Veliahtlar - 21. Bölüm
BAHAR
Evden çıkarken burada olma düşüncesi bu kadar ağır gelmemişti ama şu anda tam anlamıyla işkence çekiyordum. Ada havasının insanı yorduğunu söylerlerdi. Her zaman abarttıklarını düşünürdüm. Sonuçta bol oksijen ancak insanın ciğerlerini yorardı. Öyle değil mi? Fakat şu anda adım atacak bile enerjim yoktu. O kadar yorgundum ki, tek düşündüğüm şey yatağım ve onun içinde çekeceğim deliksiz uykuydu. Peki, ben neredeydim? Kulübün arka kapısına giden yolda... Peki neden?
Çünkü ben tam bir salaktım. İçerisini yöneten kişi babam olduğunu iddia eden adamdı. Kulübün sahibi amcamdı ve ben kuzenimin parçaladığım arabasının borcunu ödemek için buradaydım. Çünkü ben Bahar Ak’tım ve lanet olasıca onurum her şeyden önce gelirdi. Ailemden bile...
Aile.
Düşününce bir anda kendimi kalabalık bir ailenin içinde bulmuştum. Oraya ait hissediyor muydum? Hayır. Hissedecek miydim? Sanmıyorum. Bu zamana kadar aile kavramım çekirdeğin bir bölü ikisi kadardı. Ufak dünyamı dolduran, iyi günlerimde de kötülerinde de yanımda olan, beni sarıp sarmalayan tek kişi annemdi. Şimdi ise ayçiçeği tarlasına düşmüş gibi hissediyordum. Tanımam gereken o kadar kişi vardı ki, korkuyordum. Ayçiçeği demişken Ada havası acıktırdı mı ne?
Bıkkınca nefesimi dışarı üfleyerek arka kapıyı açtım. Yine o meymenetsiz suratlı şefi göreceğim için daha ilk saniyeden iştahım kaçsa da içeriden gelen kokular beni tekrar hayata döndürdü. Bu adam gıcık mıcıktı ama işinin ehliydi. Hoş bu kokular her zamankinden farklıydı sanki. Yeni lezzetler arayışına mı girmişti yoksa. Allah'ım düşüncesi bile midemdeki kurtların horon tepmesine neden oluyordu.
Koşar adım soyunma odasına gidip üzerimi değiştirdim. Ayaklarımı sürüye sürüye geldiğim yere gidebilmek için popoma motor takmış gibiydim. Ey yemek, sen nelere kadirsin böyle. Soyunma odasından çıktım. Saçlarımı toplayarak mutfağa doğru ilerlerken bir anda duraksadım. Enfes yemek kokularının arasından sızan tanıdık aroma kaşlarımın çatılmasına neden oldu.
Nikotin...
Bizim usta ne zamandan beri sigara içiyordu. Hem de o âşık olduğu mutfak sınırları içinde. Ayol adam yemeği azcık yaksa, mutfağı is oldu diye karalar bağlardı. Kısa bir an sigara böreğinin sigara gibi kokma ihtimalini düşündüm. Saçmaladığımı fark ettiğim an yürümeye devam ettim. Kapının önüne geldiğimde duraksadım. Nedense hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı hissine kapılmıştım. Kapının kolunu tuttum ve derin bir nefes alarak kapıyı açtım. İçeri girmemle olduğum yere çakılmam bir oldu. Elim hâlâ kapı kolunun üzerindeydi. Gözlerim ise dudaklarının arasına sıkıştırdığı sigaranın düştü düşecek gibi duran külünü umursamayan çocuktaydı. Reklamlardan fırlamış gibi duran bir havası yüzünden mi bu kadar kasıntıydı. Ya da benim geldiğimi fark edemeyecek kadar aklı yerinde değildi. Önlük yapılı vücudunu gizleyememişti. O omuzlarla Amerikan futbolu oynamak yerine neden Amerikan salatası yapmayı tercih etmişti ki? Boyu mutfak tezgâhına göre fazla uzundu. Bu yüzden hafifçe eğik durması gerekiyordu. Başına bone takmasına rağmen sarışın olduğunu görebiliyordum. Sarışın erkeklerden hiç hoşlanmazdım. Kesinlikle hepsi kendini beğenmiş olurdu ki, şekil 1-A’nın da farklı olduğunu sanmıyordum. Gözlerini bana bakmadığı için tam seçememiştim ama renkli olduğuna kalıbımı basardım. Kirli sakalı ona olgun bir görünüm sağlamıştı. Belki de olgundu. Nereden baksan 24 yaşında duru-
“Orada beni izlemeye devam edecek misin yoksa bir işin ucundan tutar mısın?”
Ses tonu, daha önce duymadığım kadar erkeksiydi. Aksanlı mı konuşuyordu o? Masadaki kapta bir şeyler karıştıran çocuk göz ucuyla bana baktı. Sanki düşüncelerimi sesle dile getirmişim gibi dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Bahar?”
Adımı mı biliyordu? Adımı nereden biliyordu? Kaşlarımı çatarken “Sen Bahar olmalısın,” dedi. Hayatımda ilk kez gördüğüm İngiliz aksanlı bir kas yığınının beni tanıması kadar belirgin bir kıyamet alameti olabilir miydi?
“Sen kim olmalısın?”
Dudaklarının kenarı hafif bir tebessümle kıvrıldı. Gamze sayılmayacak bir kıvrım anında yerini aldı. Keyiflenmiş miydi? Burnuma hiç iyi kokular gelmiyordu. Aslında geliyordu ama şu andaki konumuz bununla alakalı değildi. Kapının koluna işkence yapmayı bırakıp tezgâha doğru yürüdüm. Dudaklarının arasındaki sigaranın uzun külünü hâlâ düşürmemişti. Bu işte gerçekten usta olmalıydı.
“Beni nereden tanıyorsun?”
Elimi kolumu nereye koyacağımı bilemediğim için göğsümün üzerinde birleştirdim. Kabın içindeki cıvık şeyi çırpan çocuk kısık gösterini bana çevirdi. Düşündüğüm gibi gözleri renkliydi. Mavi… Ama bu tonu daha önce hiç görmemiştim ya da sigara dumanı beni yanıltıyordu. Sigarasını işaret ve baş parmağı arasına kıstırdı. Son bir nefes aldı ve dumanı dışarı üflerken sigarayı lavabonun içine bastırdı. “Seni tüm aile tanıyoruz,” dediğinde kaşlarım hafifçe çatıldı. Çocuk bana doğru dönerken “Ben Korhan,” dedi ve unlu elini bana doğru uzattı.
“Babasının yerine geçen ve öcünü alacak olan kişi.”
Önce unlu ellerine sonra garip bir mavisi olan gözlerine baktım. Babasının yerine geçen derken neyi kast etmişti. Gözlerim hızla çocuğun yüzünü taradı. Tanıdık geliyor muydu? Hayır. Neyin öcünden bahsediyordu o zaman?
“Nezaketen sana uzatılan eli sıkmak gerekiyor. Çırak.”
Lanet olsun. Çırak demişti. Bana şefin seslendiği gibi çırak demişti. Yoksa… Hayır ya, o meymenetsiz adamın oğlu falan olamaz değil mi? Bir kere bizim şef İngiliz değildi ki. Buram buram Anadolu kokardı ama bu çocuk… “Tabi ya,” diyerek elini çeken çocuk tekrar karıştırdığı şeye döndü. “Babam bu özelliğinden bahsetmişti. Nasıl düşünemedim ki…” Kulaklarımda şefin nezaketimle ilgili yaptığı yorumlar canlandı. Resmen aklıma gelen başıma gelmişti. Onun oğluydu ama neden buradaydı?
“Şef nerede?”
Yeni bir dal sigarayı dudaklarının arasına kıstırmış olan Korhan, pahalı çakmağıyla sigarasını yakarken bana baktı. O sırada mutfakta kimsenin olmadığı dikkatimi çekti. Burası neden bu kadar boştu. “Ve diğerleri nerede?” diye soruma devam ettiğimde Korhan sigarasından derin bir nefes alıyordu. “Bundan sonra baş başayız.” Afallar gibi söylediği cümleyi yineledim. Başıyla beni onaylarken “Çalışırken elimin altında insanların olmasını sevmem,” dedi. “O yüzden hepsini kovdum.”
“Kovdun mu? Senin böyle bir yetkin yok.”
Hafifçe tek kaşı havaya kalkarken dudaklarının kenarı tekrar ukalaca kıvrıldı. Yetkisi olabilir miydi? “Az laf çok iş çırak. Ben-”
“Bir dakika. Ben gerçekten anlamıyorum. Şef neden gitti, sen neden geldin. Buradaki onca kişiyi nasıl kovabildin. Öte yandan sen kulübün büyüklüğünü gördün mü? Buraya gelen insan sayısını biliyor musun? Allah aşkına iki kişi, o kadar insana yetecek yemekleri nasıl hazırlayacağız?”
Neredeyse nefes bile almadan tüm sorularımı sormuştum. Derin bir nefes alan çocuk ellerini iki yana açarak tezgâha dayadı. Allah’ım kollarında oluşan damarla karayollarından farksızdı. “Bitti mi?” diye sorduğunda gözlerimi sıkılmış gibi duran çocuğa çevirdim. Başımı bir kez evet anlamında salladım. “Güzel,” diye cevap veren çocuk “Ortalığı toplamakla başla,” diye emir verdi. Cevap vermek için dudaklarım aralanırken “İtiraz edecek tek bir kelime bile dudaklarından çıkmasın,” diye devam etti. Öfke sinir uçlarımı birbirine değdirip kıvılcım çıkarıyor gibiydi. O kim oluyordu da bana emir verebiliyordu?
Aynı onun şekilde ellerimi tezgâha dayadım ve öne doğru eğildim. “Sen benimle böyle konuşamazsın,” derken kelimeleri tane tane kullanmaya çalışıyordum. “Doğru,” diyerek bana doğru eğildi. “Ama senin dilinden konuşacak bir terbiye aldığımı sanmıyorum.” Dudaklarım şaşkınlıkla aralanırken kaşlarımı olabildiğince çattım.
“Sen bana terbiyesiz mi demek istiyorsun?”
“Neyse ki anlamanda sorun yok,” dediğinde daha fazla bu ukalayla aynı havayı solumak istemediğime karar verdim. Yüzüme alay eder bir gülümseme yerleştirip “Neyse ki anlamamla uğraşmana gerek yok,” deyip kendimi geriye doğru ittim. “İstifa ediyorum.” Tıslar gibi bir gülümseme dudaklarının arasından kaçtı. Söylediğimde ciddi olduğumu belli edercesine duruşumu dikleştirdim ve kollarımı göğsümün üzerinde birleştirdim.
“Edebilirsin.”
Böyle bir şey söylemesini beklemediğim için birkaç saniye aval aval Korhan’a baktım. O ise kendini geriye doğru itti. Tezgâha bıraktığı sigarasını dudaklarının arasına kıstırdı ve tekrar çırpma işine devam etmeden önce hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını belli eden cümleyi söyledi.
“Ben istediğim zaman. Şimdi etrafı toplamaya başla. Çok işimiz var.”
**-**
HALE
Asal’ı sevmek yaz günü kışa maruz kalmak gibiydi. Sabah ayazı bile, okula giderken yaşadıklarım kadar üşütmemişti. O kızla Adalar vapuruna bindiğini gördükten sonra zaman durmuş, beni o anlara hapsetmişti. Ne okula gidebilmiştim ne de eve dönebilmiştim. Sadece ağlamıştım. Ciğerim sökülene, gözyaşlarım tükenene kadar ağlamış…
Hatta amcamlara ne zaman geldiğimizi bile hatırlamıyordum. Bu olanlar yüzünden tüm gün Koray Avcı’nın Yazımı Kışa çevirdin şarkısını dinlemiştim. Emre geldiğinde teyzemler sanıp panikle müziği değiştirmiştik. Büyük ihtimal bizi deli sanmıştı. Hoş bu aşk yüzünden deliden de farkım kalmamıştı. Ağlamamıza kılıf uydurmak için izlemediğimiz bir film açmıştık. Ta ki Asal gelene kadar…
Kızgınlığım onu görmemle kırgınlıklarımın önüne geçti. Gözyaşlarım bıçak gibi kesildi. Kalbim soğuk ısırığına yakalanmış gibi hissizleşti ama şu anda içimdeki kopan fırtınalara güneş gibi doğacak bir harekette bulunmuştu ve ben ne tepki vereceğimi bilemediğim için kas katı kesilmiştim. Sırtım, nefes aldıkça inip kalkan göğsüne dayalıydı. Parmaklarımın arasında içimdeki kışı yakacak kadar sıcak olan parmakları…
Kulağıma fısıldadığı cümle yüzünden hâlâ tüylerim diken dikendi. Bir yanım bu anın hiç bitmemesini diliyordu. Diğer yanım Masal ya da Emre’den birinin bizi görmesiyle hissedeceklerimi düşünüyordu. Hele amcamlar… Biz bu kadar yakınken gelirlerse ne yapacaktım? Ama ne kalkıp gitmeye gücüm vardı ne Asal’a bakmaya cesaretim.
Titrek bir nefes aldım. Asal elimi daha sıkı kavradı. Nefesim kesilir gibi oldu. Ölmek gibi bir şeydi ama ölen yoktu. Sanırım ekranda oynayan filmden korktuğumu sanıyordu ama ben ne izlediğimizin bile farkında değildim. Avuç içlerim terlemişti. Nedense bu durum yanaklarımın alev alev yanmasına neden oluyordu. İstemesem de elimi çekmeye yeltendim ve sonsuza kadar bırakmasını istemediğim kişi, daha sıkı kavradı elimi…
“Mısır mı patlatsaydık ya?”
Emre’nin gözlerini ekrandan ayırmadan konuştu ama ben sanki bizi basmış gibi panikle ayağa kalktım. Bu hareketimle bana doğru dönen çocuğa bir açıklama borçlu olduğumun farkındaydım. “Ee,” derken önüme düşe birkaç tutam saçı kulağımın arkasına ittim. Sırtımdaki gözlerin beni daha çok gerdiğini hissedince “Ben gidip patlatayım o zaman,” dedim.
“Boş ver bal surat ya, sıkıntıdan patlasın bırak.”
Masal’ın robot temsili konuşmasına aldırış etmeden “Hemen gelirim,” dedim ve Asal’la göz teması kurmadan merdivenlere yöneldim. Normalde karanlıkta yön bulma konusunda iyi değildim ama bu sefer şansım yaver gitmişti. Düşmeden ulaştığım basamakları önce yavaş, Asalların görüş alanından çıktığım an koşar adım tırmanmıştım. Nefes nefese halimin nedeni bu değildi. Asıl neden on altı sene boyunca bekleyip kısacık da olsa yaşadığım yakınlaşmanın heyecanıydı. Ellerimi yanaklarıma bastırdım. O kadar sıcaklardı ki, annem olsa kesinlikle hasta olduğumu düşünürdü. Yüzümdeki aptal gülümsemeyi silmeye çalıştıkça daha da yayıldığını anlayınca, bedenimle savaşmayı kestim. Ağlamak, ağlamak getirir derlerdi ama ilk kez ağlamak tebessüm getirmişti.
Allah’ım şu anda bir rüyanın içindeysem bile, lütfen uyandığımda az önceki kısımlar gerçek olmuş olsun.
Aşağıdan gelen adım sesleriyle düşüncelerimden ayrıldım. Hafifçe eğildiğimde Asal’ın merdivenleri tırmandığını gördüm. Adrenalin, her hücremi ayrı ayrı titretirken ne yapacağımı şaşırdım. Sağa sola bakıyor, kendi etrafımda dönüyor, bir sağa bir sola gidiyordum. Resmen ne için yukarı çıktığımı unutmuştum.
“Hale?”
Donakaldım. İşte bu sefer yakalanmıştım ve arkamı dönmek istemiyordum. Büyük ihtimal Asal’ın yüzünde sorgulayıcı bir ifade olacaktı ve ben ona bakarken saçmalayacaktım. O da bir şeylerin olduğunu anlayacaktı. Ne yapacaktım ben? Adım sesleri yaklaştıkça daha güçlü gelmeye başladı. Derin birkaç nefes alıp kendimi rahatlatmaya çalıştım. “Hale,” diyerek yanımdan geçip önümde duran çocuk “Bir sorun mu var?” diye sordu. İşte tamda düşündüğüm gibi bakıyordu bana. Allah’ım ne diyeceğim ben şimdi?
“Peri kızı?”
Bunu dememeliydin. Bunu gerçekten şu anda dememeliydin. “Efendim,” derken sesim o kadar cılız çıkmıştı ki, sanki o sıfatın sahibi ben değildim. Asal elini bana doğru uzatıp kolumu okşadı. “Neyin var?” diye sorduğunda göz ucuyla kolumda hareket eden eline baktım. Neyim yoktu ki? Şu anda bayılmıyorsam kesinlikle bir mucize. “Hiç,” diyerek başımı iki yana salladım.
“Hiç,” diye beni tekrarlamasıyla bu sefer onu onaylarcasına başımı salladım. “Mısır patlatacaktın,” dediğindeki şüpheli tavrı aklıma neden geldiğimin dank etmesini sağladı. Buraya mısır patlatmak için çıkmıştım. “E-evet ama,” deyip kekelememi fark ettirmemek için sustum. “Ama?” Asal sen ne zamandan beri bu kadar soru sorar oldun ve neden hâlâ elin kolumda hareket ediyor. “Ama,” deyip ne söyleyeceğimi düşünmek için zaman kazanmaya çalışırken “Mısır bulamadın?” diye cümlemi tamamladı. İlk anda itiraz etmeyi düşündüm ama daha sonra söylediği şeyin ne kadar mantıklı olduğunu fark ettim.
“Evet. Evet mısırı bulamadım. Nerede olduğunu sormak için aşağı geliyordum.”
Asal’ın çatık kaşları gevşedi. Yüzünde milimetrik bir tebessüm belirdi. Kolumdaki eli yavaşça aşağı kayıp, tekrar elimi kavradı. “Gel göstereyim.” Beni mutfağa doğru çekmeye başladı. Zaten bunu yapmasa beni oradan, şu andaki hislerimle kimse kıpırdatamazdım. Gözlerim kenetlenmiş parmaklarımızda Asal’ın peşinden yürümeye başladım. Mutfağa geldiğimizde elimi bıraktı. İşte o an, bu büyük evin mutfağının neden bu kadar yakında olduğunu sorguladım. Asal dolaplardan birine yöneldi. Ben ise içimdeki harareti biraz olsun alması için su sebiline doğru yürüdüm.
“Çok az kalmış ama sanırım bize yeter.”
Asal’a saçma bir cevap vermemek için doldurduğum soğuk suyu dudaklarıma götürdüm. “Yalnız makinanın nerede olduğunu ben de bilmiyorum.” Arkamda açılıp kapanan dolap kapaklarıyla Asal’ın mısır patlatma makinesini aradığını anladım. Oflamasından da bulamadığını… Suyumu bitirene kadar ona zaman verdim. Arkamı döndüğümde ellerini belinin iki yanına koymuş mutfağı izleyen bir çocuk bulmayı beklemiyordum. Gözümün önüne bir anda ana okulundayken Masal’ın sakladığı arabasını bulmaya çalıştığı zamanlar geldi. Şu anda tıpkı o anlardaki gibi bakıyordu. Nefesini dışarı üfleyerek bana doğru döndü. Bakışlarımızın buluşmasıyla şaşkınlıkla alnı kırıştı ama dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Çaresizliğim hoşuna mı gitti?”
Ne söylediğini anlamaya çalışırken neden gülümsediğimi sordu. Gülümsüyor muydum? Ellerim yanaklarıma gitti. Buzdan farksız su bile sıcaklığımı düşürememişti. “Neden çaresiz olasın ki?” diye sorduğumda makinayı bulamadığını söyledi. “Mısırı nasıl patlatacağız?”
“Çok basit,” diyerek tencerelerin olduğu yere doğru ilerledim ve aralarından bir tanesini aldım. “Ananem hiç makine kullanmazdı,” deyip tencereyi ocağın üzerine koydum. Asal’ın beni pürdikkat izlediğini biliyordum. “Bizim için gerekli olan şeyler. Yağ…” Dolapların içinde sıvı yağı aramaya başladım. “Mısırdan vazgeçip yemek mi yapmaya karar verdin Hale?” Hafifçe gülümserken başımı hayır anlamında salladım. Neyse ki çok fazla aramama gerek kalmadan yağı bulmuştum. Tencereye bir miktar döktüm ve mısırları içine boşalttım. “Tuz,” deyip tuz kavanozunu elime aldım ve birkaç tutam serptim.
“Ocağı yakar mısın?”
Tencerenin kapağını kapatırken Asal arkamdan dolanıp ocağın başına gitti. Hafifçe sallayıp yağ, mısır ve tuzun iyice karışmasına yardımcı oldum. “Ve,” deyip e’leri uzatarak ocağa doğru yürüdüm. “Kas gücü,” deyip tencereyi ocağın üzerine bıraktıktan sonra Asal’a döndüm. “Kasına kuvvet.” Kaşlarını çatarak gözlerini benden tencereye çeviren çocuk “Ne yapmamı istiyorsun?” diye sordu. Bunu bilmemesine şaşırmamak gerekiyordu. Sonuçta o soylu bir kandı.
“Salla.”
“Ne?!”
“Tencereyi tut, ateşin üzerinde sağa sola salla.”
Sanki küfür etmişim gibi bana bakmıştı. Tenceredeki yağın kızmaya başladığını hafif hafif çıkan çıtırtılardan anlıyordum. Uzanıp kapağın içinden mısırların halini görmeye çalıştım. “Asal sallamazsan yanarlar,” deyip tencerenin kollarını tutarken “Bak şu şekilde yapacaksın,” dedim ve tencereyi var gücümle sallamaya başladım. Başımı Asal’a çevirdiğimde gözlerinin tencerede değil de arkamda bir yerde olduğunu gördüm. Yüzündeki keyifli ifade hoşuma gitmese de bana neden öyle baktığını merak ediyordum.
“Asal, nasıl salladığıma bakman gerekiyor.”
Alt dudağını ısıran çocuk bakışlarını bana çevirdi. Sanki gülmemek için kendini zor tutuyor gibi duruyordu. “Bakıyorum zaten,” dediğinde kaşlarımı hafifçe çattım. “Nasıl bakıyorsun, gözlerin arkam-”
“Tencereden çok popon sallanıyor Hale.”
Cümlemi yarıda kesmesi sorun değildi de, kestiği cümle daha soğumamış bedenimi tekrar ateşe vermişti ama bu sefer gerçek anlamda. Acıyla inlememle tencereyi sesli bir şekilde ocağın üzerine bırakmam bir oldu. Daha elimin ne hâlde olduğuna bakamadan bileğimi kavrayan Asal beni lavaboya doğru çekiştirdi. Birkaç saniye içinde yanan yer, soğuk suyla buluştu. Refleks olarak elimi geri çekmeye çalıştım ama Asal daha sıkı kavrayıp suyun altında tuttu. Parmaklarımın üzerine çıkıp yanan yeri görmeye çalıştım. O sırada iç çekme sesi mutfakta yankılandı. Sorun şu ki bu ses benden gelmemişti. Başımı Asal’a doğru çevirdim. Yüzündeki acı çeken ifade dudaklarımın aralanmasına neden oldu. Ufak bir yanık, hem de kendi teninde hissetmediği ufacık bir yanık için bu acı büyük değil miydi? “Asal,” dediğimde “Hı?” diye cevap verdi. “Korkma yaşayacağım.” Bakışlarını birkaç seferde bana çeviren çocuk ne söylediğimi anlayınca ifadesizliğine büründü. “Dikkatli olsana kızım ya,” diyerek suyu kapattıktan sonra bileğimi bıraktı. Birkaç kâğıt havlu koparırkenki fevri tavrı gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırmama neden oldu. “Evde yanık kremi olacaktı.” Burnuma gelen koku ve çıtırdayan seslerle panikle arkamı döndüm. “Ama eve fayda edeceğini sanmıyorum,” deyip koşar adım ocağa yöneldim. Tencerenin sapını tutmamla elimi çekmem bir oldu. Az önceki hareketim yüzünden ateşe yakın duran sapın erimediğine şükretmem gerekiyordu. “Bırak,” diyerek yanıma gelen Asal’ın elindeki bez, zekâsına bir kez daha hayran kalmama neden oldu. Dikkatli bir şekilde tencereyi ocağın üzerine oturtmadan önce gösterdiğim gibi birkaç kez salladı. Ben beni izlemediğini düşünürken o izlemişti. “Gidip kremi bulacağım. Bir şeye dokunma.” Sinirlenmişti ama kendimi yakmamdan dolayı mı yoksa onunla dalga geçmemden dolayı mı çözemiyordum. Her iki koşulu da düşününce gülümsememe engel olamıyordum. Kâğıt havluları çekip yanağın ne derece olduğuna baktım. Aslında abartılacak bir kızarıklığı yoktu ama sanırım Asal yap dediğim şeyi yapmadığı için kendini suçlu hissediyordu.
“Yanık kremi bulamadım ama,” diyerek mutfağa giren Asal, prospektüs olduğunu düşündüğüm kâğıda göz gezdirerek yürüyordu. “Pişik kremi buldum,” deyip başını kâğıttan kaldırdı. “Sanırım Güneş’in.” Ufak bir kahkaha atıp dudaklarımı devamının gelmemesi için birbirine bastırdım. “Pisik kremimi mi süreceğim Asal?” Kâğıdı tezgâha koyup kutunun içinden merhemi çıkarttı. “En azından kızarıklığını alır,” dediğinde kıkırdamaya başladım. “Saçmalama,” dediğimde gözlerini kısarak üzerime doğru yürüdü. O sırada tek tük mısırlar kapağa çarpmaya başladı. Gözleri tencereye kaydı ve üzerime gelmeyi bırakıp ocağın başına gitti. Tencereyi birkaç sefer salladıktan sonra tekrar yerine bıraktı ve bana doğru gelmeye devam etti. Bir yandan da merhemi parmağının ucuna sürdü.
“Asal gerçekten gerek yok. Acımıyor-”
Söylediklerimi umursamadı. Bileğimi kavradığı gibi yanık tarafı kendine çevirdi ve kuş tüyünden farksız dokunuşlarla kremi sürmeye başladı. Sanki hayatındaki en önemli işi yapıyormuş gibi ciddiydi ve bu onu bir kat daha sevmeme neden olmuştu. Ona baktığımı fark ettiğinde bakışlarını bana çevirdi. O kadar yakındık ki, göz bebeklerinin içinde kendimi görebiliyordum. Bu zamana kadar birçok kez bu kadar yakın olmuştuk ama şu anda hissettiklerim bambaşkaydı. Sanırım buna film başlamadan önce yaşadıklarımın etkisi büyüktü.
“Şimdi nasıl?”
“Hiç bu kadar iyi olmamıştı.”
Asal’ın keyifli bir ifadeyle dudaklarının kenarının kıvrılmasıyla dehşetle gözlerimi açtım. Aklımdan geçenleri dile mi vurmuştum ben? “Güzel,” diyerek bileğimi bırakan çocuk elimdeki peçeteleri alıp parmağını sildi. “Pişik kreminin işe yarayacağını biliyordum.” Peçeteyi top hâline getirip çöpe fırlattı. Tam isabet olduğunu görmek duruşunu dikleştirmesine neden oldu.
“Şimdi yanan diğer şeylerle ilgilenelim. Sonra da aşağıda patlamaya hazır olan ikiliyle…”
**-**
BAHAR
Sanayide araba toparlamak bile bu mutfağı toparlamaktan kolaydı ama neyse ki saatler sonunda başarmıştım. Daha ilk saniyeden de şefin kıymetini dağlara yazacak kıvama gelmiştim. Yaşlıydı, aksiydi ama en azından acıma duygusu vardı. Baktı gördü beceremiyorum, git köşede oyna der gibi bana bir şeyler ayıklattırırdı. En kötü depoya gönderir, malzeme taşıtırdı. Hiç olmadı 'Hadi evine' der popoma tepik atardı. En azından hepsi farklı bir aktiviteydi. Ya bu Korhan denen, hastalık derecesindeki titiz mahlukata ne demeliydi? Bir işi birkaç kez tekrarlamadan bittiğine inanmıyordu. İliğimi ömrümü kuruttu yine de sildiğim yerlerin kurumasına izin vermedi. Bir yer, 3 kere silinir miydi?
Hayır, adam babasının aksine zaten temiz çalışıyordu. Hatta fazla temiz. Seri katil olsa, kimse onu takip edemezdi. Öylesine ince işçilik. O ardı ardına yaktığı sigaraların külleri uzun ince bir yol olurdu da yine de Korhan istemeden düşmezdi. Peki, 'Her yer pis, her yer tozlu' modundaki annelere özenmesindeki amaç neydi?
“Aaaahhhh?!”
Sinirin bir tonuna bürünmüş sesi duyduğum an donakaldım. Neyse ki hâlâ kendimde olduğun için son anda kucağımdan düşmek üzere olan tatlı tabağını yakalamıştım. O kadar yorgunluğun üzerine tatlı iyi gider diye düşünmüştüm ama şu anda pek de iyi hissetmiyordum. Nefes alamıyor gibiydim. Ağzıma attığım lokma büyümüş, sanki beni boğmaya niyetlenmişti. Güçlükle çiğneyip enfes tadı olan tatlıyı, tatsız bir şekilde mideme gönderdim.
“Nerede bu tatlı?!”
Gözlerim kucağımda duran tabağa kaydı. Midem de oluşu sanırım istediği cevap değildi. Hangi akla hizmet gerginliğimi geçirsin diye bu tatlıyı seçmiştim ki...
“Lanet olsun! Lanet olsun!”
Bağırışına, masaya sesli bir şekilde vurması eşlik edince olduğum yerde sıçradım. Az kalsın bu sefer tabağı düşürüp kırıyordum. Reflekslerime teşekkür ederken gerginliği geçsin diye kalan parçayı ona verip vermemeyi düşündüm.
Korhan anlamadığım bir aksanla söylenerek mutfakta dolaşmaya başladı. Bu adam kesinlikle kaçıktı. Bu kadar sinirlenecek ne vardı? Altı üstü bir tatlı. Yine yapardı ne olacak ki...
Dolap kapakları sesli bir şekilde açılıp kapandı. Sanırım hâlâ tatlıyı arıyordu. Belli ki birkaç kez dolapları kontrol etmeden orada olmadığına inanmayacaktı. Manyak işte. Yaptığı şeylere kendinden ne katıyorsa artık, onlara bir şey olduğu an çocuğuna bir şey olmuş gibi davranıyordu. Yenmek için yapılan tatlının utanmasa turşusunu kuracaktı. Ah... Düşündüm de bu tatlının üzerine bir salatalık turşusu olsa, tuzlu tuzlu...
“Bahar neredesin?!”
Adım, beynimdeki tüm düşünceleri kışkışladı. Beni arıyordu. Arayan belasını da bulurdu, Mevla’sını da... Sanırım bu olayda bela benim için söylenmişti. Belki de onun için... Pusuya yattım. Öfkesini belli eden adım sesleri sayesinde nerede olduğunu az çok tahmin ediyordum. Tehlike geçene kadar buzdolabı ve duvar arasındaki yerimden çıkmamaya karar verdim.
Korhan'ın sövdüğünü düşündüğüm cümleleri eşliğinde parmağımla tabaktaki sosu sıyırdım. Ağzıma götürdüğüm an istemsizce gözlerim kapandı. Altı saattir uğraşmasının hakkını vermişti. Bir tatlının tabağı süsleyen sosu bile bu kadar mı lezzetli olurdu. Bu adam bu işte gerçekten bir numaraydı.
“Sen!”
Parmağım dudaklarımın arasında kalakaldım. Yakalanmıştım ve üzerimdeki bakışlar hiçte hayra alamet değildi. Bir çeşit kıyamet habercisi olmalıydı. En yakıcısından...
“Sakın bana kucağındaki tabağın benim altı saattir uğraştığım şey olduğunu söyleme. SAKIN!”
Bakışlarımı sanki orada olduğunu bilmiyormuşum gibi kucağımdaki tabağa kaydırdım. Sesli bir şekilde yutkunurken parmağımı ağzımdan çektim.
“Tamam. Söylemem.”
Kelimeler ağzımdan dökülür dökülmez, Korhan yumruklarını sıkarak kükrercesine bağırdı. Ses, büyük mutfağın boşluğundan kaynaklı mı emin olamadığım bir hızla yankılandı. Neredeyse kapılar titreyecekti. Tavanda avize olsa kesin şangur şungur sallanmıştı. Geriye doğru kaydım ve duvara tamamen yapıştım. Kapana sıkışmış gibiydim. O geniş omuzlarla bu daracık alana girebilir miydi? Bu sinirle o fare deliğine bile girmiş olsam girer beni çıkarırdı. Allah’ım... Sığınak gibi hissettiğim yerin, bana mezar olmasını sağlayacak tatlıyı eski haliyle tabağa koyacak bir yol göster Yarabbi...
“Sana mutfağı temizlemeni söylerken, o tabaktan bahsetmiyordum. Alt tarafı 5 dakika yanından ayrıldım ya! 5 dakika! Beş! O koca tatlıyı 5 dakikada nasıl yiyebildin sen?”
Sanki çok katlı düğün pastasından bahsediyordu. Alt tarafı süslü bir tabağa konan insanlık için büyük, benim için küçük bir tatlı dilimiydi. Çok zor olmamıştı.
Korhan alev alev yanan ruhuna benzin atmışım gibi bir anda daha da parlak bir hâl aldı. “Çok zor olmadı mı?” Hay ekşi lolipop, sesli mi düşünmüştüm ben.
“Çık oradan!”
Yemeğe âşık biri olabilirdim ama aklımı peynir ekmekle yiyecek kadar da değil. Pışık hareketi yapsam, yediğim tatlıyı çıkarma hızımı ne kadar arttırırdı? Peki omuz silksem?
“Hemen çık oradan Bahar!” diye yükselen sesiyle “Ya oradan kendi rızanla çıkarsın ya da ben seni zorla çıkartırım.”
“Aslında teknik olarak, şu andaki çıkmamda kendi rızamla olmu-”
“Çık oradan artık!”
Cümlemi bıçak gibi kesen sesin sahibi, biraz daha diretirsem beni ince ince doğrayacaktı. Hem de bunu ustaca yapabildiğine birkaç saattir yakından şahit oluyordum. Kısa bir an aklıma Cem Bey'e sığınmak geldi. Sonuçta buranın yöneticisi oydu. Eminim Korhan onun karşısında süt dökmüş kedi gibi olurdu. Sonuçta yeni girdiği işten kovulmayı kimse istemezdi. Böyle bir babalık yapar mıydı bana?
Hiç sanmıyorum.
Yaptıklarının bedelini her zamanki gibi sen öde ki Bahar Ak, borçlu kalma. Yavaşça ayağa kalktım. Üzerime atlayacak gibi duran adam minicikte olsa gevşemiş gibiydi. Öne doğru adım atmaya yeltendim. Dışarı çıkmadan önce pazarlık yapsam hiç fena olmazdı.
“Bak elimdeki tabağı, midemdeki tatlıyı kullanmaktan çekinmem. Sakın bana dokunma.”
Burnundan derin bir nefes alırken gözlerini kapattı. Ne zaman geri açacağını bilsem, bu anı değerlendirip kaçardım ama kahretsin ki adım atmama kalmadan garip bir maviliğe sahip gözlerini, kapaklarının arasından çıkardı.
“Hadi tabağı anladım da. Tatlıyı nasıl kullanacaksın?”
“Kusarım.”
Hiç düşünmeden verdiğim cevabın onu iğrendirmesini beklerken, o sadece gözlerini devirmekle yeltendi. Arkasını dönüp tezgâha doğru yürüdü. Kısa bir an durum değerlendirmesi yapıp, kaçabileceğim noktaları hesapladım. Kahretsin arka kapı çok uzaktı ve benim koca popom ivmeye meydan okuyacak kadar büyüktü. Depolardan dışarı çıkışı yoktu. O tarafı seçtiğim an, sadece cesedim birkaç saat daha kokmazdı. Ön kapı için de tezgâhın önünden geçmem gerekiyordu. Yani be kadar sallarsan salla dona düşen son damla gibi, her türlü enselenirdim.
“Unu getir.”
Yanlış mı duymuştum yoksa o benden gerçekten un istemek gibi bir gaflette mi bulunmuştu? Başımı buz dolabının yanından tezgahların olduğu kısma doğru uzattım. Yine sigarasını dudaklarının arasına kıstıran adam, geniş bir kabı bana doğru tuttu. Barış kasesi mi uzatıyordu o bana?
“Bakalım yapılışı, yemen kadar kolay olacak mı?”
Bu seferkini doğru duymamak için bir saat hiçbir şey yememeyi göze alabilirdim. Yemek harika bir şeydi ama o yemeği hazırlamak... Hem de buradaki çalışanların hareketlerini gördükten sonra... işkence!
“Oradaki önlüklerden birini giy, eline de eldiven tak. O saçlarını da topla, tatlının içinde onlardan birini görmek istemiyorum. Sonra da unu getir.”
Vücudum emirlere itaat ederken, beynim bu olaydan kaçmak için bir şeyler uydurmaya çalışıyordu. Tatlıyı haram zıkkım mı ettin vicdansız karnım ağrıyor desem hem ona hem emeğine laf ettim diye beni getirdiğim una gömerdi. Una alerjim var desem, yemezdi. Sakar rolü yapıp unu etrafa saçsam, mutfağı dilimle temizleme gibi bir tecrübem olabilirdi. En iyisi kaderime razı olmaktı.
Önlüğü giydim. Saçlarımı topladıktan sonra bonemsi şeyi taktım. Ellerimi yıkadıktan sonra eldivenleri giydim. Ameliyata hazırlanan doktor edasında yürürken çabuk olmamı emreden ses, peşine köpek takılmış halinde koşturmama neden oldu. Un kavanozunu dolaptan çıkarırken “Onu değil, yeni bir un paketi aç,” dedi. Elimdeki ağzına kadar dolu kavanoza baktım. Belli ki daha yeni doldurulmuştu. “Bu da yeni,” dediğimde nereden bildiğimi sordu.
“Sen mi doldurdun? Ya da doldurulurken yanında mıydın?”
Başımı hayır anlamında sallayınca “Git yeni bir paket aç,” dedi. İçimden birkaç küfür mırıldanarak boş bir kavanoz aldım. Tam kuru depoya doğru ilerliyordum ki, “Unu gözümün önünde doldur,” cümlesi tepemin tasını, tas kebabı yapmak üzereydi. Emirleri can sıkıcı bir hâl almaya başlamıştı ama onun da istediği buydu. Zorlandığımı görerek aklı sıra, bir daha yaptıklarına dokunmamam gerektiğini söyleyecekti. Bahar yer miydi bu numaraları be? Çok aç olursa yiyebilirdi ama şu anda tıka basa dolu bir mideye sahipti. Yani Korhan Bey, size istediğinizi vermeyeceğim!
Yapmacık bir gülümsemeyle “Emredersiniz,” dedim ve depoya doğru yürümeye devam ettim. 30 kiloluk un paketlerinden birini kucakladım. Eve giderken bel fıtığı numaralarından birine rastlamak için dua eder hâldeydim. Ağır ağır mutfağa döndüm. Taşımak neyse de, bunu o kavanoza nasıl boşaltacaktım ben?
“Nerede kaldın?”
Sanki neden yavaş geldiğimi görmemişti. Cevap vermemek için yanağımı dişledim. “Çabuk ol biraz. Müşteriler bekliyor.” Sanırım daha fazla dayanamayacaktım. “Onu diğer çalışanları kovmadan önce düşünecektin.”
“Ayağımın altında fazla insan dolaşmasını sevmem dediğimi hatırlıyorum.”
“Ben de bu kulübün yoğunluğundan bahsettiğimi hatırlıyorum. Üzgünüm ama iki kişi, dışarıdaki müşterilerin yarısına bile yetişemeyiz.”
“Az laf çok iş diye bir şey duydun mu? Susup ellerini çalıştırırsan en azından yarısına yetişirsin.”
Yarısın yetişirsin mi dedi o? Ben mi? “Hadi o unu, kavanoza doldur. Daha sonra kalan paketin ağzını hava almayacak gibi kapatıp depoya götür. Sonra da kavanozu al, yanıma gel. Bunları 5 dakika içinde yapacaksın, yoksa aynısını beş dakikada tamamlayana kadar tekrarlarsın.”
Psikopat! Ciddi anlamda bu adam babasını özlemle aratacak kadar sorunluydu. Kolundaki pahalı olduğunu düşündüğüm saate bakan Korhan “Ve süren başladı,” dedi. Birkaç saniye ciddi olup olmadığını anlamak için yüzüne baktım. Aklıma mutfağın temizliğini tekrar tekrar yaptırdığı geldi. Sanırım bu adamın gerçekten tekrarlama takıntısı vardı. Cezaları bile replay tuşundan oluşuyordu. 30 kiloluk unu birkaç sefer taşırsam, yeni oluşan fıtığım kesin atardı. Hızlı olmak zorundaydım. Hızlı ve temiz.
Un paketini açmaya çalıştım. Başaramayınca koşar adım gittim ve makaslardan birini aldım. Düzgün bir şekilde kestikten sonra kavanozu yere koydum. Kınayan sesi umursamadan un paketini kucakladım ve kavanoza doğru dökmeye başladım. Sanırım ağzını fazla açmıştım ya da acele edeyim derken kucağımdaki ağırlığı kontrol altında tutamıyordum. Çünkü kavanoz hariç her yeri un yapmıştım. Allah’ım... Bu iş bittikten sonra tekrar tekrar sileceğim yerlere acınası bir hâlde bakarken kavanozu doldurdum. Paketin ağzını sıkıca rulo yaptım ve poşetin içine koydum. Ağzını sıkıca bağladıktan sonra içindeki havayı boşalttım. Kucakladığım gibi depoya doğru koştum. Paketi yerine koyduğum gibi gerisin geri mutfağa döndüm. Yoldayken de döktüğüm unları peşimden sürüklediğimi görmüş oldum ama şu an onlara düşünemezdim. Resmen zamanla yarışıyordum.
Yerdeki kavanozu kucakladığım gibi Korhan'ın yanına gittim. Nefes nefese kavanozu tezgâha koydum. Sanırım biraz sert bırakmıştım. Çünkü camın metalle birleşmesinin çıkardığı ses, birkaç kere yankılandı. Beklentiyle Korhan'a baktım. O ise rahat hareketlerle kolundaki saati kontrol etti. Yüzünün aldığı şekille sevinsem mi üzülsem mi karar veremezken “5 dakika,” dedi. Derin bir nefes alıyordum ki “30 saniye!” diye ekledi. Aldığım nefes resmen boğazıma kaçtı. Öksürerek “Şaka,” dedim. O ise sadece saati bana döndürmekle yeltendi. Resmen saatinde kronometre vardı ve tam da söylediği zamanı gösteriyordu. Allah kahretsin. Bu demek oluyor ki...
“Tekrarla!”
Bu bir kâbus olmalıydı. Resmen yediğim tatlı yüzünden ağırlık çökmüş uyumuş, o da midem de hararet yapmış, bana kâbuslar göstermeye başlamıştı. En azından öyle olmalıydı. Öyle olmak zorundaydı. Ne olur öyle olsundu!
“Süren başladı.”
Bu sefer ciddiliğini sorgulayacak vaktim yoktu. Yarın yokmuş gibi koştum. Depoya bıraktığım unu kucaklayıp geri döndüm. Tam sıkı sıkıya bağladığım poşeti açmaya çalışıyordum ki “Yeni bir paket aç,” dedi. Şaka mı yapıyorsun der gibi baktım. “Müsrif misin ya?” Tek kaşını kaldırırken saati işaret etti. Gerçekten de bunu tartışacak zamanım yoktu. Gerisin geri koştum. Koşarken de küfretmeyi ihmal etmedim. Yeni bir paketi kucaklayıp mutfağa döndüm. O kadar hırslanmıştım ki paketi kesmekle uğraşmadım. Parçalarcasına yırttım. Bu hareketimle yer gök, üstüm başım un oldu.
“Bana müsrif olmaktan bahsedene bakın hele...”
Cevap vermek yerine söylenmeyi tercih ederek unu kavanoza boşalttım ve yeni bir poşetin içine kalan unu koyup depoya götürdüm. Tekrar geri döndüm ve kavanozu geçen seferden daha sert bir şekilde tezgâha bıraktım. Korhan bu sitemli hareketimi umursamadan saatine baktı. Alt dudağı öne doğru uzadı. Kirli sakallarını kaşırken “7 dakika,” dedi ve acır gibi bana baktı.
“Tekrarla.”
Gözlerimi kıstım. Bu neyin kiniydi. Alt tarafı bir tatlı yemiştim. Yemez olaydım. “Ve süren başladı.” Son kez ters bir şekilde Korhan'a baktım. Anlayan için öyle şeyler barındırıyordu ki bakışlarım... Her şeyi depar ata ata tekrarladım. Artık koşmaktan bacaklarım, ağır taşımaktan belim, sövmekten nefesim tükenmişti. Artık mutfağın her yeri un içindeydi. Kavanozu tezgâha bıraktım. Korhan kronometreyi durdurdu. “Hiç fena değil,” dedikten sonra saatini bana doğru çevirdi. “5 dakika 10 saniye.”
“Senin saatin bozuk.” Nefes nefeseydim. Elimin tersiyle saatini ittim. “Sakın bana tekrarla deme.”
“Anlaşmamız böyle değil Bahar.”
“Umurumda değil. Ya tatlıyı yapmaya başlayalım ya da istifamı resmi hâlde Cem Bey'e sunarım.”
Meydan okumamı ukala bir tebessümle karşıladı. Âşık olduğu sigaralarından birini dudaklarının arasına kıstırıp yaktı. Ciğerlerine doldurduğu derin bir nefesten sonra, sigarasını kül tablasına koydu.
“Tekrarla.”
**-**
MASAL
Korku tadındaki bir film, kafamdaki düşünceleri sağa sola gizlese de bittiği an hepsi aynı yerini aldı. Bileğimden daha çok sızlayan kalp ağrım tekrar kendini hatırlattı. Enes'in dengesiz tavırlarını barındıran gece, ortamın karanlığından faydalanıp zihnimin içinde dans etmeye başladı. Sanırım bu adamı anlamak için bir kılavuza ihtiyacım vardı ama sanmıyorum ki onu daha önce biri anlamış olsun.
“Kışt kışt cinler kışt kışt, yallah cinler yallah!”
Emre'nin korkusuna kendi çapında uydurduğu kapan, takdire şayandı. Sanki kedi köpek kovalıyor, çocuğa bak. “Ee sıradaki filmimiz ne?” Bakışlarımı Asal'a çevirdim. İlk dikkatimi çeken Hale'yle dip dibe oturuşlarıydı. İkisinin yapışık bacaklarının üzerinde duran mısır kasesi, bu yakınlıklarına kılıf uydurmak içindi ama yemezlerdi gülüw. Şu anda korkudan tir tir titremesi gereken bal suratın yüzündeki mutluluk, projeksiyonun yansıyan hafif ışığından bile belli olacak kadar belirgindi. Resmen korku filmini romantik filme dönüştürmüşlerdi. Asal'ın ne yapmaya çalıştığını anlamadığım için, Hale'nin mutluluğuna ortak olamıyordum. Bu çocuk, sabah Bahar'la takılıp, akşam hiçbir şey olmamış gibi Hale'yle nasıl vakit geçirebiliyordu? Hadi ikisini de kardeşi gibi görüyor diyelim, mahrem mesafeden haberi var mıydı? Sanırım erkeklerin hepsi dengesizdi ama bayrak taşıma görevi mutlaka Enes Sert'e ait olmalıydı.
“Masal... Asal...”
Gözlerimi yukarıdaki ışığı arsızca sızdıran ve karanlık ortamımızın bir bölümünü loşlaştıran merdiven boşluğuna kaydı. Duyduğum adım seslerinin topuklu tınısı, annemin aşağı indiğini gösteriyordu. Kısa bir an sonra, birkaç saniye kör olmamıza neden olan ışıklar yandı. Homurtular yükseldi. Annem bizi gördüğü için rahatlamış gibi duruyordu.
“Aa Emre hoş geldin oğlum. Haleciğim, sen de hoş geldin canım.”
Yayıldığı yerden olabildiğince hızlı bir şekilde toparlanan Emre, “Hoş bulduk Elif teyze,” dedi. Hale ise ne zaman kalktığını bilmediğim koltuktan uzaklaşıp annemin yanına gitti. Bu sefer basılmaya bir adım kala, geri adım atıp anı kurtarmıştı. “Nasılsın teyze,” diyerek anneme sarılan bal suratın kısıtlı hareketleri, telaşını gözler önüne seriyordu. Annem de bu halini fark etmiş olacak ki bana doğru kısa bir bakış attı. Ben de ne olduğunu bilmediğimi söyler gibi omuz silktim. “İyiyim güzelim, toplantılar biraz uzadı. Geç kaldım. Bir şeyler yediniz-” derken gözleri pizza kutularıyla dağılmış sehpanın üzerinde dolaştı. “Yemiş gibi duruyorsunuz. O zaman ben amcanla bana bir şeyler hazırlayayım.” Hale annemden ayrılıp sanki orada olduklarını bilmiyormuş gibi sehpanın üzerinde gözlerini dolaştırdı.
“Yine de bize katılmak isteyen var mı?”
Bakışlarımı oturan iki yakışıklıda dolaştırdım. Yediği iki büyük pizza ve koca bir kova mısıra rağmen gözleri parlayan Emre'ye, “Yemekte semer varmış canım, seversin,” dedim ve bana soktuğu lafı ona iade etmenin zevkiyle gülümsedim. Canlılığını gizleyecek kadar gözlerini kısan çocuğa öpücük attıktan sonra anneme döndüm.
“Hiçbirimizin bir şey yiyebilecek hâlde olduğunu sanmıyorum anne.”
“Tamam o zaman, size iyi eğlenceler.”
Anneme uzaktan öpücük demeti gönderdim. Aynı şekilde karşılık veren annem gülümseyerek merdivenleri tırmanmaya başladı. Hale, annem gözden kaybolana kadar yerinden kıpırdamadı. “Ee şimdi ne yapıyoruz, hangi film düşündünüz mü?” Asal koltuğa daha çok yayılırken kumandayla filmlerin arasında gezmeye başladı. Emre de eski konumunu alıp rahatladı. Hale çekingen adımlarla ikizimin yanına oturdu ama bu sefer araya mesafe koymayı tercih etti.
“Bir korku daha patlatalım mı?”
Asal'ın sorduğu soruya, bal surat keyifli bir gülümsemeyle karşılık verdi. Konu korku filmi olunca, tir tir titreyen kız, utanmasa korku filmini kendi çekmeyi teklif edecekti. Ey aşk, sen nelere kadirsin. “Yok ya, müzikal gibi bir şey izleyelim.” Bakışlarım anında Emre'ye çevrildi. Aklımda müzik yarışması ve onun uğruna yaptıklarım dolanmaya başladı. Vakit kaybediyormuşuz gibi hissettim. Diğer grupların nasıl olduğunu bilmesek de Enesler müzik işinde baya iyiydi. Özellikle de Deniz'in besteleri onlara bambaşka bir hava katıyordu. Benim uyuz platoniğimin sesine diyecek lafım da yoktu. Tamam bizimkilerde kendi çapında işlerinde çok iyiydi ama o yarışmayı kazanabilmeleri için çok çalışmaları gerekiyordu. Daha söyleyecekleri şarkı bile belli değildi ve yarışmaya çok az zaman kalmıştı.
“Müzikal izlemek yerine, müzik yapalım.”
Kendi aralarında fısıldaşan grup bana döndü. Yüzlerindeki ifade, benden böyle bir teklif gelmesini beklemediklerini gösteriyordu. Ellerimi birbirine çırparak “Hadi bakalım beyler bayanlar,” dedim ve ayağa kalktım. “Yarışmaya çok az kaldı ve bizim önümüzde çok uzun bir yol var. Daha şarkımız bile belli değil, millet almış başını gitmiş.”
“Nereden biliyorsun?”
Asal'ın imalı bakışlarının ardından gelen soru, zurnanın zırt dediği yerdi. Dün geceyi açıklamam hem kendi sağlığımı hem Hale'nin sağlığını hem de yarışmanın sağlığını tehlikeye sokardı. Bir şey uydurmam gerekiyordu ama ne?
“Sonuçta yarışmaya az zaman kaldı ve biz çok geç katıldık. Eminim ki diğer gruplar sadece tekrara geçmişlerdir.”
Beni zor durumdan kurtaran bal surata minnet dolu bir bakış attım. O da rica ederim der gibi gülümsedi. Asal ve Emre anlam veremediğim bir şekilde bakışlarını birbirlerine kilitlemişlerdi. Sanırım söylediklerimizin doğruluk payını, konuşmadan birbirleriyle tartıyorlardı. Tekrar dikkatleri üzerime çekmek için ellerimi birbirine çarptım ve bakışların üzerime toplandığına emin olduktan sonra “Hadi stüdyoya gidelim,” dedim.
Yürümeye başladığımda arkamda kalanların ayağa kalktığını duyabiliyordum.
“Sen neden topallıyorsun?”
Asal'ın sorusuyla olduğum yere çakıldım. Bileğim dünkü kadar ağrımasa da hâlâ burukluğunu hatırlatacak şekilde sızlıyordu. Yürüyüşüm iç güveysinden halliceydi ama belli ki ikizim fazla dikkatliydi.
“Burktum ya önemli bir şey yok.”
Ya da bana düşündüğümden daha fazla önem veriyor olabilir miydi? Önümde eğilip ayağımı kendine doğru çekti ve panduf terliğimi çıkarıp bileğimi incelemeye başladı. Onun bu dikkati, benim de bakışlarımı bileğime çevirmeme neden oldu. Şişliği inmiş olsa da morluğu beyaz tenime renk katmak için var gibiydi. O derece büyük...
Parmaklarını hafif hafif morluğun üzerinde gezdirirken “Dokunurken acıyor mu?” diye sordu. Hafif bir sızı vardı ama bunu Asal'ın bilmesine gerek yoktu. Damağımı şaklatırken başını kaldırıp bana baktı. “Doktora gittin mi?” Yemin ederim biraz daha benimle ilgilenirse gözlerim dolabilirdi. Ona ne kadar sinirli olursam olayım, şu hareketleri yüreğimi ona karşı pamuk gibi yapıyordu. Başımı evet anlamında salladım. Yavaşça terliğimi geri giydirdi. O kadar nazik davranıyordu ki, ikizimin içine filmdeki üç harflilerden birinin girip girmediğini düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum.
“Kremlerini aksatma ve çok fazla üstüne basma.”
Ah Asal ah... Dün o ayağın üzerinde neler yaptığımı bir bilsen... Başımı onaylarcasına sallarken beklemediğim bir anda beni kucağına aldı. İçine ne girdiyse ömrünün sonuna kadar orada kalmalıydı. Şaşkınlığımı gizleme gereği duymadan, beş karış açık ağzımda ikizime baktım. O ise ona bakmamı umursamamış gibi “Önce hangi şarkıyla katılacağımıza karar verelim,” dedi diğerlerine bakarak. Stüdyoya doğru ilerlerken Hale'yle göz göze geldik. Şarkıya karar vermek, onun sesine gidecek bir şeyler bulmaktı. Bu da onu germiş gibi duruyordu. Rahatlaması için gülümsemeye çalıştım. Aldığım karşılıksa sadece minicik bir tebessümdü. Gerçekten gergindi.
“Sizce yabancı bir şarkıyla mı katılmalıyız, yoksa Türkçe mi?”
Emre'nin sorusuna cevap vermeden önce beni koltuğa oturtan ikizim, bal surata döndü. “Hangisinde kendini daha rahat hissedersin?” Hale kısa bir an düşündü. O sırada Deniz'le şarkı söylediğini hatırladım. Yanlarında olmasam da Enes'in odasından gayet net duyulan parçaların hepsi Türkçeydi ve Hale hiç tanımadığı birinin yanında rahat olabilmişti. O zaman yarışmadaki kalabalığın önünde de Türkçe bir şarkıyla rahat olabilirdi.
“Bence Türkçe bir şarkıyla katılın.”
Tekrar bakışlar üzerime toplandı. Asal her zamanki gibi sorgular bir ifadeyle bakıyordu. “Sonuçta herkes yabancı müzik sevmez,” diyerek söylediğime bir neden buldum. Şimdi üzerimdeki bakışlar mantıklı bir hâl aldı. “Peki slow mu hareketli mi?” Emre ve sorularına cevap vermekten bir hâl olmuştum. Buna da onlar karar versin diye düşünerek omuz silktim ve arkama yaslandım. Bu sefer bakışlar Hale'nin üzerine çevrildi. Zaten gergin olan bal surat, iyice gerilmiş gibi duruyordu.
“Siz karar verin.” Topu iki yakışıklıya atan Hale, yanıma oturdu. Gönlünden ne geçtiğini sorduğumda fısıltıyla “Heyecandan bir gönlüm olduğunu bile unuttum,” diye cevap verdi. Asal yeni kestiği sakallarının üzerinde ellerini dolaştırırken “Hale'nin sesi yavaş parçalara daha uygun ama kalabalığı da hareketli parçalar coşturur,” dedi. Daha çok sesli düşünüyor gibiydi.
“İki ucu da boklu değnek diyorsun yani bro?”
Bıyık altından gülümseyen Asal, bakışlarını bal surata çevirdi. Hale anında buna tepki verip duruşunu dikleştirdi. Bir süre bakışan çiftin aklından neler geçtiğini anlamıyordum. Ortam fırtınadan önceki sessizliğe büründü. Emre'yle birbirimize baktık. O da benim gibi hiçbir şey anlamamıştı. Daha sonra ikimizin de bakışları Asal ve Hale'nin üzerine kaydı. Yüzlerindeki tebessüm, hâlâ konumuzun yarışma olup olmadığını düşündürdü. Elimi ardı ardına şıklatarak, romantik anlarını bölerken “O zaman ne yapıyoruz?” diye sordum. Asal konudan koptuğunu fark edince “Ee,” demeye başladı. Telaşlı küçük bir çocuk gibi ne yapacağını şaşırmış duruyordu.
“Biz başlayalım, hangisi olacağına karar veririz ya.”
HALE
Bir gün içinde dört mevsimi yaşamış gibiydim. Önce Masal'ın imtihanıyla güz yaprakları ruhuma doğru döküldü. Daha sonra o yaprakları Asal rüzgârları savurup kışa döndürdü. Tam donmak üzereyken, içimdeki kışı bahar gibi çiçek açtıran kişi o sert rüzgârlardı ama bu sefer tatlı bir meltem esintisi yaratıyordu yüreğimde. Tıpkı bir yaz günü gibi...
Masal'ın dengesizliklerine alışıktım ama Asal... İlk kez bana karşı böyleydi. Aramıza koyduğu uçurumun etrafına dizdiği yüksek kardeşlik surlarına, attığı darbe sanki gönül kalemi fethetmek içindi. Kendini Kaf Dağı’nda gören adam, beni o dağın zirvesine çıkarmıştı ve eşsiz manzarayı o muhteşem sıcaklığıyla izletmişti. O kadar mutluydum ki...
“Evet, şarkı düşündünüz mü beyler bayanlar, merdivenden hunharca kayanlar?”
“Hale?”
Adımın döküldüğü dudaklar beni gerçekliğe döndürdü. “Efendim,” diyerek Asal'a doğru baktım. Yüzündeki çarpık tebessüme eşlik eden şaşkın bakışlar, kafamı karıştırıyordu. Onu şaşırtırken keyiflendirecek ne kaçırmış olabilirdim ki?
“Ne gülüyorsun kız?”
Emre söyleyene kadar gülümsediğimin zerre kadar farkında değildim. Gayriihtiyari parmaklarım dudaklarıma gitti. Sanki dudaklarımın kenarının kıvrıklığını sadece dokunarak anlayabilirmişim gibi, parmak uçlarım üzerlerinde dolaştı. Gerçekten gülümsüyordum ve Asal böyle bakmaya devam ederse, bir yandan da kızaracaktım.
“Söyleyeceğin şarkıyı mı buldun yoksa?”
Asal’ı düşünmekten şarkıya fırsat mı kalmıştı? Başımı hayır anlamında salladım. O sırada hoparlörlerden birkaç tıklama sesi duyuldu. Arkamı döndüğümde Masal'ın mikrofona vurduğunu gördüm. Onu ilk kez müziğe karşı bu kadar ilgili görüyordum.
“Sen yağmuru çok seven küçücük şey,
Ben kendine geç kalan bir kadın.”
Gözlerim fal taşı gibi açılırken, dudaklarım onları yalnız bırakmak istemiyormuşçasına beş karış aralandı. Benim bal böceğim, çıplak sesiyle şarkı mırıldanıyordu. Hem de sesinden nefret ederken... Başımı omzumun üzerinden geriye doğru çevirdim ve hislerimde yalnız olmadığımı gördüm. Asal, ikizine afallamış bir edayla bakıyordu. Emre'yse yüzündeki keyifli gülümsemeyle çoktan ritim tutmaya başlamıştı.
“Beni sevmesen de görmesen de hayat sürerdi yine
Ama kendimi sevmezdim şimdiki kadar.”
Sanırım bu şarkı, Masal'ın sesi için yazılmıştı. Ya da ben ilk kez Masal'ın gerçek anlamda şarkı söylediğini duyuyordum. Beklemediğim bir anda bal böceğinin mırıltılarıyla dans eden gitar sesi duyuldu ve Emre hem çalıp hem de şarkıyı söyleyerek Masal'ın yanına geçti. Hiç fena sayılmazlardı.
“Beni seçmesen de yok desen de güneş doğardı yine
Ama gülmeyi bilmezdim şimdiki kadar”
Asal üzerindeki şaşkınlığı attığını, baterinin başına geçerek kanıtladı. Bizimkilerin şarkısına eşlik eden ritimleri vururken, gülümsemesini engelleyemiyordu. İşin garip yani, hepimiz gülümsüyorduk. Basit sıradan bir parça, bizi nasıl bu kadar mutlu edebilmişti? Belki de Masal'ın eğlenceli ses tonu bunu sağlıyordu. Bu anı unutmak isteyeceklerini sanmıyordum. Masal'ın uzun bir zaman böyle şarkı söyleyeceğini de... Olabildiğince hızlı bir şekilde telefonumu elime aldım ve eğlencelerine eşlik ederek video çekmeye başladım.
“Birden geldin aklıma yakıverdin ışıkları
Hayret ettim kalbime bazen mutluluktan
Sen kalbime denk gelen küçücük şey,
Ben kendini aşk sanan bir adam.
Beni sevmesen de görmesen de hayat sürerdi yine
Ama kendimi sevmezdim şimdiki kadar
Beni seçmesen de yok desen de güneş doğardı yine
Ama gülmeyi bilmezdim şimdiki kadar
Birden geldin aklıma yakıverdin ışıkları
Hayret ettim kalbime bazen mutluluktan.”
Masal'ın yavaşça sonlandırdığı sözlerle videoyu durdurdum ve telefonu koltuğa bırakıp çılgınlar gibi alkışlamaya başladım. Bal böceğini ilk kez utanmış bir tebessümle görüyordum. Bugün gerçekten hepimiz için ilkleri barındırıyordu.
“Demek ki neymiş, kargalar da bozuk saat misaliymiş. Günde iki kez, bülbül kesilebiliyorlarmış.”
Masal'ın yüzündeki mahcup gülümseme anında şeytani bir hâl aldı. Emre gür bir kahkaha atıp Masal'ı tek kolunun altına aldı ve kendine doğru çekip saçlarını karıştırdı. “Beklenmeyen hareketlerine kurban. Aferin sana fındık faresi.” Masal söylenerek kolunun altından kurtuldu. Sinirli bir şekilde saçlarını düzeltiyor gibi yapsa da mutlu olduğu her halinden belliydi. Asal, ikizine hayranlıkla bakıyor ama hiçbir şey söylemiyordu. Zaten söylemesine de gerek yoktu. Gözlerine bakan, içindeki sevgiyi kolaylıkla anlayabilirdi.
“Evet!” diyerek ellerini belli bir ritimle birbirine vuran Emre, “Modumuz yükseldiğine göre, şu şarkıyı bulalım artık. Yoksa yarışmaya Masal ve şarkısıyla katılacağız,” dedi. Bana laf çarptığını anlamamak için salak olmak gerekirdi. Şu anda o kadar keyifliydim ki, hiçbir şey bunu kaçıramazdı. Kulaklarıma dolan sert vuruşlar, dikkatimi bateriye daha doğrusu Asal'a vermeme neden oldu. Bu ritmi biliyordum ama sesimin bu şarkıya gideceğini sanmıyordum.
“Bu gereksiz ayrılıkta
Ne bir kurtaran ne de kaybeden olamadım
Bir güvensen aslında
Gece bitmeden gün doğmadan yanındayım."
Âşık olacak bir neden daha... Sesi...
“Yapma ne olursun
Gün olur devran döner unutulursun
Hâlâ susuyorsun bir adım atmıyorsun
Beni seviyorsun bunu biliyorsun hiç yorma.”
Asal'ın sesine kendimi o kadar kaptırmıştım ki, Emre'nin ne zaman gitarıyla ona eşlik etmeye başladığını fark etmemiştim. Tıpkı şarkının sözlerinin anlamı gibi... Gözlerime bakarak söylüyordu. Bana bir mesaj mı vermeye çalışıyordu?
“Yorma, beni har vurup harman savurup durma
Beni olmadığım bir adam yerine koyma, yapma...
Derdim büyük dermanın yok hiç sorma
Farkına vardığında çok geç olacak
Geri dönülmez bir yoldayız
Bir düşünsen aslında karar vermeden
Düşmanın değil yanındayım
Yapma ne olursun
Gün olur devran döner unutulursun
Hâlâ susuyorsun bir adım atmıyorsun
Beni seviyorsun bunu biliyorsun hiç yorma.”
İçime ıssız bir karanlık çökmüştü. Bu şarkıyı seçerek neyi amaçlamıştı? Adım atmamı mı istiyordu, adım atmasını beklemememi mi? Asal’ı anlamaya çalışmak gerçekten yorucuydu. Zaten onu sevmek yeterince zordu. Birde dengesizlikleri... İşi iyice içinden çıkmaz bir hale sokuyordu.
Masal alkışlamaya başladı. “Çok güzel ama yarışma için biraz yavaş kalmaz mı?” Üzerimdeki belirsizlik perdesini aralayıp bal böceğine baktım. “Bence de”
Masal'a katılan Emre'ye döndüm. “Bu tarz şarkılar güzel ama insanı melankoliğe sürüklüyor. Yarışma bu gençler! Bizim katılacağımız parça, az önceki gibi olmalı. Hareketli, eğlenceli. Kalabalığı coşturmalı. Hatta düette fena olmaz bunu anlamış olduk.”
Emre, bal böceğine doğru göz kırptı. Masal gözlerini kısarken “İyi, hoş da şarkı konusunda boşsun,” dedi.
“Bir türlü o söylediğin özelliklerdeki şarkıyı bulamıyorsun.”
“Her şeyi devletten beklememek gerekiyor demek ki Masalcığım.”
Masal ben bilmem der gibi ellerini havaya kaldırdı. “Ben sizin modunuzu yükseltmek için elimden geleni yaptım valla. Şarkıyı da mı ben bulayım? İstersen gitarı, bateriyi falan da ben çalayım? Ne dersin?”
Bu sefer gözlerini kısan Emre oldu. Masal'la münakaşaya girdiler ve biz Asal'la tenis maçı izler gibi bir ona, bir diğerine bakıyorduk. Bir süre onların söz dalaşını dinledikten sonra aklıma gelen şarkıyla mikrofonun önüne geçtim. Madem Asal Bey, bana şarkılarla mesaj veriyordu. En azından ben öyle düşünüyordum. Karşılıksız kalmamalıydı.
“Kalp kırıyor her günün akşamı
Ve bana kalıyor boynunu bükmesi
Vardığın yerde kalbin durdu
Durmaz dar vakit
Sanki serde bir şey soldu
Ahdımdan hafif.”
Emre her zamanki gibi, şarkıya gitarıyla eşlik etmeye başladı. Fakat Asal sadece gözlerimin içine bakıyordu. Yüzünde en ufak bir mimik kıpırdaması yoktu. Aklından geçenleri tahmin etmek zordu. Ona bakarak şarkı söylemek daha zor...
“Vardığın yerde kalbin durdu
Durmaz dar vakit
Sanki serde bir şey soldu
Ahdımdan hafif.”
Masal'ın eline aldığı tefle, ufak ufak tuttuğu ritimler gülümsememe neden oldu. Müzik kulağı olmayan birine göre bugün beni fazlasıyla şaşırtıyordu.
“Sorma ben inim inim inliyorum
Sen sustukça geberiyorum geberiyorum
Sürç-i lisanısın inatçı kalbimin
Konuşanlara özeniyorum.”
Bedenim ve ruhum bir savaşa tutuşmuştu. Gözlerim kapanmak için uğraşıyordu. Ruhumsa gördüğü kişinin yaydığı huzur için açık kalmasını istiyordu. Acaba ona mesaj vermeye çalıştığımı anlamış mıydı? Anlamış olmalıydı. Ona âşık olmamın en büyük nedeni, zekâsıydı.
“Bir diline dolanmış bahaneler
Bahane değil onlar harabeler
Hüngür hüngür ağladım
Senin alacağın olsun
Utandı meyhaneler
Oyuna getirdin aşk
Sana da aşk olsun
Muhbirmiş kelimeler...”
Asal hiçbir tepki vermiyordu. Gözlerim acımaya başlamıştı. Bu hissi biliyordum. Şarkının duygusu, yaşadıklarımın yoğunluğu ve aşkımın tutkusu... Bir gün yanıp kül olacaktım. Yine de onun düşünerek şarkı söylemekten vazgeçmeyecektim.
“Sorma ben inim inim inliyorum
Sen sustukça geberiyorum geberiyorum
Sürç-i lisanısın inatçı kalbimin
Konuşanlara özeniyorum.”
Ta ki... Küllerimi alıp, ayaz rüzgârlarıyla sonsuzluğa ve ötesine savurana kadar...
**-**
MASAL
Sayılı gün çabuk geçer, derlerdi de bu şekilde olacağından hiç bahsetmemişlerdi. Dün ile yarın birbiriyle yarışa girmiş, kabak her zaman olduğu gibi bugünümüze patlamıştı. Günlerdir hayatım replay tuşuna takılı kalmış gibiydi. Sabah kalkıyor, okula gidiyor ya derse giriyor ya da sınavların bana girmesi için bekliyordum. Eve döndüğümde ise saatlerce Asalların yarışma için hazırlanmalarını izlemek zorundaydım. İlk günler, bu tempo iyi gelmişti. En azından Enes’i çok fazla düşünmüyordum. O geceden sonra düşünmemem de gerekiyordu zaten. Kırgındım ama kızgınlığım bu hissi örtecek kadar büyüktü. Sebebi ne olursa olsun, bana öyle davranmaya hakkı yoktu. Aşk için gurursuz olmak gerekirdi ama gurursuzluğun bile bir sınırı vardı ve ben bunu, o egosu boyundan büyük adam için fazlasıyla aşmıştım. Bu nedenle artık onu zihnime hapsetmenin, sadece bana ait olan bir yerde, içimde saklamanın zamanı gelmişti.
Hale’ye bile Enes hakkında tek kelime etmemiştim. Hoş etsem de çok fazla umursanacağımı sanmıyordum. Zira Hale son zamanlarda gerçekten bir masalın perisi gibi ortalarda dolaşıyordu. Asal’la aralarındaki yakınlaşma gözden kaçacak gibi değildi. İkisini tanımasam flörtleştiklerini düşünürdüm ama ikizimin en yakın arkadaşıma ne gözle baktığını çok iyi biliyordum. Eğer yanında olmadığım bir anda başına sert bir darbe almadıysa…
“Masal!”
Asal’ın sesini duyduğum an irkildim. Düşünceler beni öyle bir esir etmişti ki, suyun altında olduğumu unutmuştum. Ellerimin buruşukluğuna göz gezdirirken Asal tekrar bana seslendi. Banyo kapısının tıklatıldığını duyduğum an suyu kapattım.
“Masal hâlâ banyoda mısın?”
Cevap versem bir dert, vermesem başka bir dert… Alelacele duştan çıktım. Bornozuma doğru koşarken ayağım hafifçe kaydı. Ufak bir çığlık dudaklarımın arasından kaçtı. Biraz sendelesem de yere düşmeden dengemi sağladım.
“Masal?”
Asal’ın endişeli sesinin ardından kapı kolunun inince “Açma!” diye bağırdım. “Çıplağım. Bekle geliyorum.” Anında kapının kolu eski hâlini aldı. “İyi misin?” Sesi endişesinden bir gram kaybetmemişti. Büyük ihtimal beni görmeden de kaybedecek gibi durmuyordu. Son zamanlarda aramızdaki kardeşlik bağının güçlendiğini hissediyordum. Sanki aramıza koyduğu hayalet duvarların bir bölümünü kaldırmıştı. Eskisi gibi beni görmezden gelmiyordu. Bana karşı olan tahammül sınırları genişlemişti. Hatta benimle vakit geçirmek için zaman yaratıyordu. İlk başta bunun altında bir şey aramıştım. Asal’ın mucizevi bir şekilde insan olması, ondan beklenmeyecek bir değişiklikti ama zamanla bu davranışlarında istikrarlı olduğunu görmek benim de ona karşı olan tabularımı yıkmama neden oldu. Yalnız anlamadığım şey, fırsat bulduğu her an bana temas etmeye çalışmasıydı. Sıkıca sarılmak, kokumu içine çekerek öpmek gibi. Bazen babamla Asal’ın yer değiştirdiğini düşünüyordum. Daha sonra aklıma gelense, bunun bir Bahar etkisi olduğuydu. O kız hayatına girdiğinden beri, Asal’ın egosu yaşlanmaya ruhu gençleşmeye başlamıştı. Hatta o kadar gençleşti ki, kundaktaki bebek gibi ota boka tebessüm eder oldu. Tamam onun tebessümü bile, dikkatli bakılmadığında anlaşılmıyordu ama ben ikizi olarak onun yüzündeki mutluluğu okuyabiliyordum.
“Fındık faresi!”
Asal’ın kırmızı alarm veren sesiyle başımı iki yana sallayıp kendimi gerçekliğe dönmeye zorladım. Bornozumu alıp hızlı bir şekilde üzerime geçirirken “İyiyim. Ayağım kaydı sadece,” dedim. Havluyla saçlarımı sardıktan sonra dikkatli bir şekilde kapıya doğru ilerledim. İçerideki buharla birlikte kapıyı açtığımda endişeyle kaşları çatılmış Asal geriye doğru birkaç adım attı ve eliyle üzerine doğru gelen buharı uzaklaştırmaya çalıştı.
“Bunun için aşağıda hamam var zaten Masal. Kendi banyonu heba etmeseydin.”
Ha ha ha. Espri yaptı bal kabağı. Gözlerimi kısıp ‘Çok biliyorsun sen’ gibi baktıktan sonra elimle saçımdaki havluyu düzelttim. “Ne istiyorsun?” Asal sanki buraya neden geldiğini unutmuş gibi birkaç saniye yüzüme tepkisiz bir şekilde baktı. Ansızın kaşlarını çatarken gözleri kolundaki saate kaydı. Bu hiç de iyiye işaret değildi.
“Neden hazır değilsin sen? Yarışmaya geç kalacağız.”
Yarışma! Lanet olsun. Ona doğru birkaç adım attım ve saatin olduğu kolunu tutup kendime doğru çevirdim. Gördüğüm akrep ve yelkovanın konumu gözlerimin fal taşı gibi açılmasına neden oldu. Yaklaşık iki saattir banyodaydım ve yarışmanın başlamasına çok az zaman kalmıştı. “Oh my Allah!” diyerek giysi odasına doğru koştururken “Neden daha önce uyarmıyorsun,” diye bağırdım. Asal’ın ardımdan sinirle nefesini dışarı verdiğini duyabiliyordum.
“Senin hamam sefası yapacağını bilseydim, daha önce-”
Giysi odasının kapı pervazına tutunup başımı odaya doğru uzattım. “Sefa falan yapmadım. On dakikaya hazırım.” Asal’ın dudakları aralık kalmıştı. Söyleyeceklerini ağzına tıktığım için sinirlendireceğini biliyordum ama daha fazla söylenmeye devam ederse hazırlanma hızımı düşürecekti ve bu yarışmaya geç kalmamız anlamına geliyordu. Yarışmaya geç kalmak demek de kas yığını ikizimin sinirlenmek konusunda altın vuruş yapmasını canlı kanlı yaşamak demekti. Bu nedenle şu anda ki sinirini görmezden gelebilirdim.
Kıyafetlerimin hepsini rahatça görebileceğim bir yerde durdum. Yarışmadan sonra bir parti olacağı söylenmişti. Bir nevi kazansak da kaybetsek de hepimiz kardeşiz imajı verilmeye çalışacaktı. Bana kalırsa katılmaya gerek yoktu. Büyük ihtimal Enesler de orada olacaktı ve ben onu yine tanımadığım bir kızla alt alta üst üste görecektim. Allah’ım düşüncesi bile midemde yumruk yemiş hissi yaratıyordu. Yine de Hale ve Emre her zaman olduğu gibi bu konuda da fazla heveslilerdi. Asal ise kazanacaklarından o kadar emindi ki, o partinin kralı olduğunu göstermek isteyecekti. Sonuç olarak o partiye katılacaktık.
Aklımı tüm hızıyla çalıştırarak, yarışmaya ve partiye uygun olacak kıyafetlerimi düşündüm. Abartıya gerek yoktu. Zaten süslenmeye de vakit yoktu. Bu nedenle dizleri yırtık siyah dar kotumu elime aldım. Havanın soğuk olacağını göz önünde bulundurarak gri kazaklarımdan birini ve siyah deri montumu kotun üzerine koydum ve koşar adım odaya döndüm. Asal’ın ortada olmaması derin bir nefes almama neden oldu. Bir de onu kovmakla zaman kaybedemezdim. Banyoya gittim. İçerideki buhar tam anlamıyla çıkmadığı için aynadaki buğuyu elimle sildim. Solgun duruyordum ama makyaj yapacak vaktim yoktu. Saçımdaki havluyu çektim ve hızlı bir şekilde taradım. Elim kurutma makinasına gittiğinde gözümün önünde tel tel kabaran saçlarım ve Enes’in o halimle dalga geçen yüzü belirdi. Günlerdir karşısına çıkmamıştım ve dönüşümün bonus bir kafayla muhteşem olacağını sanmıyordum. Sanırım saçlarımı kendi hâline bıraksam fena olmazdı.
Odaya döndüğüm gibi üzerimi değiştirdim. Aynanın karşısına geçip nasıl göründüğüme baktım. O sırada gözüm duvardaki saate takıldı. On dakikanın bitmesine sadece üç dakikam kalmıştı. Öne doğru eğildim ve ıslak olan saçlarımı elimle karıştırdım. Hızla doğrulunca saçlarım sertçe sırtıma çarptı. Babamın ıslak saçla beni gördüğü an söyleyeceği cümleler tek tek kulağımda yankılandı. Bu şekilde asla dışarı çıkmama izin vermezdi. Kurutmaya, sonra da şekillendirmeye kalksam Asal yaşamama izin vermezdi. O zaman…
Yatağımın üzerinde duran çantamın içindekileri boşaltıp kıyafetime uygun bir sırt çantasının içine doldurdum. Neredeyse depar atarak odamdan çıktım. Asal’ın odasının önünde kayarak durdum. Kapının kapalı olması içeride olmadığını gösteriyordu. Çünkü o, ne zaman odasına gitse, kapıyı aralık bırakırdı. Sanırım kapı kapalı olduğunda, klostrofobisi harekete geçiyordu. Kapıyı çalma gereği duymadan içeri girdim. Âşık olduğu berelerini sakladığı dolaba doğru yürüdüm. Çekmeceyi fazla ses çıkarmadan açtım ve üzerimdekilere uygun renkteki bir bereyi alıp aynanın karşısına geçtim.
“Masal!”
Dehşetle içimi çekerken arkamı döndüm. Görünürde kimse yoktu. Ses derinden gelmişti. Kulak kesilip odanın dışındaki sesleri dinledim. Asal’ın merdivenlerden çıktığını git gide yükselen adım seslerinden anladım. Gözlerim elimdeki bereye kaydı. Bunu gördüğü an yüzünün alacağı şekil gözlerimin önünde belirdi. Daha sonra da yaşayacaklarımız… Suç mahallînde yakalanmamalıydım. Kapıya doğru koşarken bereyi başıma geçirdim. Sadece odadan çıkıp, kapıyı sessizce kapatırken yavaşladım. Nefes nefese merdivenlerin başına vardığımda Asal’la burun buruna geldik. Kıyafet olarak benzer tercihlerimizin olduğunu şu anda fark ediyordum. Gözleri baştan aşağı beni süzerken bir anda bereye kaydı. Bir anda kaşları çatıldı.
“O kafandakinin sakın benim berelerimden biri olduğunu söyleme.”
Sanki görebilecekmişim gibi gözlerimi yukarı kaldırdım. “Tamam söylemem,” diyerek gözlerimi tekrar Asal’a çevirdiğimde dehşetle yüzünün çarpıldığını gördüm. İşte geliyordu.
“Sen benim iznim olmadan nasıl berelerimi karıştırır-”
“İzin verecek miydin?” diye sorduğumda birkaç saniyelik suskunluktan sonra “Hayır!” diye cevap verdi. Başımı anladığımı belli edercesine sallarken “İşte bende bu yüzden izin alma gereği duymadım,” dedim ve yanından sıyrılıp merdivenlerden seri bir şekilde inmeye başladım.
“Masal Kara. O bereyi hemen yerine bırak!”
“En son hatırladığım geç kaldığımızdı. Hadi Asal!”
“Fındık faresi!”
Asal da benimle aynı hızda merdivenlerden inmeye başladı. Çıkardığımız sesler evin içinde yankılanıyordu. “Bu ne gürültü?” Çalışma odasından çıkan babama doğru koştum. Gözleri arkamdaki bir noktadan bana kaydı. Bu durumdan beni kurtaracak tek kişinin kolları arasına girdiğimde derin bir nefes aldım. Kalbim gümbür gümbür çarpıyordu. Soluklanırken omzumun üzerinden başımı arkaya çevirdim. Salonun ortasında duran Asal’ın beni öldürmek isteyen bakışlarına karşılık dil çıkardım.
“Seni Demir Kara bile kurtaramaz. Hemen çıkar o bereyi.”
Omzumu silkerek babama daha sıkı sarıldım. “Çocuklar ne oluyor burada?” Annemin de olaya dahil olmasıyla rahat bir nefes aldım. “Kaç kez uyarmama rağmen, kızınız yine berelerimi karıştırmış. Yetmediği gibi bir tanesini de başına takmış.”
Başımı tekrar Asal’a çevirdim. Gerçekten sinirli görünüyordu. Bu kadar abartmasaydı belki de şu anda bereyi çıkarıp verirdim ama babamın bile beni kurtaramayacağını söyleyerek işi inada bindiren oydu. Başımı kaldırıp çenemi babamın güven dolu göğsüne yasladım. Bakışlarımı fark ettiği an başını aşağı eğdi. Hafifçe gülümsedim. O da buna karşılık çatılmış kaşlarını gevşetti. Dudaklarının kenarı milimetrik bir şekilde kıvrıldı ve her zaman olduğu gibi sıcacık dudakları alnımla buluştu. İşte bu an, benim için fani işlerden uzaklaşıp huzura ermem anlamına geliyordu. İçimde babama karşı öyle bir sevgi vardı ki ne boyutunu ölçebilecek bir alet ne de yoğunluğunu anlayabilecek biri vardı. O benim nefesimdi. O olmazsa nefes almanın bir anlamı olmazdı.
“Masal neden kendi berelerinden birini takmadın kızım?”
Başımı arkaya çevirip anneme baktım.
“Asal’ın bu konuda ne kadar hassas olduğunu bilmiyor musun?”
“Anne benimkiler bu halime uymuyor,” dediğimde Asal tıslar gibi bir kahkaha attı. “O zaman berelerine uygun bir hale bürünseydin-” derken bir anda sustu. Gözleri belli bir miktar büyürken kolundaki saate baktı. “Ah! Geç kaldık,” deyip bakışlarını bana çeviren ikizim işaret parmağıyla beresini gösterdi. “Yalnızca bir seferlik,” dediğinde bıyık altından gülümserken başımı tamam anlamında salladım. “Gerekirse kendi başına bir şey getir. Bereme bir şey olmasın.”
“Asal!”
Kahramanımın sert uyarısıyla bakışları benden babama kaydı. Öfkesi bir anda farklılaştı. Ne kadar kardeşlik bağımız güçlendi desek de babamın davranışları onu kıskançlığa itiyordu. Bakışlarını sertçe üzerimizden çekti. Anneme sarılıp kulağına bir şeyler fısıldadı. Katılmak zorunda oldukları davet yüzünden yarışmaya gelemeyecekleri için büyük ihtimal şans dilemesini istiyordu. Babama dönüp parmak uçlarımda yükselerek yanağını öptüm.
“Seni seviyorum babam.”
Ayaklarımın yere basmasıyla sıcak elleriyle yanaklarımı kavrayan eğilip alnımı öptü. Bende o sırada avuç içlerine minik birer öpücük bıraktım.
“Ben de seni seviyorum kızım.”
Sanırım bu cümle, başka kimse de üzerimde böyle bir etki bırakmazdı. Gülümseyerek babama baktığımda ciddi bir şey söyleyeceğini belli eden bakışlarıyla karşılaştım. “Dikkatli ol ve en ufak bir terslikte bana haber vermeyi unutma.”
Başımı tamam anlamında sallarken Asal’ın kapıya doğru yürüdüğünü gördüm. Onu daha fazla sinirlendirmemek için babamın elleri arasından çıkıp kendimi annemin kollarının arasına attım. Kokusu cenneti anımsatan kadının sıcaklığıyla gevşerken “Seni seviyorum anne,” diye fısıldadım. Saçlarımı öptüğünü hissediyordum. “Ben de seni seviyorum fındık farem.” Annemle sarmaş dolaş kapıya doğru ilerledik. Asal’ın açık bıraktığı dış kapı, içerideki soğuk havayı eve davet etmişti. Üşüdüğümü hissedince deri montumun fermuarını çektim. “Güzel haberlerinizi bekliyorum,” diyen anneme gülümserken “Şans dile,” dedim. Babamın bahsettiği âşık olduğu gülümsemesi bu sefer benim için belirmişti. İki elini kollarıma yerleştirdi ve sıvazlarken “Şansa ihtiyacınız olduğunu sanmıyorum,” diye fısıldadı. Koridorun başında belli belirsiz bir tebessümle bizi izleyen babama el salladıktan sonra büyük geceye gitmek için dışarıya ilk adımımı attım.
**-**
Karnaval.
Şu andaki durumu özetleyen tek kelime buydu. Yarışmanın yapılacağı alan öyle bir süslenmişti ki, nereye bakacağımı şaşırmıştım. Daha önce birkaç kez geldiğim yere ilk kez gelmiş gibi hissediyordum. Alanın çevresi dev gibi meşalelerle çevrelenmişti. Ateşlerin ışığı hem alanı aydınlatıyor hem de biraz da olsa havanın soğuğunun kırılmasına neden oluyordu. Sahne alanın tam ortasına konumlandırılmıştı ve T şeklinde tasarlanmıştı. Sanırım bunun nedeni grup solistlerinin izleyicilerle daha yakın olabilmesiydi. Etrafa saçtığı ışık karanlığı bile delecek kadar parlaktı. Yıldızlar bile sanki bu gece için hazırlanmış gibi gökyüzünde parlıyordu. Sahnenin iki yanında dev ekranlar bulunuyordu. Bu sayede en uzaktaki insan bile sahnede olup biteni görebilecekti. Gözlerimi sahnenin tam aksi yönündeki kalabalığa çevirdim. Karanlıkta ne olduğunu tam seçemiyordum ama o taraftan gelenlerin etrafa yaydığı kokuların ne olduğunu çok iyi biliyordum. Etrafta bu kadar polis kaynarken bu insanların alkolü bu kadar rahat içebilmelerini anlamıyordum.
“Emreler kulisteymiş. Yürü hadi.”
Kulis mi? Alt tarafı basit bir yarışmanın kulisi mi vardı yani? Beklemediğim bir anda Asal’ın çantamdan çekiştirmesiyle sendeledim. Neyse ki, insanlıktan biraz da olsa nasibini alan ikizim yere düşmeden kolumu kavradı ve beni büyük bir rezillikten kurtardı. “Ayran budalası gibi etrafa bakacağına adam gibi ayaklarını yere bas.” Evden beri ağzını bıçak açmamasına şükredeceğimi hiç düşünmezdim. Böyle konuşacaksa mümkünse bir daha hiç konuşmayalım daha iyi…
“Tamam bırak,” diyerek kolumu silkeledikten sonra “Kendim yürüyebilirim,” diye devam ettim. Sitemimi belli ettiğim için mi bilinmez Asal’ın eli birkaç saniye havada asılı kaldı. Daha sonra ellerini deri montunun cebine soktu ve bana bir şey söyleme gereği duymadan yürümeye başladı. Kısa bir an arkasından baktım. Böyle olmasının nedenin geç kalma ihtimalimiz olamazdı. Onun hız sevdası yüzünden tam zamanında yarışma alanına gelmiştik. Bere olayını çözmüştük. Annem ve babamla tartışmamıştı. O zaman geriye tek bir seçenek kalıyordu. Yarışma stresi…
“Asal bekle!”
Ardından koşarak ona yetiştim. Yanında yürümeye başladığımda başını bana doğru çevirmeye tenezzül bile etmedi. Stresli olup olmadığını sormayı düşündüm ama eğer stresliyse bunun sinirini fitilleyeceğini ve o fitilin bende patlayacağını biliyordum. Bu nedenle sessizce yanında yürümeye devam ettim. İnsanlar azalmaya başladığında sahnenin arkasına yaklaştığımızı anladım. Bariyerlerin önünde duran adam grubun ismini ve adımızı sordu.
“İronistler, Asal Masal Kara,” dediğinde elindeki listeden adı kontrol eden kişi bir şeyin üzerini çizdi. Daha sonra arkasındaki masaya döndü ve arkadaşının uzattığı bir kartı Asal’a verdi. Sanırım bu kimlik kartı gibi bir şeydi. “Bol şans,” diyerek önümüzden çekilen adama gülümsedim. Asal kartı boynuna takarken bariyerlerin ötesine geçti. Tam peşinden adım atıyordum ki, güvenlik yolumu kesip önümde dikilmeye başladı. Neyse ki tam zamanında fark etmiştim. Yoksa adama çarpmam an meselesiydi. Başımı kaldırıp kapı gibi duran adama baktım. O da sanki bu hareketim dünyanın en saçma şeyiymiş gibi yüzüme bakmaya başladı.
“Çekilirsen içeri geçeceğim.”
“İçeri geçmemen için çekilmiyorum küçük hanım,” dediğinde kaşlarım çatılırken “Bu ne demek oluyor?” diye sordum. “İçeriye sadece listede adı olanlar girebilir.”
“Af buyur?”
“Adın yoksa giremezsin.”
Adamın söylediğini çok iyi anlamıştım. Anlamadığım şey benim adımın orada nasıl olmadığıydı.
“Ben de o grubun üyesiyim. Asal Masal Kara’yı tek bir isim mi sandın? Engin Altan Düzyatan mı sandın sen bizi? Masal olan benim.” Adam hayretler içinde beni dinlerken kollarını göğsünün üzerinde bağladı. “Ama liste de sadece bir kızın ismi yazıyor ve o da giriş kartını almış.”
“Masal yürüsene,”
Yokluğumu geçte olsa fark eden ikizime bir dakika beklemesini işaret edip tekrar adama döndüm. Meydan okuyan bir ifadeyle duruşumu dikleştirdim. Kollarımı sert hareketlerle göğsümün üzerinde bağladım. “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” diye sorduğumda alaycı bir ifadeyle dudaklarının kenarı kıvrılan adam “Bilmek isteseydim, öğrenirdim,” dedi. “Ne oluyor burada?”
Asal’ın demir bariyerlere yaslandığını çıkan sesten anladım ama ona bakmak yerine afallamakla öfkelenmek arasında kalmış bakışlarımı adamın üzerine sabitledim. Bu zamana kadar soyadımız sayesinde her kapı bize sonuna kadar açılmıştı. Şu anda bile istesem burayı satın alabilecek kadar güçlü bir babam vardı ama İlk kez biri benim kim olduğumu umursamıyordu. “Listede küçük hanımın adı yok.” Adam hafifçe arkaya dönünce bende bakışlarımı Asal’a çevirdim. O benim aksime sinirlendiğini açıkça belli eden kaşlarıyla “Yani?” diye sordu.
“İçeri giremez.”
Asal’ın bakışları bana kaydı. Az önceki sinirli ifadesi sabit dursa da gözlerinin içindeki ifade boşluğa düşmüş gibiydi. Sanki kafasının içinde benim bilmediğim bir şeyler dönüyordu. “Asal ne oluyor?” diye sorduğumda daldığı yerden çıkar gibi irkildi. Kesinlikle benim bilmediğim bir şey vardı. “Sanırım Hale, grup elemanlarını yazarken seni unuttu.” Beyinden vurulmanın ne anlama geldiğini artık biliyordum. Hale… Benim bal suratım, grupta bir rolüm olmasa bile benim adımı yazmamış mıydı yani? Ama bu… İmkânsızdı!!!
Önümde dikilen adama bakışlarımı çevirdim. Umursamaz tavırlarla “Kurallar böyle. Üzgünüm,” dediğinde derin bir iç çektim. Ben o kuralları bozmasını bilirdim ama… Bakışlarımı tekrar Asal’a çevirirken onunda aynı hızla adama baktığını gördüm. Suratı asık, bedeninin her hücresi gergin, çenesi kenetliydi. Umarım ‘Bizim kim olduğumuzu biliyor musun?’ geyiği yapmaz diye düşünürken boynunda beliren damarı fark ettim. Gerçekten sinirlenmişti. Fakat sakin kalmaya çalışan bir tavrı vardı. “Bu seferlik-” diye başladığı konuşmadan bile sinirini net bir şekilde anlamıştım. Babama karşı bile alttan almayan adamın benim için tanımadığı birine bunu yapacak olması hoşuma gitse de “Sorun yok,” diye kestirip attım. Bakışları anında beni buldu. Ses tonu ve tavrı zaten kanımın çekilmesine neden olmuştu. Şimdi bir de üzerime diktiği bakışları tüylerimi diken diken yaptı.
“Sorun olmayıp komik olan şey ne?”
Komik mi? Ne komiği? Kaşları olabildiğince çatılırken “Neden gülüyorsun Masal?” diye sordu dişlerinin sıkarak. Gülüyor muydum? Ellerim dudaklarımın kenarına gitti. Gerçekten de gülüyordum. Sanırım az önceki hoşnutluğumu bedenim bu şekilde dışarı vurmuştu ama şu ortamda Asal’ın bunu duymaya ihtiyacı olduğunu sanmıyordum. “Hiç,” diyerek mümkün olduğunca ciddi durmaya çalıştım. Yarışma için yeterince stresliydi. Bir de bu yüzden sinir seviyesi artmıştı. Onun şu anda odaklanması gereken şey, kazanmak zorunda oldukları yarışmaydı. Benim illa içeride olmama gerek yoktu. Onlara dışarıdan da destek verebilirdim.
“Hadi sen Emrelerin yanına git. Birazdan yarışma başlayacak.”
“Olmaz öyle şey,” diyerek boynundaki kartı çıkaran Asal, “Sen yoksan ben de yokum,” deyip yürümeye başladı. Hiçbir şeye boyun eğmeyen ikizim, ilk kez yenilgiyi kabul ediyordu. Bu az öncekinin iki katı daha geniş bir gülümsemeyi yüzüme yerleştirdi ama Asal’ın heyecanla beklediği yarışmadan vazgeçmesi, saniye geçmeden ciddi bir ifade takınmama neden oldu.” Gerek yok,” diyerek adamın yanından geçip korkuluklara dayandım. “Asal gerçekten benim için sorun da yok. Ben buralarda takılırım. Zaten yarışma başladığında yanınızda olamayacağım. Hem bu tarafta olmam daha iyi. O heyecanı hissederim, ortamı ölçüp tartarım. Aralara sızar kim kimi favori gösteriyor öğrenirim. Bir nevi ajanlık. 007 Masal Kara!” Sorun olmadığını belli edercesine gülümsemeye çalıştım ama bir yandan da tek başıma bu tarafta ne yapacağımı düşünüyordum. Söylediklerimin Asal’ın içini rahatlatmadığını “Olmaz. Aklım sendeyken zaten yarışmaya odaklanamam,” demesiyle anlamıştım. Bu sefer gülümsememek için alt dudağımı dişlemeye başladım. Beni bu denli merak etmesi o kadar güzel geliyordu ki…
“Allah aşkına aklının bende kalmasını gerektirecek bir şey olacağını mı sanıyorsun. Her yer polis kaynıyor.”
“Olabilir ama yalnız-” derken gözleri arkamdaki bir noktaya kaydı. Yüzündeki endişeli ifade yerini rahatlamış bir gülümseye bırakınca başımı omzumun üzerinden arkaya çevirdim. Birkaç kere gördüğüm ama methini fazlaca duyduğum kız, gözlerini Asal’dan bana çevirdi. Yüzündeki sempatik gülümseme belli belirsiz azalır gibi olsa da gözlerinin içi parlaklığını korudu. Bize doğru gelmeye başladığında önüme döndüm. Asal’ın hâlâ Bahar’ı izlediğini fark ettiğimde aklıma bir fikir geldi. Madem yalnız kalmamı istemiyordu, madem Bahar’la arası bu kadar iyiydi. O zaman onunla kalmamı sorun yapmayıp kendi işine odaklanabilirdi.
“Bahar geldiğine göre, artık endişe etmeyi bırakabilirsin.”
Asal bakışlarını güçlükle bana kaydırdı. “Artık yalnız değilim,” deyip göz kırptım. Bu hareketimin onu rahatlatması gerekiyordu ama sanki aksine daha çok gerilmişti. “Selam,” diyerek yanımıza gelen kız, Demirleri umursamadan Asal’a sarıldı. Daha doğrusu buna fırsat veren benim hayranla ayran budalalığını karıştırmış olan ikizimdi. Onların bu samimi tavırları garip bir şekilde içimde kıskançlık tohumlarının açmasına neden oldu. Tamam o kız benimde kuzenimdi ama daha birkaç aydır tanıyorduk. Nasıl benden daha samimi olabilirlerdi?
“Senin burada ne işin var?”
Bahar, Asal’dan ayrılırken, “Bir arkadaşımın ricasını kıramadım, destek vermeye geldim,” dedi. Asal bu kadar şaşırdığına göre davet etmemişti. O zaman yarışmaya katılan başka bir arkadaşı vardı. Mahcup bir ifadeyle “Ben seni çağıracaktım ama,” diye başladığı cümlesini kem kümlerle devam ettirdi. Bahar olgun bir hareketle, ikizimin kolunu sıvazladı. “Sorun yok. Öyle ya da böyle buradayım. Kalbim sizinle.” Daha sonra bana döndü. Kollarımı göğsümün üzerinde bağladım. Bu hareketim bir nevi aramıza engel koymamdandı. Gözleri beni taradı. Yüzü fazlasıyla tanıdık geliyordu. Sanki Cem baba karşımdaydı ve bu düşünce bile içimde ufak bir sıcaklık oluşmasına neden oldu.
“Masal’dı değil mi?” diye sorduğunda başımı evet anlamında salladım. “Bahar’dı değil mi?” dediğimde o da çekingen bir gülümsemeyle başıyla beni onayladı. Bir insanın gülümsemesi bile babasına bu kadar benzeyebilir miydi? “Memnun oldum.” Ona katıldığımı belli edercesine gülümsedim. İçimdeki sıcaklık biraz daha artarken Cem babayı ne kadar özlediğimi hatırladım. Kesinlikle buradan çıkışta onu görmeliydim. Kollarımın sıkı bağının gevşediğini fark ettim. Sanırım Asal’ı şu anda daha iyi anlıyordum. Bahar’da bizden bir şey vardı. Tanıdık, içini sıcacık yapan bir şey…
Kısa bir an üçümüzün arasında sessizlik oldu. “Sanırım biz içeri giremiyoruz,” diyerek sessizliği bozan kız bariyerin arkasında gözlerini gezdirdi. Birini arıyor gibiydi. “Ne zaman başlayacak?” Asal saatine bakarken telefonum çalmaya başladı. Güçlükle kotumun arka cebine soktuğum telefonu çıkardım ve arayan kişiye baktım. Gördüğüm isim, nerede ve kiminle olduğumu sorgulamama neden oldu. Hale’nin beni bu ikilinin yanında görmesi, işlerin karışmasına neden olurdu. Kim bilir kafasında neler kuracak ve kendi kendini kıracaktı. Gözlerimi etrafta dolaştırdım. Görünürde bal surat yoktu ama bu ummadığım bir yerden çıkmayacağı anlamına gelmiyordu. Yakalanma riskini en aza indirmek için Asal’a telefonla konuşacağımı işaret ederek yürümeye başladım. Hızlı adımlarla sahnenin ön tarafına doğru yürüdüm. Asallardan yeterince uzaklaştığımı fark ettiğim an telefonu açtım.
“Nihayet!” diyen Hale derin bir nefes aldıktan sonra “Neredesiniz bal böceği ya?” diye sordu. Aklıma grubun içine beni dâhil etmediği geldi. Neredeyiz ha? Tek elimle telefonu tutup boştaki elimi sırt çantamın koluna yerleştirerek ufak bir alanda volta atmaya başladım. “Gümrüğe takıldık.”
“Ne? Ne gümrüğü ya?”
“Gruptaki kişilere benim adımı yazmadığınız için içeri giremiy-” derken telefon kapanma sesi gibi bir ses geldi. Olduğum yerde durdum. “Hale?” Hiçbir tepki gelmeyin telefonun ekranına baktım. Telefon kapanmıştı. Yüzüme mi kapatmıştı? Hale Erdem? Bu kız bu günlerde gerçekten imkânsızı zorluyordu. Geri arama tuşuna basıp telefonu kulağıma götürdüm. Bilindik kadın sesi telefonun kapalı olduğunu söyleyince, nedense rahatlamıştım. En azından şarjı bitmişti. Hâlâ benim bal suratımın oralarda bir yerde olma ihtimali vardı. Aramayı sonlandırıp arkamı dönerken bir anda önümde beliren kişi nefesimi tutmama neden oldu. Allah’ım bu çocuk görmediğim zaman içerisinde daha da mı yakışıklı olmuştu.
“Demek ki soyadın her kapıyı açmıyormuş.”
Ses tellerine kadar sevdiğim bir adam vardı ve o da şu anda tüm karizmasıyla karşımda dikiliyordu. Onu çok özlemiştim. Göz görmeyince gönlün katlanması gerçekten daha kolaydı ama bunu onun bilmesine gerek yoktu. Bir dakika… Beni mi dinlemişti o? Duruşumu dikleştirdim. Burnu havada gibi gözükmek istemesem de başımı olabildiğince dik tuttum.
“Ne saçmalıyorsun sen?” diye sorduğumda ukala tebessümü yüzünde belirdi. Dudaklarının o kıvrımı yanağındaki gamzeyi belirginleştirdi. Bu manzaraya bakarak ona karşı dirençli duramayacağımı fark edince gözlerimi kaçırmaya çalıştım ve onlar her zaman olduğu gibi boynundaki ipe kaydı. Ucunda gecemizi mahveden yüzük olduğunu bilmek canımı sıkıyordu. Yine de ifadesizliğimi korumaya çalıştım.
“Hiç…”
“Hiç?” diye sorduğumda ellerini kotunun cebine soktu ve arkasını dönüp yanımdan uzaklaşmadan önce bu gecenin pek de hayırlı bitmeyeceğinin ilk sinyalini veren mesajını söyledi.
“Sıradanlığını izlemek çok zevkli olacak.”
Yorumlar
Yorum Gönder