Veliahtlar - 22. Bölüm

 HALE

Kimi insan için ölümsüzdür aşklar, kimisi içinse bir gecede biter. Eros’un oku, sadece bir kişiye isabet eder. Aşkının karşılık alması ise zaman ister. Kimi âşık kavuşacakları an için sabreder, kimisi sabırla yiter. Ben zamana bırakmayı zamanla bırakmıştım. Tıpkı sevmeye başlayınca sevilmeyi bırakmam gibi… 

Tam her şeyden vazgeçmek üzereyken, her şeyim vazgeçilmezim olduğunu hatırlatmıştı. Karanlık bir tünelin ucunda ufak ışık yanmıştı. Asal değişmeye başlamıştı. Işık her geçen gün biraz daha kendini belli ediyordu. Bana yaklaşıyor, hayallerimi büyütüyor, umutsuzluğumu ısıtıyordu. Peki şu anda neden üşüyordum?

Işığımın başkasını aydınlattığını gördüğüm için mi? Belki de ışığım sandığım şey sonumdu. Bu kızın burada ne işi vardı? Her mutlu olduğum anda karşımda belirecekse bu kız, mutlu olmak istemiyordum. Ah be Asal. Derinliği uçurumdan farksız yaramdın. Yeni bir yaraya yoktu ki halim. Nasıl tepkisiz izleyeceğim o kıza karşı olan gülümsemeni. Etimden de parçasın. Kanatmak pahasına bile olsa nasıl söküp atayım ki seni? Neden vazgeçemiyorsun ondan… O kız da olup da bende olmayan şey ne?

“Hale?”
Adım alçak bir sesle kulaklarıma ulaşmıştı ama sanki bana bağırılmış gibi irkildim. Başımı koluma belli belirsiz dokunan elin sahibine çevirdim. Bal rengi gözleri olup biteni anlamaya çalışır gibi parlıyordu. Göğsüm parçalanacakmış gibi hissediyordum. Sanki hayalet bir el kalbimi yerinden sökmeye çalışıyordu. Bu baskı gözlerimin buğulanmasına neden oldu. Deniz’in bunu fark etmemesi için gözlerimi kaçırdım. O sırada bana uzattığı, Masal’la konuşurken gördüklerim karşısında elimden kayıp giden telefonu fark ettim. Ekranı parçalanmıştı. Kalbiminkilerin yanında o parçaların ne önemi vardı ki?

“Teşekkür ederim,” diyerek telefonumu elime aldım. Kırık ekranında baş parmağımı dolaştırırken beklenen soru geldi.

“İyi misin?” 

Şu anda yanımda bizimkilerden biri olsaydı, sahip olduğum tüm iradeyi son damlasına kadar kullanarak iyi olduğumu söylerdim ama yakının olmayan birine rol yapmaya gerek var mıydı? Başımı kaldırıp Denize baktım. Gözlerindeki sorgular ifade, endişesinin gölgesinde kaybolmuştu. Sadece bir kez gördüğü biri için insan endişelenebilir miydi? Başımı belli belirsiz iki yana salladım. Kaşları sadece ona dikkatle bakan birinin fark edeceği kadar çatıldı. 
“Ne oldu?”

Bakışlarımı Deniz’den Asallara doğru çevirdim. Açık havada olmamıza rağmen oksijensiz kalmış gibi hissetmeme neden olan manzarayla, derin bir iç çekme ihtiyacı duydum. Bahar ve Asal yine bir sarılmışlardı. Peki ya Masal… O neredeydi? Yalnız mı bırakmıştı ikisini? Gözlerimdeki yangını söndürmek istercesine biriken gözyaşlarım tek tük yanaklarımdan süzülmeye başladı. 
“Ups. Sanırım buradan gitsek fena olmaz,” 

Kolumdaki eli bileğime kaydı ve daha sıkı kavrayarak beni geldiğim yöne doğru çekiştirmeye başladı. İlk etapta gördüklerimin etkisi yüzünden bu durumu sorgulamadım. Kendime gelmeye başladığımda bileğimi kurtarmaya çalıştım ama o bırakmadı. Şu anda dışarıdan hiç de hoş gözüktüğümüzü sanmıyordum. Yanağımdan süzülen yaşları elimin tersiyle sildim. Ayak diremeye başladığım an duraksayan Deniz bana doğru döndü. Gözlerim kızarmak üzere olan bileğime kaydı. O da bunu fark ettiği an beni özgürlüğüme kavuşturdu. Anında elimi çekip bileğimi ovalamaya başladım. 

“Özür dilerim”

Deniz’in bunu isteyerek yapmadığının farkındaydım. Bunu yapan bendim. Direnmeseydim… “Yarışmadan önce psikolojinin yerleri süpürmemesi için seni oradan uzaklaştırmanın iyi bir fikir olduğunu düşündüm. Sanırım açık hava sana pek iyi gelmedi.”

Mahcup bir ifadeyle saçlarını karıştırdı. Şu andaki siyah ve metalik tarzına bu ifade hiç uymamıştı. Buruk bir tebessümle teşekkür ederken adım sağır edici bir haykırışla kulaklarımda çınladı. O sese sahip olan kişinin beni heyecanlandırmasına alışıktım ama bu farklı bir histi. Sanki yanlış bir şey yapıyormuşum da yakalanmışım gibi…

Arkamı döndüm. Asal sanki her hücremi inceliyormuş gibi bana dik dik bakarak üzerime yürüyordu. İstemsizce birkaç adım geriledim. Sırtım sert ama bir o kadar da sıcak bir yere temas edince panikle başımı geriye çevirdim. Deniz ona çarptığımı fark etmemiş gibiydi. Rahatsız bir ifadeyle bize doğru gelen adamı inceliyordu. O an neden burada olduğumu sorguladım ve bir anda yakalanmışlık hissi içimden çıkıp gitti.

“Ne oluyor burada?”

Sesi gergin ve soğuktu. Sinirliydi. Aramızda birkaç adım kala durdu. Gözleri arkamdaki bir noktaya sabitlenmişti. Bakışları deliciydi. Kısa bir an amcamın karşımda durduğunu hissettim. Tüylerim hazır ola geçer gibi dikildi. Asal ellerini yırtık kotunun ceplerine soktu. Çenesinin kasılmasından ters bir karşılık vermemek için kendini zor tuttuğu belli oluyordu. 

“Konuşuyoruz.”
Ardımda duyduğum ses, en az Asal’ınki kadar soğuktu. Gayriihtiyari Deniz’e baktım. Gözlerindeki meydan okuyan tavır hiç hoşuma gitmemişti. Neden böyle bir tavır takınma gereği duymuştu ki? 

“Konuşuyorsunuz,” dediğinde tekrar Asal’a döndüm. Yumruklarını ceplerinde daha da derine gömmüştü. Cüsseli omuzları yukarı kalktı. Bunu yapmasının sebebinin yumruklarından birinin Deniz’in çenesiyle temas etmesini engellemek olduğu hissine kapıldım.

“Üzgünüm ama hoş sohbetinize biraz ara vermek zorundasınız.” Asal’ın bakışları bana kaydığı an nefesimi tuttum. Şu anda ona bu şekilde bakan ben olmalıydım ama onu ne sinirlendirdiyse, içimdeki yangını bile unutturacak güçteydi. “Çünkü kazanmamız gereken bir yarışma var.” Bakışları ne için burada olduğumu hatırlatmak ister gibiydi. Aramızdaki mesafeyi kapattı. Cebinden çıkardığı eliyle benimkini kavradı. Parmaklarımızı birbirine kenetledi. Bizi gören herkesin elimi sevgiyle tuttuğunu sanırdı. Ne kadar kuvvetle parmaklarımı sıktığını anlayamazlardı. Asal beni çekiştirmeye başladı. Omzumun üzerinden başımı geriye çevirip Deniz’e baktım. Bu durumdan hoşlanmamıştı. Gülümsemeye çalışarak ‘Görüşürüz’ diye fısıldadım. En azından yaptığı iyiliğe karşı bunu hak ediyordu. Sert bir sırta çarpmamla inledim. Başımı önüme çevirirken Asal da bana döndü. Bakışları hâlâ aynı öfkeyi barındırıyordu.

“Kim o çocuk?” diye sorduğunda “Ha?” gibi bir ses dudaklarımın arasından kaçıverdi. Ellerimiz birbirinden ayrıldı ama Asal parmaklarımı o kadar sıkmıştı ki hâlâ sanki elimi tutuyormuş gibi zonkluyordu. Bu siniri kıskançlık yüzünden olamazdı değil mi? “Şu anda senin bizimkilerin yanında olup, yarışmayla ilgili konuşman gerekirdi değil mi?” Gerçekten kıskanmıştı. Şu anda hayatımın en güzel anlarından birini yaşıyordum. Gülmemek için yanağımın içini dişlerken birkaç dakika önceki manzara gözlerimin önünde tekrar belirdi. Gülümsemem başlamadan son buldu. Aramıza mesafe koyabilmek için birkaç adım geriledim. Güçlü durmak istercesine kollarımı göğsümde bağladım.

“Tıpkı senin gibi”

Kahvenin en güzel tonu olan gözleri kısıldı. Devam etmemi istediğini bildiğim için “O kızla sarmaş dolaş olmak yerine, bizim yanımızda olup heyecanımızı paylaşman gerekirdi,” dedim. Kısa bir an hareketsiz kaldı. Sanırım neyden bahsettiğimi anlamaya çalışıyordu. Daha sonra bir şeyler kafasına dank etmiş gibi gözleri normal halini aldı. 

“O kızın burada ne işi var? Sen mi çağırdın onu?”

Kıskançlığım dilimin kemiğini törpülemişti. İşte şimdi haddimi aştığımı belli eden bakışları benim selamlıyordu. “O kız dediğin kişinin bir ismi var. Bahar!” Donakaldım. Sadece bir saniyeydi. O kızı bana karşı korumasının verdiği acıyı yüreğimde hissettiğim çok uzun bir saniye.
“Bahar bizim kuzenimiz. Hele de senin öz kuzenin. Tabi ki yarışmaya davet etmeliydim.” Sustu. Sanki cümlesi yarıda kalmıştı. Söylemek istediklerim dilimin ucuna kadar geldi. Zar zor bastırmıştım ama rahatsızlığımı belli ediyormuşçasına hafif ve gırtlaktan gelen homurtuyu engelleyememiştim. Son zamanlarda herkes Bahar’ın benim öz kuzenim olduğunu vurgulamasından sıkılmıştım. O benim aşkımın üzerindeki karabasandı. O benim mutsuzluğumun köküydü ve hayatıma filiz vermişti. O kızla aramızdaki tek şey kan bağıydı. İmkânım olsa onu da damarlarım kuruyana kadar akıtırdım.

“Ayrıca iyi ki de geldi. Yoksa benim için yarışma birkaç dakika önceye kadar bitmişti.”

Kaşlarım kendiliğinden çatılırken “Neden?” diye sordum. Sanki bunu duymayı beklemiyormuş gibi hayretle yüzüme baktı. Gözlerindeki öfke şekil değiştirmiş gibiydi. Bana doğru birkaç adım atarak aramızdaki mesafeyi kapattı. Güçlü durmak için kollarımı bağlamıştım ama şu anda aramızda onların bile olmasını istemiyordum. “Sen,” deyip âşık olduğum gözleriyle yüzümü taradıktan sonra “Nasıl Masal’ın adını listeye yazmazsın?” diye sordu. Ağzındaki iğrenç bir tattan kurtulmaya çalışıyormuş gibi her kelimeyi tükürüyormuşçasına telaffuz etmişti. Kırıldığımı hissediyordum ama şu anda kırgınlığın ne yeri ne de zamanıydı. Bilmediğim bir şeyler olmuştu ve bunu çözmezsem tüm suçun üzerime kalacağı gibi bir izlenime kapılmıştım.
“Ne listesi?” diye sorduğumda alaycı bir ifadeyle dudaklarının kenarı kıvrıldı. “Salağa mı yatacaksın Hale?” Bunu bana sorduğuna inanamıyordum. “Grup üyelerinin adının yazıldığı listeden bahsediyorum. Hani senin doldurduğun…” Sesindeki kinaye mideme yumruk yemişim gibi hissettirmişti. Benim Masal’ın adını yazmadığıma mı inanıyordu? Buraya kadar gelmemize neden olan kişi bal böceğimdi. Ben nasıl onun adını listeye yazmazdım. 

“Senin yüzünden buraya giremedi. İyi ki Bahar gelmiş ki, kardeşim şu anda ne idüğü belirsiz bir grubun içinde tek başına değil.”

Bir dakika… O zaman Masal’ın gümrük dediği olay buydu. 

“Hoş… Bahar gelmemiş olsaydı da tek başına kalacak kişi o olmazdı.” Düşünceler beynimde kovalanbaç oynarken bakışlarımı Asal’a kaydırdım. Gerçekten benim böyle bir şey yaptığıma inanıyordu.
“Asal. Beni neyle suçladığının-”

“Farkındayım.”
Sözümü sert bir tavırla kesmişti. “O listeyi sen doldurdun Hale Erdem. Orada Masal’ın adının yazmaması senin suçun.” Gözlerimdeki yangın tekrar yerini hatırlatmıştı. Etraf buğulanmaya başladı. Güçsüz bir kız gibi görünmemek için başımı öne eğdim. Kalbim hiç sakinleşmeyecekmiş gibi hızla çarpıyordu. Asal birkaç adım gerilediğini gördüm. Sanki üzerimdeki baskısı azda olsa hafiflemişti. İçimi rahatlatmak istercesine derin bir nefes aldım.

“Hadi” Başımı kaldırıp öfkesine serptiği vicdan azabını gözlerinde taşıyan adama baktım. “Şu anda olmak istediğim yer burası değil. O yüzden bir an önce şu yarışmadan kurtulalım.”


**-**

MASAL

İnsan seli…

Kendimi akıntıya kapılmış bir kayık gibi hissediyordum. Az önceki yüzleşmeden dolayı, küreklerim akıntının içinde kaybolmuştu. Ne durabiliyor ne geri dönebiliyordum. Sadece ileriye, daha ileriye doğru ilerliyordum ve bunun hızını belirleyen tek şey, ne zamandır orada olduğunu bilmediğim bir eldi.

“Bu taraftan…”

Bahar’ın parmaklarımızı kenetlediğini fark edemeyecek kadar vurgun yemiştim. Enes’i göreceğimi bilerek buraya gelmeme rağmen, nefesinin tenimi yalayıp geçmesi bildiğim her şeyi unutturacak güçteydi. Ne yaşarsak yaşayalım üzerimde böyle bir etki bırakması, ona olan aşkımın büyüklüğünden başka bir şey değildi.

“Yavaş!”
Kulağımın dibinde son harfin uzatılmasının verdiği his içimi kıpırdatırken başımı buna neden olan çocuğa doğru çevirdim. Çakmak bakışları, sadece sahneden süzülen loş bir ışık olmasına rağmen fazlasıyla belliydi. Gözleri benimkilerle buluştu. Bir anda sinirli ifadesi yumuşayıp, yüzü gevşek bir gülüşle kaplandı. Gözlerimi kısarak yüzünü daha net bir şekilde görmeye çalıştım. Daha önce bir yerde karşılaştığımızı hiç sanmıyordum. Hayatında ilk kez gördüğün birine karşı bu gülüşü sergileyecek cesarete sahip olmanın tek bir nedeni olabilirdi. Derin bir nefes aldım. Tam da düşündüğüm gibi; Alkol…

“Ufak tefek bir şeysin ama, ezdin geçtin be ayağımı güzellik.”

Midemin içinde kıpırdanan his yüzünden, yüzüm iğrenç bir tadı damağımdan uzaklaştırmak istermiş gibi buruştu. Bir kelime ancak bu kadar kusturucu bir telaffuzla söylenebilirdi. Tepki vermemek için mümkün olduğunca hareketsiz durmaya çalıştım. “Bir öp de-” derken beklemediğim bir anda geriye çekildim. Daha ne olduğunu anlamaya çalışırken dar alanda önüme geçen kişi, çocukla aramda etten bir duvar örülmesine neden oldu. Bana kıyasla daha iri yapısından dolayı görüş alanım sıfıra inmişti. Parmak uçlarıma kalkıp Bahar’ın omzunun üzerinden çocuğun yüzünü görmeye çalıştım. Ne konuştuklarını kalabalığın uğultusu ve hoparlörlerden gelen müzik sesinden tam çözemesem de iyi bir şey olmadığı ukala dümbeleği çocuğun yüzünden okunuyordu. Sanırım Asal’ın Bahar’ı görünce rahatlamasının nedenini şu anda daha iyi anlıyordum.
Bir süre daha bir şeyler söyleyen kızın bana aniden dönmesiyle ayaklarımın üzerine bastım. Bana hiddetle baktı. Gerilmiştim. O güzel gri gözlerindeki katıksız öfkenin parıltısı tüylerimi diken diken yaptı. Azarlar gibi “Ne bekliyorsun acaba?” dedi. Neyi kast ettiğini anlamaya çalışırken bir an bile beklemeden cevabı yapıştırdı. “Babanın adamlarının gelip çocuğa haddini bildirmesini mi?” Her kelimeyi tükürüyormuşçasına telaffuz etmişti. Onu bu kadar sinirlendirecek ne yapmıştım ki? Ne diyeceğimi bilemiyordum. O da bunu çok fazla umursamıyordu ki cevap vermemi beklemeden bileğimi kavradı ve az önce gittiğimiz yöne doğru daha sert bir şekilde beni çekiştirmeye başladı. Gerçekten de maganda kelimesini fazlasıyla hak ediyordu. Sanırım bundan sonra Asal’ın kararlarını sorgulamasam iyi olacaktı.

Önüme çıkan insanlara çarpmamak için usta dansözlere taş çıkaran kıvırma hareketleri yaparak yürürken, ezdiğim ayakları ve bunun sonucundaki iniltileri duymazdan gelmeye çalıştım. 

“İşte geldik.” 

Varış noktamıza geldiğimizde arkamızdaki homurtular katlanılmayacak seviyeye ulaşmıştı. Herkes, bizim varlığımızdan ve yer olmamasından şikâyet ediyordu ama Bahar yine asi tavrını ortaya koyarak tüm söylenmeleri bertaraf etmişti. Kısa bir an Bahar yanımda olmasaydı ne yapacağımı düşündüm. Kalabalığın içine tek başıma dalmaya cesaretim vardı ama kesinlikle buraya gelemezdim. Bu zamana kadar tüm yollar bana çıkmıştı. Önüme gelen herkes el pençe divan modundaydı. Hiçbir zorlukla karşılaşmadan istediğime ulaşıyordum. Çünkü ben Demir Kara’nın kızıydım. Şu anda ise burada sadece Masal olarak bulunuyordum ve büyük ihtimalle tek başıma olsam ezdiğim birkaç ayak ve yediğim birkaç söz yüzünden olduğum yere çakılı kalırdım. Yırtıklığım sadece babamın desteğini arkamda hissettiğimde işime yarıyordu. Babam olmadan ben bir…

Aklım tüm hızıyla çalışmaya başladı. Zihnimde görüntüler canlanıyordu. Bir anda Enes’in yanımdan ayrılmadan önce kurduğu cümle pinpon topu şeklini aldı ve beynimin içinde sağa sola çarpmaya başladı. 

“Sıradanlığını izlemek çok zevkli olacak.” 

O yapmıştı. Listede adım yoksa, bu Enes’in suçuydu. Nasıl Hale’den şüphelenebilmiştim? Belli ki, arkadaşlarını devreye sokup adımı sildirmişti. Soluk alışverişlerim hızlandığını hissediyordum. Öfke yavaş yavaş bedenimi kaplayan bir sarmaşık gibiydi. Dişlerimi sıkıyor, onun verdiği acıyla dikkatimi dağıtmaya, sakinleşmek için bu acıya odaklanmaya çalışıyordum. 

“Masal?” 

Bahar’ı duymazdan gelerek etrafa bakınmaya başladım. Sıradanlığımı izlemeyi bu kadar istiyorsa yakınlarda bir yerde olmalıydı. “Bir sorun mu var?” Başımı belli belirsiz evet anlamında salladım. Gözlerim hâlâ keyifli bir şekilde beni izlediğini düşündüğüm adamı bulmak için etrafı kolaçan ediyordu. “Ne oldu?” diye sorduğunda pes edip bakışlarımı merakla beni izleyen kıza çevirdim. O an beynimin içinde şimşekler çakmaya başladı. Enes’in hesaplayamadığı şey, benim yalnız olmayacağımdı. Ona istediğini vermeyecektim. Bu gece sıradan olmamak için elimden gelen her şeyi yapacaktım.

“Bu gece eğlencenin dibine vuralım.”

Bunu öylesine kararlı bir şekilde söylemiştim ki, Bahar’ın kısa bir an da olsa kaşları çatıldı.

Ciddi olduğumu belli edercesine başımla onayladım. Bu sefer sorgulayıcı ifadesi şaşkınlıkla çarpıldı. Büyük ihtimal benden ona karşı böyle bir adım beklemiyordu. “Çılgınlar gibi eğlenelim. Anlaştık mı?” diye sorduğumda dudaklarının kenarı keyifle kıvrılan kız başını tamam anlamında salladı.

“Aksini düşünmek bize yakışmaz zaten. Anlaştık.”


**-**

HALE

Bazen müzik dinlemek için değil de insanları duymamak için takarsın kulaklıkları ya da yaşadıklarından biraz da olsa uzaklaşmak için… Şüphesiz ki müzik, bir insanın dünyayla bağlantısını kesmesinin en kolay yoluydu sanırım. Kulaklığınızın ardında bir dünya yaratırdınız, sadece size ait ve sadece bir kişiyi oraya ortak edebilirdiniz. O da yalnızca siz istediğinizde…
Tam düşüncelerimin ve şarkılarımın arasına sıkışmışken, kulaklığımın teki düştü. Başımı, dizlerimi kendime çekerek oluşturduğum boşluktan çıkardığımda kulaklığımın kendiliğinden düşmediğini anladım. Deniz’in hangi ara yanıma oturduğunu bilmiyordum ve ne zamandır beni bu şekilde izlediğini. Ağlamaktan kızardığına emin olduğum gözlerimi ilk kez birinden kaçırmak içimden gelmiyordu. Alt tarafı birkaç kere gördüğüm birinin, beni senelerdir tanıyan insanlardan daha çok anladığını hissediyordum. Sanırım ortak bir noktamız olmasından dolayı… Müzik.

“Müzik yarışmasında, kulaklıkla müzik dinlemek,” diyerek kolumdan sallanan kulaklığı parmaklarının arasına alan Deniz bana doğru yaklaştı. “İlginç bir tecrübe olmalı.” Refleks olarak nefesimi tutarken kulaklığı kulağına götüren çocuk gözlerini benden ayırmadı. Bu mesafeden bana bakması yanaklarımın ısınmasına neden oldu. “Rap?” dediğinde kaşlarım hafifçe çatıldı. Düşüncelere o kadar dalmıştım ki, hangi şarkının çaldığını bile hatırlamıyordum. Deniz’in hayretle havaya kalkan kaşlarıyla çalan şarkıya kulak kabarttım. Rap müzikten çok fazla hoşlandığım söylenemezdi ama nedense bazı şarkıların beni anlattığını düşünüyordum. Sanki içimden geçenleri sert bir şekilde kaleme alan birkaç adam vardı…

“Sen eskimedikten sonra yeni bir yaraya yok mahal…”

Kulaklığı nazik bir şekilde bırakarak geriye çekildi. Üzerimde oluşan baskıyı onun uzaklaşmasıyla anlarken derin bir nefes aldım. Deniz sırtını arkamızdaki kolona dayarken gözlerini benden ayırmadı. Ben de onun yüzüne, karanlık bile olsa kendini eden bal rengi gözlerine bakarak diğer kulaklığı da çıkardım ve o an nerede olduğumuzu hatırlatan yüksek sesli bir müzik kulaklarımı doldurmaya başladı. Dışarıdaki kalabalığın uğultusu, kaçıncı olduklarını bilmediğim sahne alan grubun şarkılarına karışıyordu. Unutmaya yüz tutmuş heyecanım karnımın merkezinde kıpırdanırken sıkıntıyla iç çektim.

“Ya…” diyerek başını belli bir ritimle sallayan Deniz “Underground bir yarışmaya katılacak olsaydın o şarkılar işine yarayabilirdi ama sanırım şu anda hazırlanman gereken başka bir yarışma var,” diye devam etti. Sıkıntıyla iç çektim. 

“Tıpkı-” deyip az önceki göz yaşlarımdan dolayı çatallaşmış olan sesimi geçirmek istercesine boğazımı temizledim. Yüzünde belli belirsiz oluşan tebessüm bu halimi bile anladığını gösteriyordu. “Tıpkı senin şu anda hazırlanman gereken bir yarışma olması gibi,” dediğimde gülümsemesi daha çok yüzüne yayıldı. 

“Hazır olmadığımı kim söyledi?”

Şu anda benimle dalga geçmediğini biliyordum. Yine de kendimi güçsüz göstermek istemiyordum. “Benim hazır olmadığımı sana kim söyledi?” dediğimde sessizde olsa kahkaha atan Deniz “Kimse,” diye cevap verdi. “Kimsenin söylemesine gerek yok,” diyerek işaret parmağıyla yüzümdeki bir noktayı gösterirken “Kızarmış gözlerin ve burnun bunu fazlasıyla belli ediyor,” diye devam etti. Gözlerimle burnumun kızarıp kızarmadığını görmeye çalışırken matrak bir kahkaha kulaklarımı çınlattı. Deniz’e baktığımda son zamanlarda bu kadar güzel gülen birinin etrafımda olmadığını fark ettim. 

“Ufak burnunu o şekilde görebileceğini düşündün mü gerçekten?”

Mahcup olmuş bir şekilde başımı evet dercesine salladım. Deniz alt dudağını gülmemek için dişledi ve başını öne eğerken iki yana sallamaya başladı. Sahnedeki grubun şarkısını bitirdiğini çığlık ve ıslık sesleriyle anladım. Bir anda heyecan hissi paniğe dönüştü. Seyirciden bu derece iyi enerji aldıklarına göre gerçekten başarılılardı. Deniz haklıydı. Şu anda burada oturmak yerine bizimkilerin yanında olmalıydım. Yarışma heyecanından çatallaşmalıydı sesim, ağlamaktan değil. Telefonum tekrar çalmaya başladı. Ekrana bakma gereği bile duymadan telefonu deri montumun cebine tıktım. 

Emre, ortadan kaybolduğum ilk andan beri her beş dakikada bir beni arıyordu ve ben o arayan kişinin Asal olmasını istediğim için aramaları cevapsız bırakıyordum.

Üzerimdeki gri elbise el verdiğince dikkatli bir şekilde ayağa kalktım. Üzerimi silkelerken Deniz’in beni izlediğini hissediyordum. Kaçamak bir bakış attığımda yüzünde çarpık bir tebessüm oluştuğunu gördüm. Sanırım her hareketime gülmesi sinir bozucu olmaya başlamıştı. Daha sert bir şekilde üzerimi silkelerken ayağa kalktı. “Aklının başına gelmesine sevindim,” dediğinde kaşlarım çatıldı. Onun da üzerini silktiğini göz ucuyla gördüm. 

“Sonuçta bir grup sonra, sıra sizin ve kendine gelmen için-” Deniz’e öyle bir ifadeyle bakmıştım ki, cümlesini tamamlamak yerine kaşlarını çatmayı tercih etmişti. Duyduğum şeyin doğru olup olmadığını yalnızca bizimkilerden öğrenebilirdim. “Bol şans,” Deniz’in cevap vermesini beklemeden koşar adım bizimkileri bıraktığım yere doğru yürümeye başladım. Önüme çıkan insanların arasından hızla geçebilmek için zikzaklar çizerken bir yandan da bizimkilere bakındım. Köşede duran Emre’yi fark ettiğimde derin bir nefes aldım ama daha veremeden yüz ifadesindeki huzursuzluğu fark ettim.

“Emre!” diye seslenerek ona doğru giderken gözleri benimkilerle buluştu. Kısa bir anda olsa rahatladığını hissettim. Bana doğru gelirken “Neredesiniz kızım siz?” diye sordu. “Saatlerdir sizi arıyoruz-” Bir anda gözleri benden arkamdaki bir noktaya kaydı. Siz mi demişti o? Daha sonra etrafı kolaçan eden Emre “Asal nerede?” diye sordu. 

“Sizinle değil mi?” diye sorduğumda bakışlarını tekrar bana kaydırdı. Başını iki yana sallarken “Sen ortadan kaybolunca peşinden gitti sözde,” dedi. Benim peşimden mi gelmişti? Başımı omzumun üzerinden geriye çevirip görünürde olup olmadığına baktım. “Allah’ım aklımı kaçıracağım. Birini buluyoruz, diğeri kayboluyor…” Emre kendi kendine söylenirken arkamı döndüm ve geldiğim yöne doğru yürümeye başladım. “Kızım bir durun durduğunuz yerde ya.”
“Asal’ı bulup geleceğim,” diye bağırarak yürümeye devam ettim. “En son o da bunu söylemişti ama!” Ardımdaki haykırış beni telaşlandırmak yerine mutlu etmişti. Sağa sola bakınarak merdivenleri inmeye başladım. Beni bulmaya çalışıyorsa buralarda bir yerde olmalıydı. “Asal” diye seslenerek yürümeye devam ettim. Sanki yer yarılmış, sonsuz aşkım içine düşmüştü. Ayaklarım Deniz’i bıraktığım yere yönelirken köşede duran biri dikkatimi çekti. Rüzgârdan dalgalanan siyah perdenin ufak aralığından dışarıya bakan kişinin Asal olduğunu anladığımda tekrar adını seslendim. Birkaç saniye hareketsiz kaldığına yemin edebilirdim. Sanırım orada olmamı beklemiyordu. Üzerindeki şoku attıktan sonra duruşunu dikleştirdi ama bana dönmek yerine dışarıya bakmaya devam etti. Ürkek adımlarla ona doğru ilerledim. Yanına geldiğimde derin bir nefes aldığını hissettim. Elimi ürkekçe sırtına koyarken “Asal,” diye fısıldadım. “Ne yapıyorsun burada?” Elimin altındaki kaslarının gerildiğini hissedince ona dokunmayı kestim ve ağır hareketlerle elimi çekip deri montumun fermuarını tuttum. 

“Bizim sıramız geldi-” derken aniden bana doğru döndü. Gözlerindeki katıksız nefret geriye doğru birkaç adım atmama neden oldu. Bunu fark eden Asal kolumu kavrayıp beni kendine çekti ve aramızda açtığım ufak mesafeyi saniyeler içinde yok etti. Bedenlerimizin birleşmesini engellemek için elimi aramıza koydum. Bizi gören herkes elimi sevgiyle onun göğsüne koyduğumu sanırdı. Ne kadar kuvvetle kolumun sıkıldığını anlayamazlardı. Kalbim hiç sakinleşmeyecekmiş gibi hızla çarpıyordu. Ona bu kadar yakın olmak korkudan çok aklımı başımdan alıyordu. Özellikle de nefesini saçlarımda hissettiğimde…

“Yarışmada olduğumuz aklına geldi yani?”

Fısıltıyla söylediği cümle bana bağırmış gibi kas katı kesilmeme neden oldu. Başımı kaldırıp Asal’ın gözlerinin içine bakma cesaretini gösterdiğimde yüzleştiğim tek şey, öfkeydi. Bana dik dik bakıyor, yüzümün her kıvrımını rahatsız bir şekilde inceliyordu. Çenesinin altında atan damara bu kadar yakından bakmak gerilmeme neden oldu. Onu bu kadar neyin sinirlendirdiğini düşünürken “Ben güle oynaya muhabbet ederken yarışmayı unutursun diye düşünmüştüm,” demesi her şeyin kafama çakılmasına neden oldu. Bizi Deniz’le görmüştü. Yine... Peki bu sefer neden bizim yanımıza gelmemişti? Neden beni çekip o ortamdan çıkarmamıştı?

“Asal sen yanlış anlad-”

“Doğru gördüm. Anlamıyla ilgilenmiyorum,” diyerek kolumu bıraktı ama hâlâ elinin orada olduğunu hissetmeme neden olan zonklama tenimdeydi. Geriye doğru birkaç adım atıp aramıza mesafe koydu. Elim tekrar montumun fermuarına yerleştirdim. Asal bir süre daha bana baktı. Endişe tüm bedenimi kapladı. “Dediğin gibi, bizim sıramız geldi.” Bunu o kadar düz bir sesle söylemişti ki, en ufak bir heyecan duymuyordu. Cevap vermek için ağzımı açtım ama o arkasını dönüp yürümeye başladı. Peşinden gitmeyi istedim. Olduğum yere çakıldığımı fark ettim. Adım atacak bile enerjim olmadığını anlamak canımın sıkılmasına neden oldu. Hızlı bir şekilde soluk alıp verirken sonsuz aşkımın gözden kayboluşunu izledim. Neden birbirimizi anlamıyorduk? Neden sürekli aramızda bir gerginlik vardı? Yarışmadan dolayı olduğunu düşünmek istiyordum. Sıkıntıyla iç çekerek saçlarımı karıştırdım. Gözlerimi etrafta dolaştırırken Asal’ın dışarıya baktığı yeri gördüm. Onun kadar cesaretli olmasam da dışarıdaki ortamı sahneden önce görmek istedim.
Ve kelimenin tam anlamıyla festivalin içindeydik. İnsanlar, ışıklar, sesler ve müzik. Kalabalık gerçekten coşkulu gözüküyordu. Stresten mideme kramplar girdiğini hissedince arkamı döndüm ama o an gördüğümü hissettiğim bir şeyle gerisin geri dışarıya baktım. Sahnenin tam önünde dans eden iki kişinin yüzünü daha net görmek için gözlerimi kıstım. Hatta başımı o ufak boşluktan ileriye doğru bile uzattım. O eğlenen kişi benim bal böceğim miydi? Kalbime ardı ardına saplanan acıyla yüzümü buruşturdum. Bal böceğimdi. Yanındaki kız da…

Bahar!

**-**


ASAL

Şeytanın yarattığı bir hapishanedir kıskançlık. Kendini tutsak, kıskandığını özgür görürsün. Kaçmaya çalışırsın ama sadece saklandığını fark edersin ve kazananın belli olmadığı, sahte bir oyunun içinde olduğunu fark edersin.

Ama ben bir oyunbozandım. 

Duygularımı saklamakta her zaman iyiydim. Öfkeyle, nefretle, kıskançlıkla dolduğum zamanlar kapılarımı tüm dünyaya kapatır gibi maskemi yüzüme yerleştirirdim. Kimsenin ne hissettiğimle ilgili en ufak bir fikri olmazdı. Hatta çevremdekiler umursamaz gamsız herifin teki olduğumu düşünüyorlardı ama artık yapamıyordum. Derya olan hislerimin sancısını yüreğimde hissettikçe duramıyordum. Yansıtmamak için gidiyordum ama ne kadar uzaklaşırsam uzaklaşayım hislerimden kaçamıyordum.

“Asal.”
Kulağımın dibindeki ses patlayan bir silahtan farksızdı. Birkaç saniye, dünyadaki tüm sesler çınlamadan ibaretti. “Ne oldu lan?” Emre’nin temasıyla tüm sesler yerine geldi. Hafifçe başımı omzumu tutan eline çevirdim. Karşı tarafa ne hissettirdiğimi bilmiyorum ama Emre anında elini çekti. “Ow… Senin stres paralel evrende sinire mi dönüşüyor bro. Sakin.” Cevap vermedim. Ne diyecektim ki? Hale’yi sürekli aynı çocukla, mutlu gördüğümü ve bunun beni rahatsız ettiğini mi? Neden rahatsız ettiğini nasıl açıklayacaktım?

“İronistler!!!”
Kucağında tuttuğu dosyada bir şeyleri kontrol eden kadın, kısa bir süre bize göz gezdirdikten sonra “Sıra sizde,” dedi. “Bir dakika içinde sahnedesiniz.” Kulağındaki kulaklıktan direktifler alıyor gibi bir şeyleri onaylayarak yanımızdan ayrıldı. Emre deli danalar gibi etrafı incelemeye başladı. “Hale nerede? Hale NEREDE?!” Bakışları benim üzerimde sabitlenirken sorusunu yineledi.
“Halecibaşı gibi mi gözüküyorum?”

Gözlerini tehditkâr bir havayla kısan Emre, “Kimin başı olduğun umurumda değil. Hale’yi bulmaya gittin. Tek döndün. O da seni bulmaya gitti. Kayboldu. Nerede bu kız?!” diye bağırdı. Sesinin anlık yankısından sonra cılız bir “Buradayım,” cümlesi duyuldu. Hale lafa karışarak aramızdaki küçük boşluğu doldurdu. Emre’nin gözleri arkamdaki bir noktaya kaydıktan sonra rahatlama pırıltıları saçmaya başladı.

“Son 30!”

Hale’nin birkaç adım ötemde durduğunu hissettim. Bunu göremesem de aldığı kesik nefeslerden rahatlıkla anlayabiliyordum. Koşmuş muydu? Emre enerji vermek istercesine ellerini birbirine çarptı. “Emeklerimizin karşılığını alma zamanı gençler.” Grubun geri kalan üyeleri de ayaklandı. Heyecanları her hareketlerine yansımıştı. “Hadi millete gerçek müziğin ne demek olduğunu gösterelim.” Diğerleri de Emre’ye ayak uydurup birbirlerini alkışlamaya başladı. O kargaşadan fırsat bulup göz ucuyla peri kızına baktım. Bizden kopuk duruyor olmasına baktığı yön eklenince merakın cezbedici çağrısı gözlerimi ondan ayırdı. Gördüğüm kişi, içimi kasıp kavuran öfkenin damarlarıma dağılmasına neden oldu. Çocuğun gülümseyen yüzüne atmak istediğim yumruğun gücü, Hale’ye cesaret vermek için yaptığını düşündüğüm hareketlerle daha da artıyordu.

“Son 5”

Geri sayıma başlandığında önüme döndüm. Yükselen sesle kendimi sahnede bulmam bir oldu. “Karşınızda İRONİSTLER!” 

Gözümü alan ışıkların ardında kalan karanlık yüzlerin kükreyişi, bizimkilerin heyecanına heyecan katmış gibi duruyordu. Ürkek bakışlarla etrafı inceleyen grup üyeleri yerini aldı. Baterinin başına geçtim. Ne zamandır sıktığımı bilmediğim yumruklarımı gevşettim. Avuç içlerime oturan kanı umursamadan bagetleri elime aldım. Birkaç vuruşla baterinin akorlarını kontrol ettim. O sırada gözlerim sırtı bana dönük olan Hale’ye takıldı. Mikrofonu boyuna göre ayarlarken alıp verdiği nefes hoparlörlerden yankılanıyordu. Fazla düzensizdi. Sanki gözlerimi sırtında hissetmiş gibi duruşunu dikleştirdi. Omuzlarını geriye doğru atan peri kızı, üzerinden başını geriye doğru çevirdi. Bakmak istediği kişiyi eliyle koymuş gibi buldu. Kızgın gözleri benimkilerle buluştu. Pardon da bu ortamda kızgın olması gereken tek bir kişi vardı.

“Hazır mısınız?”

Gözlerimi peri kızından ayırmadan başımla Emre’yi onayladım. Bagetleri öylesine sıkı tutuyordum ki avuç içlerim sızlıyordu. Vücudum elektrik hattından oluşmuş gibi hissediyordum. Dokunursam çarpardım. Konuşursam, yakardım ama en çokta ben yanardım.

Emre, Hale’nin yanına gidince göz kontağımız koptu. Gürültüden duyamadığım bir şeyler konuştuktan sonra herkes yerini aldı. En yakın arkadaşımın yüzünden okuduğum kadarıyla, güzel şeyler konuşmamışlardı. Bakışlarını yakaladığımda ne olduğunu sorar gibi göz kırptım. Başını iki yana sallarken sanki ‘Sonumuz hayır olsun’ diyordu. Piyanonun sesi uğultulu sesleri bastırdı. İşte başlıyorduk. Duruşumu rahatlatmaya çalışırken kulaklığı kulağıma taktım. Gözlerimi kapattım ve ritimleri duymaya çalıştım. 

Piyano, keman, gitarlar… 

Uyum.
Sıramın gelmesiyle parmaklarımın ucunda döndürdüğüm bagetleri olması gereken yerle buluşturdum. Şu anda içimi kıpır kıpır yapan şeysin tek bir açıklaması olabilirdi. Sanki müzik tek bir enstrümandan çıkıyordu. Provalarda yakalayamadığımız uyum, şu anda sahne üzerinde şovunu sergiliyordu. Beni bile büyülemek üzereydim. Grup varını yoğunu sahneye koyuyordu. Bir kişi hariç; Hale bir türlü parçaya girmiyordu. Hâl ve hareketleri de pek hayırlı sayılmazdı. Emre’yle göz göze geldik. Başını iki yana sallayan hâli, bu durumu bildiğini gösteriyordu. Ne konuşmuşlardı? Zaten çatık olan kaşlarım, sınırları zorlamaya başladı. İkinci tekrara geçtiğimiz an, Hale sağ tarafına doğru baktı. Kısa bir süre sonra sesi olması gereken yerdeydi.
Mikrofonun ucunda…

Müziğin içinde…


“Ah ne tatlı sözler hazırladım. Kim bilir kaç aydır.

Kimse seni dinlemiyorken konuşmak kolaydır.

Kafanda durmadan bağırıp çağıran bir yabancının sesi

Yüzümde kocaman bir antidepresan gülümsemesi…”


Sesi saatlerce ağlamış gibi çıkıyordu. Yine de ritimleri kaçırmıyor, çıkması gereken yerlere boğazını yırtmak istercesine yükleniyordu. Başını sahne önündeki kalabalığa doğru çevirdi. 


“Böyle gitme ne olur, böyle gitme ne olur.

Biraz yanımda otur diyemedim.”


Kalabalık Model’in şarkısına eşlik edince, Hale’nin sesindeki açık biraz olsun kapandı. O sırada sağ taraftaki hareket, gayriihtiyari dikkatimi oraya kaydı. Gördüğüm kişi, sabrımın son kurşunuydu ve kıskançlık silahı ateşledi. 


“Başımı yaslasaydım omzuna, ağlasaydım.

Öpüp koklasaydım, yapamadım.”


Vuruşlarım sertleşti. Bagetler avuç içlerime öyle baskı yapıyordu ki, ellerimi hissetmemeye başladım. Uyuşmuştum ama bu ellerimden başlayıp tüm bedenime yayılan bir uyuşmaydı. Tek hissettiğim ise içimde, her vuruşumla biraz daha artan katıksız bir nefretti ve bunu müziğimizden çıkarmak istiyor gibiydim. Vuruşlarım neredeyse diğer enstrümanların sesini kısmıştı. Cayır cayır yandığımı hissediyordum. Ter içindeydim. Saçlarımdan süzülen sular davulların üzerine düşüyor, darbelerimle etrafa saçılıyordu. 

Bir anda izlendiğime dair bir his içime çöreklendi. Başımı kaldırdım. Gruptakiler çalmaya devam etseler de sırtlarını seyircilere dönmüşlerdi. Hepsi de ne yaptığımı sorguluyordu ama benim umurumda olan tek bir bakış vardı. Hale’nin şarkıya girmek için beklerken gözleri benim üzerimdeydi. Onunki sorgulamanın yanında endişe de taşıyordu. Biraz da korku. Saniyelik bir hareketle gözlerimi o çocuğun durduğu yere çevirdim. Hâlâ peri kızına bakıyor olması, içimdeki canavarı şahlıyordu. Hale bana arkasını döndü ve başını tekrar o çocuğun olduğu tarafa doğru çevirdi. Yine mi şarkıya girebilmek için ona ihtiyaç duymuştu. 
Allah kahretsin!

Nefretimi kustuğum son darbemle, baget davulun içinde kaldı. Elim boş bir şekilde havaya doğru savruldu. Olayın sıcaklığı algılarımın kapanmasına neden olsa da görünen köy kılavuz istemezdi. Baterinin bir davulu paramparçaydı ve baget yarım yamalak içinde duruyordu. Dehşete kapılan Emre, çalmayı bıraktı. Diğerleri de birkaç saniye devam etti. 
“Siktiminin baterisi!” diye bağırıp diğer bageti de ileriye doğru fırlattım. Teknik bir sorun olduğunu düşünen ekip sahneye daldı. Sunucu kalabalığa durumu açıklıyor, kendi hataları olduğunu söylüyordu. ‘Yuh’ sesleri uğultuların içinde anlaşılan tek kelimeydi. Ayağa kalktım. O sırada teknik ekip yırtılan davulu değiştirebilmeleri için baterinin etrafına doluştu. 
Kenara çekildim. Ellerimle yüzümü sert bir şekilde ovuşturdum. Sanki senelerdir yüzüme taktığım maskeyi çekip çıkarmıştım. Kıpkırmızı olduğumu hissediyordum. Ama bu utançtan değil, tamamen saf öfkedendi. Artık yürüyen bir volkandım ve patlayacağım kişiyi çok iyi biliyordum. Ellerimi yüzümden çektiğim an Hale’nin olması gereken yere baktım ama yoktu. Sahnenin arkasına doğru koştuğunu fark ettiğimde aşağı indim. Emre’nin nereye gittiğimizi soran sorularına cevap vererek zaman kaybedemezdim. 

Peri kızının peşinden ilerledim. Gördüğüm manzaraya tepki olarak adımlarım yavaşladı. Öfkenin nirvanasına ulaşmış biri olarak, tepkilerimin gerilediğini hissediyordum. Başta yapmam gerekeni şimdi yapıyordum. Sorguluyordum. Neden bu çocuğun sürekli Hale’nin yanında olduğunu, hiçbir fırsatı kaçırmamasının altına ne yatan şeyi, Peri kızının buna karşılık verdiği tepkileri… Her şeyi sorguluyordum. 

Bu çocuk Hale’den ne istiyordu? Aralarındaki yaş farkı Kaf Dağı’nı kıskandırırdı. Güzellik desen, ikisinin de birbirinin tarzı olmadığı belliydi. Peki bundan emin miydim? Hale açısından evet. Peki ya o çocuktan? Üzerimdeki şok halini saniyeler içinde attım. Tarzı Hale gibiler olsa bile, Hale’nin olmasına izin vermeyecektim. Adımlarım içimdekileri dışa yansıtan bir paravandı. Sert, güçlü ve bir o kadar kendinden emin.

“Hale!”
Aniden bana doğru dönen peri kızının solgun yüzüne eklenen kırmızı gözler ağladığını gösteriyordu. Yaslanacak omuz olarak bu hıyarı mı seçmişti yani? “Sen!” Bakışlarımı çocuğun üzerine sabitleyerek yürümeye devam ettim. 

“Ellerini seviyorsan, ona dokunmayı KES!” 

Söylediklerimden rahatsız olduğunu yüzünden okuyabiliyordum ama şerefsiz hâlâ ellerini peri kızının kollarında tutuyordu. Mıknatıs tutulan demir gibi onlara çekildiğimi hissettim. “Sana…” Daha ne olduğunu anlamadan deri ceketinin yakalarını kavradım. “Bir şey söyledim değil mi?” Ellerini kollarımın üzerine koydu ama bu sadece göstermelik bir tepkiydi. Direnmiyordu. Çocuğu geri geri sürükleyerek duvara yapıştırdım. Ufak bir çığlık sesi duyuldu. Fakat bu ses, ellerimin arasındaki hıyardan gelmiyordu. Onun canının acıdığını yüzündeki saniyelik tepki ele vermişti. Büyük ihtimal ona bakmıyor olsaydım, bu anı kaçıracaktım. 
“Dokunma ona.” 

Dişlerimi o kadar çok sıkıyordum ki sesim merhametsiz bir tonda çıktı. Hiçbir şey söylemedi. Kendime doğru çekip tekrar duvara çarptım. Bu sefer tepki bile vermedi. Karşılık vermesini istiyordum. Bana ağzını burnunu kırmam için bir bahane yaratmasını istiyordum ama o sadece asabımı bozan bakışlarıyla bana bakıyordu. 

“Asal Kara!”

Çınlamayı andıran adım, omzumun üzerinden Hale’ye bakmama neden oldu. Sesini destekleyen yüz ifadesi onda, ilk kez karşılaştığım bir şeydi ve kafamı karıştırmıştı. Bana mıydı bu tepkisi? Dövmek istediğim çocuk bu derece mi önemliydi?

“Ne yaptığını sanıyorsun sen?!”

Cevap vermeme bile izin vermeden üzerime doğru yürüdü. Artık ağlamıyordu. Onun yerine öfkeliydi. Adımlarının sertliği, yankılanan sesten ayan beyan belliydi. Yanıma geldiği gibi ellerimi çocuktan kurtardı. Hem de tereyağından kıl çeker gibi. Afallamamış olsaydım bunu yapabilmesi imkânsızdı ama Hale’yi ilk kez böyle görüyordum. Özellikle bana karşı…
“Ne hakla çevremdekilere zarar veriyorsun?”

Yaşadığım şaşkınlık, kurduğu cümlenin gölgesinde yok oldu. Kaşlarımın çatıklığı eski halini alırken “Ne hakla mı?” diye sordum. “Sen bu çocuğu mu koruyorsun bana?” Burnumun dibine giren peri kızı, gözlerini bir saniye bile benimkilerden ayırmadı. Bugün bana ilkleri yaşatıyordu. Gözünü bile kırpmadan bana bakışı, buram buram cesaret kokuyordu. Bana karşı… 

“Sana ne!” Bunu, ağzındaki iğrenç bir tattan kurtulmak istermişçesine telaffuz etmişti. “Sana ne Asal. Benim çevremden sana ne. Kimi koruduğumdan sana ne!”

“Ne zamandan beri bu herif senin çevren sayılıyor?”

“Sana ne ASAL! Seni neden ilgilendiriyor?”

“Çünkü ben senin…” Başladığım cümleyi nasıl bitireceğimi bilmiyordum. Düşünmek için birkaç saniye sustum ama Hale’nin sessizliğe tahammülü kalmamış gibiydi. 

“Çünkü sen benim ne Asal? Babam mısın? Abim misin? Yoksa başka bir şeyim misin? Önce sen benim hayatımdaki yerine karar ver.” 

Cümlelerini tokat gibi yüzüme çarptı. Sanki ruhumda beş parmağının izi kalmıştı. Bir şeylerin intikamı alıyordu. Hayatındaki yerim bariz bir şekilde belli değil miydi? Neyi sorguluyordu? 
Gözlerimizin bağını çözüp yanımızdaki çocuğa döndü. Özür dileyen birkaç cümle kurduktan sonra çocuğun gitmesini ima etti. Bizi yalnız bırakmak istemiyor gibi ayak diremeye çalıştı. Neyse ki yeni bir kavgaya mahal vermeden yanımızdan uzaklaştı. Tekrar bakışlarını bana çeviren Hale, aramıza etten bir duvar örer gibi, kollarını göğsünün üzerinde sıkıca başladı. Cevap bekliyordu. Hesap sorması gereken benken, o bana hesap soruyordu. Ne dememi bekliyordu ki?
“Sen bana… O çocuk için… Az önceki soruların…”

Cümleleri kafamda toparlayamadan konuşma çalışmam hüsranla sonuçlanacak gibiydi. Hale abartılı bir şekilde gözlerini devirirken “Hâlâ o çocuk diyorsun,” diyerek lafa girdi. “Neden o çocuktan rahatsız oluyorsun Asal. Bunu açıkla bana?” Bildiğim yerden gelen sorunun dibine cevabını yaptırdım. “Çünkü o çocuktan hoşlanmadım. Bir kere senden yaşça çok büyük, abi-kardeş gibi ve-”

Ufak bir kahkaha atan Hale “Abi kardeş,” dedi. “Sen başka bir şey bilmez misin? Senin lügatinde yan yana olan kız ve erkek, abi kardeş mi olmak zorunda? Hadi Deniz’le aramızda kan bağı olmasa da yaş farkı olduğu için böyle bir yakıştırma yaptın. Seninle ne ayrıcalığımız var ki senelerdir bu sıfatı üzerime yapıştırdın?” 

Cümleleri ağzıma tıkmasından daha sinir bozucu olan şey, cevabını bilmediğim sorular sormasıydı. “Madem beni kardeşin olarak görüyorsun, neden Masal’a tanıdığın özgürlüklerin hiçbirini bana sunmuyorsun? Oradan bakınca salak, çabuk kandırılabilen, korunmaya muhtaç biri gibi mi duruyorum?”

Kollarının bağını çözüp aramızdaki mesafeyi kapattı. “Kafa karışıklığından başka bir şey değilsin.” Gözlerindeki ifadeyle yanağından süzülen yaşlar tam bir tezat halindeydi. 

“Beni bir şeyden korumak istiyorsan, kendinden koru Asal Kara çünkü beni kandırabilen, dengesizlikleriyle beni salağa çeviren tek kişi sensin.” 

İşaret parmağıyla kalbimi delmek istercesine baskı uyguluyordu. “Senden, hareketlerinden, üzerimdeki etkinden bıktım usandım artık. Beklemek benim sadece umutlarımı kırıyor artık. Yoruldum!” deyip birkaç adım geriledi ve yanımdan uzaklaşmadan önce kalbim ve beynim arasındaki köprüyü yıkacak cümleyi kurdu.

“Sen benim abim değilsin Asal Kara. Benim senin için ne ifade ettiğime karar vermeden de karşıma çıkma.”


**-**

MASAL

“Sanırım bir terslik var.”

Bahar’a katılıyordum. Hale ürkek bir ceylan gibi etrafa bakınıyordu. Onu dinlemek için bekleyen coşkulu kalabalıktan homurtular yükselmeye başladı. Herkesin merak ettiği soruya Bahar cevap bulmaya çalışıyor gibiydi. “Sözleri mi unuttu ki?” Bilmediğimi belli edercesine omuz silktim. Gözlerim ellerinden gelenin fazlasını yapan grubu taradı. Sahnenin karanlığına rağmen üstlerindeki aydınlatmalar paniklemiş halleri belli oluyordu. Nasıl paniklemesinlerdi ki? Haftalardır gece gündüz çalıştıkları şey, çöp olmak üzereydi ve nedeniyle ilgili hiçbirinin fikri yok gibi gözüküyordu. 

Tekrar gözlerimi Hale’de sabitlediğimde sol tarafta bir yere baktığını fark ettim. Nereye baktığını görmek için parmak uçlarımda yükselip yanımdakilere doğru eğildim. Orada ne olduğunu görmezsem çatlardım. Küfürleri duymazdan geldim. İteklemeye çalışanlara dirsek geçirdim. Üzerlerine daha çok abanırken Hale’nin sesi duyuldu. Şarkının sözleri kulaklarımızı doldurdu. Bir anda içimi gıdıklayan merak, farklılaştı. Işık süzmelerinden yüzünü net göremesem de sesinin titrekliği ağladığını ya da ağlamak üzere olduğunu belli ediyordu. Sahneye çıkmadan önce bir şey mi olmuştu?

“Asal biraz sinirli gibi,” 

Şimdi de Bahar sayesinde dikkatim ikizime kaymıştı. Kesinlikle bir şey olmuştu ve belli ki bu Asal ve Hale arasındaydı. Öfkesini bateriden çıkarmak istediğini daha güzel belli edemezdi. Her darbesinde sanki bana vuruyormuş gibi irkildim. Bir süre sonra gitar ve piyano seslerini geride bırakan davul sesi duyuldu ve BOM! Yüksek sesli bir çınlama hoparlörü patlatacak kıvama gelmişti. Birçok kişiyle beraber kulaklarımızı kapattık. Gözlerimi kalabalıklaşan sahneden ayıramıyordum.

“Teknik bir arızadan dolayı, birkaç dakikanızı alacağız. Sonrasında İRONİSTLER tekrar sahnede.”
Arıza da hem fikirdik ama teknik olup olmadığı tartışılırdı. Ayakta dikilen ikizimin yüzünü görmeye çalıştım. Hale’ye doğru olan bakışı kanımın çekilmesine neden oldu. Vücut hareketleri öfkesinden bir gram bile kaybetmediğini gösteriyordu. Beklemediğim bir anda bal surat koşmaya başladı ve sahneyi terk etti. “Nereye gidiyor?” Ardından giden Asal kıyamet alametliğini üstlenmiş gibiydi. “Bir sorun var,” diyerek Bahar’a döndüm. “Oraya girmenin bir yolunu bulmalıyız.” Başını tamam anlamında sallasa da kafasının içinde düşünceler silsilesi geçtiği belliydi. Parmaklarının ucuna yükselip etrafa bakınmaya başladı. Ben de sahnede olan biteni takip etmeye çalışıyordum. Baterinin bir kısmı değiştirilmişti. Sahnedeki kalabalık azalırken, sunucu Emre’yle konuşuyordu ama belli ki iç açıcı bir konu değildi. 

“Önce bu kalabalıktan çıkalım. İçeri girmenin bir yolunu sonra düşünürüz.”

Kendimi yarmamız gereken kalabalığı incelerken buldum. Gelirken ki işkencenin en az üç kat fazlasını yaşayacaktık. Kalabalığı geçtim, birçoğu zil zurna sarhoş gibi duruyordu ve sarhoş insanlarla uğraşmanın ne kadar zorlayıcı olduğunu acı bir şekilde tecrübe etmiştim. 

“Çok kalabalık.” Beklemediğim bir anda elimi tutan kız, “Elimi bırakma yeter ve sakın durma,” deyip ilerlemeye başladı. 

Alkol, sigara, ter kokuları harmanlanmış bir şekilde, kalabalığın üzerine sis bulutu gibi çökmüştü. Mide bulantım had safhalara ilerlerken yürümekten zorlanıyordum. Sanki insanlar akışkan bir duvardı. Cıva gibi. Bahar’ın yardığı yer saniyeler içinde kapanıyordu ve ben ilerleyebilmek için ufak bir savaş veriyordum. Neden bu kadar küçüktüm ki, ya da diğerleri bu kadar uzun olmak zorunda mıydı? 

Söylenen sözlere, edilen küfürlere kulaklarımı kapatmaya çalışsam da yol bitmedikçe strese giriyordum. En öne geçelim dediğim ana lanet olsundu. Çok sıcaktı. Fazla sıcak. Ellerim terledi. Hatta o kadar terledi ki, ara ara Bahar’ın elinden kaydı. Bahar önden ilerleyemediğimizi fark edince, arkalara doğru yöneldi. Ara ara beni kontrol ediyor olması nedense rahatlamamı sağlıyordu.
“Ve karşınızda geçen senelerin birincisi. Karabasan!”

Enesler olmalıydı. Başımı omzumun üzerinden sahneye doğru çevirdim. Önümdeki insan kalabalığından sahneyi tam olarak seçemiyordum ama siyahın asaleti ve beyazın saflığını şovlarında kullandıklarına görebiliyordum. Birkaç insana çarptığımı hissettim. Bahar’ın elimi sıkı sıkı tuttuğunu hissedince önüme döndüm. Gitar ve piyano sesinin ardından yumuşak, ruh okşayıcı sözler kulaklarımızı doldurdu. 


Here comes the rain again 

Falling on my head like a memory 

Falling on my head like a new emotion”


Bu Enes’in sesi miydi? Tekrar sahneye döndüm. Mikrofonun önünde duran kişinin ihtişamı nefesimi kesti. Enes her zaman dikkat çekiciydi ama şu anda… O sahne ışıklarının arasında, siyahlara bürünmüş haliyle… Allah’ım sen aklıma mukayyet ol. Kısa bir an duraksayınca Bahar’la ellerimiz koptu. Panikle önüme döndüm ve elini yakalamaya çalıştım ama her şey için çok geçti. Akıntıya kapılmış iki ayrı ağaç dalı gibi birbirimizden ayrıldık. Parmak ucuna çıksam da ellerini havaya kaldıran insanlardan hiçbir şey göremedim. Ona doğru yürümeye çalışmam olduğum yerde sayıyormuşum gibi hissettiriyordu. Arkadaki kalabalık coşkuyla öne doğru gitmeye çalışıyordu. Sanki dünyaca ünlü bir grup sahne alıyordu. Enes’in egosunun nereden geldiği belliydi. Baya dünya starı muamelesi görüyordu.


I want to walk in the open wind 

I want to talk like lovers do 

I want to dive into your ocean 

Is it raining with you?”

Kalabalığın arasında sıkışmıştım.

Ne ileri ne de geri gidebiliyordum. Etrafımdaki insan duvarı beni olduğum yere sabitlemişti ve gittikçe nefes almam güçsüzleşiyordu. Bir anda başımdan aşağı buz gibi bir şey döküldü. Kokusundan bira olduğunu anlamak zor değildi. Ufak bir çığlık attım ama müzik sesi onu yuttu. Hırsla arkamı döndüm. Özür dilemedi. Hayvan! Ben şimdi sana kim olduğumu gösteririm. Aklımda beliren ilk savunmayı çürüten sözler Bahar’a aitti. Beni buradan babamın adamları kurtaramazdı. Enes’in sıradanlığımı izlemekle ilgili cümlesi de aklıma geldiğinde kan beynime sıçradı. Ondan alacağım intikamı üstümü başımı berbat eden, benden kat kat daha büyük duran çocuktan alırcasına okkalı bir tokadı yanağıyla buluşturdum. Parmaklarımın iç kısımlarının acıdığını hissediyordum. Ne olduğunu idrak etmesi zaman alır diye düşündüğüm sarhoş küfür olduğunu düşündüğüm bir şeyler söyledi. Sanırım düşündüğümden ayıktı. Lanet olsun. 


Talk to me ? like lovers do 

Walk with me ? like lovers do 

Talk to me ? like lovers do ”

Haykırmaya benzeyen bir ses, yeri göğü inletti. Karanlık kırmızı yansımalarla kaplanınca sahneye baktım. Ortalık alevlendi. Gerçek anlamda alevlendi. Sahneden gökyüzüne doğru alevler yükseldi. Sahne şovları gerçekten büyüleyiciydi. İnsanların coşkusuyla müzik had safhaya yükseldi. Sanırım şarkının patlama noktasına denk gelmiştim. Etrafımdaki herkes böğürüyordu. Beklenen bu muydu bilmiyorum ama korkucu olmaya başladığına emindim.

Birinin kolumdan çekelediğini hissettim. Önce kolumu koparmak istercesine sıkan ele, daha sonra sahibine baktım. Belli ki, sadece küfürlerle iş bitmemişti. Tokadın karşılığını kolumdan çıkarmak istiyordu. 

Anlayamadığım bir şeyler söylerken beni sarsmaya başladı. Boştaki elimle adamın elinden kurtulmaya çalıştım ama bırakacak gibi durmuyordu. O zaman bırakmasını sağlayacak bir şeyler yapmalıydım. Kolumun acısına odaklanmadan ardı ardına birkaç tekme savurdum. Neyse ki bir tanesi istediğim yere isabet etti. Acıyla inleyen adam kolumu bıraktı ve öne doğru eğilip ayak bileğini tuttu. Fırsattan istifade kaçmaya yeltendim ama kalabalıktan çok fazla uzaklaşamadım. Kafamdaki bere bir anda çekildi. İlk aklıma gelen Asal oldu. Gerisin geri döndüğümde adamın elinde olduğunu gördüm. Başına takmak üzere olduğunu düşündüğüm anda ileriye doğru atladım. Zaten berenin üzerine dökülen bira yüzünden Asal’a hesap vermek zorundaydım. Bir de başkasının kafasına geçtiğini açıklamakla uğraşamazdım. Zıplayıp çocuğun kafasından bereyi çektim ama son anda ucunu yakaladı. 

“Bıraksana mal!” 

Bereye yaptığımız işkence yüzünden battal boy olmuştu. Daha fazla zorlarsa yırtılacaktı. Aklıma gelen fikirle bereyi çekiştirmeyi bıraktım. Adama doğru yaklaştım ve ikizimin kıymetlisini tutan elini yakaladığım gibi ısırdım. Acıyla bağırırken bereyi bıraktı ama ben ısırmayı bırakmadım. Etinden et kopana kadar da bırakmaya niyetim yoktu. Bir anda saçlarım kavrandı. En nefret ettiğim şey saçımın çekilmesiydi ve şu anda bunu yapan ölüm fermanını imzalamıştı. Savaş çağrısı gibi bir çığlık attım. Bağıra bağıra ayaklarının üzerinde tepinmeye başladım.

Rahat hareket ettiğimi fark ettiğimde bir çemberin ortasında olduğumuzu gördüm. İnsanlar etrafımızdan kaçmış, sahneyi izlemeyi bırakıp bize dönmüşlerdi. Allah’ım bu hayvan yüzünden bunca insana rezil olmuştum. 

Bizi ayırmaya çalışan birkaç kişi sayesinde saçlarımı kurtardım ama hırsımı alamamıştım. Çıngar çıkartarak adama saldırmaya devam ettim. Saç diplerim zonkladıkça daha sert tekme savuruyordum. Birinin belimden kavradığını hissetmemle tekmelerimin uçan cinsine dönüşmesi bir oldu. Beklemediğim bir anda kendimi havada buldum. Attığım çığlık benim gibi havada asılı kaldı. Ne olduğunu anlamaya çalışırken eller üzerinde kaydığımı fark ettim. Daha önce izlediğim konserlerde ve filmlerde gördüğüm sahneyi yaşadığıma inanamıyordum. Sanki dünyaca ünlü bir rock yıldızıydım. Hani şu gitarıyla kalabalığın üzerine atlayıp, sörf yapar gibi kaya kaya dolaşan cinslerinden. Tabi bu düşünceler sadece saniyelikti. Çünkü kalabalık beni, şarkısını böğüre böğüre söyleyen asıl yıldıza doğru sürüklüyordu. Kalbim daha önce çarpmadığı kadar hızlı çarpmaya başladı. Baskılamaya çalıştığım duygularım her şeyin önüne geçiyordu. Benim bile…

Enes daha önce görmediğim kadar sinirliydi. Belki bu sadece sahnenin etkisiydi. Şarkıya bir ruh katmak için böyle bakmak zorundaydı. Emin değildim ama bu hali fazlasıyla korkutucuydu. Şarkısını en ufak sekmeye uğratmadan söylüyordu. Gözleri sabit bir noktadaydı. Bulunduğum konumdan fırsat bulabildiğim an, nereye baktığını görebilmek için başımı geriye doğru çevirdim. Az önceki kaosun olduğu yere denk gelen bakışları kaşlarımın çatılmasına neden oldu. Tekrar önüme döndüm. Sahnenin dibine gelmiştim. Enes’in bana bakması değil, uzattığı el dudaklarımın aralanmasına neden oldu. O an kafama bir şeyler dank etti. Beni o ortamdan çekip çıkaran Enes olabilir miydi? 

Elini tutmamı işaret edercesine parmaklarını kıpırdattı. Ürkekçe uzattığım eli, hiç bırakmayacakmış gibi kavradı ve beni sahneye doğru çekti. Sendeledim. Dengemi bulmam bir dengesiz sayesinde oldu. 

Beni kendine o kadar yakın tutuyordu ki, aramızdan rüzgâr bile geçmeye cüret edemezdi. Biraz daha sıkarsa da ciğerlerime oksijen uğramayacaktı. Hoş, âşık olunası kokusu varken oksijene kim ihtiyaç duyardı ki… 

Kulaklarımdan başıma bir ağrı demeti yükseldi. Bunun nedeni dibimde avazı çıktığı kadar bağıran Enes olabilirdi. Ya da arkadaki enstrümanların kendine has sesleri. Emin olduğum tek şey bu ortamın aşağıdakinden çok daha gürültülü olmasıydı.

Gözlerimi az önce bulunduğum yerde dolaştırdım. Açıklık kapandığı için o hayvanın tam olarak hangi noktada olduğunu kestiremiyordum. O sırada fark ettiğim şey, bir panik dalgasının damarlarımda dolaşmasına neden oldu. Tüm yüzler bana dönüktü ve şu anda bize bakıyorlardı. Allah’ım! Bu kadar insanın odak noktası olmak istemiyordum. Hale’nin neden tutuk kaldığını şimdi anlıyordum. 

Hale…
Kahretsin, bal suratı bulmalıydım. O an bulunduğum yere göz gezdirdim. Yes be! Kaçıp gitmek istediğim yer, aslında tam da bulunmayı amaçladığım yerdi. Biraz olaylı başlasa da havalı bir bitiş olmuştu. Şimdi bir tek sahnenin arkasına geçmek kalmıştı. Onun için de her zaman beni sarmasını hayal ettiğim kollardan ayrılmalıydım. Kahretsin. Ellerimi Enes’le aramıza koyup biraz olsun belimdeki kolunu gevşetmeye çalıştım. Beni daha sıkı tuttu. Gözlerini seyircilerden bana doğru çevirdi. Sesi ilk andaki gibi çıkmaya başlamıştı.

Olabildiğine yumuşak, iç titreten, kollarının arasında eriyip gitmeme neden olan…

“Here comes the rain again ”

Şarkıyı yavaşça bitirdi ve o an akıl almaz bir sevinç nidası yükseldi. İnsanlar gerçekten bu grubu seviyordu. Bu senenin de kazananı az çok belliydi. Ansızın bir hafifleme geldi. Dakikalardır uğraştığım şeyi yapan Enes, benden ayrıldı ama tam olarak değil. Eli, belimden bileğime kaydı ve ben daha ne olduğunu anlayamadan beni çekiştirmeye başladı. Resmen peşinden giderken bayrak gibi sallanıyordum. Sahne arkasına gittiğimizi fark ettiğimde ayak diremeyi bıraktım. Hatta adımlarımı öyle hızlı atıyordum ki, Enes’i sürükleyen artık bendim. Tabi ki belli bir yere kadar. 
Sahne arkasına girdiğimiz an evrendeki tüm ışıklardan sıyrıldık. İlk an zifiri zindan gelen yerin, gözlerim alışmaya başlayınca loş ışıklarla kaplı bir asma kat olduğunu fark ettim. Gözlerim radar gibi etrafı taramaya başladı. Bu yüzden az daha merdivenlerden yuvarlanacaktım. Ayaklarıma sürekli kablolar takılıyor, Enes’in güçlü elleri sayesinde düşmekten son anda kurtuluyordum. Dar alanda kısa adrenalinler yaşarken çevremi kontrol etmeye devam ettim. Bizimkilerden en ufak bir iz yoktu. Hoş, yürüdükçe yaşam belirtileri de azalmaya başlamıştı. Sesler daha katlanılabilir seviyeye inmiş, bu sefer de başımın içindeki zonklama en yüksek levele ulaşmıştı.
Bir anda yüzümü yalayıp geçen havayla ürperdim. Aslında bunun nedeni hava değildi. Neden dışarı çıkmıştık? Eğer dışarı çıkmamız gerekiyorsa, neden bu ıssızlığı tercih etmiştik? Önüm arkam sağım solum sobe der gibi etrafı hızlı hızlı kontrol ettim. Açık havada daha rahat nefes almam gerekirken anca aldığım nefesi paniğime hediye ediyordum. Bileğimi kurtarmaya çalıştım ama Enes’in elleri o kadar büyüktü ki, neredeyse bileğimle beraber elimi de kavrayacaktı. Koluna doğru birkaç kez vurdum. Bana mısın demedi. Onun bu sessiz halleri, bu ortamla birleşince, paniğimi korkunun gölgesinde yok ediyordu. Bağırsam birileri beni duyar mıydı? Sanki gittikçe güvenli noktadan uzaklaşıyordum. Bir şeyler yapmalıydım.

Ama ne?

Aniden Enes olduğu yerde durdu ve bana doğru döndü. Üzerime doğru attığı birkaç adımdan, geriye doğru sendelememle kurtuldum ama o bana doğru gelmeye devam etti. Gözlerinde anlam veremediğim duygu karmaşası yaşanıyordu. Öfke bariz belliydi ama sanki yanına bir tutam endişe, biraz da mutluluk eklenmişti. Hatta biraz da… İntikam.

“Ne yaptığını sanıyorsun?”

Bu soruyu benim soruyor olmam gerekmez miydi? Üzerime doğru gelmeye devam etti. Gerisin geri yürürken sırtım soğuk bir zemine çarptı. Kaçamak bakışımla daha fazla kaçamayacağımı anladım. Duvar ve Enes arasında sıkışıp kalmıştım. 

“O adama tokat attıktan sonra çekip gideceğini mi sandın?” 

Ne yani, ben bile kendimi göremezken o kalabalığın içinde beni mi fark etmişti? O yüzden mi bu kadar sinirli gözüküyordu. Belki de ona istediği şeyi vermediğim içindi tüm bu öfkesi… Daha fazla yaklaşmasını engellemek için kollarımı göğsümün üzerinde bağladım ama söylediğim cümleden sonra bu daha çok meydan okuyan bir tavır gibi duruyordu. 

“Sıradanlığımı izleyememiş olmak, canını sıkmış olmalı. “ 

Ufak bir tıslama sesi, Enes’in dudakları arasından firar etti. Gülmüş müydü o? Hem de küstah bir biçimde… “Sıradanlığını yeterince gördüm ufaklık.” En baştan beri beni mi izliyordu yani? “Sıradan olmamak için etrafındaki insanlarla nasıl dans ettiğini, bilmediğin şarkılara eşlik etmeye çalıştığını, sağa sola gülücükler saçıp kendine parti kızı imajı verdiğini fazlasıyla izledim.” Artık kenetlenmiş kollarım, Enes’in kaslı göğsüne baskı uyguluyordu. Bu hareketim bile onu durdurmadıysa ne durduracaktı? Tekme, tokat? 

“Ama benim bahsettiğim sıradanlık o değildi. Bir sorun olduğunda soyadını kullanmadan nasıl çözeceğini görmek istemiştim. Gördüm de… Sen soyadını kullanmaya devam et.” 

Gözlerimi tehditkâr bir biçimde kıstım. Üzerime bir bardak biranın dökülmesini Enes yapmış olamazdı değil mi? Yok canım… O sadece fırsat kollayan bir fırsatçıydı. Sırf bu an için pusuya yatmıştı. Pis çakal! 

“Çünkü soyadın olmadan hayatta kalamayacaksın gibi duruyor.”

Gözlerim daha da kısıldı. Tamam, belki ilk etapta korkmuştum ama o çocuğa karşı büyük bir cesaret uygulamıştım. Gayet de sorunun üstesinden gelmiştim. Acaba beni neresiyle izlemişti?

“Eğer beni tam olarak izleseydin-”

“Seni tam olarak izledim ufaklık.” Cümleleri ağzıma tıkması yetmiyormuş gibi hâlâ söylediklerini diretiyordu. “Soyadın sana cesaret veriyor. O olmadan her zaman tereddüt ediyorsun.” Her kapıyı açan bir soyadın varsa, tabi ki kullanırsın. Neden aptallık yapıp verilen nimeti elimin tersiyle iteyim ki… Eminim onun da soyadı… Bir dakika, kendini cesur sanan bay çok bilmiş, soyadı bir cacık olmadığı için mi cesur olmuştu yani? Yaptığı her hareket cesaret örneğiydi ha? Cesur olduğumu kanıtlamak için onun gibi mi davranmalıydım?

“O olmadan bir hiç-” derken sözcükleri ağzına tıkmak için onun taktiğini uyguladım. Al sana cesaret! Omuzlarına tutunup parmak ucuna çıktım ve konuşurken onu gafil avladım. Dudakları dudaklarımla buluştuğu an, elimin altındaki kasları daha da sertleşti. Gerilmişti. Hem de yay gibi. Böyle bir adımın gelmesini beklemediği her halinden belliydi. Belki de her zamanki gibi o bu adımı atmak istiyordu. Hazırlıksız yakalanmıştı. Gözlerimi bir saniye bile ondan ayırmadım. Beni sorgulayan bakışları saniyelikti. Onu takip eden şey ise; ihtirastı. Dudaklarıma yumuşak ve hareketsiz dokunuşu sertleşti. Dillerimiz kendi arasında bir savaşa tutulmuş gibiydi.

İniltiler, mırıltılar eşliğindeki hızlı ve baştan çıkarıcı bir savaş.

Ağzımın içinde bira tadı dolanıyordu. Başımı döndüren şey bu olabilir miydi? Parmak uçlarımda durmak bacaklarımı zorlamaya başladı ama Enes beni kendine sabitleyerek yükümün büyük bir kısmını kendi üzerine aldı. Bir anlık deli cesaretim kıvılcım gibi sönmüştü. Ben ne yapıyordum? Neden Enes’i öpmüştüm? Neden hâlâ öpmeye devam ediyordum? Allah’ım bedenimde dolaşan bu his beni korkutuyordu. Elim ayağım titriyor, heyecandan kalbim Asal’ın bateriye vuruşu gibi çarpıyordu. İç güdüsel olarak elimi ensesine götürdüm. Parmaklarım deri ceketinin hizasındaki saçlarına dokundu. Hafifçe inledi. Zevk pırıltıları saniyeler içinde göz bebeklerine yerleşti. Bu garip bir güven duygusu vermişti. Onu etkileyebildiğimi bilmek hoşuma gitmişti. 

Gülümsedim.
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Gülümsemişti.

Kendine olan güveni isyan yayıyordu. Bedeni bedenimi bir arzu yumruğu gibi baskılıyordu. Beynimde çakan sinyaller bunun yanlış olduğunu vurguluyordu. Başlatan sen olduğuna göre, bitiren de sen olabilirsin, diyordu. Fakat bitirmek isteyip istemediğimle ilgili hiçbir ipucu vermiyorlardı. 
Hayatımda yaşadığım en güzel tecrübeydi. Diğerleri tecrübe sayılmazdı. Bu sefer av değil, avcı olduğum için belki de zevk alıyordum. Bir daha böyle bir an yaşar mıydım bilmiyordum. Sonuna kadar tadını çıkarmak istediğimi fark ettim. Sinir uçlarıma, her nefesime hücum eden, gittikçe artan arzunun altına gömdüm mantığımı ve âşık olduğum adama tamamen teslim oldum.
Kalçamı okşayan elinden, boynumdakini fark etmemiştim. Elini belimin altına doğru kaydırdı ve kalçamdan da destek alarak beni havaya kaldırdı. Sanki bu işte profesyonelmişim gibi bacaklarımı beline doladım. Kasıklarıma elektrik akımı gönderen sertliği hissetmek, içimde yoğun bir zevk dalgası yarattı. Verdiği heyecana kapılmıştım. Ara ara nefesim kesilse de durmak istemiyordum.
Enes’in dudakları boynuma kaydı. Bir vampir edasıyla dişlediği yer sızlarken daha önce duymadığım bir ses dudaklarımın arasından kaçtı. Sanırım zevk iniltisi bu oluyordu. Enes’in bir eli göğsümün üzerinde dolaşıyordu. Daha çok ucunda. Sertleşmişler miydi? O yüzden mi böylesine tetikliyordu duygularımı. Yavaşça boynumdan gerdanıma doğru kayan adamla başımı geriye doğru attım. Sırtımın yay gibi gerildiğini hissediyordum. Düşmemi engelleyen şeyse dolanmış bacaklarımdan daha çok sırtımdaki büyük eldi. Enes göğüslerime kaydıkça az önce duyduğum ses daha da şehvetli hale geldi. Aklım uçmak üzereyken derinlerden bir ses yükseldi.

“Ve bu senenin şampiyonu açıklamaya geldi sıra! Hazır mıyız?!”

Sözler kırbaç etkisi yaratmıştı. İrkildim. Aklım eski berraklığına kavuşurken nerede olduğumuzu hatırladım. Etrafı kolaçan ederken Enes’i ittim. Biri bizi görmüş müydü? Nefes nefese olan çocuğa bakmayı reddettim. Eminim ne yaptığımı sorguluyordu. Kucağından inmeye çalıştım. O sırada, uzaklarda görür gibi olduğum kişileri vicdanımın bir oyunu sandım. Az önce yaşadığım zevk bana halüsinasyon gösteriyor olmalıydı ama bu kadar gerçek olması normal miydi? 
“Baba…”
Duyduğum sesler ne kadar derinden gelirse gelsin bizimkilere aitti. Gözlerim fal taşı gibi büyüdü. Panik ve endişe, kardeş kardeşe bedenime sızdı. Babam buradaysa, adamları da buradaydı. Eminim saniyeler içinde meydanın etrafını saracaklardı. Allah’ım kaçmam gerekiyordu. Kaçmak için hamle yaptığım an, beni yakalayan tekrar sevdiğim adamdı. Bakışlarımı ona çevirdiğimde kafasının karışmış olduğunu gördüm. Ona olanları açıklayacak vaktim yoktu. Birinin bizi görmesi an meselesiydi. Gitmek için yaptığım hamle yine hüsranla sonuçlandı. Sanırım bir açıklama yapmadan da Enes’in beni bırakmaya niyeti yoktu. “Babam…” deyip oldukları tarafa doğru baktım. “Babamlar burada. Gitmem gerek.” Enes de az önce baktığım yere doğru başını çevirdi. Bana döndüğündeki çatık kaşlar pek hayra alamet durmuyordu.

“Bu senenin şampiyonu… Tıpkı diğer yıllarda olduğu gibi… Karabasan Grubu!”

Ortalık mahşer yerine dönmüş olmalıydı. Alkışlar, ıslıklar, bağırışlar… Enes’i kendimden uzaklaştırmaya çalışırken “Bak. Siz kazanmışsınız,” dedim. “Sahneye çıkman lazım.”

Hiçbir şey söylemeden gözlerimin içine baktı. Dilinden kelimeler dökülmese de bir şeyler düşündüğü çok belliydi. “Bırak beni gideyim. Birazdan babamın adamlarından biri buralarda dolaşmaya başlar.” Garip bir şekilde beni bırakmasını istemiyordum. Az önce yaşadığım duygu karnavalı benim için unutulmayacak bir andı ama bu hislerden sonra babamlarla yüzleşmeye hazır olduğumu sanmıyordum.

Enes yine hiçbir açıklama yapmadan beni çekiştirmeye başladı. Gittiği yönün babamları gördüğüm taraf olmaması içimi rahatlatsa da ailemi tanıyordum. Asalların yanında olmadığımı fark ettikleri an, bu alanı didik didik ettireceklerdi. Enes’le yakalanma fikri de pek sağlıklı gelmiyordu. Allah’ım ikimizin de başı derde girmek üzereydi.

“Karabasan grubunu sahneye bekliyoruz!”

“Enes seni ça-” 

“Umurumda değil.”

Ağzımın beş karış açılmasına neden olan şey, cümlemin yarıda kalması değil. Yarıda bırakan şeydi. Senelerdir bu yarışmaya katılıyordu. Artık 1. olmaktan bıkmış mıydı? Şu ana kadar olanları göz önünde bulundurursak, o hırsı bıkmanın desteklediğini sanmıyordum. O zaman şu andaki tavrının açıklaması neydi? Tüm o arzusu kazanana kadar mıydı? Demek ki az önceki yaşadıklarımıza devam etsek, alacağını alsa, beni de kenara fırlatıp atacaktı.
Düşüncelerimin verdiği acı, ok gibi saplandı kalbime. Pişmanlık ufak iğneler gibi batıp çıkıyordu ruhuma. Gözlerime hücum eden yaşların altında kalmış gibi hissettim. Karşı koymak istiyordum ama öylesine kırılmıştım ki, o gücü kendimde hissetmiyordum. Yine kanmıştım. Onun da en azından benim gibi hissettiğini düşünen aklıma sıçayım! Neden bu seferin farklı olduğuna inandırmıştım ki kendimi…

İlk ben öptüğüm için mi? Karşılığını fazlasıyla aldığım için mi?

Allah benim belamı versin!

Enes omzunun üzerinden beni kontrol etti. Duraksadı ve olduğu yerde bana doğru döndü. “Hey!!!” Neredeyse yüzümü kaplayan ellerini yanaklarıma yerleştirdikten sonra gözyaşlarımı saklamak için eğdiğim başımı kaldırdı. “Korkma, yakalanmana izin vermeyeceğim.” Parmaklarıyla yanaklarımdan süzülen yaşları silmeye çalıştı ama o kadar hızlı düşüyorlardı ki, sanki gözlerim sağanak bir yağmura tutulmuştu. Yaptığın suç ne kadar büyük olursa, vicdan azabın o kadar sarsıyordu belli ki…

“Tabi yaşlarının hızını ayaklarına verirsen. Hadi yürü.”

Başımı iki yana sallarken Enes’in ellerinden kurtuldum. 

“Neden senin dediklerini yapmak zorundayım.” Burnumu çektim. 

“Neden beni istediğin yerlere sürükleyip duruyorsun.” Akan gözyaşlarımı ellerimin tersiyle sildim. 

“Seninle hiçbir yere gitmek istemiyorum.” Enes’e bakmayı reddettim ama söylediği şeyle daha fazla direnemedim.

“Ama ben seninle gidebilmek için, her şeyi elimin tersiyle itiyorum. Aylardır uğraştığım yarışmayı bile…”

Gözyaşlarım donup kaldı. Sanki gözlerimi ağırlaştırdı. Kirpiklerimi bile kırpmadan Enes’e bakmamı başka bir şey açıklayamıyordu. 

Benim için yarışmayı bile… Yani… Tüm düşüncelerim, aklımdan geçen tüm o şeyler, şu anda göz yaşlarımın sebepleri şeytanın kulağıma fısıldadığı bir oyun muydu? 

Benden hoşlanıyor muydu?

Benden hoşlanıyordu.

“O yüzden istesen de istemesen de benimle gelmek zorundasın. Yürü.”

* *

BAHAR

Masal’ı kaybetmemle içime çöreklenen suçluluk psikolojisi onu bulsam da geçmeyecek gibi duruyordu. Asal, onu bana emanet etmişti ve ben hıyanette geç kalmamıştım. Bu kadar insanın içinde nasıl bulacaktım onu?

Çaresizce parmaklarımın üzerine yükseldim. Uzun boylu olmama rağmen, insan selinden hiçbir şey göremiyordum. Kalabalık hırçın bir deniz misali, önüne katıp her şeyi sürüklüyordu. İleriye gitmeye çalıştıkça kendimi bambaşka yerlerde buluyordum. O sırada insanların arasında kara delik misali oluşan açıklık dikkatimi çekti. Masal’ı bıraktığım yer olmalıydı. Yanımdaki kızın omzuna bastırarak biraz daha parmak ucuna yükseldim. Kızın çığlıklarını duymazdan gelerek ne olduğuna baktım. 

Gördüğüm manzarayla kan beynime sıçradı. 

Bir kavga gördüğünde gözü kapalı dalan biri olarak, Masal’a yapılan şey oraya uçmamı sağlayacak güçteydi ama etrafımdaki etten duvarlar bunu bir hayli zorlaştırıyordu. Sağıma soluma geçen insanları olabildiğince sert bir şekilde ittirdim. Hatta bazılarına yumruk bile atmış olabilirdim ama yalnızca belli bir miktar ilerleyebilmiştim. Çünkü kavgadan kaçanlar benim olduğum tarafa doğru geliyorlardı. Bu da sıkışık olan ortamı iyice bütünleştiriyordu. 

“Allah aşkına ne yapıyorsunuz siz ya. Yer mi var burada?”

Bağırışım gürültü kalabalığının bir ferdi gibi havaya karıştı. Müzik yeri göğü inletirken gözüm sahneye takıldı. Denizlerin sırasıydı. Allah kahretsin. Asal’a ihanet ettiğim yetmiyormuş gibi buraya asıl geliş nedenimi de kaçırıyordum. Şu pozisyonda şarkının tadını çıkaramayacağıma göre vicdan azabımı azaltmak için Masal’ın yanına varmalıydım. 

“Affet beni Deniz.”

Tekrar insanların üzerine çullanmaya başladım. Ezdiğim ayakların, yediğim küfürlerin haddi ve hesabı, var yok yarışına girdi. Beklemediğim bir anda Masal’ın havaya kaldırıldığını gördüm. “Lan! Ne yapıyorsunuz kıza!” İnsanların elleri üzerinde ilerlemesi kaşlarımın çatılmasına neden oldu. Masal, ne alakaydı ki? Sahneye doğru gittiğini fark ettiğimde gözlerimi o tarafa çevirdim. Enes’in uzattığı elle kafam allak bullaktı. Masal, Enesleri tanıyor muydu?
Sahneye çıkmasıyla sorularımı sonraya erteledim. En azından şimdilik güvenilir insanların yanındaydı. Bende bir an önce güvenli bir noktaya gitmeliydim. Yoksa burada nefes namına hiçbir şey alamıyordum. 

Gerisin geri dönmemle karşıma dikilen kişi bugün yaşadığım sorunlara gül dikmek için var olmuş gibiydi. Yurt dışından yeni gelmiş birinin burada ne işi olabilirdi? Kimi tanıyordu ki, bu yarışmayı duymuştu. Hatta duymakla kalmayıp buraya gelmişti? Etrafındaki kızların yakın duruşlarından anladığım kadarıyla sandığımdan da fazla tanıdığı vardı. Nedense hepsi de bir peynir türünü hatırlatıyordu. Bir aşçıdan başka ne beklerdin ki?

“Senin burada ne işin var?” 

Korhan her zamanki ukala tavırlarıyla beni incelerken “Ayağımı hissetmediğimin farkında mısın?” diye sordu. Aksanı ona her zaman bir hava katsa da mutfakta bana yaptıkları aklıma geldikçe o havayı fitil fitil burnundan nasıl çıkaracağımın hesabını yapıyordum. 

“Benim sorunum değil.”

“Sen ezdin!” Yanındaki birkaç kız gülüşünce kaşlarımı çattım. Şişko mu demek istiyordu o bana? “Yolumun üzerinde durmasaydı.” Gözlerini kısan Korhan sigarasını dudaklarının arasına yerleştirdi. “Benimle doğru konuş.” Sanki oksijenimiz çokmuş gibi bir de nikotinle havayı dolduruyordu. “Seninle doğru konuşacağım tek yer İRON’un mutfağı. Şimdi çekil önümden de ayağından tamamen olma.” Korhan’ı itekleyerek yanından geçtim. Yanındaki kızların ayaklarını çiğnemeye de ayrıca özen gösterdim. Duyduğum çığlıklar zafer çağrısı gibiydi ve bu olmayan keyfime biraz olsun iyi gelmişti.

Sahneden uzaklaştıkça yürüyüşüm kolaylaştı. Sanki havadaki oksijen miktarı gittikçe artıyordu. İnsanların arasından tamamen çıktığım an derin bir nefes aldım. En sonunda be! Burnuma dolan tanıdık kokuyla kaşlarım çatılırken omzumun üzerinden arkama baktım.

“Sen beni mi takip ediyorsun?”

Korhan ifadesiz bir suratla “Ayağımı ezdin,” dedi. Bu çocuğun bir işi tekrarlamakla ilgili gerçekten bir sorunu vardı. “İyi yapmışım. Oh canıma değsin.” Söylediği cümleyi tekrarladı. Gerçekten Rabbim’in sabır konusundaki bana gönderdiği sınav bu adamdı. “Buraya kadar peşimden geldiğine göre, yaşayacaksın korkma.”

“Ayağımı ezdin.”

Allah’ım bazen bir robotla iletişim kurmaya çalışıyormuş gibi hissediyordum. Gözlerimi abartılı bir şekilde devirirken “Öpeyim de geçsin mi?” diye sordum. Hiçbir tepki vermeyen Korhan tekrar cümlesini söyleyince kafama bir şeyler dank etti. 

“Özür dilerim.”

Başını ‘Şimdi oldu’ der gibi sallayan adam “Daha dikkatli ol,” dedi. Bu adamın ders verme biçimi beni benden alıyordu. “Oldu canım.”

“Bahar?”
Duymak istemediğim tanıdık sesten, dökülen adımla iç çektim. Yaşayacağım bütün duygular bugüne mi toplanmıştı? Arkamı dönerken bıkkın bir şekilde “Buyurun Cem Bey,” dedim. Gözleri benden Korhan’a kaydı. “Siz…” dedikten sonra tekrar bana baktı. “Bu ne demek oluyor?” Bir sana hesap vermediğim kalmıştı babalık.

“Sizi ilgilendiren bir şey olduğunu sanmıyorum.”

Kaşları seğiren adam bana doğru birkaç adım attı ama gözleri daha çok arkamdaki biscolata sırığındaydı. 

“Burada ve Bahar’la ne işin var Korhan?” Benden cevap alamayacağını bildiği için B planına geçmişti işte. Omzumun üzerinden Korhan’a kısa bir bakış attım. Kendini savunmaya geçeceğini tahmin ederken yanına geçtim ve koluna girdim.

“İRON’da olmadığımıza göre, size hesap vermek zorunda olduğumuzu sanmıyorum Cem Bey. Biz sizin neden burada olduğunuzu sorguluyor muyuz?”

“Yeğenlerim için-”

“Sorguluyoruz demedim Cem Bey. Sorguluyor muyuz dedim. Cevap vermenize gerek yok.”
Ukala cevaplarıma sinirlenmiş olduğunu hissediyordum. Korhan aramızdaki gerilim hattının nedenini anlayamasa da benden yana olmayı tercih etmişti. Kırk yılda bir yaralı parmağa işiyordu sağ olsun.

“Korhan bize biraz izin verir misin?”

Biscolata sırığı hiç itiraz etmedi ve saniyeler için kolumdan çıktı. Cem Bey, gerektiği yerde fazlasıyla otoriter olabiliyordu. Bu tavırları başka bir zaman olsa benim bile hazır ola geçmeme neden olurdu ama şu anda hiçbir şey ifade etmiyordu. 

Yürümeye başladım. Ardımda kalan seslenişleri zerre kadar umursamıyordum. Benim için bu güzel ortam şu andan itibaren bitmişti. ‘Üzgünüm Deniz,’ diyerek alandan çıktım. Otobüs durağına doğru ilerlerken ara ara arkama bakma ihtiyacı hissettim. Cem Bey ortada gözükmüyordu. Ne yani? Bu kadar kolay mı pes etmişti benimle konuşmaya çalışmaktan?

Neden şaşırmıştım ki? Başka bir şey mi bekliyordum?

İnsanlarla fokur fokur kaynayan otobüs durağına geldim. Saati kontrol ettim. Az farkla otobüsü kaçırmıştım. Şimdi işim yok gibi 40 dakika diğer otobüsün gelmesini bekleyecektim. İnsanlardan uzak durmaya özen göstererek boş bir alanda dikilmeye başladım. Telefonumu kurcalarken önümde bir arabanın durduğunu hissettim. Gözlerimi pahalı görünen araçta gezdirdim. Filmli camlardan içeride kimin olduğunu göremiyordum. Hoş görmeme de gerek olduğunu sanmıyordum. Bu kalabalıkta, bu pahalılıkta olan bir araç, benim önümde duruyorsa ancak babalığa ait olabilirdi.
Cam aralandı. Beklediğim yüz bana doğru eğildi. “Köşe kapmaca oynayacak yaşta değilim.” Gözlerimi tekrar telefona kaydırdım. “Ve bu zamana kadar seni fazlasıyla idare ettim.” Onu umursamadığımı belli etmek için elimdeki telefona benim için çok önemli bir şeymiş gibi davranmaya başladım. Ekranda geçtiğim hiçbir şeyi tam olarak görmüyordum. “Artık konuşmamız gerekiyor.” Ne konuşacaktık ki? Ya da soruyu değiştireyim hangi yüzle? “Bahar Ak!” Soyadımı kullanmıştı. Soyadımı kullandıysa durum ciddiydi. Kapının açıldığını duydum. Belli ki benimle konuşmadan da vazgeçecek gibi durmuyordu. Arabadan inmesine neden olacak kadar kararlıydı. Daha fazla işleri yokuşa sürmem elime ne geçirdi? Kaçamak bakışlarla etrafı inceledim. Sanırım sadece rezil olurduk.

Cem Bey önümden geçip yolcu koltuğunun kapısını açtı. “Bin şuraya!” Emir verilmesinden hoşlanmıyordum. Belli ki o da sabrının zorlanmasından. Hangimizinki galip gelirdi? “Bahar hemen arabaya bin.” Etrafımdan yükselen sesler, rezilliğin kapıya dayandığını gösteriyordu. Daha fazla ayak diremenin anlamı yoktu. Eve gitmek istiyordum. Bunun için Cem Bey’in arabasını kullanabilirdim. Ne konuşacaksa da bu sürede konuşur, kurtulurdum.

Hiçbir şey söylemeden koltuğa oturdum. Gözlerimi karşımdaki bir noktaya sabitlerken yüzüme çarpılan kapının rüzgârı saçlarımı savurdu. Gerçekten sinirlendirmiştim. Cem Bey, şoför koltuğundaki yerini alırken göz ucuyla bana baktı.

“Kemerini tak.”

“Böyle iyi,” diyerek kollarımı göğsümün üzerine bağladım. “Bahar, kemerini takar mısın demedim. Tak dedim.” Sanki onu duymamışım gibi başımı dışarıya doğru çevirdim ama duyuyordum. Burnundan aldığı sert nefes alışverişini, konuşmasa da rahatsız olduğunu belli eden homurtularını, her şeyi duyuyordum. Bir anda yanımdaki hareketlilik hissettim. Ne olduğunu bakmak için başımı çevirdiğimde Cem Bey’le burun buruna geldim. Kızgın gözleri benimkilerle buluştu. İşte şimdi birazda olsa korku tohumları yüreğime serpilmişti. Yeşil gözlerindeki kıvılcımlar bu yakınlıktan benim ruhuma sıçrıyordu ve anlam veremediğim bir yangın yüreğimde yanmaya başladı. Kızgındı. Çok kızgın. İlk kez bana böyle bakıyordu. Uzanıp kemeri tuttu ve sert bir hareketle öne doğru çekti. Kemerimi takarken göz göze gelmemeye özen gösterdim. Az önceki bakışından sonra, ona bakmak sadece cesaretimi kırıyordu. Bana kızgın olduğunu bilmek garip hissettiriyordu. Kendi kemerini de taktıktan sonra yola koyuldu. Bir süre sadece yola odaklandı ve bu süre zarfında arabanın içine ölüm sessizliği hâkim oldu. 

Aramızdaki sessizliği doldurma ihtiyacı duymadan gecenin karanlığını bölen evlerin ışıklarını izlemeye başladım. Ne çok hayat vardı yeryüzünde. Kim bilir ne çok insan benimle aynı kaderi paylaşıyordu. Peki seçtikleri yol hangisiydi? Bir şeyleri sineye çekip hayatına devam etmek onlar için kolay mı olmuştu? Ya da zor olanı başarıp sıfırdan mı başlamışlardı hayatlarına? Yeni aileleriyle…
Hafif bir boğaz temizlemesi düşüncelerimin içinde kaybolmamı engelledi. “Bahar…” Başımı ona doğru çevirmesem de dinlediğimi belli edercesine kıpırdattım. “Söze nasıl başlayacağımı bilmiyorum.” Hafifçe gülümsedim. Bu karşı taraf için küstahça algılanabilirdi ama umursamadım. Sözün bittiği yerde, söze nasıl başlaması gerektiğini düşünüyordu. “Çok düşünüyorum, günlerdir bu yüzden uykularım kaçıyor ama hiçbir sonuca ulaşamıyorum.” En azından hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam etmiyordu. Bu duyguda yalnız olmadığıma sevinmiştim. 
“Sanırım en baştan anlatmaya başlasam iyi olacak.” 

Bir anda emniyet şeridine çekti. Göz ucuyla Cem Bey’i takip ettim. Arabayı durdurup, dörtlüleri yaktıktan sonra kemerini çıkardı. Bana doğru dönmesiyle tekrar gözlerimi karanlık yola çevirdim. “Lütfen konuşmamı bölme,” dedikten sonra buruk olduğunu düşündüğüm bir gülümseme sesi duyuldu. “Zaten pek konuşacak gibi durmuyorsun ama en azından dinle olur mu?” Derin bir nefesle seneler öncesine gittik. Cem Bey, annemle tanıştığı ilk andan itibaren yaşadıklarını anlatmaya başladı. Gözümün önünde beliren bir film şeridi yoktu ama babalığın anlatış tarzı, olayları az çok kafamda canlandırabilmemi sağlıyordu.

Teyzemin düğününde ilk kez karşılaşmışlardı. Dakikalardır direndiğim adama, annemi gördüğü ilk anı anlatması yüzünden yenik düşmüştüm. Resmen o anları yaşıyordu. Kaçamak bakışlarım ayan beyan hale dönmüştü. Anneme âşık olmuştu. Kıskandırılacak bir aşk. Daha sonra annemi kandırabilmek için yaptıklarını anlattı. Ara ara gülmekten kendimi alıkoyamıyordum. Fark ettiğim ansa bütün gücümü kullanıp tepkisiz kalmaya çalışıyordum. Annem yüzünden hayatının bir bölümü kararmıştı. Yine de suçu anneme yüklememiş, hatta sırf onun için hayata tutunmuştu. Bu adam annemi gerçekten sevmişti.

“Geleceğimizi olması gerektiği gibi hazırlarken, annenle aynı geleceğe bakmadığımızı öğrendim.”
Suçluluk duygusu beni öylesine yiyip bitiriyordu ki, sanki tüm olayların suçlusu annem değildi. Bendim. İçim buz kesmiş, bütün kaslarım donmuş bir hâldeydi. Karşımdaki tükenmiş adama bakıyordum. Cem Bey’i sarıp sarmayana acı sanki benim içime sızıyordu. Annem… Çocuk istemiyordu. Belki beni öğrendiğinde de hayatıma son vermek istemişti. Neden vazgeçmişti peki? Onun kafasında biri için, anne karnındaki bebeği aldırtmak zor olmamalıydı. Belki de her şey için geç kalmıştı ve beni doğurmak zorundaydı. Peki Cem Bey’e bunu söylemiş miydi? Belki de o da beni istememişti.

İstenmeyen bebek, Bahar Ak.

Kafamın içinde sorular uçuşuyor, ağzımdan kaçmaması için büyük çaba harcadığım acımasız düşünceleri tetikliyordu. İstenmemiş olma hissi öylesine kudretliydi ki, cevapların bir çığ gibi üzerime düşmesinden, içime kocaman bir yarık açmasından korkuyordum.
“Senden haberim yoktu Bahar. Eğer olsaydı, annenle aramızda ne olurdu bilmiyorum. Bildiğim tek şey, senden vazgeçmezdim.”

Elimde hissettiğim sıcaklıkla, önce kenetlenmiş ellerimize daha sonra Cem Bey’e baktım. Gözlerimin tam içine, yüreğimdeki derinliklere inmek ister gibi bakıyordu.

“Sen benim mucizemsin yavrukuş.” 

Ömrü hayatım boyunca duymayı aklımın ucundan bile geçirmediğim bir cümle, beklemediğim bir kişinin ağzından döküldü ve hissettiğim şey saf bir mutluluktu. “Ve bu saatten sonra senden vazgeçmeye niyetim yok. İstersen benimle hiç konuşma, istersen yüzüme bakma, ben senin yanında olmaktan bir saniye bile vazgeçmeyeceğim.” Son hece dudaklarından dökülür dökülmez, kulaklarımızı tırmalayan bir ses arabanın tavanını yalayıp geçti. Onu takip eden seslerle kulaklarımı kapattım. 

“Allah kahretsin!”

Cem Bey saniyeler içinde başımı bacaklarıma doğru bastırdı. “Sakın başını kaldırma.” Dışarıda ne olduğunu göremiyordum ama belli ki bir çatışmanın ortasındaydım. Arabaya çarpan kurşunların bizi delip geçmediği için şükretmeliydim. Motorun çalıştığını duymamla sağa sola savrulmam bir oldu. Kalbim birkaç saniye durduktan sonra, deli gibi çarpmaya başladı. Başımı kaldırmaya çalıştım. Cem Bey sert bir hareketle tekrar başımı bacaklarımın arasına sıkıştırdı. 
“Camların ne kadar dayanacağını bilmiyorum. Kafanı kaldırma.”

Sanırım kurşun geçirmez arabasıyla böyle bir saldırıya daha önce uğramamıştı. Kolumun arasından Cem Bey’i görmeye çalıştım. Aynı anda hem yolu hem etrafı hem de arkasını kontrol ediyordu. Yüzünden yaşadığı duyguları okumak çok kolaydı. Stres, endişe, panik, adrenalin… Damarlarımda dolaşmasına izin vermediği tek duyguysa, korku olmalıydı. Yüzünde ve hareketlerinde korkuya dair hiçbir belirti yoktu. Korkusuz bir süper kahraman gibiydi.
Arabayı yalayan kurşunlarla başımı daha derine gömdüm. Nereye gittiğimizi göremiyordum. Arabanın savruluşlarından sadece bir yerlere döndüğümüzü fark ediyordum. Hızımızı, kulağımın dibindeki motorun kükreyişinden tahmin ediyordum. 

Korkuyordum. Cem Bey’in kanını taşıyor olabilirdim ama onun gibi cesur davranamıyordum. Belki daha önce başıma böyle bir olay gelmediği içindi. Belki o bu tür çatışmaların ortasında çok kalmıştı. Tecrübe insanı korkusuz yapar mıydı?

Aniden bir patlama sesi duyuldu. Onu takip eden fren sesi, asfaltı eritecek nitelikteydi. Öylesine savruluyorduk ki gözlerimi sıkıca yumdum ve uzun bir süredir tutmaya çalıştığım çığlığı serbest bıraktım. 

Ve ardından derin bir sessizlik.

Ağzımda metalik bir tat belirdi. Ortamsa olabildiğine benzin kokuyordu. Burun deliklerimden beynime kadar işledi. Başımda zonklayıcı, boynumdaysa tahammül edilmez bir ağrı vardı. Dudaklarımdan çıkan iniltiyle adımın duyulması bir oldu. 

“İyi misin?”

İyiden kastının ne olduğunu sormak gerekirdi. Omzumda hissettiğim bir ağırlıkla geriye çekildiğimi hissettim. Sırtımın koltuğa dayanmasıyla başımın döndüğünü hissettim. Sanki yer ayaklarımın altından kaymıştı. 

“Bahar cevap ver lütfen.” Cem Bey’in sesindeki endişeyi bastıran şey, dakikalardır yüreğine girmeyi başaramayan şeydi. Korku. Yavaşça gözlerimi aralarken başımı ona doğru çevirdim. Enseme saplanan acıyla yüzümü buruşturdum. Göz göze geldiğim adamda dikkatimi çeken ilk şey, kaşından çenesine doğru oluk oluk süzülen kandı. Başını çok sert çarpmış olmalıydı.
“Ben iyiyim… Ama siz… İyi gözükmüyorsunuz.”

Gözleriyle neredeyse her yerimi taradı. İyi olup olmadığıma emin olmak istiyordu. Bir anda araba titremeye başladı ve hafifçe hareket etti. Bu normal bir hareket değildi. Gözlerimi sıkıca yumdum. Arabanın kıç kısmının havaya kalktığını hissediyordum. Panikle Cem Bey’in kolunu kavradım. Kaskatı kesilmeme rağmen, onun elimi kavradığını hissediyordum. 
“Sakin ol ve kıpırdama.”

Birkaç saniye içinde araba hareket etmeyi kesti. Askıda mı kalmıştık? Nerede olduğumuza bilmek istiyordum ama etrafa bakacak cesareti kendimde hissetmiyordum. “Bahar bana bak.” Cem Bey’e bakabilirdim. Evet bunu yapabilirdim. Sadece gözlerini aç ve Cem Bey’e odaklan. Hadi Bahar. Yapabilirsin. Kalbim depara kalkmış atınki kadar hızlı çarpıyordu. Kirpiklerimi arabanın hareketini etkileyebilecekmiş gibi yavaşça araladım. Uzun süredir tuttuğum yaşlar, yanaklarımdan süzülmeye başladı. “Öncelikle sakin olmanı istiyorum.” Sesi o kadar tekdüze çıkmıştı ki, sanki şu anda boşlukta sallanan bir arabanın içinde değil de evinde oturuyordu. 

“Sizin gibi mi?” diye sorduğumda hafifçe gülümsedi. “Zor olmasa gerek.” Gözlerimi abartılı bir şekilde devirdim. Söylemesi kolaydı tabi.

“Bu arabadan çıkman lazım,” dediğinde gözlerim devrildiği yerden büyüyerek çıktı. “Yardım gelene kadar burada duramazsın Bahar.” Bana ana avrat sövmüş gibi bakıyordum. “Sakin ol ve yavaşça arka koltuğa geç ve-” Araba en ufak bir harekette bile beşik gibi sallanıyordu. Allah aşkına, dışarı çıkmayı geçtim. Arkaya geçmeye çalışmamla bile aşağı yuvarlanma olasılığımız çok yüksekti. 

“Ya-yapamam.” Cem Bey’in cümlesini yarıda kestim. “Yapmak zorundasın. Yardımın ne zaman geleceğini bilmiyorum Bahar. Hâlini görmüyor musun?” Başımı hayır anlamında hızlıca salladım. O sırada araç milimetrik bir şekilde aşağı kaydı. Çığlık atıp hıçkırarak ağlamaya başladım. 
“Yapamam, yapamam, yapamam.”

Yapabileceğimi söyleyen adama kulaklarımı kapattım. Korku dalgası rayından çıkmış bir tren gibi bana çarpmıştı. Tir tir titrediğimi hissediyordum. Bacaklarımın bağı çözülmüştü. Allah aşkına arka koltuğa bile geçebileceğimi sanmıyordum. Yapamazdım. 

“Sen cesur bir kızsın.” 

Başımı daha yavaş bir şekilde hayır anlamında salladım. Bu zamana kadar bende öyle olduğumu sanıyordum ama değildim. Yapamazdım. “Benim kızımsın.” İç çekişlerimin ardına gizlendim. Buğulu gözlerimin ardından Cem Bey’e baktım. Kızarmış yeşil gözleri tek bir şeyi ifade ediyordu. Ona güvenmemi… 

“Yaparsın. Hadi.”

Tekrar başımı yapamam dercesine salladım. Araç biraz daha kıpırdadı. Sanki içimdeki bir şeyler aşağı çekiliyordu. “Bahar Adanan!” Âdeta gürledi. Sesi daha önce sadece annemin ağzından duyduğum bir tınıyla doluydu. Bu için için kaynayan bir öfkeyi, hiddeti bastırmaya çalışan bir şefkatin sesiydi. Duyduğum kelime iliklerimdeki kanın fokurdamasına neden oldu. Bana ona aitmişim gibi seslenmişti. Çocuklarına seslenir gibi… Baba gibi… Gözyaşlarıma ara verip beni çatık kaşlarla izleyen adama baktım. “Hemen dışarı çık.” Yoğun bir sessizlik aracın içini kapladı. Sanki sonsuza dek sürecekmiş gibi duran bir sessizlik… Ürkekçe “Sen?” diye sordum. Saman alevi gibi sönen kızgınlığı, yerini babacan bir gülümsemeye bıraktı. Şefkatli, sevgi dolu, huzur kokan bir gülümsemeye… 

“Sen çık, bende geleceğim.”

“Söz mü?”

İçsel filtrem beni bir kez daha başarısızlığa uğratmıştı ve kelimeler ağzımdan düşünmeden çıkıverdi. Ufak bir kahkaha atan adam “Söz,” dedi ve dikkatlice uzanıp alnımı öptü. Kokusu havadaki benzin kokusunu bastırdı. Derin bir nefes alırken, onunda aynı şekilde saçlarımı kokladığını hissettim. Bir sıcaklık dalgası saç tellerimden ruhuma yayıldı. Yavaşça benden uzaklaşan adam “Hadi,” dedi. “Unutma, sakin ol ve dikkat et.” 

Başımı tamam anlamında sallarken elimin tersiyle göz yaşlarımı sildim. Kendi kendime yapabileceğimin gazını vermeye çalışıyordum. Kemerimi çözerken araba farlarının loşlaştırdığı karanlık boşluğa bakmamak için büyük bir gayret gösterdim. Korkum arsız bir çocuk gibiydi. Geri plana atmaya çalıştıkça, daha ileriye çıkıyordu. 

“Acele et yavru kuş.”

Korkunun ecele faydası yoktu. Bu arabadan sağ salim çıkmamız için elimi çabuk tutmam gerekiyordu. Derin bir nefes aldım. Sol bacağımı kendime doğru çekerek arkamı döndüm. Koltuklardan destek alarak dizime yüklendim. Arabanın hareketiyle kaskatı kesilirken tekrar ağlamaya başladım. “Hadi kızım, az kaldı.” Başlamak bitirmenin yarısıydı. Başladığım işi bitirmeden bırakmazdım. Bu seferde öyle olacaktı. Bir nefes daha aldım. Yavaş hareketlerle diğer bacağımı da kendime doğru çektim. İyi gidiyordum. Bir nefes daha… Bacağımı dikkatli bir şekilde arkaya atarken Cem Bey’le göz göze geldim. Bana güveniyordu. Onu hayal kırıklığına uğratmak istemiyordum. Soluk soluğa arka koltuğa geçtim. 

“İşte böyle yavru kuş.”

Benimle gurur duyan adama bir gülümseme borçluydum. Kapıyı açmak için uzandım. O an araba ağır ağır kaymaya başladı. Panikle arkama baktım. Cem Bey, bir bana bir arabanın kaydığı yöne doğru bakıyordu. “Acele et.” Söylenenin aksine olduğum yere çakılmış gibi hissediyordum. Arabanın kayması durmadığı gibi gittikçe ivme kazanıyor gibiydi. Kalp atışımda ivmeyle doğru orantılı bir şekilde artıyordu. Ecel terleri bu olsa gerek, ıslandığımı hissediyordum. Yüzümdeki ıslaklığınsa, ter mi gözyaşımı olduğunu ayırt edemeyecek kadar uyuşmuştum. 
“Bahar!”
Cem Bey’in bana bağırışıyla, ön koltuktan arkaya atlaması bir oldu. Bu hareketle araba daha hızlı bir şekilde kaymaya başladı. Cem Bey üzerimden eğilip kapıyı açtı ve ben ne olduğunu anlayamadan kendimi dışarıda buldum.

“Seni seviyorum kızım.”

Duyduğum son hece, gördüğüm son bakış, hayattaki tek şansım, tek bir adama aitti ve o saniyeler içinde gözden kayboldu. Yerine bıraktığı acı, hissettiğim son soluk gibiydi.

“Baba…”


**-**


HALE

Tartışma ve kavga arasında çok bariz bir fark vardır. Tartışma genelde tek başına yapılan bir şeydi. Çoğu zaman karşı taraf karşılık vermez ve genelde başladığı gibi çabucak biterdi. Peki ya kavga? İki tarafın da karşı karşıya geldiği savaşın bir parçasıydı. Bir muharebeydi. Bedelini iki tarafta öderdi.

Sabrımı selametle ödüllendirmek istesem de, artık dayanamıyordum. O kadar doluydum ki son yaşadıklarım, taşmama neden olan sadece minik damlalardan ibaretti. Sürekli Asal’ın etrafında dolaşan kız, şimdi de en yakın arkadaşımın yanını mesken tutmuştu ve buna çanak tutan, âşık olduğum insandı. Beni görmezden geldiği yetmiyormuş gibi, yanımda olan insanları da bir bir uzaklaştırıyordu. Yalnızlıktan korktuğumu bilmesine rağmen…

Ne hakla?

Taksiden inip eve doğru ilerledim. Annemlerin yemekte oldukları aklıma gelince, anahtarımı alıp almadığımı kontrol ettim. Dış kapının şifresini girerken cama bir suret yansıdı. Kalbim anlık görevini unutmuş gibi durdu. Bunca senedir dengesizlikleriyle nam salmış biri, bu kadar kısa zamanda bir karar vermiş olamazdı değil mi?

Belki de onu dinlemeden çekip gittiğim için sinirliydi ve öfkesini kusmak için beni takip etmişti. Ben daha içimdekilerin yarısını bile dışa vurmamıştım. Onun fitili beni ateşlerdi. O zaman bu aramızdaki durumu kavgaya dönüştürürdü ve bedeli ikimiz içinde ağır olurdu. Belki de sonsuza kadar, sonsuzluğumu kaybetmeme neden olurdu. Bunu, bu gece kaldırabileceğimi sanmıyordum. Eve girersem, beni koruyacak olan kaleme sığınmış olacaktım. Olabildiğince hızlı bir şekilde içeri girdim. Asal’ın merdivenleri çıkacağını bildiğim için asansöre yöneldim. Kabine girdiğim an çıkacağım kata bastım ve kapıların hızlı kapanması için düğmeye işkence etmeye başladım. Kapıların hareket etmesiyle rahat bir nefes alıyordum ki, bir el tekrar açılmasına neden oldu. 

“Benden kaçıyor musun?”

Asal, asansör kabinin içine girdi. Gözlerim yuvalarını zorlarken etrafa bakındım. Tamam rezidansın asansörü bir oda büyüklüğündeydi ama kapalı alandı. Asal bunun farkında olmayacak kadar mı sinirlenmişti yani? 

“Asal sen…”

Asansör yukarıya doğru hareket etti. Asansörün hızı ve evimizin yüksekliği tezat içindeydi. Umarım bu uzun yol boyunca Asal’ın siniri onu güçlü tutmaya yeterdi. “Burada ne mi arıyorum?” Aslında tam olarak merak ettiğim soru buydu. “Asıl senin burada ne işin var?” diye sorduğunda kaşlarım çatıldı. 

Tam, ‘Burası benim evim,’ diyecektim ki “Sana ümit bağlayan herkesi yarı yolda bırakıp çektin gittin,” deyip kelimeleri ağzıma tıktı. “Diskalifiye edildik.” Bunun için mi gelmişti yani? Kaybetmemizin suçunu bana yükleyebilmek için mi? Bu sefer izin vermeyecektim. “Normal,” dedim kolumdaki çantayı düzelterek. “Adamların baterilerini kırdın. Sana altın madalya mı vermelerini bekliyorsun?” Kollarımı göğsümün üzerinde bilmiş bir edayla bağladım. Asal’ın yüzündeki anlık şok kırıntılarına gülmemek için yanağımı dişledim. 

“Eğer o çocukla...”

Dilinin ucuna gelen kelimeleri son anda tuttu. Harika. Yine konu Deniz’e gelmiş ve yarım kalmıştı. Ne demeyi planlıyordu? O çocukla görüştüğün için davulu patlattım mı? Kafamda çakan ışıklar aklıma gelmeyen bir şeyi getirdi. Asal beni kıskanmış olabilir miydi? Bunu öğrenmenin tek bir yolu vardı. Konunun üzerine gitme…

“Eğer o çocukla ne Asal Kara? Bir cümleyi bitirme cesaretin yoksa, hiç başlamayacaksın.”
Hafifçe kaşlarını çatan Asal hiçbir şey söylemedi. Sadece gözlerimin içine baktı ama belli ki bir şeyler düşünüyordu. Belki kuracağı cümleleri toparlamaya çalışıyordu. Belki de yaptıklarına tekrar kılıf bulmaya…

Dengesiz her zaman dengesizdi.

“Evet?” diyerek onu konuşmaya teşvik etmeye çalıştım. Nefesini sert bir şekilde yüzüme üfleyen Asal’ın derinlerden gelen bira kokusu sorgular bir biçimde kaşımın seğirmesine neden oldu. Buraya gelme cesaretini alkolden mi bulmuştu yani? 

“Konuşmayacak mısın?”

“Hale üzerime gelme.”

Sesini yükseltmişti. Gerçekten gergin görünüyordu ama bu sefer düşünceli taraf olmak istemiyordum. “Buraya neden geldin Asal?” Beklemediği bir yerden soru gelmiş gibiydi. Oysa düşününce uyduracak çok fazla cümlesi vardı. O zaman neden susuyordu?

Sıkıntıyla nefesimi dışarı üflerken hangi katta olduğumuza baktım. Neyse ki bir kat sonra inecek, bu işkenceye ikimiz içinde son vereceğim diye düşünürken garip bir ses duyuldu. Asansörün ışıkları kısa bir an gidip geldi ve hafifçe sallandı. Ufak bir çığlık atıp kabinin duvarına yapıştım. Hareket etmeyi kesen asansörün ışıklar tekrar gitti. Her yer zifiri karanlıktı. Kalbim yerinden çıkacak gibi çarparken aklıma düşen kişi kendi korkumu unutturdu.
“Asal!”
Derin bir sessizlik asansörün içine hâkimdi. Şu anda Asal’ın bağırması ve yardım çağırması gerekiyordu ama onun nefes alışverişini bile işitmiyordum. Bir şey olmuş olmalıydı. Çantamın içinde telefonumu aradım. Kahretsin! Bahar’la Asal’ın sarılmasını gördüğüm an yere düşürüp kırmıştım. Asansörün acil durum düğmesi aklıma geldi. Temkinli adımlarla ilerledim. Parmak ucuma değen tuşlardan hangisi olduğunu bilmiyordum. Hepsine aynı anda basmaya ve bağırmaya başladım. 

“Kimse yok mu?! Biri bize yardım etsin.” 

Bizi duymamaları sinirimi bozmaya başladıkça tuşları yumruklamaya bir yandan da asansör kabinine vurmaya başladım. “Asansörde kaldık. Biri bize yardım etsin. İmdat!” Allah’ım, normal zamanda iniş çıkışındaki seslerini bile odamdan duyuyordum. Peki neden şimdi kimse bizi duymuyordu? Yardım çağırmayı bırakıp arkama döndüm. Karanlığa biraz olsun alışan gözlerim, Asal’ın olduğu tarafı taradı. “Asal iyi misin?” Cevap vermedi. Cevap vermediği gibi yaşam belirtisi de vermiyordu. Gözlerim yanmaya başladı. Şu ortamda ağlamak en son isteyeceğim şeydi ama kalbim sıkışıyordu. El yordamıyla olduğu tarafa doğru ilerlemeye çalıştım. Ayağımın bir şeye takılmasıyla olduğum yere çöktüm. Hiçbir şey görememe rağmen Asal’ın ne hâlde olduğunu tahmin edebiliyordum.

“Asal yalvarırım bir cevap ver.”

Ellerim önce omuzlarında dolaştı. Daha sonra yüzüne kaydırıp yanaklarını kavradım. Ter içinde olmasına rağmen buz kesilmişti. “Asal,” diyerek yanaklarını tokatladım. Havadaki tüm oksijeni yutmak istermiş gibi derin bir iç çekti. “Çok şükür,” diyerek rahat bir nefes aldım. “C-cep telefonun yanında mı?” Başını onaylarcasına sallayınca bir elim yanağında diğer elim pantolonunda dolaştı. Telefonunu her zaman aynı yere koyardı. Bu yüzden şıp diye buldum. Zar zor kotunun cebinden çıkardıktan sonra ekranına baktım. Çekmiyordu ama şarjı bir süre bizi idare ederdi. Flaşını açıp yanımıza koydum. Artık Asal’ın yüzünü seçebiliyordum. 

“Asal yalnız değilsin. Ben buradayım tamam mı? Birazdan gelecekler.”

Tekrar kabinin duvarını yumrukladım. Asal yanağındaki elimi tutup göğsüne doğru indirdi ve elimi kalbinin tam üstünde durdurdu. Avucumun altında atan kalp, öylesine hızlıydı ki birazdan durabilecek olması aklıma geliyordu.

“Asal sakin olmaya çalış ne olur.”

“Ne-fes-a-la-mı-yo-rum.”

Kelimeleri heceleyerek çıkarmıştı. Zorlanıyordu. 

“Konuşma, yorma kendini. Sadece nefes almaya odaklan tamam mı?” Tekrar kabin duvarını yumruklamaya başladım. “Kimse yok mu? Yardım edin!” Çaresizliğim gözlerime vurmuştu. Yaşlar yanaklarımdan süzülürken sesim çatallaşmaya başladı. Elimin altındaki kalp hızından hiçbir şey kaybetmemişti. Korkmaya başladım. Bu kadarına dayanabilir miydi bilmiyordum.
“Lütfen biri bizi duysun.”

Kesik nefeslerime eklenen yaşlar kelimelerimi yutuyordu. Asal elimi daha sıkı tutunca bakışlarımı ona çevirdim. Tekrar nefes alamadığını söylediğinde dudaklarımın arasından kısa bir hıçkırık kaçtı. 

“Biliyorum. Biliyorum ve kahretsin ki elimden bir şey gelmiyor. Ne olur dayan Asal. Yalvarırım.”
Zar zor yutkundu. Dili damağı kurumuş gibi duruyordu. Nefesleri hırıltıya dönerken “Nefes alamıyorum,” dedi. “Ama nedeni ne burası ne şu anda bulunduğumuz durum.” Yaşlar yanaklarımdan süzülürken kaşlarım çatıldı. Neyden bahsettiğiyle ilgili en ufak bir fikrim yoktu. 

Allah’ım o kadar çok nefesini tutmuştu ki, beynine oksijen gitmemiş olmalıydı. Yoksa şu andaki durumu neden görmezden gelsin ki? 

“Yarışmada da, açık havada da, buraya gelmeden önce de, nefes alamıyordum. Seni o çocuğun yanında gördüğüm her an, elim ayağım buz kesiyor. Sana dokunduğuna şahit olduğum zaman kalbim bu hızla çarpıyor. Ona gülümsediğini fark ettiğimde nefes alamıyorum.” 

Dudaklarım yavaşça aralandı ve ‘Ha’ gibi bir ses dışarı kaçıverdi. Donakaldım. Sadece bir saniye sürdü ama Asal’ın konuşmasının nereye gideceğini anladığım çok uzun bir saniye… “Nedenini çok düşündüm. Bulduğum cevaplar hep bir noktada birleşiyordu ama ben onu inkâr edersem… Görmezden gelirsem… Gerçek olmayacağına inanıyordum.” 

Sanırım artık benim de kalbim Asal’ınkiyle aynı hızla çarpmaya başladı. Nefes alışverişimin de ondan kalır yanı yoktu. “Ben… Sen… Biz olmazdık. Olamazdık Hale. Bu yaşımıza kadar kardeş gibi büyütülmüşken, sana o gözle bakarsam… Sen de bana o gözle bakarken… Yapamadım işte.” Yaşadığım şok yüzünden mi algılamakta güçlük çekiyordum yoksa Asal her zamanki gibi kafa karıştırıcı mikser görevini mi almıştı? Buna bir de zor konuşması eklenince iş iyice içinden çıkılmaz bir hal alıyordu. “O yüzden seni kendimden uzak tutmaya çalıştım ama ben senden uzak duramadım. Bunu fark ettiğimde sen benden uzaklaş istedim. Kardeşlik diye vurguladım aramızdaki bağı, başka başka insanlar soktum hayatıma-”

Burukça gülümserken “Bahar gibi,” dedim. Yutkunmaya çalışırken başını hayır anlamında salladı. “Bahar’a karşı… Düşündüğün gibi hiçbir şey hissetmedim ben.” Öksürmeye başladı. Elimin altındaki kumaş parçası sırılsıklamdı. Flaşın aydınlattığı yerlerden boncuk boncuk ter süzülüyordu. Allah’ım hangi koşullarda olduğumuzu bir an unutmuştum. Yıllardır beklediğim konuşmanın devamını merak etsem de sevdiğim adamın sağlığı her şeyden önemliydi.
“Boşver bunları şimdi, konuşarak yorma kendini lütfen,” deyip tekrar dizlerimin üzerine kalktım. Kabin duvarına vurmak için elimi kaldırdığım gibi Asal kavradı. 

“Bahar’ı yarışmaya ben çağırmadım.” Duyduğum, gerçek olmasını dilediğim şeyle olduğum yere çöktüm.

“Ama… Sizi gördüm. Sonra sen iyi ki geldi dedin.” Başını belli belirsiz evet anlamında salladı. “İyi ki geldi.” Derin bir iç çekmeye çalıştı. “Çünkü o gelmeseydi, Masal o kalabalığın içinde bir başına kalacaktı ve ben… Giderdim Hale. O orada yalnızken ben yarışmaya odaklanamazdım. Zaten o noktadan sonra yarışma benim için dünyanın en önemsiz şeyi gelirdi.” Suçluluk duygusu içime çöreklenirken “Yani sen çağırmadın ve Masal mecburiyetten Bahar’la beraberdi,” dedim. Oturuşunu düzeltmeye çalışan Asal “Mecburiyet olmamalı,” dedi nefes nefese. “Hak ettiği yer bizim yanımız. O da aileden biri, seneler sonra aramıza katılması senden benden farklı olduğu anlamına gelmez.” 

Öksürükleri konuşmasını yarıda keserken kucağıma doğru eğildi. Ne yapacağımı bilmeyerek sırtını sıvazladım.

“Biri bize yardım etsin artık. İMDAT!”

Sesim çaresizlikten çığlıkvari çıkmıştı. Asal tekrar geriye yaslanırken gözlerinin kan çanağına döndüğünü fark ettim. “Hani dengesiz diyorsun ya bana, bunun nedeni sensin. Sol yanıma fazla dokunuyorsun.” Artık ağzım beş karışla kıyaslanacak kadar açıktı. Amcamın teyzeme kurduğu cümleyi, sevdiğim çocuğun ağzından duymayı ömrüm boyunca beklemişken, hazırlıksız yakalanmış gibi hissediyordum.

“Ne yaparsam yapayım pes etmedin be peri kızı.” 

Gözlerimin acı bir tık daha arttı. Yanaklarımdan süzülen damlaların mutluluktan mı yoksa çaresizlikten mi olduğunu ayırt edemiyordum. Ellerimin altındaki soğuk bedendeki ara ara kasılmalar daha da korkmama neden oluyordu. O sırada dışarıda duyduğum tıkırtılarla umut tekrar içimde filizlendi.

“Buradayız! Yardım edin!” 

Kabin duvarına yumruklarımı geçirdim. Sesler daha da yaklaşınca Asal’a döndüm. Terle kaplı yüzünü ellerimin arasına alırken “Sen de pes etme Asal. Bak birileri duydu bizi. Kurtulacağız. Sadece nefes al,” dedim. 

Ben... Senin âşık olunası gözlerin… Bana... Sadece bana baktığında... nefessiz kalmaya... kalmaya da... Razıyım. Babam… Anneme hep bir şey söyler.” Boğuluyormuş gibi sesler çıkarmaya başlayan Asal elimi tekrar kalbinin üzerine koydu ama bu sefer ki tutuşu hiç bırakmak istemiyormuş gibiydi.

“Nefes gibi muhtacım sana Hale Erdem” 

Kaskatı kesildim. Bu bir rüya olmalıydı. Bu bir rüyaysa burada yaşamaya razıydım. Yeter ki uyanmayayım. Asal’ın nefes alışverişi farklılaştı. Gerçekten boğuluyordu. Kapıyla uğraştıklarını duyuyordum ama sonsuz aşkımın dayanabileceğinden emin değildim. 
“Asal,” diyerek bana bakmaya zorladım. Göz kapakları kapanmak üzereydi. Bayılacak mıydı?
“Nefes al!” Aklıma söyledikleri gelince alması gereken nefesin ben olduğumu düşündüm ve bir anda, sonuçlarını sorgulamadan, hayallerimi süsleyen anın ilk adımını attım. 

Asal’ın dudaklarına kavuştuğum an gözlerimi kapattım. İç güdülerime dayanarak, tüm sevgimle öpmeye başladım. Birkaç saniye sonra karşılığını almak belli belirsiz gülümsememe neden oldu. Garip bir huzur içime doluyordu. Hayal ettiklerimden çok daha yoğun duygular içime işliyordu. 
Bir anda ortam serin bir havayla doldu. Gözlerimi araladığımda ortamın karanlığından sıyrıldığını fark ettim. Gördüğüm yüz, şükürlerimin sebebiydi. Gözlerindeki mutluluk tarifsizdi. Bu sefer öpmek için öne atılan o oldu ama aramıza giren bir ses vardı. 

“Hale… Kızım.”

“Baba.”

**-**

 

DEMİR

Yarışmanın yapıldığı yer tam anlamıyla bir curcunaydı.

Sahne önünden, yiyecek alanlarına kadar her yer tıklım tıklım doluydu. İnsanlar sağa sola koşturuyor, ortamdaki yoğun bira kokusu sinirlenmeme neden oluyordu. Umarım bu gece sorunsuz biterdi ama içimde saatlerdir olan his, bunun pek de mümkün olmayacağını söylüyordu.
“Ne kadar kalabalıkmış.”

Elif’i kendime doğru biraz daha çektim ve etrafı taramaya devam ettim. Güvenlik için tüm adamların alanı çevrelemesini istemiştim. Yine de rahat edemiyordum. Bir an önce çocuklarımı bulmalıydım. 
“Cemleri görebiliyor musun?”

Başımı hayır anlamında salladım. Yemekten, Boralarla beraber erken ayrılmıştı ama ikisi de görünürde yoktu. Çocuklarla beraber gönderdiğim korumaların söylediğine göre sadece Cem gelmişti. 
“Ve bu senenin şampiyonu açıklamaya geldi sıra! Hazır mıyız?!”

Sahnede bağıran adamla yarışmanın sonuna yetiştiğimizi fark ettim. Çocukların performansını kaçırdığım için vicdanıma yüklenen pişmanlık hissini bastırmaya çalışarak sahneye döndüm. “Umarım bizimkiler kazanmıştır.” 

Karımın şakak kısmından öperken “Umarım,” diye iç geçirdim. 

Heyecan had safhadaydı. Kalabalık fazlasıyla coşkuluydu. Gürültüleri göğü deliyordu. Kollarımın arasındaki karımın da o heyecanı paylaşıyor olması gülümsetmişti. Olduğu yerde ellerini havaya kaldırıp bağırmaya başladı.

“İronistler! İronistler!”

Kollarımın arasındaki kadını zapt etmeye çalışırken bir yandan etrafı incelemeye devam ettim. En sonunda durulan karım sırtını göğsüme yasladı. Parmaklarını çapraz yaptığını görünce belli belirsiz gülümsedim. Kesin gözlerini de kapatmıştı. Bu huyundan hiçbir zaman vazgeçmeyecekti sanırım.

“Bu senenin şampiyonu… Tıpkı diğer yıllarda olduğu gibi… Karabasan Grubu!”
“Hadi be!” diyerek öne atılan karımı belinden yakaladım ve tekrar kendime çektim. “Kesin torpil var Demir,” diyerek kollarımın arasında bana doğru döndü. “Bizimkiler çok iyiydi. Kesin rüşvet falan dönmüştür. Müdahale edelim.” 

Başımı iki yana sallayarak gülümsedim. Dudaklarını büzerek bozduğunu belli eden âşık olduğum kadının alnını öptüm. 

“Bir dilek hakkım olsa-” diye başladığı cümlesini keyifli bir gülümsemeyle keserken “Bunda işlemez güzelim. O yüzden dilek hakkını hiç boşuna harcama,” dedim. “Ya Demir,” diyerek başını göğsüme bastıran karıma sıkı sıkıya sarıldım.

“Yarışma bu Elif. Hayatta kazanmanın da kaybetmenin de olduğunu öğrenmeleri gerekiyor.”
Sıkıntıyla iç çekti. “Üzülmelerinden korkuyorum.” 

Yanımdaki hareketlilikle başımı gelen adama doğru çevirdim. “Efendim, Asal Bey ve Hale Hanım yarışmadan yarım saat önce ayrılmışlar.” Elif’le göz göze geldim. Yüz ifadesinden kafa karışıklığı belli oluyordu. Merhametsiz bir tonda “Neden? Buna nasıl izin verirsiniz?” diye sordum. 
“Önce Hale Hanım, ardından da Asal Bey koşar adım alandan çıkmışlar efendim. Korumalar koşmuşlar ama yetişememişler. Ufak bir araştırmadan sonra Asal Bey’in arabasının Bora Beylerin otoparkında olduğunu öğrendim.”

Söyledikleri şeyleri düşünüyor, zihnimde tartıyordum. Aylardır canla başla uğraştıkları yarışmaya katılmamak gibi bir gaflette bulunmuş olamazlardı. Peki neden erken ayrılmışlardı? Telefonumu elime alıp Asal’ı aradım. Kapalıydı. Sakin kalmak için derin bir nefes alırken Hale’yi aradım. Kapalıydı. Bu ne sorumsuzluktu. Endişem öfkenin gölgesinde yok olmaya başlarken Elif’in “Tamam Melek. Hemen geliyoruz,” dediğini duydum. Kızgın bakışlarımı ona çevirdiğimde telefonu kapattığını fark ettim. Gözlerimiz buluştuğunda “Asal… Asansörde kalmışlar,” dedi. Sesindeki panik benim yüreğime sıçradı. 

Oğlum… Kim bilir ne hâldeydi. 

“Kapıyı açmak üzerelermiş. Hemen Asal’ın yanına gitmeliyiz.”

Başımı onaylar gibi sallarken adama doğru döndüm. Tam Masal’ı bulmalarını emredecektim ki, adamın bir şey dinlediğini fark ettim. Hali tavrı pek de hayırlı bir şey dinlemediğini belli ediyordu. Kaşlarımı hafifçe çatarken bakışlarımla ne olduğunu sordum.

“Efendim...” Temkinli bir tonda giriş yapmıştı. Bir terslik vardı. “Masal Hanım, arka taraftaymış.” Kaşlarım daha da çatıldı. Tüm insanlar buradayken, kardeşi çekip gitmişken kızımın arka taraflarda ne işi vardı? Adam sanki söyleyeceklerini kafasında ölçüp tartıyordu. Sessizliğini neye yormalıydım? İyiye… Kötüye? 

“Bir adamla,” diye devam etmesiyle kaskatı kesildim. Beynime sıçrayan kan, tüm vücuduma saniyeler içinde yayıldı. Benim küçük kızım, bir adamla, arka tarafta ne yapıyordu?! 

“Ne demek bir adamla?”

Haberi veren adamın yakasına yapıştım. Elif’in korkuyla geriye sendelediğini hissediyordum. “Senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu be adam?” Boğazına kayan ellerimin gevşetmeye çalışan adam güç bela konuştu.

“Efendim. Bizi gördükleri an kaçmaya başladılar. Takipteyiz.”

Söylediği her kelime kara bir bulut gibi beni sarıyordu. Kaçmak ne demekti? Elif’e attığım sert bakışlarla ne demek istediğimi anlayan karım, “Ben… Ben tanımıyorum,” dedi. Annesinin de tanımadığı bir adamla kızımın ne işi vardı? Yoksa… 

“Ne taraftalar?” İtekleyerek bıraktığım adam öksürükleri arasından birilerine bir şey sordu. O sırada telefonum çalmaya başladı. Kimin aradığına bakıp cebime soktum. Tanımadığım numarayı açamayacak kadar meşguldüm. Daha sonra aklıma dolan düşünceyle tekrar numaraya baktım. Masal… Benim küçük kızım kaçmıyor da kaçırılıyor olabilir miydi?

“Alo?”
İç çekişlerden telefonun ucundaki kişinin ağladığını anladım. “Alo kimsiniz?” diye sorduğumda “Demir… Amca… Bey,” gibi kelimeleri yarım yamalak söyleyen ses duyuldu. Sesleri unutmazdım. Bir kere duymam yeterdi. 

“Bahar”
“Cem,” deyip hıçkırıklara boğulan kızla göğsüm sıkışmaya başladı. O kadar sıkışıyordu ki ağarmaya başladı. “Ba-bam” Bir anda siren sesleri birbirine karıştı. Polis, ambulans, itfaiye… Kalbim duracak gibi oldu, ardından deli gibi çarpmaya başladı. Tüm duygular geri döndü, korku geri dönü, adrenalin geri döndü. Beni boğana kadar her yerimi sardı. Hissettiklerim kendim için değildi. Cem içindi. Kardeşim içindi.

“Demir ne oluyor?”

Arkamı dönüp Elif’e baktım. Buğulu görüntüsünün tek bir açıklaması olabilirdi. Gözlerimi sıkıca yumdum. O iyiydi, kızım iyiydi, oğlum iyiydi. Şu an olanlar sadece şakaydı. Kaderin bize yaptığı lanet olasıca kötü bir şaka. 

Ağlayamazdım.
Kaderin biraz olsun sevinmesine izin veremezdim.

Allah kahretsin!

“Demir!” Yanaklarımda hissettiğim sıcaklıkla gözlerimi araladım. Elif’in titreyen göz bebekleri yüzümü tarıyordu. “Ne oldu?” Düşüncelerimi kelimelere dökersem gerçek olacaktı. Buna izin veremezdim. Başımı iki yana sallarken derin bir iç çektim. Kendimi uçurumun kenarında hissediyordum. Üçü de ellerini bana uzatmıştı ve ben kimi kurtaracağımı bilmiyordum. Karar veremezdim. Başımı gökyüzüne çevirip içten içe herkesin iyi olmasıyla ilgili Rabb’ime yalvardım. 
Allah’ım sen bana bir çıkış yolu göster.

İçimdeki sıkıntıyı hafifletmeye çalışan derin bir nefes vererek duruşumu değiştirdim. Elif’in endişeli bakışlarından kaçmak için gözlerimi etrafta dolaştırdım. O sırada görür gibi olduğum kişiyle duraksadım. Gözlerimi kıstım. Karanlıkta yüzünü net göremiyordum ama görebildiğim kadarı bile kalbimin düzensiz ritmini durdurmaya yetti. Gözlerimi birkaç kere daha açıp kapattım. Hâlâ oradaydı. Orada olması imkânsızdı. 

Beynimin oyunuydu. 

Kalbimin oyunuydu.

“Duru?”




Yorumlar

Yorum Gönder