Veliahtlar - 4. Bölüm

 MASAL

Pılımızı pırtımızı toplayıp kulübe geldik. Gerçekten de her şey hayal ettiğim gibiydi ama ortada doğum günü kızı yokken, bu organizasyonun hiçbir anlamı yoktu. Babamın rahatlığını anlamıyordum. Şu anda ortalığı ayağa kaldırmaları gerekirken onlar parti yerine gelmiş, misafirlerini bekliyorlardı. Şaka gibi…

“Elif!” 
Melek teyze telaşla merdivenlerden inerken, ondan daha telaşlı gözüken amcam “Hâlâ haber yok mu?” diye sordu. Babam başını hayır anlamında salladı. Cevapsız kalan telefonlarından sonra birkaç adamını, Asalları bulması için görevlendirmişti. “Adamlara haber verdin mi? Çıkıp arasak mı?” diyen amcamla derin bir nefes aldım. En azından bazıları böyle bir durumda endişelenmek gerektiğini biliyordu. 

“Sakin ol Bora. Kızının başına bir şey gelmez. Asal yanında.” Babamın rahatlığına karşı amcam kaşlarını çattı. “Ben de ondan korkuyorum ya.” Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Asal kızlarla takılmasını seven biri olabilirdi ama Hale’ye bir şey yapmayacak kadar adam olduğunu hepimiz biliyorduk. Bora amcamın bu ithamıyla babamın bam teline basıldığını anladım. Rahatlığından eser kalmamış, öfkesi bir yanardağ gibi hareketlenmeye başlamıştı.
Birden büyük bir gürültü yükseldi. Paldır küldür içeri giren Cem baba ve beş haramilere bakarken neşemin yerine geldiğini hissettim. Babam sert bir şekilde “Cem!” deyince olduğu yere çakılan amcam “Valla ben bir şey yapmadım,” dedi ve iki basamak aşağısında duran Aktan’ı gösterdi. 

“O yaptı!” 

Cansu teyze gözlerini abartılı bir şekilde devirdikten sonra merdivenlerden inmeye başladı. Babam gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Dudaklarını kıpırdattığını fark ettiğimde, yine sakinleşmek için saymaya başladığını fark ettim. Bora amca merdivenlere doğru giderken “Asal’dan haberin var mı?” diye sordu. Cem babanın bakışları farklılaşırken “En son kuryelik yapacaktı,” dedi. Bora amcam sinirle kahkaha atarken “Asal’a güvenecektik değil mi?” deyip arkasını döndü. Babamın yumruklarını sıktığını fark ettim. Cem baba ne olduğunu sorduğunda “Asal, Hale’yi kaçırdı,” dedim. Bir anda ortam gergin bir sessizliğe büründü. Tüm bakışlar üzerime toplanırken olduğum yere sindim. 

“Kaçırma falan yok. Sadece ortada yoklar.”

Babamın sakin kalmaya çalıştığını ses tonundan anlıyordum ama Bora amca bunu anlamamış gibi “Tabi ya,” dedi. “Oğlun, kızımı motora bindirip kimseye haber vermeden bilinmeze götürüyor, saatler geçmesine rağmen ortaya çıkmıyor. Buna nasıl kaçırmak diyebiliriz ki?”
“Bora!” diye kükreyen babam, amcamın üzerine yürürken nefesimi tuttum. Vurur muydu? Yok ya vurmazdı. Tam dibinde durdu. Yumrukları sıkılıydı. Kalbim gümbür gümbür yaşadığım gerilimle çarpıyordu. “Sen ne cüretle benim oğluma böyle bir yakıştırma yaparsın lan!” diye bağırdığı an irkilirken annemin yanına gittim. Beşizler de benim gibi Cansu teyzeye sığınmışlardı. Babamı daha önce hiç bu kadar sinirli görmemiştim. Belli ki biz çocuklar hariç, herkes onun bu hâline alışıktı.

“Bir daha sakın benim oğlum hakkında ileri geri konuşma.”

“Senin oğlun eğer adam gibi biri olsaydı-”

“Sakın!” diyerek amcamın cümlesini kesen babam “Sakın o cümleyi tamamlama,” dedi. “Oğlumun adamlığını sorgulamak sana düşmez Bora. Sınırı aşma.” Amcam ve babamın arasındaki elektriklenme yüzünden hava ağırlarmış gibiydi. O sırada çalan bir melodi tüm dikkatleri babamın cep telefonuna kaydırdı. Babam gözlerini amcamdan ayırmadan elini cebine attı ve telefonunu çıkarıp kulağına götürdü.

“Söyle!”“
Kim arıyorsa bakışları birden farklılaşmıştı. Rahatlamış gibi… “Asal,” demesiyle herkes ayaklandı. “Hale yanında mı?” diye sorduktan sonra “Neredesiniz?” dedi. İfadesi tekrar ciddileşirken ikizimin yine babama ters gittiğini anladım.

“Asal beni sinirlendirmeden nerede olduğunuzu söyle ya da yarım saat içinde kulüpte ol!”
“Ne demek lan hayır!”

Babam öfkesini kusarken birden pili bitmiş bebek gibi duraksadı. Asal ne anlatıyorsa, gözlerini bir Bora amca da bir Melek teyze de dolaştırıyordu. “Telefonun açık olsun. Seni aramamla o telefonun açılması bir olacak anladın mı?!”

“Dikkatli olun!”

Telefonu kapatmasıyla merakla babamın gözlerinin içine baktım. Bora amca “Ee?” dediğinde babam telefonu cebine koydu. “Parti iptal.”

“Neye göre iptal? Kime göre iptal?”

Cem baba hepimizden daha büyük tepki vermişti. Bu partide en büyük emek onundu ve şu anda boşuna uğraşmış gibi hissettiğini tahmin ediyordum. Bora amca kaşlarını çatarken “Neredelermiş?” diye sordu. 

“Onu yarın kızından öğrenirsin.”

“Yarın mı?”

Birkaç ağzın aynı anda sorduğu soru cevapsız kalırken babam çalışma odasına doğru ilerledi. Ne yani, yarına kadar istedikleri yerde kalacaklar mıydı? 

Haksızlık!
**

ASAL
Her şey huzur verirdi. Kimi varken, kimi yokken…

Bana huzur veren tek şey denizdi. Derdine ortak olur, sessizce seni dinler, çıkardığı seslerle yaralarını hafifletir, daha sonra dalgalarıyla onları alıp uçsuz bucaksız bir bilinmeze sürüklerdi. Böylece canını sıkan her neyse, bir daha karşına çıkmazdı. En azından böyle düşünmek, bana iyi hissettiriyordu. Belki Hale de de işe yarardı…

Bunu dile getirmediğim hâlde Hale’nin bana uyum sağlamasıyla sessizlik içinde kumsala indik. Hale, denize doğru yürürken, ben kumlarda oturmayı tercih ettim. Tatlı bir meltem güneşin yakıcı sıcağını azaltıyordu. Hale’ye baktım. Ayakkabılarını çıkarmış, ayaklarını suya sokmuştu. Arkası dönük olduğu için nereye baktığını göremiyordum. O sırada babam aradı. Sesi her zamankinden farklı olsa da cümleleri aynıydı. Emirler… Neyse ki Hale’ye çaktırmadan durumu anlatmıştım ve babam gariptir ki, anlayışla karşılamıştı. Babamla konuşmayı yeni bitirmiştim ki daha telefonumu cebime bile koyamadan denizdeki yelkenliyi seyretmeye başladım. Yelkenli bir sevdaydı. Ona ait olmak, her baba yiğidin harcı değildi. Denizi sevmek yetmezdi, rüzgâra da âşık olmak gerekirdi. O kadar büyüleyiciydi ki, hipnotize ederdi. Ondan başka hiçbir şeyi görmezdi gözleriniz. Tıpkı Hale’nin denizden çıkıp yanıma geldiğini fark etmemem gibi… 
“Bir gün bir yelkenliye sahip olacağım.”

Aklımdan geçen düşünceyi dile dökerek, yanıma, kumların üzerine oturdu. Bir an sesli düşündüğümü sandım ama Hale’nin de hayranlıkla ilerideki yelkenliyi izlediğini fark edince o sesin peri kızına ait olduğunu anladım. Yüzündeki tebessüm, son birkaç saattir ilk kez bu derece gerçekti. 
“Çok güzel değil mi?” diye sorarak bakışlarını bana çevirdiğinde “Çok güzel,” diye fısıldadım. Hayranlığının şaşkınlığa döndüğünü fark ettiğimde “Yani yelkenli,” diyerek tekrar denize döndüm. Şaşkındım. Onun böyle bir şeyi güzel bulacağını hiç düşünmemiştim. “Yelkenlileri sevdiğini bilmiyordum.”

“Sonsuzluğa ait her şeyi severim.”

Yavaşça başımı Hale’ye çevirdim. Gözlerini kapatmıştı. Rüzgâr saçlarını yalayıp geçerken yüzünde huzurlu bir gülümseme vardı. “Her şeyin bir sonu vardır Hale,” dediğimde derin bir nefes aldı. Sanki havadaki tüm oksijeni ciğerlerine doldurmak istiyordu. “Ama bu hissin yok,” diyerek gözlerini araladığında önüme döndüm. “Çünkü uçsuz bucaksız denizin bir sonu yok.” Göz ucuyla Hale’ye baktım. Avuç içine aldığı kumu, yavaşça diğer eline boşaltıyordu. 
“Ama yelkenlinin bendeki yeri ayrı,” dediğinde başımı ona çevirdim. Ellerindeki kumu çırparak “Sadece denizi sevmiyorum,” deyip bana baktı. “Rüzgâra da aşığım.” Tepki vermemek için derin bir nefes aldım. Sesli düşünmediysem, hissettiklerimi birebir nasıl bilebiliyordu?
“İşte bu yüzden önce bir yelkenliye sahip olacağım,” diyerek tekrar gözden kaybolmak üzere olan yelkenliye baktı. “Sonra sonsuzluğa…” derken sözünü kestim.
“Ve ötesine…”

Şaşkınca bana dönen Hale sorgulayıcı bir şekilde bana bakıyordu. Her zaman aklımdan geçenleri o bilecek değildi ya… Sarı saçları karman çorman olmuştu ama o bunu hiç önemsemiyordu. Gerçekten rüzgâra âşıktı. Benim gibi…

Aklıma gelen fikirle ayağa kalktım. Üzerimdeki kumları silkeledim. “Asal ya!” Hale peşimden ayağa kalkıp üzerindeki ve saçlarındaki kumları silkeledi. “Gel benimle,” diyerek elini tuttum. Yerdeki ayakkabılarını zar zor eline alırken “Şimdi nereye?” diye sordu.
“Bu anı ölümsüzleştirmeye…” 

“Anlamadım,” diyerek kaşlarını çattı. Hayatımda önem verdiğim olayları hatırlatacak ufak simgeleri dövme yaptırmayı severdim ve şu anda bu anı unutmamı engelleyecek dövme istiyordum. ‘Sonsuzluğa ve ötesine…’ 

Hale’yi çekiştirerek motora doğru yürüdüm. Asfalta çıkmamızla ayaklarındaki kumları temizleyip ayakkabılarını giydi. Bende o sırada motora binip çalıştırdım. Kaskı kafama geçirirken nereye gittiğimizi tekrar sordu. Hiçbir cevap vermeyince nefesini dışarı üfledi ve yardım için

uzattığım eli tutup motora bindi.

Her zaman gittiğim dövmeciye doğru yola çıktık. Hızlandıkça Hale bana daha çok sokulmaya, nefes alamayacağım kadar kollarını sıkmaya başladı. Bu yüzden hızımı biraz daha düşürdüm. Dövmeci dükkânının önünde durduğumda, etrafa bakan Hale “Burada ne işimiz var?” diye sordu. Kaskı çıkartıp saçlarımı karıştırırken “İn hadi,” dedim. Şaşkınca bana baktığını hissediyordum. Elimi uzattım ve inmesine yardım ettim. Hale dükkânı korkuyla incelerken motordan indim. Dövmeciye doğru yürürken peşimden gelmediğini gördüm. “Hadi Hale,” dedikten sonra içeri girdim. Kasadaki adam beni gördüğü gibi ayağa kalktı.
“Oo Asal. Sanırım hatırlanmak istenen yeni bir anı daha var ha?”

Belli belirsiz bir tebessümle adama sarıldım. Gözleri arkamdaki bir yere kayınca, omzumun üstünden arkama baktım. Hale ürkek hareketlerle içeri girmiş, dudakları beş karış açık bir şekilde etrafı inceliyordu. “O benimle,” dediğimde Hale’nin bakışları benimle buluştu. Yanaklarının kızardığını fark ederken gözleri yanımdaki adama kaydı. Hafifçe gülümsedi, bu gülümseyişi gergindi. Sanırım daha önce onun gibi birini görmediği için biraz korkmuştu.
“Bu sefer ne yapıyoruz?”

Sol kaburgamın yan kısmını göstererek “To infinity and beyond yazısı,” dedim. Hale’nin şaşkınlığını “Sonsuzluğa ve ötesine mi yazdıracaksın,” dediğinde ses tonundan anladım. Omzumun üzerinden ona baktım. Yüzü mutlak bir şaşkınlıkla çarpılmıştı. Başımı evet anlamında sallayınca “Neden?” diye sordu. “Çünkü o anı unutmak istemiyorum.”

“Hayalimi mi?” Hafifçe gülümserken “Hayalimizi,” dedim. Hale’nin denizi andıran mavi gözleri, dudaklarıyla beraber açıldı. Adam “O zaman ben bir kalıp çıkarayım,” dedi. Tam yanımızdan ayrılıyordu ki, “Bir dakika!” diyen Hale koşar adım aramıza girdi. 

“Lütfen iki kalıp çıkartın,” dediğinde kaşlarımı çattım. “Saçmalama Hale, amcam önce beni sonra seni öldürür.”

“Umurumda değil. Madem ortak hayalimiz, ortak bir dövmemiz olsun istiyorum. Bu da kendi kendime verdiğim en anlamlı doğum günü hediyesi olur.”

Hale’nin ciddi olup olmadığını anlamaya çalışırken dövmeci çoktan yanımızdan ayrılmıştı. “Hale, bunu ömrün boyunca bedeninde taşıyacağının farkında mısın?”

Sanki çok saçma bir şey söylemişim gibi bana baktı. “Dövmenin ne demek olduğunu biliyorum Asal,” dediğinde “Canın yanacak,” diye devam ettim. “Onu da tahmin edebiliyorum.”
“Her şeye rağmen istiyorsun yani?”

“Her şeye ve herkese rağmen istiyorum.”

Sustum. Ne dersem diyeyim, bundan vazgeçmeyeceğini anlamıştım. Adamın bizi çağırmasıyla, dövme yaptığı odaya doğru ilerledik. Elindeki kalıpları masaya bırakırken “Önce hanginiz?” diye sordu. Dövmenin nasıl yapıldığını gördüğünde vazgeçer umuduyla “Ben,” demiştim ki, Hale koltuğa oturdu. Sıkıntıyla derin bir nefes aldım. Dövmeciyle göz göze geldiğimizde ‘O olsun,’ der gibi omuz silktim. Adam kalıpları eline aldı. Yazıların kısalığı dikkatimi çektiğinde “Bir yanlışlık var sanırım,” diyerek adamın yanına gittim. Adam kalıplara bakarak “Ne gibi?” diye sordu. Hale de merakla elindeki kalıplara bakıyordu.

“Ayrı ayrı değil, bir cümle olacaktı.”

Adam gülümseyerek “Zaten öyle,” dedi. Benimle dalga mı geçiyordu bu adam. ‘To infinity’ ve ‘and beyond’ yazan kalıpları elime alıp birbirinden uzak tutarken “Bunun nesi bir cümle?” diye sordum. Adamın keyifli gülümsemesi artarken ellerimi tutup birbirine yaklaştırdı. Kalıpların uçları birbirine değerken cümle tamamlanmış oldu.

“Madem bu ortak hayaliniz, birbirinizleyken anlamlı olsun. Eğer o anı hatırlamak istiyorsanız, sadece sarılın. Yeter…”

**
Birkaç saat içinde, sarılınca tamamlanan bir dövmeye sahip olmuştuk. Her ne kadar başta buna karşı çıksam da hayalimiz için anlamlı olacağını inkâr edemezdim. Hale yoksa, sonsuzluk yoktu. Ben yoksam da ötesi… Hale elini bandajlı kısımda dolaştırırken iç çekti. “Canının acıyacağını söylemiştim,” dediğimde bakışlarını bana çevirdi. “İnan bana içimdeki acının yanında, bu hiçbir şey.”

Yine hüzünlü hâline dönmüştü. Bu havayı dağıtmak için saatlerimi harcıyordum ama o, saniyesinde her şeyi eskiye döndürebiliyordu. Haksızlık! 

“Ne yapmak istersin?”

Fark etmez der gibi omzunu silkti. Karnımdan gelen seslerle “O zaman bir şeyler yiyelim, sonrasını düşünürüz,” dedim. Başını olur anlamında sallayınca motora binip yola koyulduk. Gözüme en hoş gelen restoranın önünde durdum. Dışarıdan ufak görünürken içeri girmemle geniş bir alana yayıldığını fark ettim. Hale’yi önüme katıp terasa çıktığımda, deniz manzarasına tamamen hâkim olduğunu gördüm. Yemekleri de güzelse, burası vazgeçilmez mekânlarım arasında olacaktı. 

İki kişilik bir masaya oturduk. Bir garson menüleri verip yanımızdan ayrıldı. Kısa süren bir incelemeden sonra menüyü masaya bıraktım.

“Ne yiyeceksin?” diye sorduğumda Hale dudaklarını büzerek menüye bakmaya devam etti. “Sanırım Sezar salatası alacağım,” dediğinde gözlerimi abartılı bir şekilde devirdim. Bu kızları anlamıyordum. Vücutları mankenlere taş çıkaracak kadar güzel olmasına rağmen neden sadece salatayla beslenirlerdi ki…

“Sen?” diye sorduğunda garsonu çağırdım. Adam koşar adım yanımıza geldi. “Bir Sezar salata istiyoruz. Bir de körili tavuk.” Hale gülümseyerek başını iki yana salladı. “İçecek bir şeyler alır mısınız?”
Hale’ye baktım. Adama sıcak bir gülümsemeyle “Su, lütfen,” dedi. Adam not alırken bana döndü. “Ben bir şey istemiyorum. Çabuk gelsin yeterli.” Garson menüleri toplayarak yanımızdan ayrıldı. Hale muzur bir ifadeyle bana bakarak “Köriden vazgeçemiyorsun,” dedi. İlk kez onun sayesinde tattığım lezzetin müptelası olmuştum ve o bunu hatırlatmaktan çekinmemişti.
“Hiçbir şey vazgeçilmez değildir Hale,” dediğimde yüzündeki gülümseme yavaşça silindi. Her şeyi berbat etmek üzere olduğumu fark edince ufak bir küfür mırıldandım. O sırada telefonuma gelen mesaj dikkatimi dağıttı. Ekrandan mesajı okudum.

Gönderen: Ana Kraliçe

Baban olanları anlattı. Yarın saat 10 gibi evde olun. Hem kahvaltı yaparız hem de şu konuyu adam gibi konuşuruz. Seviyorum sizi. Dikkatli olun.

 

Derin bir nefes alarak telefonu yerine bıraktım. Hale ne olduğunu sorunca “Annem,” dedim. “Yarın kahvaltıya geç kalmayın, diyor.” Hale’nin gözleri büyürken “Beraber olduğumuzu biliyorlar mı?” diye sordu. Kolumdaki saati göstererek “Bilmeseydiler, şu anda seni bulmuş olurlardı,” dedim. Hale bana hak verircesine başını salladı ama yine süngüsü düşmüştü. Başını denize doğru çevirdi. Sanırım içindekileri bakışlarıyla denize anlatmak istiyordu. Belki de bu konuda da neler hissettiğimi anlamıştı.

Yemeklerimiz geldiğini görünce “Nihayet!” dedim. Garson tabaklarımızı masaya koydu. “Başka bir arzunuz var mı?” Kaşlarımı çatarak tabağa bakarken “Evet var,” diyen Hale’ye baktım. 

“Salatamda olması gereken tavuklar.”

Garson hiçbir şey anlamamış gibi bakıyordu. Hale, salata tabağını gösterirken “Ben Sezar salatası istemiştim,” dedi. “Ama tavuktan eser yok. Ha pardon aralarda ufak tefek parçalar var.” 
“Ben de ekmek rica edecektim ama tabağımdaki kırıntılarla da idare edebilirim sanırım.”
Garson renkten renge girerek özür dilerken, patron olduğunu düşündüğüm bir adam bize doğru gelmeye başladı. 

“Bir sorun mu var?”

“Eğer yemeklerinizin tat kontrolünü, müşterilerinizin tabaklarından yapmıyorsanız, evet bir sorunumuz var.”

Adam kaşlarını çatarak önce benim tabağıma sonra Hale’nin tabağına baktı. Yanındaki garsona otoriter bir tavırla, bu işten sorumlu kişiyi getirmesini söyledi. Garson koşar adım yanımızdan ayrıldı. “Çok özür dilerim beyefendi. Böyle bir olay ilk kez başımıza geliyor, inanın.”
Adam arka arkasına özürlerini sıralarken, az önceki garson yanında bir kızla bize doğru gelmeye başladı. Kıvrımlarını ortaya çıkaran bir kot ve tişört giyen kız, kumral saçlarını dağınık bir şekilde tepeden toplamıştı. Özenli desem değildi, özensiz desem değil… 
Doğaldı.
“Tabakları süsleyen arkadaş buymuş efendim.”

Patron arkasını dönüp kıza bakarken “Bahar!” dedi. Kız iri, gri gözlerini adama dikerken “Buyurun efendim,” dedi. Aralarındaki gerilimi fark etmemek için salak olmak gerekirdi. Patron tekrar bize doğru dönüp, tabaklarımızı işaret etti.

“Açıklamanı duymak için sabırsızlanıyorum.”

Kız tabaklarımıza göz gezdirdikten sonra “Sadece fazlalıkları aldım efendim,” dedi. Hale birden kahkaha atınca dikkatim ona kaydı. “Sanırım Sezar salatasındaki tavukları fazlalık olarak düşündün.”
Bahar denen kız da gözlerini Hale’ye çevirdi. “Arkadaşımın tabağındaki körinin fazlasını da ekmeğinle sıyırdın herhâlde,” diye devam etmesiyle onu uyardım. Masada ben varken onun konuşması yanlıştı.

“Seni işe alalı daha bir saat bile olmadı ama sen deneme süreni doldurmadan kendini kovdurmayı başardın. Tebrikler!”

Bahar’ın kaşları çatılırken “Beni kovuyor musunuz?” diye sordu. Hale alaycı bir ifadeyle kıkırdayınca gri gözleri kırmızıya döner gibi olmuştu. “Hale!” diye uyardığım an gülmeyi kesip özür diledi. Kız bakışlarını tekrar adama çevirirken “Siz beni kovamazsınız. Ben istifa ediyorum,” dedi. Tam yürümeye başlamıştı ki, duraksayıp geri döndü. Bakışlarının odak noktası olduğumu görünce tek kaşımı kaldırdım.

“Yemeklerinin hiçbirinde hayır yok, aklın varsa başka bir yere git!”
Patronun şaşkınlıkla dudakları açıldı. Bahar tekrar yürümeye başladı. Adam öfkeyle arkasından bağırırken kız orta parmağını göstererek yürümeye devam etti. Garip ama onun bu hâli, gülümsetmişti. Farklıydı. Çevremdeki kimseye benzemiyordu ve bu fazlasıyla dikkat çekiciydi. 
“Beyefendi bu saygısızlık yüzünden gerçekten özür dilerim.”
Patron bize döndüğünde “Hadi Hale,” diyerek ayağa kalktım. “Beyefendi, gerçekten söyledikleri deli saçmasından başka bir şey değil,” diyen adama sert bir şekilde bakarken “Delilere, normal insanlardan daha akıllı oldukları için o adın takıldığını biliyor musunuz?” diye sordum. “Size iyi günler.” Yürümeye başladım. Hale’nin arkamdan koştuğunu hissediyordum. Restorandan çıkarken “Sana inanamıyorum Asal,” diyen Hale’yle duraksayıp arkamı döndüm. Kaşlarını çatmıştı.

“Tabaklarımızı o hâle getirdiği için kovulan ve bunun için patronundan intikam almak isteyen bir kıza inanmayı mı tercih ettin sen?”

Sesindeki sitem rahatsız etse de bugün onun günü olduğu için sakin kalmaya çalıştım. Derin bir nefes aldıktan sonra tekrar yürümeye devam ettim. Kime inanacağıma ben karar verirdim ve o kız kesinlikle o adamdan daha güvenilir duruyordu.

 **-**


HALE
Tüm gece dolaştık. Artık ayaklarımızın bizi taşıyamayacağını anladığımız an, Elif teyzemlerin yatında sabahladık. Uykusuzluk garipti. Belli bir seviyeyi atlattıktan sonra bedeninize anlayamayacağınız bir dinçlik veriyordu. Şu anda olduğu gibi…
Saatin 10’a yaklaşırken yattan ayrıldık. Ne kadar babamlarla yüzleşmek istemesem de o kahvaltıya gitmek zorundaydım. Teyzemi kırmak istemiyordum. Öte yandan kırıldığını düşündüğüm bir kalbi de onarmalıydım.

Masal… 

Kim bilir bana ne kadar kızmıştı. Hele de şimdi, ailemle ilgili sorunları ona değil de Asal’a anlattığımı öğrenince, bu hisse kırgınlık eklenecekti. Ne yapacaktım ben? Öfkesiyle başa çıkabilirdim ama kırgınlığıyla baş etmem imkânsızdı. Amcamlara yaklaştığımızda derin bir nefes aldım. Ailemle yüzleşmeye hazır değildim. Neden böyle bir şey yaptığımı sorduklarında ne diyecektim? Onlar söylemeden boşanmak istediklerini dile getirmek istemiyordum ama onlar söylerse de güçlü kalabileceğimi sanmıyordum.

“Hoş geldiniz efendim.”

Korumanın yolumuzdan çekilmesiyle otoparka girdik. Asal motoru yerine çekti. Kalbim yerinden çıkacak gibi çarparken elini uzatıp inmeme yardım etti. Bacağımı atarken kasılan dövmemle yüzümü buruşturdum. Asal’ın endişeli ifadesini fark ettiğimde “İyiyim,” dedim. “Sadece ara ara sızlıyor.”

“Merhemini sürmeyi sakın ihmal etme ve ne olursa olsun suya değdirme.”
Direktifleri verdikten sonra o da motordan indi. Beraber içeri girdik. Salonda kimsenin olmadığını gördüğümüzde terasa doğru ilerledik. Duyduğum sesler midemin kasılmasına neden olmuştu. Herkes buradaydı ve ben bu insanların gözünün içine bakarak açıklamak yapmak zorunda kalacaktım. 

“Geldiler.”
Terasa çıktığımızda bizi ilk fark eden Emir amcaydı. Annem ve babam aynı anda ayağa kalkıp üzerime doğru yürümeye başladı. Gerileme ihtiyacı hissettim ama Asal olduğum yere çakılmama neden olacak hareketi yaptı. Bunca kişinin önündeyken elimi tuttu. Kalbim bambaşka bir ritimle çarpmaya başladı. Annem bunu umursamayarak bana doğru koştu ama babam yavaşlamıştı. Gözleri kenetlenmiş ellerimizdeyken yüzü öfkeyle çarpılmış gibi duruyordu. 
“Yavrum…” Annemin beni kollarının arasına almasıyla Asal elimi bıraktı. En sevdiğim şey olmasına rağmen bir an bana sarılmamasını dilemiştim. “Bir daha sakın bunu yapma. Sakın!” Annemin ağladığını sesinden anladım. Bunca olaydan sonra onu ağlatmaya hakkım yoktu. “Özür dilerim,” diye fısıldadığımda beni öpmeye başladı. “Başına bir şey gelecek diye çok korktum.” 
“Yanımda Asal varken korkman yersiz anne.”

Asal’la göz göze geldik. Belli belirsiz gülümsemesi, bu sözümün hoşuna gittiğini gösteriyordu. O amcamlara doğru ilerlerken babam gözlerini ondan ayırmadan bana doğru geliyordu. Yan yana geçtiklerinde nefesimi tuttum. Aralarındaki gergin elektrik gözle görülecek kadar somuttu. Babam öldürücü bakışlarını bana çevirdi. Gram yumuşama olmamıştı ve kolay kolayda yumuşayacak gibi durmuyordu.

“Hale!”
Annem bana sarılmayı bırakmış ama yanımdan ayrılmamıştı. Sırtı hâlâ elimdeydi ama dokunuşu çekingendi. “Bu yaptığının bir açıklaması vardır herhâlde!” Sesi o kadar soğuktu ki, istemsizce ürperdim. Sanki bir yabancıydım. Babam tam karşımda durdu. Gözlerindeki kıvılcımlar bana doğru sıçrıyordu. Şefkat yoktu, sevgi yoktu. Sadece saf öfke vardı.
“Konuşsana!”
“Bora!”
Babamın gözleri benden anneme kaydı. Kaşları daha da çatılırken “Sakın kızımla arama girme Melek!” dedi. Sanki düşmanıyla konuşuyordu. Ben ortada yokken kesin benim yüzümden yine kavga etmişlerdi. Vicdanım ruhuma art arda tekme atmaya başladı. Bir tek benim yüzümden kavga etmedikleri kalmıştı. O da birazdan olacak gibi duruyordu. Babam bakışlarını bana çevirdiğinde “Seni dinliyorum,” dedi. Sustum. Kavga etmekten yorulmamış mıydı bu adam. Bunca insanın gözü önünde benimle de mi kavga etmek istiyordu? Gözüm arkadakilerde dolaştı. Masal yoktu. Şu anda ona ihtiyacım vardı ama o yoktu…

“Susmasana!” 
“Bora yeter!”

Annemin sesi biraz daha yükselmişti. Babam dişlerinin arasından “Sen karışma!” deyince annem “Bağırdığın kişi benim de kızım!” dedi. Gözlerim acımaya başladı. Ne zaman birbirlerine karşı bu kadar sevgisiz olmuşlardı. “Belli! Bu dik başlılığı senden öğreniyor demek ki! Anasına bak kızını al!”

“Babası sen olduğun için başına buyruk olmasın!”

Laf dalaşı ciddi bir kavgaya dönüştü. Sanki nerede olduklarını unutmuşlardı. Gözlerim sulanıyor, derin nefesler alarak ağlama hissini geçirmeye çalışıyordum. Sesleri yükseldi. Sadece amcamlar değil, evin etrafındaki korumaların da gözü üzerimizdeydi. Nabzım hızlanmış, soluklarım kısalmıştı. Bedenim kendimi kasmamdan dolayı titriyordu. Bu halimi bile fark etmeyecek kadar nefretten kararmıştı gözleri. Daha fazla dayanamayacağımı anladığım an “YETER!” diye bağırdım. Sesim o kadar yüksek çıkmıştı ki, boğazım sızladı. Annem ve babamın kavgası bıçak gibi kesildi.

“Bu yüzden kaçtım işte!” Tutmaya çalıştığım gözyaşlarından bir tanesi yanağımdan süzüldü. Arkadaki kalabalığa belli etmeden silsem de annem ve babam çok net bir şekilde görmüştü. “Bıktım artık anladınız mı? Sizden de kavgalarınızdan da bıktım!”
“Hale,” diyerek yanıma gelmeye çalışan annemi elimle durdurdum. Boğazımdaki sızıyı geçirmek istercesine yutkundum. Etraf iyice bulanıklaşmaya başladığında savaştığım gözyaşlarına yenik düşeceğimi anladım. Yine de son bir güçle derin bir nefes aldım.
“Sesimi çıkarmadığım için kavgalarınızı duymadığımı mı sanıyorsunuz? Annemin neredeyse her an ağladığını görmediğimi mi sanıyorsunuz? Babamın mümkün olduğunca evden uzak durmasının nedeninin bu kavgalar olduğunu anlamadığımı mı sanıyorsunuz?”
Tekrar bir damla yaş gözümden süzüldü. Silerken bir tane daha, sonra bir tane daha… 
“İkinizi bu hâlde görmek istemediğim için, boşanacağınızı bile bile rol yapmak istemediğim için, doğum günümde mutlu olmak için kaçtım. Mutluydum da. Şu ana kadar…”
Babamın ifadesi yumuşarken, annem ağlamaya başladı. Aldığım kesik nefesler, sonu yokmuş gibi görünen gözyaşlarına dönmeden önce, “Açıklama istiyordun. Aldın. Şimdi beni rahat bırakın!” dedim ve gerisin geri koşarak eve girdim. Ufak bir hıçkırık dudaklarımdan kaçtığında elimle ağzımı kapattım. Koşar adım merdivenleri tırmanıp Masal’ın odasına girdim. Yatağında bilgisayarıyla uğraşan arkadaşım, “Oha!” diye bağırırken birden donakaldı. “Hale?” Sesi şaşkınlığını açığa vurmuştu. Ona doğru koşarken ayağa kalktı ve bana sıkıca sarıldı. İç çekerek ağlamaya başladım. Bir şeyler söylüyordu ama hiçbir şey anlamıyordum. Beni kendinden ayırmaya çalıştı. Daha sıkı sarıldım. 

“Bal surat beni korkutuyorsun.”

Gerçekten korkmuştu. Bunu titreyen sesinden anlayabiliyordum. Yavaşça Masal’dan ayrılırken kısa bir an gözlerim karardı. Beni kollarımdan daha sıkı tutan arkadaşım endişeyle “Hale!” diye bağırdı. “İyiyim,” diyerek yatağa oturdum. Yüzüme düşen saçları geriye iten Masal, “Su ister misin?” diye sordu. Başımı hayır anlamında salladım. Gözyaşlarımı silmeye çalıştı. Az öncekine kıyasla neredeyse akmıyordu.

“Ne oldu?”

Telaşlı ifadesi gülümsememe neden oldu. Resmen bana olan kızgınlığını unutmuştu. “Dün için özür dilerim,” dediğimde hafifçe yüzü düştü. “Ama gitmek zorundaydım,” deyip her şeyi en baştan anlattım. Masal elimi hiç bırakmadan yanıma oturmuştu. Ben söyleyeceklerimi bitirene kadar ağzını açmamıştı ki bu onun için çok büyük bir olaydı. Gözleri dolmuştu. Ben iç çektiğimde o da benimle beraber nefes alıyordu. Bazen Masal’ın benim ikizim olduğunu düşünüyordum. Bu kadar benzememiz, aynı şeyleri hissetmemiz özeldi.

Bana sarıldı. O kadar sıkı sarıldı ki, dövme yerime bıçak saplandı. Acıyla inledim. Masal endişeyle benden ayrıldı. Üzerimdeki tişörtü sıyırıp bandaja baktım. “O ne?!” Yavaşça bandajı açtım. Masal ufak bir çığlık atıp ellerini dudaklarına bastırdı. “Dövme mi yaptırdın!” Susmasını işaret ederken çantamın içinden merhemi çıkardım. Tıpkı Asal’ın akşam uygulamalı öğrettiği gibi yavaşça dövmemin üzerine sürdüm. Masal dövmemi incelerken “Sonsuzluğa mı? Nereden çıktı bu?” diye sordu. Çekinerek dün yaşadıklarımızı da bir çırpıda Masal’a anlattım. Sinirle gözleri büyürken “Benimle değil de o kas yığınıyla mı ortak bir dövmeniz var!” diye bağırdı.
“Allah aşkına sussana Masal. Biri duyacak!”

“Duymasına gerek yok görecekler zaten salak!”

Gözlerimi devirirken su geçirmez bandajı tekrar yerine taktım. Tam tişörtümü indirmiştim ki odanın kapısı çaldı. Annem ve teyzem içeri girerken elimdeki merhemle kalakaldım. Masal bir çırpıda elimdeki kutuyu alıp yastığının altına soktu. Minnettar bir şekilde gülümseyerek en yakın arkadaşıma baktım. Ne kadar kızarsa kızsın, her koşulda beni koruduğu için çok şanslıydım.
“Biraz konuşabilir miyiz?”

Anneme baktığımda ne kadar üzgün olduğunu fark ettim. Reddederek onu daha da çok üzmek istemediğim için başımı olur anlamında salladım. Yavaşça karşımıza geçip oturdular. Bir süre odanın içine gergin bir sessizlik hâkim oldu. Teyzem ve Masal birbirlerine bakıp daha sonra bize döndü. O sırada annemle göz göze geldim. Sanırım sessizliği birimizin bozması gerekiyordu.
“Özür dilerim anne.”

“Özür dilerim kızım.”

Annemle aynı anda konuşmamız gülümsetmişti. Tekrar sessizliğe izin vermek istemeyen annem, uzun bir konuşma yaptı. Yaşadıklarının babamla aralarında olduğunu, benimle bir ilgisi olmadığını, ikisinin de beni çok sevdiğini, dün ortadan kaybolunca çok korktuklarını, bu yüzden aşırı tepki verdiklerini falan filan…

Sessizce dinledim. Oturduğu yerden kalkıp yanıma gelen annem önümde diz çöktü. Tekrar özür diledi. Dayanamayıp sarıldım. Gözlerim tekrar yanmaya başlamıştı ama bu sefer ağlamayacaktım. Annem benden ayrılıp yüzüme düşen saçları çekti. Alnımı öptükten sonra yanıma oturdu. Ellerimi kendi ellerinin arasına aldı.

“Bir süre bu ortamdan uzaklaşmak ister misin?”

Teyzem de Masal’ın yanına oturdu. Sanırım bu konu hepimizi ilgilendiriyordu. “Babamla boşanma işini tekrar düşünmeye karar verdik. Bu süreçte ayrı olursak, daha sağlıklı bir sonuca varabiliriz. Biz de teyzenle düşündük ki, birkaç haftalığına buralardan uzaklaşalım. Nereye isterseniz oraya gidip tatil yapalım. Ne dersin?”
“Allah deriz!”

Masal’ın sevinç nidasını duyunca gülümsedim. Haklı olabilirdi. Bu gergin ortamdan uzaklaşmak hepimize iyi gelecekti. Zaten bu yaz adamakıllı tatil de yapamamıştık. Okul başlamadan önce iyi bir moral olurdu. O zaman düşünecek fazla bir şey yoktu.

“Olur, yapalım.”


Yorumlar