gibi duran Bahar’ın sanki içi içine sığmıyormuş gibi zıplaması gülümsememe neden oldu. O gökkuşağı renklerinde bir bisikleti alırken, ben gece mavisini tercih ettim. Yürüyerek boş ve sakin bir yer aradık. Yeşillik bir alanda durup eşyalarımızı bıraktık. Ben önce bisikletin parçalarını anlattım. Daha sonra nasıl binmesi ve ne yapması gerektiğini uygulamalı bir şekilde gösterdim. Bahar dikkatle beni izlerken sıranın onda olduğunu söylememle kaskatı kesildi.
“Sanırım ben yapamayacağım.”
“Saçmalama Bahar,” deyip bisikletin üzerinden indim. Dikkatli bir şekilde kenara bıraktım ve yanına gittim. “Çok kolay olduğunu gördün. Ayrıca kullanmana ben yardım edeceğim.”
Bir süre daha itiraz etti. Daha fazla dayanamayacağımı anladığımda tek elimle bisikleti tuttum ve diğer elimle Bahar’ı kendime çekip belinden havaya kaldırdım. Çığlık atan kızı zorla bisiklete oturturken korkuyla boynuma sarıldı.
“Düşeceğim.”
“Biraz daha sıkarsan ben de öleceğim,” dediğimde hafifte olsa kollarını gevşetse de beni bırakmadı. “Bahar bana güvenmen konusunda kaç kez konuşacağız?”
“En son güvendiğimde…” deyip sustu. Babamın söyledikleri, günlerdir ortada olmaması aklıma gelince vicdanım sızlamaya başladı. Yarı yolda bıraktığımı mı düşünüyordu?
“Onu konuşacağız ama önce şu işi bitirelim. Hadi.”
“Denge konusunda iyi değilim Asal.”
“Ben seni tutacağım diyorum,”
“Ben de düşeceğimi söylüyorum.”
“Düşmeden öğrenemezsin maganda.”
“Düşeceksem öğrenmek istemiyorum zengin bebesi.”
Sıkıntıyla inledim. Her şeye kafa tutan, arabaların camlarını indiren kız ufacık bir bisikletten korkuyordu. Babam gibi sabırlı olmam gerektiğini kendime hatırlatırken “Eğer dediklerimi yaparsan, düşmeyeceksin,” dedim. Yine de sesimden sıkıldığım belli oluyordu. Ben babam değildim. Sabır konusunda onun kadar iyi değildim. Ya da Bahar benim gibi cesur bir çocuk değildi. “Hadi Bahar!” Hafifçe benden ayrılan Bahar gözlerimin içine bakarak “Düşmeyeceğime söz verir misin?” diye sordu. Gözlerimin önüne ufak bir kız çocuğu belirdi. İçten bir şekilde gülümsedim.
“Söz maganda söz.”
**-**
BAHAR
Babası olmayan bir çocuk için hayal kurmak zordur. Hele de annesi babasının açığını kapatmak için çok çalışması gerekiyorsa bu imkânsızdır. Tıpkı benim hayallerim gibi…
Bu yüzden bu zamana kadar hep basit şeyler hayal edip, kendi başıma gerçekleştirmeye çalışmıştım. Onlar ufak yıldızlardı ve tavanımın neredeyse yarısı onlarla kaplıydı. Bazılarına annemin ufak tefek desteği olduğu için orta büyüklükte yıldızı layık görmüştüm. Ama şu anda gerçekleşen hayalim, en büyük yıldızı hak ediyordu.
Kendimi bildim bileli hayal ettiğim iki şeyi gerçekleştiren çocuğa bakıp gülümsedim. Aslında ona kırgındım. Konuşmamız gereken konular vardı ama biz kaçabilecekmişiz gibi sürekli bu konuşmayı erteliyorduk. Yine de şu anda kırgınlığımı unutacak kadar mutlu hissediyordum.
“Bahar önüne bak.”
Asal’ın kulağımın dibinde bağırmasıyla irkildim ve önüme döndüm. Hem gidon kolunu hem seleyi tutuğu için bana sadece boştaki kolu tutmak ve pedal çevirmek kalıyordu. Yine de denge sağlamak konusunda iyi değildim. Asal ne kadar duruşumu düzeltmeye çalışsa da tüm ağırlığımı ona yüklercesine gövdesine yaslanıyordum. Gariptir ki bir kere bile şikâyet etmemişti. Bu kadar sabırlı olacağını tahmin etmemiştim. Gelen geçen insanlar bize bakarken yanaklarım kızarıyor, bakışlarımı kaçırmamla Asal’ın uyarısı kulağımda çınlıyordu.
“Pedal çevirmeye alıştın mı?”
Yaklaşık yarım saattir pedal çeviriyordum ve artık ayaklarım kendiliğinden hareket ediyordu. Başımı evet anlamında salladığımda “Güzel,” deyip beni tekrar doğrultan zengin bebesi “Şimdi de biraz gidona hâkim ol,” dedi. Daha ne olduğunu anlamadan kolu bırakmasıyla çığlık çığlığa “Hayır, hayır, hayır… Bırakma!” diye bağırdım. Asal saniye geçmeden kolu tuttu. Pedal çevirmeyi bıraktığım için bisikletle Asal’ın üzerine yığıldım. Son anda bizi yakaladı.
“Bahar!”
Dişlerini sıkarak adımı söylemesi daha da paniklememe neden oldu. Kalbim gümbür gümbür atıyordu. Bana baktığını bildiğim için başımı zengin bebesine doğru çevirmedim. Kesin bağıracaktı. “Bahar bana hiç yardımcı olmuyorsun,” diyerek beni doğrultmaya çalıştı. “Elimden geleni yapıyorum.”
“Elinden gelenin fazlasını yapmalısın. Sonsuza kadar bu şekilde bisiklet kullanamayız.” Yaptığım tüm çocukluğa rağmen sesi, fazla sakin çıkıyordu. Anlayışlı ve sabırlı…
“Biliyorum ama hazır değilim.”
“Ben seni tutarsam hiçbir zaman hazır olmayacaksın.”
“Düşerim Asal. Görmüyor musun? Sen tutarken bile sağa çekiyordum.”
“O benim çekimimden,” dediğinde gözlerimi kısarak Asal’a çevirdim. Gülmemek için kendini zor tutan çocuğa “Kendini beğenmiş küçük ego,” dediğimde matrak bir kahkaha yüzüme patladı. Daha önce dişlerinin düzgünlüğü dikkatimi çekmemişti. Hoş daha önce bu kadar yakınımda gülmemişti de. Bir insana gülmek bu kadar yakışırken neden sürekli cool takılmaya çalışırdı ki?
“Kendini beğenmiş küçük ego seni bırakırsa ne olur?” diyerek benden uzaklaşmaya çalıştığında tekrar durması için bağırmaya başladım. Beni bırakmayacağını biliyordum ama insanlara güvenmezdim. Deli bir anında yapmam dediklerini yapabilirlerdi. Asal kahkahalarla gülmeye başladı. Yoldan geçen birkaç kişi bize bakarak gülümsedi. Kim bilir akıllarından neler geçiriyorlardı. Oysa ki ben şu anda sadece bir zengin bebesinin gözünde rezil oluyordum. Allah’ım yerin dibine girmek istiyordum.
“Hadi bakalım maganda. Çalışmaya devam. Tut gidon kollarını,”
Gülümsemesini zar zor bastıran zengin bebesinin ciddi olduğunu anlayınca iki gidon kolunu kavradım. “Ben seni tutmaya devam edeceğim,” dediğimde başımı tamam anlamında salladım. Dengemi sağlayana kadar beni omzumdan destekledi. Zorda olsa dengemi sağladıktan sonra omzumdaki elini çekti. Panikle ona döndüğümde zikzaklar çizmeye başladım. Asal beni tekrar tutmaya çalışırken “Önüne bak!” diye bağırdı. Panikle ayaklarımı yere bastım. Selenin ucu belime çarpında hafifçe inledim. Popom karıncalanmıştı.
“Durmadan önce frene basman gerektiğini kaç kez söyleyeceğim.”
Azarlar gibi konuşmasıyla suratım buruştu. “Artık unutmam.” Elimi belime yerleştirip ovalamaya başladım. Asal derin bir nefes aldı. “Çok mu acıyor?” Sanırım lanet olasıca oturak ters bir noktaya gelmişti. Gözlerimi dolduracak kadar canım yansa da başımı hayır anlamında salladım.
“Ben seni zaten seleden tutuyorum. Neden arkana bakmaya çalışıyorsun ki?”
“Bir an panikledim.”
Nefesini sesli bir şekilde dışarı verdi. Sanırım şom ağzımı açmıştım çünkü Asal’ın sıkılmaya başladığını hissediyordum. Ee o da haklı. Sabır, sabır, sabır bir yere kadar. Alt tarafı bir bisiklet Bahar. Sen tek başına nelerin üstesinden geldin. Bunun mu gelemeyeceksin?
Yapabilirsin. Yaparsın. Yapacaksın!
“Tamam hadi devam ediyoruz.”
Başımı tamam anlamında sallarken seledeki yerimi aldım. Gerçekten uzun bir süre sert bir yere oturabileceğimi sanmıyordum. Gidonları kavradım. Parmak uçlarımı herhangi bir ihtimale karşı frenlere koydum. Derin bir nefes alıp pedalları çevirmeye başladım. Asal’ın beni tuttuğunu koşar adım yanımda yürümesinden anlıyordum. Kendi kendimi gazlamaya devam ettim. Yapabilirdim. Bacak kadar veletler yapıyordu. Yapmak zorundaydım. Çocuk oyuncağıydı ve ben kocaman bir kız olmuştum. Bir süre sonra uzaklardan bir alkışlama sesi geldi.
“İşte böyle maganda!”
Asal’ın sesinin bu kadar uzaktan gelmemesi gerekiyordu. Başımı geriye çevirmemle 30 m ötemdeki Asal’ın coşkulu halinin paniğe bürünmesi, dünyanın kaymaya başlaması ve kendimi sert bir şekilde yerde bulmam bir oldu. Acıyla inlerken dizimdeki ve dirseğimdeki bir bölge yanmaya başladı. Ayaklarım hâlâ pedalların üzerindeydi ve çekemiyordum.
“Bahar!”
Korku dolu bir feryatla yanıma koşan Asal yanımda diz çöktü. “Neden arkana bakıyorsun?! Başını çarptın mı? Neren acıyor?” Arka arkaya sorularını sıralarken endişeleniyor muydu yoksa azarlıyor muydu tam olarak çözemiyordum. İç çekerek koluma bakınca Asal dirseğimi kendinin göreceği şekilde çevirdi. Belli belirsiz kaşları çatıldı. Sanırım yaşayacaktım.
Birkaç kişi rezilliğimi görmek için etrafımıza toplandı. Her kafadan bir ses çıkıyor, iyi olup olmadığım sorgulanıyordu. “Sıyrılmış,” dediğinde dirseğimdeki yarayı görmeye çalıştım. Kıpırdamamla dizime ağrı saplandı. Yırtılan pantolonumun arasından gözüken kanlı dizimle gözlerim yanmaya başlamıştı. Ufak bir yaradan ağlayacak değildim ama bedenimin bir şekilde tepki vermesi gerekiyordu. Asal nereye baktığımı fark edince ayağa kalkıp bacaklarıma dolanmış olan bisikleti kenara çekti. Daha sonra pantolonumun yırtığından dizimi görmeye çalıştı. Başaramayınca dikkatli bir şekilde kumaşı yukarı doğru sıyırdı. Bembeyaz tenimde koyu kırmızı kan birkaç yol yapmıştı.
“Üç vakte kadar bana bir yol gözüküyor.”
Asal yaptığım salakça espri ile gözlerini devirdi. Oysa ben sadece acımı espriye vurmaya çalışmıştım. Dizimi bu hale neyin getirdiğini düşünürken bisikletteki tel gözüme çarptı. Allah kahretsin. O tel orada ne arıyordu?
Zengin bebesi bile dizime acıyarak bakıyorsa durum vahimdi. Yavaşça doğruldum. Daha önce de pek çok kez düşmüştüm. Düştüğüm gibi de tek başıma ayağa kalkmayı başarmıştım. Şimdi de bunu yapacaktım ama insanların meraklı bakışlarından daha hızlı kaçmak için biraz yardım alsam fena olmazdı. Asal’ın bacağımdaki ellerini tuttum. Ne yapmaya çalıştığımı sorgular gibi bana baktı. Ayağa kalkmak için hamle yaptım. Etraf bulanmaya başlamıştı. Dişlerimi sıktım. Onun verdiği acıya odaklanarak ayağa kalktım. Asal beni sıkı sıkı tutarken çimlere doğru yürümeye başladım. Dizimden aşağısını hissetmiyordum. Sanırım ilk şok yüzünden ayağım uyuşmuştu. Ya da tel sinire gelmişti. Allah’ım neden ben? Neden mutlu olduğum an?
Bizim toparlanmamızla kalabalık dağıldı. Çimlere inleyerek oturdum. Asal koşar adım yanımdan ayrılırken nereye gittiğine bakacak durumda değildim. Canım hiçbir zaman tatlı olmamıştı ama bu acı bedenime iğnelerin saplanmasına neden oluyordu. Alt tarafı bir kesik Bahar desem de canım acıyordu işte.
Güçlü ol ve sakın küçük bir kız çocuğu gibi ağlama!
Başımı kaldırıp etrafa bakındım. Asal ortada yoktu. İşin garibi bisikleti de yoktu. Bir an dehşete kapılırken son sürat üzerime doğru geldiğini gördüm. Beni yalnız bırakmadığı için rahatlamıştım. Gidonun kolunda bir poşet asılıydı. Sanırım markete ya da eczaneye uğramıştı. Yakınlarda ikisinin de olduğunu görmemiştim. Bu çocuk Google map gibi her şeyi nasıl bilebiliyordu? Yanıma gelmesiyle bisikletten atladı. Ben bu hareketi yapsam sadece dizi mi değil kafamı da yarardım.
“Söz vermiştin.”
Poşetin içinden ufak su şişesini çıkardı. Benimle değil de sadece dizimle ilgileniyordu. “Düşmeyeceğime dair söz vermiştin Asal Kara?” Cevap vermedi. Dizimi arkadan eliyle destekleyip suyu yaranın üzerine döktü. İç çekerken istem dışı bacağımı kendime doğru hareket ettirdim. Asal ayağımı diziyle yere sabitledi. Elini daha sıkı tutarak suyu dökmeye devam etti. Çırpınsam da kurtulamadım. Bir süre sonra yanma azaldı. Aynı şekilde dirseğimi de temizledikten sonra peçeteyle hafifçe kuruladı. Şu anda bana yardım ediyor olsa da ona kızgındım. Bana düşmeyeceğimi söylemişti. “Bisiklet düşmeden öğrenilmez.” Düşünceme verdiği cevap karşısında dudaklarım aralandı ama gözlerimi dehşetle fal taşı gibi açan şey, poşetten çıkardığı kolonyaydı.
“Sakın bana onu dizime dökeceğini söyleme.”
Asal kolonyayı açarken “Eczane yoktu. Mikrobunu almak lazım,” dedi. “Yok yok alma,” deyip ellerimle dizimi kapatmaya çalıştım. “Ben o mikropla yaşamasını öğrenebilirim.” Asal hafifçe gülümserken “Çocuklaşma,” dedi. “Mikrop kapacak hadi.” Ben de çocuk olmanın meraklısı değildim ama o kolonyanın verdiği acı aklıma geldikçe beş yaşındaymış gibi hissediyordum.
“Vücudun mikroba da ihtiyacı varmış.”
“Ufacık mikroptan bacağımı kesmezler ya?”
“Bence ben onlarla konuşayım. Belki zor kullanmak gerekmeden çeker giderler.”
Ben saçmalarken Asal ellerimi dizimden çekmeye çalışıyordu. “Bahar sinirlenmeye başlıyorum,” dediğinde omuz silktim. Sinirlenmesi mi önemliydi yoksa benim şu anda kolonyayla canımın yanması mı…
“Çek şu ellerini ya!”
“O elindeki kolonyayı bırak evlat.”
“Rıza baba, şu ana kadar çoktan pansumanı yapmıştık.”
“Günah benim, suç benim. Yardım bırak bu diz benim.”
Melodik bir şekilde söylediğim sözlerle donakalan Asal birkaç saniye sonra çarpık bir şekilde gülümsedi. En azından bir saçmalığım hoşuna gitmişti. “Bugün üzerinde ekstradan bir inat olduğunun farkında mısın maganda?”
“Asal gerçekten yanacak.”
“Yananı Allah görür.”
“Sen kolonyayı dökmekten vazgeç. Ben de seni görürüm hacı ne olur.” Hacı mı demiştim ben? Ne hacısı ya? Asal afallamış bir şekilde bana bakarken kahkaha atmaya başladı. “Hatun, hacı dedi ya,” dediğinde “Hatun deme lazım olur,” diye cevap verdim. Bir anda söylediğim şeyin farkına varırken gözlerimi sıkıca yumdum. Asal daha yüksek sesle kahkaha atmaya başladı.
Allah’ım rezillik üzerine rezillik yaşıyordum.
“Ya bugün benim doğum günüm! Hani her istediğim olacaktı? Hizmette sınır var. Sınır da kolonya!”
Derin bir nefes alan Asal gözleri kapalı bir şekilde bir süre bekledi. Nedense bu hali hafiften korkmama neden oluyordu. Gözlerini açtığı an beni buldu. Bakışlarının sertliğinden nefesimi tuttum. “Hadi,” dediğinde sesindeki soğuk hava tüylerimi diken diken yaptı. Sanırım daha fazla diretmenin anlamı yoktu. İstemeye istemeye ellerimi çektim ama sanki her an müdahale edecekmişim gibi dizimden çok fazla uzaklaştırmadım. Asal açtığı kolonyayı vicdansızca dizime döktü. Ufak bir çığlık attıktan sonra dudaklarımı birbirine bastırdım. Elimle yellemeye çalışırken Asal nefesini yaranın üzerine üflüyordu. Acı geçiyor muydu? Hayır. Ama en azından birazda olsa hafifliyordu. Bunu birkaç kere daha yaptı. Sonlara doğru bacağımın benden ayrı yaşamayı istediğine karar vermiştim. Çünkü artık dizimden aşağısını hissetmiyordum. Dirseğimi de temizledikten sonra iki yaramı peçeteyle sarmaya çalıştık. Başaramayınca ‘Açık yara daha çabuk iyileşir’ prensibiyle kendi hâline bıraktık. Asal etrafa saçtığı şeyleri toplarken bende bacağımdaki kurumuş kanı sildim.
“Daha iyi misin?”
Bisikletleri ve çantamı yakınımızda bir yere koyan Asal yanıma oturdu. Başımı evet anlamında sallarken elimdeki peçeteyi poşetteki çöplerin yanına koydum. “Biraz dinlen. Sonra kaldığımız yerden devam ederiz.”
“Ney?!” diyerek Asal’a baktım. “Eskiler boşuna bisiklete şeytanın arabası dememiş. Bir daha hayatta binmem.”
“Abart, abart.”
“Bu bacağın hesabını kim verecek hea? Zaten sözünü tutmadın. Onu da unutmadım!”
Asal başını iki yana sallarken gülümsedi. Hayatımda hiç bu kadar saçmalamamıştım ve daha önce kimse saçmalıklarım karşısında bu kadar sabırlı olmamıştı. “Teşekkür ederim,” derken ses tonum az önceye kıyasla kedi gibi uysal çıkmıştı. Milimetrik bir şekilde dudağı kıvrılan zengin bebesi “Önemli değil,” deyip kendimi çimlere attı.
“Aslında öne-”
“Şş…”
Cümlem yarıda kaldı. Ne olduğuna bakmak için başımı çeviriyordum ki omzumu kavraması ve sırt üstü uzanmam bir oldu. Soğuk çimler içimdeki yangını söndürecek güçteydi. Yorgunluğumu bu ana kadar fark etmemiştim. Berrak gökyüzü beni selamlayınca gülümsedim. Rüzgâr yüzümüzü yalayıp geçiyor, ardında tatlı bir ürperti bırakıyordu. Az önceki kaosun arka planında kuşların cıvıldadığını yeni işitiyordum.
Başımı Asal’a doğru çevirdim. Gözleri kapalıydı. Hafif bir tebessüm dudağının kenarına konmuştu. Ne düşündüğünü sormak istedim ama şu andaki huzur verici sessizliği bozmak istemiyordum. Tekrar başımı gökyüzüne çevirecektim. Bir anda bir şey görür gibi oldum. Başımı kaldırdığımda Asal’la aramızda duran tüylerle dolu karahindibayı fark ettim. O kadar güzeldi ki… Aklıma annemin anlattığı masallardan biri geldi.
‘Çaresiz prenses, her gün bir karahindiba ile dilek dilermiş.’
Dilek dileyebilirdim. Prensesin istediği mutlu olmasını sağlayacak bir prensti ama benimkisi sadece şanslı olmaktı. Eğer hayatta ufacık bile olsa şansınız varsa, her şey sizin istediğiniz gibi sonuçlanırdı. Sağlıklı olurdunuz, mutlu da huzurlu da… Uzanıp yerden kopardığım karahindibayı dudaklarıma götürdüm. Ömrüm boyunca ihtiyacım olan tek şeyi fısıldadım.
“Şans…”
Masaldaki gibi karahindibayı üfledim. Tohumları gözümün önünde uçuşmaya başladı. İzledim. İçlerinden birinin fısıltımı dilekleri gerçekleştiren bir şeye veya birine ulaştırmasını diliyordum. Elimde kalan sapı göğsüme koyup gözlerimi kapattım. Birkaç saat içinde bedenime yüklenen adrenaline rağmen, rahatlamış hissediyordum. Sanki uzun zamandır ihtiyacım olan tek şey, tüm sorunları geride bırakıp birkaç saat her şeyden uzaklaşmaktı. Daha önceki hiçbir doğum günümde bu kadar mutlu olduğumu hatırlamıyordum. Bunun için Asal’a bir kere daha teşekkür etmeyi düşünürken yanımda bir şeyler kıpırdadı. Gözümü açıp zengin bebesine baktım. Dizlerinin üzerinde çimleri incelediğini gördüm.
“Bir şey mi oldu?”
Dirseğimin üzerinde doğrulunca baktığım yerin çim değil de yoncalardan oluşan bir alan olduğunu fark ettim. “Batıl inançlarım yoktur ama hiç kimseyi de basit bir karahindibadan şans isterken görmedim. Şansa ihtiyacın varsa, dört yapraklı yoncaya sahip olmalısın.”
Beni duymuş muydu? Ne yaptığımı görmüş müydü? Onu bunu bırak inanmamasına rağmen benim için dört yapraklı yonca mı arıyordu?
Yattığım yerden dikkatlice doğruldum. Asal yoncaları incelemeye devam ederken “Dört yapraklı yoncaya inanmam,” dedim. Donakaldı. Sanki tüm çabası boşunaymış gibi hissettiğini biliyordum. Başını bana doğru çevirdiğinde bunu gözlerinde görmüştüm. Omuz silktim.
“Çünkü daha önce hiç görmedim.”
Olduğu yere oturdu. “Bence şansı getiren, dördüncü yaprak,” dediğimde saçma bir şey söylemişim gibi bakan zengin bebesi “Aynı şeyden bahsediyoruz,” diye cevap verdi. Damağımı şaklatırken başımı hayır anlamında salladım. Yerden iki tane üç yapraklı yonca kopardım.
“İnsanların yarısı üç yapraklı yoncadır.” Elimdeki bir tanesini Asal’ın kucağına koydum. “Bu sensin,” dediğimde kaşlarını çatan çocuk yoncayı eline alıp incelemeye başladı. “Senin şansa ihtiyacın olduğunu sanmıyorum. Doğuştan şanslısın,” derken gözlerini bana çevirip dik dik bakmasıyla konuyu dağıtmamaya karar verdim.
“Neyse. Bu yonca sensin ve seni şanslı yapacak şey tek bir yaprak.” Elimdeki yoncanın bir yaprağını kopardım ve avucumun içine koydum. “Eğer o tek yaprağını, daha doğrusu o yaprağa sahip olan kişiyi bulursan, tamamlanacaksın. Şansın dönmüş olacak.”
“Ruh eşi gibi diyorsun yani?”
Çıkarım yapan zengin bebesine bakıp bıyık altından baktım. “Aslında konu senken ruh öküzü oluyor.” Kaşlarını çatmasıyla matrak bir kahkaha attım. “Sonuçta öküzler yonca falan yiyor,” diye devam edince gözlerini kısan Asal “Öyle mi?” dedi. “Sen şimdi görürsün.” Geriye kaçmayı düşünemeden üzerime geldi. Bir anda beni gıdıklamaya başlayan zengin bebesiyle olduğum yerde debelenmeye başladım. Kahkahalarım ada havasında dolanıyordu.
“Öküz ha!”
Asal gıdıklamaya devam ederken durmasını söylüyordum ama o intikam alırcasına beni gıdıklamaya devam ediyordu. Alt tarafı öküz demiştim. Sanki yarasına basmışım gibi… Sanırım birazdan ölecektim ve ardımdan güle güle gitti diyeceklerdi. En sonunda pes eden Asal nefes nefese yanıma uzandı. Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Derin nefeslerle rahatlamaya çalıştım. Yüzümde aptal bir gülümseme vardı. Mutlu olmuştum. Annem haricinde ilk kez biri beni gıdıklamıştı.
“O zaman,” deyip derin bir nefes alan Asal’a başımı çevirdim. Yüzündeki samimi bir tebessümle bakışlarını benimkilere kilitledi.
“Şans için son kalan yaprağını getirecek kişiyi beklemekten başka çaren yok.”
**-**
Asal’la çimlerde uzanırken uzun uzun konuşmuş, aramızdaki tüm sorunları halletmiştik. Biraz daha bekleseydim Asal yanıma gelmiş olacaktı ama ben sabırsız Bahar, her zamanki gibi kafama eseni yapmıştım.
Ayağımın üzerine daha rahat basmaya başladığımda bisikletleri aldığımız yere teslim etmiş, tüm adayı faytonla dolaşmıştık. Görmek istediğim birkaç yeri elimizden gelen en hızlı şekilde gezmiştik. Sağ olsun Asal elinden geldiğince yürümeme destek olmuştu.
Havanın kararmaya başlamasıyla son vapuru kaçırmamak için apar topar iskeleye dönmüş, Asal’ın beni kucaklamasıyla ucu ucuna vapura binmiştik. Karnım guruldadığı için gelirken yaptığım gibi birkaç tepsiyi tıka basa doldurmuştum ama bu sefer Asal da bana eşlik ederek karnını doyurmuştu. Ada havası sanırım ikimize de yaramıştı.
Vapurdan indiğimizde hava kararmıştı. Asal beni eve bırakacağını, önce okuldan arabasını almamız gerektiğini söylemişti. Sabahki olanlardan sonra tekrar otobüsle gitmeyi teklif etmeye cesaret edememiştim. Asal bir taksi durdurmuş, taksimetrenin yazacağı fiyatı umursamadan okulun adresini vermişti. Sanırım zengin olmak böyle bir şeydi.
O kadar yorgundum ki, gözlerimi açık zor tutuyordum. Uzun bir yoldan sonra neyse ki uyumadan okula gelebilmiştik. Taksimetreye bakmak istesem de yüreğimin kaldırmayacağını hissedince kapıyı açtım. Dikkatli bir şekilde arabadan inerken Asal çoktan benim olduğum tarafa dolanmıştı. Tüm gün boyunca yaptığı gibi girmem için kolunu uzattı. Minnetle koluna girdim. Ağır adımlarla yürümeye başladık. Bizi fark eden güvenlik dışarı çıktı.
“Bir an hiç gelmeyeceğini ve tüm gece otoparktaki arabaya bir şey olmaması için uykusuz kalacağımı düşünmüştüm.”
Asal, güvenliğe selam verdi. Otoparkta yalnız başına duran bebeğe doğru yürüdük. Kapıları açan zengin bebesi, kibarlık yapıp önce benim oturmama yardımcı oldu. Kapıyı kapatıp kendi tarafına dolanırken kemerimi taktım. Asal motoru çalıştırıp arabanın tüm ışıklarını yakınca ön camın üzerine dökülmüş olan şeyler dikkatimi çekti. Ne olduğuna bakmak için öne doğru eğildim ve bir anda gözlerim fal taşı gibi açıldı.
Cama karahindiba tohumları dökülmüştü ve benim onları görmemi beklemiş gibi, hafif bir rüzgâr eşliğinde tüm tüyler dans ederek gökyüzüne karıştı. Bana şansı getirecek olan bu arabada olamayacağına göre…
Asal mıydı?
**-**
ASAL
Yorgundum.
Hem ada havası hem de Bahar'ı mutlu etme çabası beni haddinden fazla yormuştu. Magandayı evine bıraktıktan sonra oyalanmadan yola koyuldum. Bir an önce eve gidip, deliksiz bir uyku çekmek için yatağıma girmenin hayalini kurarken telefonum çalmaya başladı. Ekranda gördüğüm isim sıkıntıyla iç çekmeme neden oldu. Hayalimi birkaç saat daha ertelemek zorunda kalacağımı bildiren çağrıyı cevapladım.
“Emre”
“Neredesin lan sen?”
“Birkaç dakika içinde yanındayım.”
“Oğlum bak. Sehpaya tükürüyorum. Kuruyana kadar gelmezsen, yemin ederim. Her gelmediğin dakika için o çok sevdiğin berelerinden birini yakarım.”
Bu tehdit karşısında dehşete kapılmam gerekiyordu. Çünkü mevzu bahis olan benim berelerimdi ama konu Emre olunca sadece gülümsemekle yetinmiştim. Çünkü en değerli eşyalarıma dokunduğu anda başına ne geleceğini çok iyi bilen arkadaşımın o kadar cesaretli olduğunu sanmıyordum.
“Birazdan oradayım,” diyerek telefonu kapattım. Son sürat kalan yolumu tamamladıktan sonra nihayet evimin güzel ışıklarının aydınlattığı bahçeye giriş yapmıştım. Arabayı çalışır vaziyette bırakırken dikiz aynasından bir korumalardan birinin bana doğru koştuğunu gördüm. Eşyalarımı elime alırken kapı açıldı.
“Hoş geldiniz Asal Bey,”
Aşağı inmemi bekleyen adama “Hafta sonu dışarı çıkmayı planlamıyorum. Arabayı uygun bir yere çekersin,” dedim. “Emredersiniz efendim,” diyen adama hafif bir tebessümle tamam der gibi başımı sallayıp arabadan indim. İyi akşamlar dileklerimizi sunduktan sonra eve doğru yürümeye başladım. Dışarıya kadar çıkan sesi ilk duyduğumda duraksadım. Tanımadığım sesin kime ait olduğunu düşünürken kaşlarım çatıldı. İlk şoku attıktan sonra bunun sadece bir film olduğunu anlamanın rahatlığıyla derin bir nefes aldım ve eve doğru yürümeye başladım.
İlk başta anahtarları cebimden çıkarmaya üşenip kapıyı çalmayı düşündüm ama bu seste kapının zilini duymalarını düşünmek tamamen hayalci bir yaklaşım olurdu. Bu nedenle yürümeye devam ederken ceplerimde evin anahtarını aradım. Bulana kadar kapının eşiğine geldim. Tam anahtarı deliğe sokmak için kapıya yaklaşmıştım ki, hızla açıldı. Birkaç saniye kıpırdamadan bana öfkesini bakışlarıyla kusan Emre'ye baktım. Gerçekten sinirli gözüküyordu ve bunun nedeni sadece benim evde olmamam değil gibiydi.
“Tükürüğü 3 kere tazelemek zorunda kaldım amına koyayım. Neredesin?”
Emre'yi itip içeri girerken “Geldim işte,” deyip salona doğru yürümeye başladım. Ardımdan kapanan kapı sesi ve karşımda ağlayan iki kişiyle olduğum yerde durdum. İzledikleri film animasyondu ama Masal ve Hale, filme bakıp hüngür hüngür ağlıyorlardı.
“Bu iyi halleri.”
Kulağımın dibindeki sesle başımı en yakın arkadaşıma çevirdim. Emre salonda burnunu çeken iki kıza bakarken, “Birkaç saat önce de Serdar Ortaç şarkıları dinleyip ağlıyorlardı,” dedi. Yüzümü ne saçmalıyorsun sen gibi buruşturdum. Kaçamak bir bakış sırasında bakışlarımı fark eden Emre bana doğru döndü.
“Ciddiyim oğlum ama onlar da ciddi. Bu konuda dalga geçtiğim için kafama yediğim yastıkların haddi var hesabı yok.”
Bakışlarımı arkası bize dönük olan ikiliye çevirdim. Neden ağladıklarıyla ilgili en ufak bir fikrim yoktu. Bir gece ortada yoktular. O sırada ne olmuş olabilirdi ki? Emre'nin bana doğru yaklaştığını hissettiğimde tekrar başımı ona doğru çevirdim. Ağzında bir şey geveler gibi “Özel günlerinde olabilirler mi?” diye sordu. İkisi birden mi? Hiç sanmıyorum...
“İyi akşamlar hanımlar.”
Gür bir sesle salona doğru birkaç adım attım. Varlığımdan bihaber iki kız, sesimi duymalarıyla irkildiler. Aniden bana döndüklerinde yüzlerindeki paniği net bir şekilde görebilmiştim. Masal solgun yüzü ve kızarmış gözleriyle bana bakarken “Ödümüzü patlattın,” dedi. Bakışlarımı Hale'ye çevirdim. Sürekli çektiği ve büyük ihtimal silmekten kızaran burnuyla karda kalmış gibi gözüküyordu.
“Ekstra bir şey yapmadım.”
Kızarmış gözlerini kısan ikizim, “Bu gece gelmezsin diye düşünmüştüm,” dedi. Hale de ona katılıyormuş gibi suratını asmıştı. Gözümü kırparak neden der gibi başımı salladım. “Sen daha iyi bilirsin,” dediğinde kaşlarımı çattım. Neyden bahsediyordu bu kız? Gören de Bahar'la olduğumu bildiğini sanacak...
Bilebilirler miydi?
İmkânsız.
“Banyo yapıp geleceğim. Sizi de şu kasvetli havadan kurtaracak adam gibi bir şey bulunda. İzleyelim. Mesela korku filmi...”
Merdivenlere doğru yöneldim. Tam ilk basamağa adımımı atmıştım ki “Yap tabi. Ne de olsa korku filmini cenabet izleyemezsin,” cümlesi olduğum yere çakılmama neden oldu. Bir hışımla Masal'a döndüğümde gözlerini daha çok kıstı. “Hepiniz aynısınız!” Bu ne saçmalıyordu böyle. Bir an cevap vermek için ağzımı açtım. Masal ve Hale aynı anda televizyona doğru döndü. Yaşadığım şaşkınlığın alnımı kırıştırdığını hissediyordum. Emre'ye baktığımda 'Ben sana demiştim' der gibi omzunu silkti. Gerçekten ikisinin de özel günde olduğunu düşünmeye başlasam iyi olacaktı.
Sıkıntıyla iç çekerek merdivenleri tırmandım. Odama girip üzerimdekileri çıkartırken arkamdan gelen kişinin Emre olduğuna emindim. Bugün ortadan kaybolmamın nedenini öğrenmeden yakamı bırakmayacağını biliyordum. Göz ucuyla kapının eşiğinde duran çocuğa baktım. Kollarını göğsünün üzerinde bağlamış, kapının pervazına dayanmıştı.
“Ada’daydım.”
Kemerimi çözerken “Ada’daydın,” diyerek beni tekrarlayan Emre'ye bakmadan başımı evet anlamında salladım. “Bahar'la,” deyip pantolonumun düğmelerini açtım. “Ada’da ne bok yediğine cevap bulamadan, Bahar'la ne haltlar karıştırdığını mı çözmeye çalışacağım lan. Adam gibi anlatsana şunu amına koyayım.” Alaycı bir ifadeyle dudaklarımın kenarı kıvrıldı. Sadece boxerımla banyoya doğru ilerledim. Emre'nin peşimden geldiğini yere sertçe bastığı adımlardan anladım. Suyu açıp ısınmasını beklerken aynanın karşısına geçtim. O sırada gözüm saçlarıma takılmış tüy gibi duran şeylere takıldı. Aynaya doğru yaklaştığımda bunların tüy değil karahindiba tohumu olduğunu fark ettim. Bütün gün bunlarla mı gezmiştim ben. Ellerimi saçlarımın arasına geçirip karıştırdım. Emre'nin beni bu sefer de banyonun eşiğinden izlediğini hissediyordum. Sanırım ne olduğunu anlatmadan gerçekten peşimi bırakmayacaktı.
Suyun altına girdikten sonra hem duşumu aldım hem de tüm gün olanların hızlı bir şekilde özetini geçtim.
“Baya babalık yaptın.”
Havlumu belime dolarken gözlerimi Emre’ye diktim. Babalık yapmak gibi bir amacım yoktu. Sadece Bahar’ın mutlu olmasını istemiştim. “Bana öyle bakma. Bizi anlayacaklar. İkimize karşı olur bu dünya, özellikle Demir Kara,” dediğinde abartılı bir şekilde gözlerimi devirdim. Ufak havlumla saçlarımı kurulayarak yürümeye başladım. Emre geri geri giderken “Sevgililik yapacak halin yok ya,” dediğinde olduğum yere çakıldım. Saçlarımı kuruladığım pozisyonu bile bozamayacak kadar donakalmıştım. Aklımdan binlerce düşünce birkaç saniye içinde akıp gitti. Emre’nin gözleri kısılırken “Bildiğim kadarıyla hoşlandığın biri yok,” dedi. Sesindeki kuşku, var dememle üzerime atlayacak bir panter gibiydi.
Bahar’a o gözle hiç bakmamıştım. Farklıydı evet. Hatta tanıdığım hiçbir kıza benzemiyordu. Rahattı. Dünya yansa umurunda değilmiş gibi davranıyordu. Karşısındaki kişinin kim olduğu önemli değildi. Önemli olan ona ne yaptığıydı. Lafını sakınmıyordu, yapmacık davranmıyordu. Çünkü kimseden bir beklentisi yoktu. Özellikle de benden. Onun bu tavırları benim üzerimde de garip bir etki bırakıyordu. Kara soyadının verdiği sorumluluktan kısa bir an bile olsa uzaklaşabiliyordum. Sadece Asal oluyordum. Hatta bilmediğim yönleri bile keşfediyordum ama bunların hiçbiri ona karşı özel bir duygu hissetmeme neden olmuyordu. Çoğu zaman atışsak da Bahar hayatımdan çıkmasını istemediğim biriydi. Hayatımdaki yerinin ise, kuzenden öteye gideceğini sanmıyordum.
O yaralı bir kuştu. Rahatça kanat çırpabilmesi, güvenle uçabilmesi kısacası iyileşmesi için bir sevgiliye değil, bir babaya ihtiyacı vardı. Hayatına giren erkeğin yarasına derman olması gerekiyordu. Yara bandı değil.
“Lan!”
Emre’nin kükreyişi beni düşüncelerimden ayırmış, gerçekliğe dönmemi sağlamıştı. “Sakın bana Bahar’a âşık olduğunu söyl-”
“Ne aşkı oğlum ya. Yok öyle bir şey,” diyerek sözünü kestim. Elimdeki havluyu yatağa fırlattıktan sonra giysi odasına doğru ilerledim. Emre’nin hâlâ kendince çıkarımlar yaptığını duyuyordum ama Bahar konusu benim hassas noktamdı ve karşımdaki kim olursa olsun onun ağzına düşürmek istemiyordum. Üzerime rahat bir şeyler giydikten sonra odaya döndüm. Emre döner sandalyemi kırmak istercesine geriye yaslanmış, olmayan müzikte başıyla ritim tutuyordu.
“Aç mısın?”
Ritim tutmayı kesti. Ağır çekimde başını bana doğru çevirip gözlerimin içine baktı. Bakışlarımla sorumu yineleyince ışık hızıyla oturduğu yerden kalktı. O kadar hızlı kalkmıştı ki, sandalye olduğu yerde üç kez tur attı. “Hiç sormayacaksın sanmıştım. Ne yiyoruz? Bence pizza!” Yatağın üstüne bıraktığım cep telefonumu elime alırken “Kızların karnı aç mıdır acaba?” diye sordum. Emre’nin sessiz kalmasıyla başımı ona çevirdim. Sanki ana avrat sövmüşüm gibi bana bakan arkadaşıma ‘Ne var?’ der gibi başımı sallayınca “Aç mı dedin sen?” dedi. “Sehpanın üzerini görmedin galiba. Çöp almadı oğlum onların yediklerini. Hâlâ açız derlerse, semer sipariş ederiz.”
Alaycı bir ifadeyle dudaklarımın kenarı kıvrıldı. Odadan çıkmak için yürümeye başladım. Emre nefesini bıkkın bir şekilde üfleyerek peşimden ilerledi. Merdivenlerden inerken salonun sessizliği dikkatimi çekti. Kızlar bıraktığım yerde gözükmediği gibi televizyonda kapalıydı. Ortalık toplanmıştı. Sanki az önceki savaş meydanı tamamen benim uydurmamdı. Neyse ki Emre de şaşkınlığını gizlemekte zorlanıyordu ki, halüsinasyon görmediğime emin olmuştum. Hiçbir ses gelmese de mutfağa doğru ilerledim. O sırada bodrumdan gelen tıkırtılar merdivenlere yönelmeme neden oldu. Basamaklardan hızla inerken Masal’ın projeksiyonla uğraştığını gördüm.
“Yukarıda da izlerdik.”
Masal bana bakma gereği duymadan “Korku filmi izleyeceksek, ortam karanlık olmalı,” deyip belli belirsiz gülümsedi. Bu gülümseme pek masumane değildi. Aklından bir şeyler geçiyordu ve büyük ihtimalle bu işin ucu bana dokunacaktı.
“Masal sana bir şey söyleyeceğim.” Emre yanımdan geçip Masal’a doğru yürüdü. “Işıklar açılabildiği gibi kapanabiliyor da. Hani diyorum bu kadar zahmete girmeseydin de sadece salonun ışıklarını kapatsaydık.” Tıslar gibi kahkaha atan ikizim, küçümser bir tavırla arkadaşıma baktı.
“Hiçbir şey bilmiyorsun Emre Çelik.”
Tehditkâr bir şekilde gözlerini kısan Emre “Bana Game of Thrones geyiği yapma kızım,” dedikten sonra bana doğru döndü. “Haksız mıyım kardeşim ya? Ne işimiz var bodrum katında?” Tam cevap vermek için ağzımı açacaktım ki Masal tekrar lafa atladı.
“Korku is loading.”
Burnundan derin bir nefes alan Emre yavaşça arkasını döndü. Elini havaya kaldırıp sallarken “Beş kardeş is coming,” dedi. Masal kıkırdayarak “Allah is watching,” deyip yukarıyı işaret etti. Bıkkınca nefesimi dışarı verip, onları saçmalıklarıyla yalnız bırakmak için arkamı döndüm. O sırada elinde bardaklar, kucağındaki şişeleri tutarken merdivenlerden inmekte zorlanan Hale’yi fark ettim. Kola şişesi düştü düşecek gibi duruyordu ve bu yükseklikten düştüğü anda bodrum katta bomba etkisi yaratacağı belliydi. Büyük ihtimalle o panikle Hale’nin eli kolu boşalacak, art arda gelen kırılma ve patlama sesleriyle korku filmini bize peri kızı yaşatacaktı.
Olası bir kazayı engellemek için merdivenleri üçer beşer tırmanmaya başladım. Hale beni fark ettiği gibi duraksadı. Tam da düşündüğüm gibi panikledi ve iki şişeyi havada yakalamamla korktuğum şey başıma gelmedi. Hale’nin elindeki bardaklar olayın şokunu üzerinden atamadığı için pamuk ipliğine bağlı duruyordu. Bu nedenle şişeleri merdiven basamaklarına koyup bardakları elime aldım.
“Neden hepsini aynı anda getirmeye çalışıyorsun ki?”
Azarlar gibi çıkan ses tonum, Hale’nin iç çekmesine neden oldu. Bu kadarcık şeyden üzülmüş olabilir miydi? Yoksa hâlâ az önceki ağladığı konunun etkisinde miydi? “Hale,” dediğimde kırgın bir şekilde bana bakan kız “Tek başıma ancak bu kadar hızlı olabiliyorum,” dedi. Atarlanmış mıydı o bana? Yerdeki şişeleri tekrar kucağına aldı. Daha kararlı adımlarla aşağı inmeye başladı. Resmen merdivenin ortasında, elimde bardaklarla kalakalmıştım. Aklıma birkaç gün önce bahçedeki konuşmamız geldi. Bir anda gözlerimin önünde beliren hâli, içimi daraltmıştı. Belli ki yine benim yüzümden sinirliydi. Belki de bu siniri yüzünden ağlamıştı. İyi de ben yine ne yapmıştım ki?
Birkaç basamak inmemle aklıma gelen düşünce olduğum yere çakılmama neden oldu. Bahar’la beni görmüş olamazdı değil mi? Yani okulda değildi. Karşı okula gittiğim sırada gelmiş olabilir miydi? Ya da magandayı omzumda taşıdığım anlarda yakınlarda olabilir miydi? Kendimi düşünmeye, sabah etrafımızda olanları hatırlamaya çalıştım ama Bahar’la öyle meşguldüm ki, yanımızdan araba geçip geçmediğini bile hatırlamıyordum.
“Ne dikildin yalı kazığı gibi?”
Emre ne zaman karşıma geçmişti bilmiyorum ama söylediği iki kelime gülümsememe neden oldu. Yalı kazığı! Hayatımın en garip ama bir o kadar da eğlenceli günü tekrar hafızamda canlandı. Tabularımı yıkmaya çalışan Bahar’ın hâli aklıma geldiğinde hafif bir kahkaha attım.
“Çocuk açlıktan beynini yedi.”
Emre’nin şaşkın bakışlarının ardından söylediği cümleyle nerede olduğumu hatırladım. Bana doğru gelen Hale’nin kaşlarının çatıklığı yüzümdeki gülümsemenin silinmesine neden oldu. Kapı zilinin çaldığını yeni fark ediyordum. Bir hışımla yanımdan geçen peri kızı içindeki öfkeyi merdiven basamaklarından çıkarmak ister gibi adım atmaya başladı. Kimin geldiğinde bakmak için yukarı çıkmaya meylettim. O anda elimdeki bardaklar aklıma geldi. Gerisin geri dönüp elimdekileri Emre’ye tutuşturduktan sonra koşar adım merdivenleri tırmandım. Ben dış kapıya gidene kadar Hale elinde üç pizza kutusuyla görüş alanıma girdi.
“Pizza mı sipariş ettiniz?”
Kutuların üzerinden ukala bir şekilde bana bakan peri kızı, “Oradan bakılınca öyle mi gözüküyor?” dedi. Böyle bir cevap vermesini beklemediğim için olduğum yerde durdum. Hale ise gözlerini benden kaçırıp yürümeye devam etti. Tam yanımdan geçerken kolunu tutup durdurdum.
“Neyin var senin?”
Belli belirsiz dokunuyordum. Canını acıtmam imkânsızdı ama o yine de önce kolunu tuttuğum elime sonra da bakışlarını bana çevirdi. Bakışlarının sertliğinden yine de kolunu acıtıyor ihtimaline karşı elimi çektim. “Bir şeyim yok,” derken ki ses tonu bile benim tanıdığım kıza benzemiyordu.
“Emin misin?”
Başını sert bir şekilde evet der gibi salladı. “Neden ben var gibi hissediyorum?” diye sorduğumda alaycı bir ifadeyle dudaklarının kenarı kıvrıldı. “Demek konu benken bir şeyler hissedebiliyorsun.” Kaşlarımı çatmaktan kendimi alıkoyamadım. “Bu ne demek oluyor?”
“Hiç,” deyip adım atmaya yeltendi. Bu sefer kolunu daha sıkı kavradım. “Neyden bahsediyorsun?” diye sorduğumda başını sert bir şekilde bana çevirdi.
“Ne anladıysan o.”
Kaşlarımı biraz daha çatarken, “Bak Hale, kelime oyunu oynayamayacak kadar yorgunum,” dedim. Tıslar gibi bir kahkaha atan kız “Normal. Ada havası çarpar adama,” deyip kolunu hızla elimden kurtardı. Söylediği şey afallamama neden olmasaydı büyük ihtimal bunu başaramazdı.
Bizi görmüştü. Allah kahretsin ağlaması benim yüzümdendi.
“Ada havası acıktırmış olmalı. Pizzalar soğumadan yesen iyi olur.”
İğneler gibi konuştuktan sonra yürümeye başladı. Omzumun üzerinden başımı arkaya çevirdim ve huzursuz bir ifadeyle kaşlarımı çatarak onun merdivenlere doğru gidişini izledim. Bu kız tanıdığım Hale değildi. Bana ikinci kez bu şekilde davranıyordu ve ikisinin de nedeni Bahar’dı. Hayatıma giren hiçbir kıza bu derece ağır tepkiler vermemişti. Belki de hepsinin gelip geçici olduğunu bildiği için üstünde durmamıştı. Peki magandaya bu kadar ağır tepki vermesinin nedeni kalıcı olduğunu bildiği için miydi?
Başımı iki yana sallayarak kendimi gerçekliğe döndürdüm. Hale’nin merdivenlerden inmeye başladığını gördüğümde peşinden ilerledim. Üçer beşer indiğim basamaklarla Hale’ye yetişmiştim. Koltuklara yayılan Emre bizi görmesiyle heyecanla doğruldu.
“Oha lan. Pizza servisi bu kadar hızlandı mı? Hangi ara kızlara sordun da sipariş ettin?”
“Pizza mı sipariş edecektiniz?”
Masal tekli koltuğa oturdu. Emre hayretler içinde “Siz mi pizza söylediniz?” diye sorduğunda başıyla onayladı. “Bir şeyler yeriz diye düşündük.” Verdiği cevap karşısında gözleri fal taşı gibi açılan Emre “Keşke semer sipariş etseydiniz be Masalcığım,” dedi.
“Ne?”
“Yemiş yemiş sıçamamışsın. Hâlâ mı yemek derdindesin?”
Masal’ın öfkeyle dudakları aralandı. “Sen bana şişko mu demek istiyorsun?” diye carlarken çıkan sesi yüzünden suratımı buruşturmak zorunda kaldım. Emre ve Masal kendi aralarında her zamanki tartışmalarını yaparken Hale sehpaya koyduğu kutuları açmaya başlamıştı. Üçlü koltuğa kendimi un çuvalı gibi bıraktım. Yorgunluğumu şimdi daha iyi anlıyordum.
“Asal, şu nezaket fukarası arkadaşına bir şey söyle. Ben şişko falan değilim.”
Başımı Emre’ye çevirdim. Tam ağzımı açıyordum ki, o hiddetli gözlerini Masal’dan ayırmadan “Bro, şu obez ikizine bir şey söyle. Fukara olan onun iradesi,” dedi. Başımı Masal’a çevirdiğimde onunda aynı yüz ifadesiyle Emre’ye baktığını gördüm.
“Asal, şu terb-”
“Yeter!”
Bağırışımla burnundan soluyan iki kişi bakışlarını bana çevirdi. “Açlıktan başım çatlıyor, bir de sizin kavganızı çekemeyeceğim.”
“Ada havasındandır o.”
Herkesin dikkati Hale’ye kaydı. Sanırım sesli düşünmüştü. Çünkü bakışlarımızı fark ettiği an, kırdığı potu anlayıp telaşlandı. Şu anda yine iğneleme yaptığı için sinirlenmem gerekiyordu ama içinde bir yerlerde olan peri kızını tekrar görmek iyi hissettirmişti.
“Çok güzel kokuyor lan.”
Emre kimseyi beklemeden pizzaya daldı. Masal gözlerini kısarak filmi başlatmak için kumandayı eline aldı. “Yemekten sonra izleyelim,” dediğimde sen bilirsin der gibi omzunu silkti. Uzanıp bir dilim pizzayı elime aldım. Hale kola doldurduğu bardağı önüme koydu. Bana bakmamak konusunda ısrarcı olduğunu anladığımda onu kendi hâline bıraktım.
* *
Emre biraz kendine geldiği an yarışmayı gündeme oturtmuştu. Grupta olmamasına rağmen sürekli Masal’la konuşuyor, fikir alışverişi yapmıştı. Bir saat içindeki değişimleri gözlerimi yaşartırken, Hale’nin durgun yüzüne bakmaktan kendimi alıkoyamamıştım. Pizzasından ısırdığı ufacık lokmayı bile, kafasındaki düşünceler sayesinde en az 30 kez çiğniyordu. Dudağının kenarına bulaşmış olan mayonezi ya fark etmemişti ya da umursamıyordu. Kendimi bildim bileli yaptığı kola ve fanta karışımlı bardağına dokunmamıştı. Onun bu halinin nedeninin ben olduğunu bilmek canımı sıkıyordu. Pek iştah kalmadığı için elimdeki yarım pizzayı kutuya bıraktım.
“Ne izliyoruz?”
Masal parmaklarını yalarken “Dabbe serisi,” dedi. Yüzünde oluşan hain gülümsemeye karşılık gözlerimi kıstım. Filmin adını duymasıyla irkilen Hale “Hayır ya!” deyip pizzanın dışında kalan kısmını kutuya koydu. Oldum olası sadece içini yiyordu ya zaten.
“Onu izlemeyeceğimiz konusunda anlaşmıştık.”
Masal omuz silkerek yayıldığı koltuktan doğruldu ve ellerini ıslak mendille silmeye başladı. “Bal böceği!” diyerek bağıran Hale’nin korktuğu belliydi. Küçükken çok fazla rüya görürdü ve bunların birçoğu karabasan şeklindeydi. Bu nedenle bu tarz filmler onun her zaman korkulu rüyası olmuştu. Masal’ın bunu bile bile bu filmi seçmesinin altında bir şey vardı ama ne olduğunu kestiremiyordum. Kumandayı eline alan Masal “Emre ışıkları kapatsana,” dedi.
“Masal ya! Başka bir şey izleyelim.”
“Hayır bunu izleyeceğiz. Hadi Emre.”
Emre ışıkları kapatmak için ayağa kalktı. Hale gergince garip içeceğinden bir yudum aldı. Ellerinin titrediğini görebiliyordum. Masal ayarladığı filmi başlattı. Işıkların sönmesiyle titrek bir nefes alan Hale elindeki bardağı sehpaya koydu. Emre yayılır bir şekilde yerine oturdu. Masal bacaklarını koltuğun kolçaklarından sarkıtarak bize arkasını döndü. Filmin daha ilk saniyesinden başlayan müziklerle kasıldığını fark ettiğim Hale’nin belinden tutup onu kendime doğru çektim. Sırtının göğsüme çarpmasıyla nefesi kesildi. Başını bana doğru çevirdiğinde gözlerindeki şaşkınlık projeksiyonun ışığından belli oluyordu. Aralanmış dudaklarının kenarından duran mayonezi baş parmağımla sildim ve parmağımı ağzıma götürdüm. Bu hareketimle dudakları daha çok aralanan peri kızı güçlükle nefesini dışarı verdi. İşte şu anda kollarımın arasında olan kız Hale Erdem’di.
Kucağına düşen elini tuttum ve parmaklarımızı birbirine kenetledim. Tıpkı küçükken korktuğu zamanlarda yaptığım gibi. Yavaşça kulağına doğru yaklaştım ve diğerlerinin duymasını engelleyecek şekilde fısıltıyla konuştum.
“Korktuğun an elimi sık. Ben sana musallat olan tüm karabasanlara haddini bildiririm.”
Yorumlar
Yorum Gönder