Veliahtlar - 6. Bölüm
ASAL
“Asal hadi ya! Gören de seni zorla çağırdığımızı sanır!”
Gideceğimiz bara doğru ilerlerken birini görür gibi olmuştum. Duraksadım, gözlerimi kısarak daha ileriye bakmaya çalıştım. “Nereye bakıyorsun sen?” Arkamdaki Hacer’e dönmeden “Siz gidin. Ben birazdan geleceğim,” diye cevap verdim ve yürümeye başladım. Yaklaştıkça yüzü netleşen adamla göz göze geldiğimizde, telaşı korkusunun gölgesinde yok oldu.
“Senin burada ne işin var?”
“Asal Bey, ben Masal ve Hale Hanım’a gezilerinde eşlik ediyordum ama barlar sokağına girmeleriyle gözden kaybolmaları bir oldu.”
Bu kalabalık yerde birini takip etmek çok zordu. Kesin bu Masal’ın başının altından çıkmıştı. Adamın telaşlı bir şekilde “Elif Hanım’a söylemeyeceksiniz değil mi? İşimden olmak istemiyorum,” dediğinde başımı hayır anlamında salladım. Adamın suçu yoktu ki, suç başı boş dolaşmayı seven ikizimdeydi, ondan sonra da böyle bir kızı olduğunu bile bile izin veren annemde…
“Neredeyse her mekâna baktım. Hiçbirinde yoklar efendim. Ben gerçekten çok üzgünüm.”
Adamın yavaşça kolunu pışpışladım. “Kendini suçlamayı bırak,” dedikten sonra gözlerimi etrafta dolaştırdım. Masalların nereye gidebileceğini düşünürken aklıma geçen günkü bar geldi. Neden orada olduklarıyla ilgili yalanlarına inanmamıştım. İkisiyle o mekân arasında bağlantı kurmak da zordu ama nedense içimden bir ses onları yine orada bulacağımı söylüyordu.
“Gel benimle,” diyerek bir kere gittiğim bara doğru yürüdüm. İlk olarak barın dışında takılan insanların arasında bizimkileri aradım. Telefonum çalmaya başladığında korumaya içeri girmesini emrederek telefonu çıkardım. Hacer’in nerede olduklarını söyleyen mesajını okuduktan sonra bende içeri girdim.
Ses kulaklarımı sağır edecek kadar yüksekti. Ter, alkol ve sigara kokan bar, zifiri karanlıktı. Yer yer duvara asılmış aydınlatmalar belli ki sadece dekordu. Daha ilk saniyeden üzerime karabasan basmış gibi hissediyordum. Fındık faresi senin burada ne işin var? Gözüm karanlığa alışana kadar bekledim. Sağımdan, solumdan geçen insanların bana çarpmalarından sıkılınca yürümeye başladım. O kadar sıkışıktı ki, ancak bir kaplumbağa hızıyla ilerleyebiliyordum. Tam nerede bu adam diye söylenirken gözüm mekânın en aydınlık kısmındaki kişiye takıldı. Sarı saçları bu mekân için fazla renkliydi. Yüzünü göremesem de yanındaki kişiyle bizimkiler olduğunu anladım.
“Masal!”
“Hale!” İçerideki yüksek ses yüzünden beni duymamışlardı. Elimden geldiği en hızlı şekilde yürümeye başladım. O sırada korumanın da orada olduğunu fark ettim. Masal her zamanki gibi birilerini şikâyet ediyor gibiydi.
“Masal Kara!” Bağırışımla ikizim hariç herkes bana doğru döndü. “Senin burada ne işin var?!” Hale korkudan kocaman olmuş gözleriyle Masal’a döndü. İkizim ise hâlâ bana dönmemişti ama gerginliğini dik duruşundan anlayabiliyordum. Ağır çekimdeymiş gibi bana döndü. Yüzünde bir ton koyu makyaj, üzerinde kendine büyük gelen… Bir dakika lan! Bu benim tişörtüm! Masal’ın ‘Şimdi sıçtım,’ gülümsemesine karşılık olarak ‘Şimdi bittin,’ tebessümünü gönderdim.
“Allah’ım gök de ararken yerde bulduk. Biz de tam barmen abiye seni soruyorduk.”
Arkasındaki barmenin hoşuma gitmeyen gülümsemesi, Masal’ın yalan attığını ayan beyan ortaya çıkarıyordu. Hızla üzerine yürüyüp kolunu kavradım. “Bu hâlin ne?” Yüzünü acıyla buruşturan ikizim “Canımı acıtıyorsun,” dedi. “Sana bir soru sordum.”
“Kolumu bırak!”
“Burada ne arıyorsun?!”
“Asal!” diye bağırmasıyla kolunu daha sıkı tutarken “Masal!” dedim. Dişlerimi o kadar çok sıkıyordum ki, sesim tıslamadan farksız çıkıyordu.
“Beni rezil ediyorsun!”
Kaşlarım çatılırken “Kime?” diye sordum. Sanırım sesli düşünmüştü ve bunun farkına varınca telaşla “Hiç,” dedi. Hale’ye bakıp “Düş önüme!” dedikten sonra Masal’ı çekiştirerek yürümeye başladım. Dışarı çıkmamızla, içerideki müzikten başımın ağrıdığını hissettim. Masal’ı çekiştirerek yürümeye devam ettim. Kısa bir an bile olsa, insanların bakışları bizim üzerimize kayıyordu. İç çekme sesi duyduğumda duraksadım. Masal’a baktığımda ağladığını fark ettim. Canını acıtma ihtimaline karşı elimi gevşetirken hızla benden kurtuldu. “Senden nefret ediyorum!” Kolunu ovuşturarak geriye gidip aramıza mesafe koydu. “Allah senin belanı-” derken bir anda hıçkırıkları cümlesini kesti. Gözüm kolunda bıraktığım beş parmak izine takıldı. Vicdanım harekete geçerken, Masal’ın ağlaması daha da hızlanmasına neden oluyordu. Beklemediği bir anda aramızdaki mesafeyi kapattım ve ikizimi kollarımın arasına aldım. Önce ufak bedeniyle beni itmeye çalıştı. Daha sonra kollarımın arasından kurtulamayacağını anladığı için hareket etmeyi kesti. En son da pes edip başını göğsüme yaslayarak ağlamaya devam etti. Kollarımı biraz daha sıkılaştırıp ona tamamen sarıldım. Belki çoğu zaman rol yapıyordu ama bu ağlaması gerçekti. İç çekişleri canımı acıtıyordu.
Hale’yle gözlerimiz buluştu. Onunda yüzünde hüzünlü bir ifade vardı. Gözleri dolmuş, dokunsalar ağlayacak gibi duruyordu. Dudaklarımı kıpırdatarak ‘Sorun yok’ dedikten sonra yavaşça Masal’dan ayrıldım. Göz göze gelmemek için başını öne eğdi. Korumayla göz göze geldik. Kızları eve götürmesini söyledim. İtiraz etmediler. Hale, Masal’a sarılarak yürümesine yardımcı oldu. Peşlerinden onları izlerken başımı iki yana salladım.
Allah belamı zaten seninle vermiş be Masal…
**-**
Hacer’in söylediği barı buldum. İçeri girdiğimde ‘İşte bar dediğin budur,’ demekten kendimi alıkoyamıyordum. Tamam her türlü müziği sevebilirdim, sert bir havada vardı ama orası…
“Ah!”
Beklemediğim anda sırtıma biri çarptı ve saniyesinde gömleğimin ıslandığını hissettim. Kaşlarımı çatarak arkamı döndüğümde mahcup olmuş kız, bizim Hacer’den başkası değildi. “Asal! Çok özür dilerim ya, görmedim seni.” Bakışlarım farklılaşırken tişörtümün arkasını çekmeye çalıştım. “Su su merak etme,” diyerek elindeki boş bardağı gösterdi. Buna da şükür diye düşünürken “Takiple beni yakışıklı,” diyen Hacer’le hafifçe gülümsedim. Peşine takılıp, arkadaş grubunun yanına geldiğim de “Oooo…” sesleri yükseldi.
“Hele şükür be oğlum.”
“Nerede kaldın Asal ya?”
Boş olan bir sandalyeye otururken karşımdaki kızın, “Sensiz buraların hiç keyfi yok,” demesiyle Hacer lafa karıştı. “Niye şekerim? Daha öncede mi Asal’la buraya geliyordun. Ben yeni tanıştığınızı sanıyordum tatlım.” Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Hacer, arkadaşına ters bir bakış atarak yanıma oturdu. Başka bir kız “Ee Asal?” dediğinde bakışlarım ona kaydı. Oturuşu, hareketleri, konuşması nasıl bir kişiliği olduğunu ortaya çıkarıyordu. İyi, hoş ama boş…
“Kaç gün daha buradasınız?”
Tam derin bir nefes almıştım ki Hacer tekrar kendini ortaya attı. “Valla birkaç gün daha kalmayı düşünüyor.” Beni bu yılışık kızlarla muhatap etmediği için bir kez daha çocukluk arkadaşıma minnet duymuştum. Hacer, Vedat amcanın küçük kızıydı ve babası emekli olduktan sonra Bodrum’a taşınmışlardı. Yıllardır onu görmüyordum ama belli ki yıllar ondan bir şey götürmemişti. Her zamanki gibi, korumacı Hacer. Babasına çekmiş…
“Hayırdır Hacer? Basın sözcüsü falan mısın?”
“Hayır güzelim. Haber gözcüsüyüm,” dediğinde başımı iki yana sallayarak gülümsedim. “Hacer = Ayaklı gazetedir arkadaşlar. Her şeyin haberini ondan alabilirsiniz. Bazen sizinle ilgili olan haberleri bile siz bilmeden o bilebilir.” Erman ortamı yumuşatmak için olduğunu düşündüğüm saçmalıklarına devam ederken Hacer bana doğru döndü.
“Dökül bakalım. Keyfini senden uzağa götüren kişi kim?”
Canımın sıkkın olduğunu bu kadar mı belli ediyordum. Sıkıntıyla iç çekerken “Masal,” dedim. O sırada garson bir şey isteyip istemediğimi sordu. “Efes Dark Brown” dedikten sonra kaşlarını çatmış olan Hacer’e döndüm. “İkidir onu, tarzı olmayan bir yerde yakalıyorum.”
“Nerede?” diye sorduğunda o barı tarif ettim. “Dorock mı?” Sesi şaşkınlığını açığa vururken “Masal’ın orada ne işi olur ki?” diye sordu. En azından benim gibi düşünen biri olduğu için rahatlamıştım. “Bilmiyorum. Her yakaladığımda saçmalıyor. İlkinde tuvaletini kullandığını söyledi,” derken Hacer’in yüzü değişti. Kustu kusacak gibi duran kızla Masal’ın bir yalanını daha yakaladığımı anladım. “Şimdi de beni aradığını. Sözde barmene beni soruyormuş ama bariz tartışıyorlardı. Yanına gittim. Onu çıkarmak istedim ve gariptir ki, onu rezil ettiğimi düşünüp ağladı.”
Hacer’in dudakları aralanırken “Ne?” diye bağırdı. “Fındık faresi, senin yüzünden, hem de Demir amca ortada yokken ağladı mı?” Başımı evet anlamında salladım. O sırada garson biramı getirdi. Ben teşekkür ederek ilk yudumumu alırken Hacer düşünceli bir şekilde bana bakıyordu. “Bu işte bir iş var,” diyerek ayağa kalkıp beni de kolumdan kaldırmaya çalıştı. “Nereye?” diye sorduğumda ona hangi garson olduğunu göstermemi, böylece ne konuştuklarını sorabileceğimizi, Masal’ın o mekânla ne derdi olduğunu öğrenebileceğimizi söyledi. “Biram bitsin bari,” dediğimde “Yolluk yaparsın,” diyerek çekmeye devam etti. Dışarı çıktık ve Hacer sayesinde o mekâna üçüncü kez girdim. Neyse ki az önceki müzik yoktu ama başlamayacağının da bir garantisi yoktu.
“Hangi barmen?”
Gözlerimi açıp barın arkasındaki kişilere baktım. Masal’la tartışan barmeni göremeyince “Yok,” dedim. Hacer kaşlarını çatarak “Nasıl yok?” diye sordu. Bakmaya devam ederken barın ön kısmında oturan çocuğu fark ettim. Daha doğrusu adamı… Bu çocuk bizden rahat 5 – 6 yaş büyüktü. Masal’ın böyle bir tipe neden burada olduğunu söyleyeceğini hiç sanmıyordum.
“Orada,” diyerek tarif ettiğim yere bakan Hacer, “Bir köy var uzakta. O köy bizim köyümüzdür,” dedi. Gözlerimi devirdiğimi görünce “Yapmasaydım, ölürdüm,” diyerek kahkaha attı. Bakışlarımdaki ciddiyeti fark ettiğinde ise, gülümsemesini bıçak gibi kesti ve tekrar gösterdiğim tarafa baktı.
“Hangisi?”
“Saçlarına değişik bir şekil vermiş, bir kolu dövmeyle kaplı olan tip.”
Hacer gözlerini kısarak söylediğim kişiyi bulmaya çalıştı. Daha sonra biraz daha kıstı ve birden açtı. “Onu daha önce burada hiç görmedim,” dediğinde “Belki yeni başlamıştır,” dedim. Başını hayır anlamında sallarken “Patronu babamla çok yakın arkadaş. Yeni biri alacakları zaman mutlaka haberimiz oluyor,” dedi. O zaman bu çocuğun bar kısmında ne işi vardı?
“Belki bir arkadaşının yerine bakmıştır. Hadi gidip soralım.”
Hacer yürümeye başladığında kolundan tutup onu durdurdum. Garipsemiş bir şekilde bana bakarken, “Gerek yok,” dedim. “Ben Masal’dan öğrenirim.” Bana ciddi misin? der gibi bakınca başımı evet anlamında salladım. “Pekâlâ,” deyip omuz silkti ve gerisin geri çıkışa doğru yürüdü. Çekirge iki kere sıçramıştı. Üçüncü seferde tam karşısında beni bulacaktı.
**-**
MASAL
Ağlamak insanı rahatlatır derler ya, beni aksine yormuştu. Sabaha karşı uyuyakalmış, öğleden sonra anca kendime gelmiştim. Gözlerim acıyordu, sanki üzerimde bir fil vardı ve onun ağırlığı altında nefes alamıyordum.
Zorda olsa göz kapaklarımı yapıştıkları yerden ayırdım ve gözlerimi odada dolaştırdım. Hale hâlâ uyuyordu. Benim yüzümden sabaha kadar uyumamış olan bal surata biraz daha zaman verdim. Yavaşça dirseğimden destek alarak yataktan doğruldum. Başım zonkluyor, bedenim onu taşıyamayacakmış gibi sallanıyordu. Ayaklarımı zar zor yataktan sarkıttım ve esneyerek ayağa kalktım. Kısa bir an gözlerim kararınca korkuyla yerime oturdum. Hayatımda ilk kez sabaha kadar ağlamıştım ve bunun böyle bir etki bırakacağını bilseydim, büyük ihtimal gözlerimi oyar yine de ağlamazdım. Derin bir nefes aldım ve kendimi iyi hissettiğim an yataktan kalktım ve şifonyerin üzerindeki aynadan dehşet verici yansımama baktım.
Yüzüm bembeyazdı. Rimelim gözümün etrafına bulaşmıştı. Göz kalemim akmış, yanaklarımdan aşağı inen siyah gözyaşı lekelerine neden olmuştu. Ağzımın çevresine bulaşmış olan kırmızı rujdan bahsetmek bile istemiyordum. Saçlarım karman çormandı.
Zombiye dönmüştüm. Tek farkı hafifte olsa atan bir kalbimin olmasıydı. Kesinlikle bir daha ağlamayacaktım. En azından makyajımı temizlemeden…
Makyaj temizleme mendillerini boşuna ziyan etmemek için banyoya gittim. Görünürde kimsenin olmaması işime gelmişti. Musluğu açıp su istediğim sıcaklığa gelene dek elimi altında tuttum. Yüzümdeki makyaj artıklarını temizlerken bir yandan da kendime sövüyordum. Nihayet zor da olsa insan içine çıkacak duruma gelmiştim ama ayılmak için ya banyoya ya da denize gitmem gerekiyordu ve ikinci seçenek daha cazipti. En azından bir süreliğine bile olsa, annemlerin sorgularından kaçabilirdim.
Odaya dönüp üzerimdeki kıyafetlerden kurtuldum. Asal’ın tişörtünü yırtarcasına çıkardıktan sonra yere fırlattım. Bikinilerimden birini giyip, üzerine kot şortumu geçirdim. Her yaz bir kıyafete takardım. Bu sene de taktığım şey, yırtık pırtık kot şortlardı. Saçımı dağınık bir şekilde toplarken Hale’ye seslendim. “Akşam oldu uykucu.”
Hale uykusunda değişik sesler çıkardı. Kendince cevap verdiğine inanıyordu ama ben hiçbir şey anlamamıştım. Yanına gidip “Hale!” diye bağırdım. Akıllı kız, yatmadan önce makyajını çıkarmıştı. “Kalk artık bal surat!” Yanaklarını şişirerek nefesini dışarı üfledi. “Masal kaçta yattığımızla ilgili bir fikrin var mı?”
“Kaçta kalktığımızla ilgili var. Saat 15.32, hadi kalk!”
Hale zar zor gözlerini araladı. Önce boş boş tavana baktı. Daha sonra gözlerini bana kaydırdı. “Denize mi gideceksin,” derken esnedi, hatta ağzını o kadar açtı ki, bir an karşımda kükreyen bir aslan olduğunu düşündüm.
“Evet bal surat. Denize gideceğiz! Biz gideceğiz, sen ve ben. Biz!”
Hale hem sıkıntıyla inliyor hem de üzerindeki pikeyi tekme atarak ayak ucuna itmeye çalışıyordu. Uykuyu çok sevdiğini biliyordum ve şu anda bu yaptığım için bana kızdığını da. Ama Asal’la karşılaşmak istemiyordum. Annemlerin soru yağmurunda ıslanmak istemiyordum. Sadece sakinleşip, dün yaşadığım rezilliği hazmetmek, hoşlandığım çocuğa sövmek, hatta karşıma çıkarsa ona iyi bir ders vermek istiyordum! Ufaklıkmış! Göreceksin sen o ufaklığın sana neler yapacağını!
“Hadi Hale!” diyerek plaj çantamı hazırlamaya başladım. Hale oflaya puflaya ayağa kalkıp odadan çıktı. Kısa bir süre sonra elini yüzünü yıkamış bir şekilde geri geldi ama hâlâ gözleri yarı açıktı. Yavaş da olsa hazırlanmaya başladı. “Çok acıktım,” dediğinde, “Kumsalda yeriz,” deyip onun çantasını hazırlamaya koyuldum. “Masal gözümü bile açamıyorum. Allah aşkına ben denizde ne yapacağım.”
“Ayılacaksın, hadi!” Hale’nin mızmızlanmasını bir süre daha dinledikten sonra odadan çıktık. Annemin telefonla konuştuğunu görmek, şansın yüzüme gülmesine işaretti. Cansu teyze ortalıkta gözükmüyordu. Belli ki beşizleri alıp bir yere gitmişti. Yoksa bu sessizliğin başka bir açıklaması olamazdı. Melek teyzenin de sesinin mutfaktan geldiğini duyduğumda derin bir nefes aldım. Hale’ye sessiz olmasını söyledim. Hiçbir şey anlamasa da dediğimi yaptı. Neredeyse hiç ses çıkarmadan evden çıktık. Önce yavaş, sonra hızlı, en son koşar adım bahçede ilerledik. Ara ara Hale’yi çekiştirmesem büyük ihtimal yakalanmamıza neden olacaktı. Bahçe kapısına geldiğimde, dün geceki korumanın bize sertçe baktığını gördüm. Her ne kadar eve dönerken Hale ondan özür dilese de belli ki bizi affetmemişti. Asıl ben onu affetmeyecektim! O olmasaydı, Asal bizi bulamayacak, beni rezil edemeyecek, ben de o kendini beğenmişin önünde küçük düşmeyecektim. Hale’nin koluna girdim ve hiçbir şey söylemeden evden çıktık.
**
Sahile geldiğimizde bir grubun plaj voleybolu oynadığını gördüm. Voleybol, en sevdiğim spordu ve kendimi bildim bileli oynuyordum. Son üç senedir de okulun takım kaptanıydım. Yani kendime güvendiğim tek oyun buydu.
Hale’yle bulduğumuz boş şezlonglara oturduk. Karnımızı doyurmak için bir şeyler sipariş ettik. Hale, güreşe çıkacakmış gibi yağlanırken ben voleybol oynamak üzere yeniden takım oluşturan kızlı erkekle gruba baktım. Beni de gruplarına alırlar mıydı acaba? Bir anda gördüğüm kişiyle başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Neden istemediğin ot dibinde biterdi ki! Bu çocuk voleybolda mı oynayabiliyordu? Bir anda gözlerim aklıma gelen cin fikirle parladı. Ufaklık dediği birine yenilse acaba ne hissederdi?
Ayağa kalktım. Üzerimdeki tişörtü çıkartırken Hale “Denize mi gireceksin?” diye sordu. Başımı hayır anlamında salladıktan sonra “Voleybol oynayacağım,” dedim. Hale kaşlarını çatarken “Aç karnına mı?” diye sordu. “Bayılırsın.”
“Bir şey olmaz,” diyerek yürümeye başladım. Hale’nin hâlâ arkamdan söylendiğini duyuyordum. Mini şortumu düzelttim. Çaktırmadan olmayan göğüslerimi bikinimin içine yerleştirdim ve bana seksi gelen bir yürüyüşle kalabalık gruba doğru gittim. Yanlarına gittiğimde beni fark edeceklerini sanarken –Hoş yanlarında bu afetler varken beni fark etmemelerine şaşmamak lazım- çocuklar orada yokmuşum gibi takımları oluşturmaya devam ediyordu. Tamam o kızlar kadar gösterişli olmayabilirdim ama kendi yaş parkurumda dünyanın sekizinci harikası bir kızdım.
“Selam”
Kimse beni tınlamayınca “Ben de oynayabilir miyim?” diye bağırdım. Hepsi şaşırmış bir şekilde bana doğru döndü. Birazdan ders vereceğim çocuk tek kaşını kaldırarak “Yine mi sen?” dedi. O sırada gözüm, dünden beri ne olduğunu çözmeye çalıştığım kolyeye kaldı. Gözlerim fal taşı gibi olmuştu. Yüzük müydü o? Yok yok basit bir halkadır. Sen bu sıcakta onu yüzük gibi görüyorsundur Masal.
“Senden kurtulamayacak mıyım ben?”
Başımı iki yana sallayarak kendimi düşüncelerimden ayırmaya çalıştım. Fakat yaptığım hareketin sonuçlarını bir saniye sonra, çocuğun tek kaşının havaya kalkmasıyla anlamıştım. Yo yo, hayır demeye çalışmıyordum. Lanet!
“Enes kim bu?” Esmer bir kızın sorusuyla ‘Adı Enes miymiş?’ diye düşündüm. “Bela,” diyen çocukla boş bulunup “Efendim,” dedim. Enes’in alaycı bir ifadeyle kaşları havaya kalkarken “İnsanın kendini bilmesi güzel şey,” dedi.
“Hadi abi ya başlayacaksak başlayalım artık. Hava kararacak ya!”
“Gerçekten Enes, neden bekliyorsun ki?”
Enes arkasındaki şikâyet eden arkadaşlarına cevap vermedi. Gözlerini benden ayırmadan ne istediğimi sorduğunda voleybol oynamak istediğimi söyledim. Ukala bir tavırla baştan aşağı beni süzen Enes “Becerebilecek misin?” diye sordu. “Boyun fileye ulaşabiliyor mu bari?”
Arkadaşları kahkaha atmaya başladı. Şu anda ciddi anlamda yumruğumu yüzüne geçirmek istercesine elimi sıkmıştım ama kaba kuvvet bir çözüm değildi. Yoksa yumruk atamayacağımdan değil… Ona dersini başka türlü verecektim. Voleybolla…
“Senin boyun fileye ulaşıyor da ne oluyor sanki?”
Çocuğun tıpkı akşamki gibi hafif tebessümü silindi. “Öyle mi?” dediğinde ona meydan okurcasına kollarımı göğsümde bağladım. “Pekâlâ, o zaman karşı takıma geç. Ne olduğunu daha net görürsün.”
“Abi ne yaptın ya?”
“Enes saçmalama ne yapalım biz bu kızı!”
“Ya of!”
Sanki ben onlara çok meraklıymışım gibi itiraz eden gruba baktım. Hiçbiri voleybolcu gibi durmuyordu, yine de beni şikâyet ediyordu dangalaklar. “Tamam,” diyerek Enes’e döndüm. “Yenilgine tam karşıdan bakmak daha zevkli olacaktır.”
Havalı bir hareketle arkamı döndüm ve filenin altından geçip her zaman durduğum yere geçtim. Filenin tam ortasına. Arkamdaki ekip sıkıntıyla üflüyordu. Önümdekiler ise keyifle gülüyorlardı. İddialarının ne olduğunu bilmiyordum ama kazandıklarında bana çok dua edeceklerine emindim.
Pozisyonumu aldım. Enes kuma ayağını sürterken topu elinde döndürüyordu. Güneşten kısılmış gözleriyle bana baktığında kısa bir an nefesim kesildi. Silkelenip kendime geldim. Şu anda beni etkilemesine izin vermeyecektim. Belki sonra…
Enes topu sert bir şekilde bize doğru gönderdi. Hızla zıplayıp parmak pasıyla topu filenin ardında gönderdim. Birkaç karşılamadan sonra, topu karşılayamayan takım Eneslerinkiydi. Rahatsız mırıltılar ve hoşuna giden fısıldaşmalar birbirine karıştı. Enes “Sadece şans,” diyerek topu bana attı. Gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Topu olabildiğince sert bir şekilde karşıya gönderdim ama Enes ustalıkla topu karşıladı. Kendi aralarında paslaştıktan sonra sert bir şekilde topu bize attı. Ne kadar koştursam da karşılayamadım. Enes’in gıcık gülümsemesi yerine gelmişti. Topu elime alıp ona doğru yürüdüm. Tıpkı onun yaptığı gibi “Sadece şans,” deyip topu fırlattım. “Ve son gülen her zaman iyi güler…”
Güneş batmaya başlamıştı. Hava birazda olsa serinlemişti ama filenin ardından bana bakan gözler yüzünden alev alev yandığımı hissediyordum. Maç çekişmeli devam ediyordu. Yine de az bir farkla bile olsa biz öndeydik. Gelen topları ustalıkla karşılıyordum ve birkaçı hariç bütün puanları takıma ben kazandırmıştım. Başta benden şikâyet edenler şimdi takımda olduğum için memnunlardı. Memnun olmayan tek kişi şu anda topu bize gönderecekti. Enes sertçe topu fırlattı. Dönerek havalanan topu takip ederken geri geri koşmaya başladım. Bir anda sert bir göğse çarpmamla nefesim kesildi. Ayaklarımın yerden kaydığını hissederken çığlık attım. Acı dolu inleme sesinin benden gelmediğini anladığımda, az önce çarptığım çocuğun üzerinde yattığımı fark ettim. Kalkmak istiyordum ama başım o kadar dönüyordu ki, bir türlü kendimi toparlayamıyordum. Çocuğun da ellerinin çıplak bedenimde dolaştığını hissediyordum ama beni itmiyordu. Neden?
“MASAL!”
Kafamı bir yere mi çarpmıştım yoksa babamı özlediğim için mi sesini duyuyorum diye düşünürken tekrar adımı duydum. Bu seferki daha sert ve daha yakından geliyordu. Yavaşça başımı kaldırdığımda ilk an halüsinasyon gördüğümü sandım. Babam ve amcalarım burada olamazdı değil mi?
“Baba?”
Babam tek eliyle beni havaya kaldırdı. Ayakta dengemi Bora amcam sayesinde sağlarken arkamda bir inleme sesi duydum. Telaşla arkama döndüğümde ufak bir çığlık atıp ellerimle ağzımı kapattım. Babam çocuğu saçlarından tutarak havaya kaldırırken “Sen ne cüretle benim kızıma dokunursun lan!” diye bağırdı. Etraftaki herkes dehşetle babama, ben ise filenin arkasındaki Enes’e bakıyordum. Yüzündeki ifade rahatsız olmuş gibi dursa da gözleri korkusuzdu.
“Bıraksana lan beni!”
Tekrar babamlara döndüm. Çocuk babamdan kurtulmaya çalışıyordu. Babam ise o çırpınıştan zevk alıyormuş gibi gülümsüyordu. Babamın acımasızlığıyla ilk kez karşılaşıyordum ve tüm kanımın damarlarımdan çekildiğini hissetmiştim. “Kızımı kucakladıktan sonra mı? Asla!”
“Hale, Masal’ı da al eve gidin.”
Bora amcayı dinleyemeyecek kadar sersemlemiştim. Değil şuradan şuraya adım atacak güç, çocuğun bir suçu olmadığını bile söyleyebileceğimi sanmıyordum. Sadece babam ve çırpınan çocuğu izledim. Bir anda beni derinden etkileyen ses “Onun suçu yok,” dedi. Başımı Enes’e çevirdiğimde gözlerini babama dikerek yürüdüğünü gördüm. “Voleybol oynuyorduk ve yanlışlıkla çarpıştılar.” Babam başını sert bir şekilde Enes’e çevirdi. O an karşısında duran kişi olmak istemeyeceğimi anladım ama Enes bundan hiç etkilenmemiş gibi duruyordu.
“Bak delikanlı. Arkadaşını korumak istemeni anlarım ama işime karışılmasından nefret ederim. Eğer o dilini seviyorsan ağzını kapalı tut.”
Enes ifadesini bozmadı. “Suçsuz birini savunmak en tabii görevim. Tıpkı size suçsuz olduğunu bile bile sırf sinirinizin geçmesi için onu hırpalamaya hakkınız olmadığını hatırlatmak gibi.” Konuşma tarzı o kadar resmî ve dikkatliydi ki, yavaşça dudaklarım aralandı. Onun ne tip biri olduğunu bilmesem, avukat diyebilirdim. Ya da savcı… Babam ağır hareketlerle duruşunu dikleştirirken “Kimsin sen ufaklık?” dedi. Duyduğum kelimeyle resmen içimin yağları erimişti. Nasılmış Enes Bey?
“Sadece olaya dışarıdan bakan bir göz.”
“O göz neden oyundan önce, bu kızın sizin akranınız olmadığını fark etmedi acaba, neden arkadaşının kızımın vücudunda dolaşan ellerini fark etmedi, neden yüzündeki keyifli gülümsemeyi fark etmedi lan!”
Babam nefretle gözlerini Enes’ten elinin altındaki çocuğa kaydırdı. “Cem!” Cem baba koşarak babamın yanına gitti. “Kafasını beni görebileceği şekilde tut,” diyen babam çocuğu bırakıp diz çöktü. Cem baba anında çocuğun kafasını sabitledi.
“Bir daha kıza dokunduğunu görürsem, bırak dokunmayı beş metre ötesinde dolaştığını fark edersem.” Babam ellerini yavaşça kumda dolaştırmaya başladı. Kalbim yerinden çıkacak gibi çarparken Enes’e baktım. Yüzü ifadesiz, gözleri bir o kadar öfkeliydi.
“Hele de o iğrenç düşüncelerinle kızıma baktığını anlarsam,” deyip çocuğun gözlerinin içine baktı. “Senin o gözlerini kuma gömerim!” Beklemediğim bir anda eline aldığı kumu çocuğun yüzüne üfleyen babam “Düşün birkaç kum tanesi canını ne kadar yakıyor,” dedi. Çocuk böğürerek gözlerini ovuşturmaya çalıştı ama her yeri kumlu olduğu için daha da bağırmasına neden oldu. Cem baba, babamın emriyle çocuğu bıraktı. Babam bize doğru gelmeden Enes’e döndü.
“Sakın bir daha karşıma çıkma evlat. İnan bana bu sefer sakin kalmam.”
**-**
ASAL
Gece eğlenmek güzeldi de uyanmak tam anlamıyla kâbustu. Başımdaki baskı midemi bulandırıyordu. Gözlerimi açmak istiyordum ama lanet olasıca göz kapaklarım birbirine yapıştırılmış gibi açılmıyordu. Ta ki, derinlerden gelen gürültüler daha anlaşılır olana kadar…
“Bana kızını savunma Elif!”
“Ha şimdi benim kızım oldu!”
Gözlerimi araladım. Güneş batmak üzereydi. Belki de doğmak… Hızla saate bakmak için başucumdaki telefonu elime aldım. Bu kadar saattir uyuyor muydum ben ya? Karşıma baktığımda Hazar’ın uyuduğunu gördüm. Hadi ben geceden kalmıştım. Bu bebe nasıl bu saate kadar uyumuştu? Aşağıdaki bağırışlar artınca telaşla yataktan kalktım. Babamın burada ne işi vardı? Masal’la ilgili yine ne olmuştu? Üzerime tişörtümü geçirirken odadan çıktım. Sanki kapının açılmasıyla, ses duvarı kırılmıştı ya da aşağıdaki kavga dozunu kaçırmıştı.
Esneyerek merdivenlerden inmeye başladım. Her basamakta kulağıma dolan hıçkırık sesinin Masal’a ait olduğuna emindim. Aşağı indiğimde babamların tüm kadro salonun içinde olduğunu gördüm.
“Kendinden yaşça büyük adamlarla voleybol oynamak ne demek Masal Kara!”
“Abi gözünü seveyim bağırma ya. Cansu zaten çocukları zar zor uyutmuş, uyuyan devleri uyandırma.”
Cem babanın yalvarışını umursamayan babam beni fark edince üzerime doğru gelmeye başladı.
“Neredesin lan sen?”
Son birkaç basamağı inmeden olduğum yerde durdum. Babama cevap vermeden önce Masal’a baktım. Hale’ye sarılmış bedeni titriyordu. Korkuyor muydu? Babamdan? Hıçkırıkları, gözyaşlarından dolayı boğuklaşmıştı. Kendinden yaşça büyük derken, yine mi o adamla birlikteydi?
“Kardeşine böyle mi sahip çıkıyorsun eşek sıpası!”
Bakışlarımı babama çevirdiğimde gözlerindeki ateşin fark ettim. Gerçekten öfkeliydi. Çenesinin altındaki damarın attığını görebiliyordum. Sadece voleybol oynadığı için bu kadar esip gürleyemezdi. Başka bir şey olmalıydı, daha ciddi bir şey. “Ne oldu ki?” diye sorduğunda birkaç saniye tepki vermeyen babam gözlerini kısarak “Bir de ne olduğunu soruyor musun?” dedi. “Kardeşin elin adamlarıyla kucak kucağa! Sen bir de bana gelmiş ne olduğunu mu soruyorsun Asal Kara?”
Doğru mu duymuştum yoksa uyku sersemi duyduklarımı yanlış mı anlıyordum. Kucak kucağa derken? Masal’a baktım. Yaşlı gözleriyle bana bakarken başını hayır anlamında salladı. Zaten onun öyle bir şey yapmayacağını biliyordum. Belki hayran olduğu erkekler vardı ama hâlâ çocuk ruhluydu. Daha önce hiç sevgilisi olmamış, kimseyle öpüşmemiş birinin böyle bir şey yaptığına gözünle bile görsen inanmaman gerekiyordu. Belli ki babam yine yargısız infaz moduna almıştı kendini.
“Masal öyle bir şey yapmaz,” dediğimde kısa bir an tekrar duraksadı. Gözlerindeki ateşin biraz da olsa söndüğüne yemin edebilirdim. Hoşuna gittikse, devamının gitmeyeceğine emindim. Herkesin bakışlarını üzerimde hissediyordum ama ben gözlerimi bir saniye bile olsa babamdan çekmemiştim.
“Demir Kara, KIZINI tanımıyor mu?”
Verdiğim cevapla yaptığım imayı anladığını düşündüğüm babam, hiçbir şey söylemeden yürümeye başladı ve bahçeye çıktı. Annem peşinden giderken Masal yavaşça ayağa kalktı. Melek teyze, babamların peşinden gitmemesini söyledi ama onun zaten niyeti bu değildi. Merdivenlere yönelince odasına çıkmak istediğini düşünüp son birkaç basamaktan indim ve yolundan çekildim. Ama o yukarı çıkmak yerine tam önümde durdu. Bayılacak gibi durması, ağlamasından dolayı mıydı?
Annemin gözlerine benzeyen mavilikleri kan çanağına dönmüştü. Bu görüntüsü canımı acıtırken “Teşekkür ederim,” diye fısıldadı. Şaşkınlığımı gizlemekte zorlanırken bana sarıldı. Ev ahalisiyle göz göze geldik. En az onlarda benim kadar şaşkındı. Yavaşça sarılışına karşılık verdim. Titrek bir nefes aldı. Ne yaparsa yapsın, onun üzülmesine dayanamıyordum.
“Baba!”
Cem baba, korku filmi tadında merdivenlerin yukarısına bakarken “Yoo…” dedi. Yavaşça arkama doğru döndüm. Gözünü ovuşturan Renan, birden gözlerini açtı. Yüzü heyecanlı bir gülümsemeyle kaplanırken “Babaaaaaaa!” diye bağırarak merdivenleri inmeye başladı.
“Ama bu savaş çağrısı gibi oldu!”
Renan hızla babasının kucağına atladı. Cem baba, ne kadar inkâr ederse etsin bu durumdan mutluydu. Oğlunun kokusunu içine çeke çeke öptü. O sırada dört farklı ses, baba diye bağırarak aşağı inmeye başladı. “Geliyorlar!” Cem babanın yüzü dehşet dolu bir ifadeyle kaplanırken Renan’ı yere bıraktı. “Kaçın! Alalalalalala!” Koşmaya başlayan Cem babayla evin içindeki kasvetli hava dağılmıştı. Masal bile buruk bir şekilde gülümsüyordu. Beşizler babalarının arkasından bahçeye çıktı. Kısa bir süre sonra “Cansu!” diye feryat eden amcam, “Sana köpek alalım dedim. Köpek gibi doğur mu dedim kadın!” diye devam etti. “Hoşt lan! Aktan ısırmasana yavrum. Gece, o yaladığın şey dondurma değil kolum kızım. Allah’ım Renan neden tecavüzcü coşkun gibi gülüyorsun oğlum. Ah! Hazar! Mavi, Allah cezanı vermesin babanın tüyleri yolunur mu kızım? İmdaaaaat!”
Herkes Cem babanın halini merak ederek bahçeye çıktı. Babam ve annem bile tartışmayı unutmuş gibi duruyordu. “Dostlar yetişin adam mıncırıyorlar!” Cem baba yerde, beşizler üstünde, çimlerde yuvarlanırken Cansu teyze kahkahalarla gülmeye başladı.
“Kadın kadın baksana! Beşizleri alsana! Kocan elden gidiyor, çaresine baksana!”
Kahkahalar bahçeyi inletiyordu. Göz ucuyla babama baktım. Yüzünde belli belirsiz tebessümle Masal’la beni izlediğini gördüm. Cem babanın olayından dolayı mı gülümsüyordu? Yoksa hâlâ ikizimle sarmaş dolaş olduğum için mi mutluydu?
Masal’ın göğsümde kahkaha atmasıyla tekrar Cem babalara döndüm. Çimlerde bulamayınca beşizleri takip ettim ve amcamın ağacın tepesine çıktığını gördüm. O kadar yükseğe nasıl çıkabilmişlerdi?
“Yaklaşmayın atarım kendimi!”
“Baba! Baba! Baba! Baba!”
Beşizler ağacın önünde zıplayarak babalarına ulaşmaya çalışıyorlardı. “Hoşt!” diyerek havada tekmesini savuran Cem baba “Ulan yemin ederim bunlar ikinci hayatlarında köpekti,” diye devam etti. Beşizler köpek taklidi yapmaya başladı. “O kadar komiksiniz ki, gülmeyi unuttum.”
“Çocuklar, hadi rahat bırakın babanızı.”
Cansu teyze en sonunda olaya müdahale ederken çocuklar babalarını özlediklerini dile getiriyorlardı. “Babanız yol yorgunu. Biraz dinlensin, kaldığınız yerden özlem gidermeye devam edersiniz,” dediğinde alkışlamaya başlayan Cem baba “Seni ağaçta alkışlıyorum Cansu, çocuklarına ne kadar güzel akıl veriyorsun öyle,” dedi.
Cansu teyze sinirlendiğini ses tonuyla belli ederken “Cem onlar senin de çocukların!” dedi. Cem baba elini kalbine koyup “Aksini iddia etmiyorum ama dile getirme. Kulağa hiç hoş gelmiyor,” dedi. Aynı anda beşizler zıplamayı kesti. Başlarını öne eğip annelerine doğru yürümeye başladılar. Yüzlerinden düşen bin parçaydı. “Cem!” diye uyaran teyzem sıkıca çocuklarına sarıldı. Cem babaya baktığımda en az onun da çocukları kadar üzgün olduğunu gördüm. “Şakayı kaka yaptım değil mi?” diye sorduğunda Cansu teyze başını evet anlamında salladı. Cem baba ağaçtan atlayıp üzerini temizledi.
“Bebeler! Bebelerim!” Kırgın bir şekilde babalarına dönen çocuklarla “Sizi kırmak istememiştim,” diyen amcam, “Küsmeyin bana,” deyip kollarını iki yana açtı.
“Hadi. Bayıra karşı yatırın beni, tırmalayın beni, kaşıyın beni!”
**-**
HALE
Kumsaldaki olayı üzerimizden atmak saatlerimizi almıştı. Masal babasını ilk kez o şekilde gördüğü için, bense babamların, amcamı durdurmak için hiçbir şey yapmamalarından dolayı şaşkındım. O kadar acımasızlardı ki, o halleri aklıma geldikçe tüylerim diken diken oluyordu. Sanırım Masal da sırf bu yüzden her fırsatta ikizine sığınıyordu. Amcam bunu fark etmesine rağmen, kızının kalbini kazanmak için hiçbir şey yapmıyordu. Belli ki, onların bu sarmaş dolaş hâli Demir amcanın da hoşuna gitmişti.
Babama ne kadar kızgın olursam olayım, özlemiştim ve bu histe yalnız olmadığımı annemin gözlerinde görebiliyordum. Birbirlerinden uzak kalmaları işe yaramış, en azından aralarında esen soğuk rüzgârları durdurmuştu. Ama yine de bu duruma sevinemiyordum. Çünkü bu konuyu tam anlamıyla konuşmadan kapatmayacaklarını biliyordum.
Masal yüzünden yine sabahlamak zorunda kalmıştık ve uyku yine bana haramdı. Teyzem, ailecek kahvaltı yapmamız için bizi yataklarımızdan kazırken, bildiğim tüm küfürleri en yakın arkadaşıma göndermiştim. Ne vardı Enes denen çocuğu bu kadar takıntı yapacak!
Ufak bir banyo sırası krizinden sonra nihayet kahvaltıya oturabilmiştik. Ben ve Masal hariç herkesin keyfi yerinde gözüküyordu. Gözüm sürekli Asal’a kayıyor, telefonda konuştuğu kimse, sürekli gülmesi sinirimi bozuyordu. Bunu fark eden Masal, ikizinin kulağına bir şeyler söyledi. Asal kaşlarını çatarak Masal’a baktıktan sonra gözleri babasına kaydı. Sanırım Demir amcanın sofrada telefonla oynanmayacak kuralını hatırlatmıştı. Çünkü Asal, çaktırmadan telefonunu cebine koydu. O an göz göze geldik. Sanırım tek kaşını kaldırmasına sebep yüzümdeki sıkıntılı ifadeyi çözememesiydi.
“Bu akşam Vedatlar bizi yemeğe davet etti.”
Asal’ın dikkati anında benden babasına kaydı. Bu ilgisinin nedenini ilk anda anlayamadım. Daha sonra aklıma gelen isimle ‘Lanet olsun’ diye fısıldadım. Hacer; bizden yaşça büyük olmasına rağmen, zamanında sürekli bizimle takılan kız! Vedat Amcayı sevmeme rağmen, küçük kızına gıcık oluyordum. Çünkü her fırsatta Asal’ın dikkatini çekebiliyordu. Farklı bir kızdı, her ortama rahatlıkla uyum sağlıyordu. Bilmediği konular sınırlıydı ve bu yüzden girdiği ortamın yıldızı olmayı başarabiliyordu. Demek günlerdir Asal’ı meşgul eden kişi Hacer’di. Allah’tan bu bana reva mı ya? Başka kız değil diye sevinemiyorum bile… Masal’la göz göze geldiğimizde gülse mi ağlasa mı karar veremiyormuş gibi duruyordu. Onunda o kızdan çok fazla hoşlanmadığını biliyordum.
“Geldiğinizi nereden duymuşlar,” diye soran Elif teyze, imalı bir şekilde bakan amcamla “Tabi ya,” dedi. “Buraya gelmeden önce, Vedat Abi’ye gerekli talimatları verdin değil mi?”
Amcam bıyık altından gülümserken “Dün geldiğimizi söylemedim,” dedi. Asal lafa karışıp “Onu da ben söyledim,” deyince tüm dikkat onun üzerine döndü. “Hacer’e akşam çıkamayacağımın nedenini söylemek zorundaydım.” Böylece düşüncelerimi kanıtlayan cümleyi Asal’ın ağzından duymuş oldum. Bizim yanımızda olmadığı zaman, o kızın yanındaydı…
“O zaman bu akşam Vedatlardayız.”
Babamın cümlesi bayılmak istememe neden olmuştu. Koca bir gece, o kızın Asal’a yaranmasını izlemek zorunda bıraktırma beni Ya Rabbim.
**-**
“Renan, Aktan yavaş!”
“Hale dikkat et!”
Cansu teyzenin uyarısıyla kenara kaçıp, yanımdan ışık hızıyla geçen bebenin üstüme çıkmasını son anda engellemiştim. Ama Cem amca, benim kadar şanslı değildi. Renan’ın hafif sıyırmasıyla elindeki oyuncakların bir kısmını düşürürken, Aktan’ın çarpmasıyla elinde hiçbir şey kalmamıştı. Tüm oyuncaklar etrafa saçılınca Cem amca “Bebeler!” diye bağırdı. “Hemen buraya gelin!” Renan ve Aktan olduğu kumların üzerinde kayarak durup gerisin geri koşmaya başladı. Gece, Mavi ve Hazar da kumları savura savura babalarına doğru koştu.
“Hemen yere düşürdüklerinizi toplayın!”
Cem amcanın otoriter sesi herkesin şaşırmasına neden oldu. “Ama onları sen düşürdün ki baba.”
“Kimden ötürü lan!”
“O zaman Renan ve Aktan toplasın! Bizim suçumuz yok!”
Cinnet geçirecekmiş gibi duran amcam “Anam avradım olsun, keserim lan topunuzu,” diye bağırınca bebelerin dehşetle gözleri açıldı. “Benim oyuncaklarım mı lan bunlar! Toplayın hemen, yoksa hepsini çöpe atarım!” Bebeler hızla oyuncaklarını toplamaya başladı. Babam, “Oğlum camı kırılan mahalle amcaları gibi keserim topunuzu diyerek mi disiplin veriyorsun,” dediğinde Cem amca kendinden emin bir tavırla “Alttaki subliminal mesajı alamamışsın Bora Erdem,” dedi. “Keserim,” deyip yere çömelmiş çocukların hepsini göstererek “Topunuzu!” dedi. Babam dahil herkes gülerken amcam “Bebeler!” diye bağırdı. “Tek sıraya geçin!” Çocuklar kucaklarına doldurdukları oyuncaklarla sıraya geçerken “Yarım kol hiza, çabuk çabuk çabuk,” diye bağıran amcam “İp gibi olacaksınız, bir uçtan baktım mı diğer ucu görmeyeceğim!” diye devam etti. Askerliğini komando olarak yapan amcam, bulduğu her fırsatta bunu vurgulayacak bir şeyler buluyordu.
“Yerinde say!”
Çocuklar asker edasıyla ayaklarını yere vurmaya başladı. “Sağa dön!” Senkronize bir şekilde tek ayaklarının üzerinde sağa dönen çocuklar yerlerinde saymaya devam etti. “Uygun adım. İleri marş!”
“Sol! Sol! Sol pezevenkler sol!”
“Cem çocuklara ne öğretiyorsun öyle?”
“Hayatım otoritemi bozma,” diyen amcam bebelerinin arkasında koşarken, “Renan sırayı bozma!” diye bağırdı. Hepimiz garip bir tebessümle peşlerinden ilerledik. “Sol! Sağ! Sol! Sağ! Yarın bayram olsa!” Sahildeki herkes Cem amca ve bebelerine bakıyordu. “Benden sonra tekrarla!” diye bağıran amcam “Dağ gibi, dağ gibi, dağ!” diye kükredi.
“Dağ gibi, dağ gibi, daaaaağ!”
“Taş gibi, taş gibi, taş!”
“Taş gibi, taş gibi, taaaaşşş!”
“Dağ gibi, taş gibi, kol gibi, baş gibi. DİMDİK!”
“Dağ gibi, taş gibi, kol gibi, baş gibi. DİMDİK”
Cem amcanın emriyle hafif tempoda koşmaya başlayan bebeler “Komando, komando!” diye bağırıyorlardı. Demir amca ne kadar uyarırsa uyarsın, yapacağından vazgeçmeyen amcam şezlonglara gelmesiyle “Yerinde say!” diye bağırdı. Hepsi durup olduğu yerde saymaya başladı. “Sola dön!” Aynı anda yüzlerini babalarına doğru dönen bebeler “Kıt’a dur!” emriyle aynı anda durdu.
“Aferin asker!”
“Sağ ol!”
“Rahat,” dedikten sonra “De haydi koşun denize,” diyen amcamla bebeler her şeyi yere atıp koşmaya başladı. “Oh be!” diyerek kendini şezlonglardan birine atan Cem amca, “Kollarım ağrımış,” diye devam etti.
“Oğlum madem üzerlerinde bu kadar otoriten var. Sahile gelene kadar neden eşyaları taşıdın?”
Babama havalı bir bakış atan amcam “Çünkü baba olmak bunu gerektirir,” dedikten sonra yavaşça doğru eğildi. “Yine de bir dahaki sefere, Cansu’yu dinlemeyip otoritemi konuşturayım.”
Herkes kendine bir yer bulurken ben de Masal’ın yanındaki pufa oturdum.
“Masal,” dediğimde “Şşş” diyerek susmamı söyledi. Gözünde güneş gözlüğü olmasına rağmen, başının hafif hareketleri, çaktırmadan sahili kontrol ettiğini belli ediyordu. “Yine mi Enes!” dediğimde kaşlarını çattı ve gözlüklerinin üzerinden bana uyaran bir bakış attı.
“Kızım sussana. Biri duyacak!”
Nefesimi dışarı üfleyerek ayağa kalktım ve üzerimdekileri çıkarmaya başladım. Bir anda izlendiğimi hissettim. Etrafıma baktığımda babamın beni izlediğini gördüm ve nedense yüz ifadesi, aklından hiç de güzel şeylerin geçtiğini söylemiyordu. Önce yakınlarımda Asal olup olmadığını incelemek için etrafı kontrol ettim. Daha sonra aklıma gelen şeyle başımdan aşağı kaynar suların dökülmesine izin verdim.
Dövme…
“Hale!” İsmim tüylerimi diken diken yaptı. Öfkesi her yanından belli olan babam yanıma gelip kolumu kaldırdı ve kaburgamın yan kısmına denk gelen yerde yazıyı sesli bir şekilde okudu. “To infinity” Annemle göz göze geldiğimizde onun da benim kadar tedirgin olduğunu gördüm. Gözlerim Asal’ı aradı. Neyse ki üzerindeki siyah atleti daha çıkarmamıştı.
“Sonsuzluğa?” Bakışlarımı babama kaydırdım. “Bu ne demek oluyor?” diye sorduğunda çaresizce Masal’a baktım. Panik halinde ayağa kalkıp “Çok saçma değil mi?” diye sordu. “Sen kazık kadar kız ol, sonra git oyuncak hikâyesi filmindeki en salakça sözü geçici dövme yaptır.”
Babam sert bakışlarını Masal’a çevirdi. “Geçici gibi durmuyor,” deyip bana doğru döndüğünde gergince gülümsedim. “Her şey geçici değil mi bu hayatta amca. Hangimiz kök salacağız bu topraklara.” Masal her zaman olduğu gibi gerilim anında saçmalamaya başlamıştı. Nefes alışverişim hızlanırken babam bir bana bir en yakın arkadaşıma bakıyordu.
“Göreceğiz bakalım birkaç haftaya geçecek mi kalacak mı?”
Babam uyaran bir ifadeyle bana baktıktan sonra gerisin geri döndü ve amcamlara doğru yürüdü. Hepsinin gözleri üzerimdeydi ama bacaklarımın daha fazla beni taşıyamayacağını bildiğim için kendimi pufun üstüne saldım. Masal bu hızlı inişimi saklamak adına kendini şezlonga attı.
“Ne yapacağım ben?”
Fısıltıdan bile titreyen sesim belli oluyordu. Masal omzunun üzerinden babama baktıktan sonra bana döndü. “Artık iki haftada bir tazelettiğin geçici dövmeye sahipsin.”
“Teşekkür ederim bal böceği, sen olmasan büyük ihtimalle ben yanmıştım. Hakkını nasıl ödeyeceğim.”
Masal’ın bir anda gözleri parladı. “Onunla ilgili aklımda güzel bir şeyler var.” Nedense içimden bir ses bu güzel şeylerin hiç de güzel olmadığını söylüyordu.
**-**
MASAL
“En azından sadece anneme…”
“Hayır!”
Sorumun ortasından kalakaldım ve yemek daveti için hazırlanan Hale’ye baktım. “Cevap vermeden önce en azından sorumu bitirmemi bekleyemez misin?” Bir şey söylemedi. Sanki odada ben yokmuşum gibi saçlarını yapmaya devam etti. “Peki o za…”
“Hayır!”
Sıkıntıyla nefesimi dışarı verdim. Tamam benimle tekrar o bara gelmek istemiyor olabilirdi ama o yemeğe katılmayı daha çok istemediğini biliyordum. Neden işleri yokuşa sürüyordu ki sanki…
“Bana borçlusun,” dediğimde duraksadı. Yavaşça bana dönüp, uyaran bir bakış attıktan sonra “Başka türlü öderim,” dedi. Bu kızın ara ara tutan inatçı yanından nefret ediyordum. “Ama ben bu şekilde ödemeni istiyorum.” Hale elindeki düzleştiriciyi sertçe şifonyere koydu.
“Masal sen güneşte fazla kaldın sanırım. Ne dediğinin farkında mısın?” Hale ters bir şekilde bana baktı. Benim ise aklımda hemen başka bir plan oluşmuştu. “Tamam, bunu da bahane edebiliriz,” dediğimde öfkesini kontrol altında tutmaya çalışan arkadaşım sıkıntıyla inledi.
“Allah aşkına Masal! Annemlere yalan söyleyip dışarı çıkmaktan bahsediyorsun! Ortaya çıktığında başımıza neler gelebileceğinin farkında mısın?”
Hale o kadar çok bağırmıştı ki, telaşla ayağa kalkıp susmasını işaret ettim. “Biraz daha bağırırsan, neler gelebileceğine canlı şahit olacağız,” diye fısıldadığımda yanaklarını şişirerek soluk verdi. “Ayrıca kabul et. Planım güzel.”
“Eğer evde kalacak olsaydık, evet güzel,” dediğinde aklımdaki tilkiler başka tarafa doğru koşmaya başladı. Madem evde kalmak istiyordu. O zaman evde kalırdı. “Bak bu yemeğe katılmak istemediğini biliyorum. Ben de Enes’i görmek istiyorum, en azından dünkü olay yüzünden babam adına özür dilemek. Güçlerimizi birleştirme zamanı geldi. Sadece ufak bir yalan. Sen, ‘Masal’ın karnı ağrıyor’ diyeceksin, gerisini ben halledeceğim.”
Hale derin bir nefes alıp saçlarını düzeltmeye kaldığı yerden devam etti. Cevap vermemesi işime gelirken “Ayrıca sen bu yemek için hazırlandın. Ben de yatakta kıvranan taraf olacağım için hazırlanamadım. Kimse yalan olduğunu anlamayacak. Annemlerden kurtulduk mu, sen evde kalırsın. Ben de dışarı çıkarım,” diye devam ettim. Beni duymazdan geldiğini hissettiğimde Hale’yi dürttüm.
“Olmaz Masal.”
“Of Hale of!” diyerek yatağıma oturdum. Saçlarını yapmayı bitiren bal surat, düzleştiriciyi fişten çekti. Aklıma gelen fikirle şeytani bir gülümseme yüzüme yerleşti. Bana başka bir yol bırakmadın Hale…
“Bakalım bu sefer, Hacer Asal’ı nasıl etkisine alacak?” Hale duraksayınca onu can evinden vurduğumu anladım. Gülümsememi bastırmaya çalışarak “Yemekte görürüz. Belki de görmeyiz. Sonuçta Hacer, her zamanki gibi Asal’ı alıp odasına kapanabilir,” dedikten sonra ayağa kalktım. “Geç kalmadan ben de hazırlanayım bari. Annemleri bekletmek istemeyiz.”
Dolaba doğru yürüdüm. Hale’den çıt çıkmıyordu. Her ihtimale karşı hem yemeğe hem de bara uygun bordo bir elbiseyi üzerime geçirdim. Aynanın karşısına geçip, saçlarıma köpükle dalga verdikten sonra belli belirsiz bir makyaj yaptım. Bu süre zarfında Hale’nin tırnaklarını yediğini görmek, iç çatışmasında benim galip geleceğimi gösteriyordu.
“Ama teyzemler seni o hâlde bırakıp gitmezler ki…”
Yüzümde keyifli bir gülümseme belirdi. Hale’ye doğru dönüp “Anlamadım?” dedim. Salağa yatmayı oldum olası çok seviyordum. Hale endişeli bakışlarını bana çevirdi. “Sonuçta ağrın olacak. Teyzemler yemeği iptal eder. Etmeseler bile erken gelirler. Gelmeseler bile korumaların
gözü hep üzerimizde olur.”
Heyecanla yanına gidip oturdum ve işkence yaptığı tırnaklarını ağzından çektim. “Sadece regl ağrısı olacağı için iptal etmezler, yanımda sen olduğun için erken gelmezler. Dışarı çıkarken de korumaları atlatacak bir yol buluruz.” Hale’nin tedirgin hâli, iç çatışmasını gözler önüne seriyordu. “İstemiyorsan benimle gelmek zorunda değilsin. Hem daha iyi bir şey olduğunda beni idare edersin. Nasılsa bu akşamlık çalışanlarda izinli, bir yandan da evin tadını çıkarırsın.” Derin bir nefes alan Hale, bir süre daha düşündü. Gergin sessizliğin en aksi düşünceleri ateşleyeceğini bildiğim için sürekli konuşmaya çalışıyordum.
“Bir sorun çıkarsa da benim üzerime at suçu.”
“İçim hiç rahat değil,” demesi kabul ettiğine işaretti. “Olmamalı da zaten. Yalan söylüyoruz sonuçta,” dediğimde Hale’nin bakışlarıyla “Ufak, mini minnacık bir yalan,” deyip parmaklarımla boyutunu göstermeye çalıştım. Hafifçe gülümseyen bal surat “Tamam,” dedi. “Umarım bu geceyi alnımızın akıyla hallederiz.”
**-**
HALE
Yaptığımız şeyin doğru olmadığını biliyordum ama Asal ve Hacer’in yakın hallerini görüp gecemi berbat etmektense, evde yalnız kalıp kafamı dinlemeyi tercih etmiştim. Masal yatakta cenin pozisyonu alıp ellerini karnına bastırdıktan sonra odadan çıktım. Aşağıdaki koşuşturmayı duyabiliyordum. Yavaşça merdivenlerden inerken Elif teyzenin odasında olduğunu duydum. Sanırım amcamla konuşuyordu. Kapılarının kapalı olduğunu fark edince, dışarı çıkmalarını bekledim.
“Kızım.”
Annem merdivenlerden çıkmış bana doğru gelirken “Bir şey mi oldu?” diye sordu. Yalan söylemek konusunda tam anlamıyla beceriksizdim. Söylemeye kalktığımda her şeyi elime yüzüme bulaştırıyordum ve şimdi annemin gözlerinin içine bakarak yalan söylemek zorundaydım. Allah’ım yardım et.
“Masal’ın karnı ağrı-” derken kapı açıldı. İçimdeki panikten midir bilinmez irkildim. Annem bu hareketimi garipsediğini belli eden bakışlar atarken önce Demir amcam sonra da Elif teyzem odadan çıktı. Bizi gördükleri gibi kısa bir an duraksadılar. Amcam belli belirsiz bir gülümsemeyle yürümeye devam etti. Teyzemse yanımıza gelip bir sorun olup olmadığını sordu. Resmen ecel terleri döküyordum. İkisinin de bakışları benim üzerimdeydi. Değil yalan söylemek, konuşmak bile zordu ama yapmak zorundaydım.
“Masal regl oldu ve kasıkları çok ağrıyormuş.”
Bir çırpıda söylediğim cümleyle birkaç saniye bana bakan ikili hiçbir şey söylemeden yürümeye başladı. Sanki bakışlarını çektiklerinde üzerimden tonlarca yük kalkmıştı. Peşlerinden merdivenleri tırmanıp odaya gittim. Masal annelerini görmesiyle acı dolu bir şekilde inledi. Daha da iki büklüm olmuştu. Teyzem yanına oturup yüzüne düşen saçları çekerken “Kızım,” dedi. “Ne oldu birden?”
“Üşüttüm galiba. Kasıklarım çok ağrıyor.”
Sesi öyle acı dolu geliyordu ki, rol yaptığını bilmesem ben bile regl sancısı çektiğine yemin edebilirdim. “Daha iki hafta önce regl olmadın mı sen?” diye sorduğunda sadece benim fark edebileceğim bir şekilde donan Masal başını hayıranlamında salladı. Teyzem düşünceli bir şekilde bize döndü. “Ne yapsak ki?” Annem papatya çayının iyi geleceğini söyleyip yanımızdan ayrıldı. Cansu teyze yanımıza gelip ne olduğunu sordu. Durumu anlattığımızda yanında sıcak su torbası olduğunu söyledi. Elif teyze, kızının saçlarını okşarken “Ağrı kesici içtin mi?” diye sordu. Masal yavaşça başını evet anlamında salladı. Masal’ın yalancı inlemelerini duyan beşizler kapının önünde toplanmıştı. Annem elinde bir kupayla gelirken, Cansu teyze de içini doldurduğu sıcak su torbasını Masal’a verdi. Alt tarafı bir regl sancısı için, herkesi başında seferber etmeyi nasıl başarmıştı bu kız…
Masal çayını içene kadar bekledik. Yokluğumuzu fark eden amcamı kapının önünde gördüğümde, Masal’a kaş göz işareti yaptım. “Ne oluyor Elif?” Odaya giren amcamla tekrar acı çeken bir hâle bürünen Masal, Oscarlık oyunculara taş çıkaracak bir performans sergiliyordu. Elif teyze, usturuplu bir şekilde durumu anlattı. Demir amca telaşlı görünen bir ifadeyle kızının yanına gidip “Hastaneye gitmek ister misin?” diye sordu. Babası şefkatle saçını okşarken Masal’ın mutluluğunu gizlemekte zorlandığını fark ettim. Resmen bir taşla iki kuş vurmuş, babasıyla arasını düzeltmişti. Hoş, bu yalan ortaya çıkarsa daha beter bozulacaktı.
“Gerek yok baba, biraz uyusam geçer.”
Amcam kızının alnını öpüp ayağa kalktı. Teyzemle bakıştılar. Nedense içimden bir ses işlerin planladığımız gibi gitmediğini söylüyordu. “Hayırdır,” diyerek odaya giren babam, Masal’ı fark edince “Ne oldu?” diye sordu. Kızarıp bozaran bal böceği başını yastığa gömdü.
“Masal biraz rahatsızmış. Biz evde kalalım, yemeğe siz gidin. Vedat’a özürlerimizi iletirsin.”
Dehşetle Masal’a baktım. Bir şeyler düşündüğü her hâlinden belliydi. Birden, “Biliyordum böyle olacağını,” dedi. Sonra kaşlarını çatarak bana bakmaya başladı. “Sana annemlere söyleme demiştim,” dediğinde dudaklarım aralanırken kısa bir an bakışlar benim üzerime toplandı.
“Masal ben-”
“Benim yüzümden planlarını iptal ediyorlar.” Masal tekrar acı çekermiş gibi yüzünü buruşturdu. “Baba, Vedat Amca o kadar hazırlık yapmıştır. Çok ayıp olur. Siz de gidin.”
“Vedat hâlden anlar, sen dert etme.” Masal’ın birazdan saçmalamaya başlayacağını hissediyordum. “Anne, burada olmanız benim ağrımı geçirmeyecek. Ben zaten uyuyacağım. Boşu boşuna gecenizi berbat etmeyin. O kadar hazırlanmışsınız.”
“Seni burada yalnız bırakmayız.”
“Ya yalnız olacağımı kim söyledi. Hale benimle kalır,” dediğinde tekrar odak noktası oldum. Bu sefer rolümü bildiğim için “Kalırım tabi,” diye cevap verdim. Amcamın gözlerinin kısılması hayra alamet değildi. Büyük ihtimal ne karıştırdığımızı çözmeye çalışıyordu ama kızının acı çeken hali de kafasını karıştırıyordu. “Sen uyuyacaksın hadi. Hale ne yapacak? Kız boşu boşuna sıkılacak.” Masal gözlerini belerterek bana baktı. Sanırım bir şeyler söylemem gerekiyordu. “Ha sıkılmam. Zaten en sevdiğim diziyi kaçıracağım diye üzülüyordum. Onu izlerim, sonra ben de yatarım.”
“Ay olmaz. Sizi yalnız bırakamayız.”
“Kapının önü koruma dolu anne!”
“Hadi ya gitmiyor muyuz?” diyerek içeri giren Asal’la duruşumu düzeltim. Kaşlarını çatarak bakışlarını ufacık odaya sığan ekipte dolaştırdı. “Ne oluyor ya?” diye sorduğunda amcam oğlunu da alıp dışarı çıktı. Masal hâlâ annesine gitmeleri gerektiğini söylüyordu. Ben ise sıkılmayacağımı garanti etmeye çalışıyordum. Kısa bir süre sonra odaya dönen ikiliden birinin yüzünün asıklığı aşikârdı.
“Asal da sizle kalıyor.”
Masal’ın gözleri dehşetle açıldı. Ben ise gülmemek için alt dudağımı dişlemeye çalıştım. Sanırım bir taşla iki kuş vuran sadece Masal değildi. Hem Hacer ve Asal’ı birbirinden uzak tutacak hem de hayallerimin prensiyle koca bir geceyi yalnız geçirecektim.
Yorumlar
Yorum Gönder