Veliahtlar - 7. Bölüm
MASAL
Annemler tespih çeker gibi tembihlerini sıraladıktan sonra evden ayrıldılar. Hale’yle ikimizin de içi içine sığmıyordu. Benimki sıkıntıdan, onunki mutluluktan… Allah’ım ben o kadar rolü boşuna mı yapmıştım. Bu çocuk varken ben evden nasıl kaçacaktım. Yalvarırım bir çıkış yolu göster diye dua ederken aşağıdan gülüş cümbüş sesleri duyuldu. Ayağa kalkıp kapıya doğru yürüdüm. Tam kapının koluna elimi uzatmıştım ki, kapı açıldı. Son anda kendimi geriye atarak yüzüme kapının çarpmasını engelledim. Hale dehşet dolu bir yüz ifadesiyle içeri girip kapıyı kapattı ve sanki tüm enerjisini buraya gelmek için harcamış gibi kapıya yaslandı. Nefes nefeseydi. Neden buraya koşarak gelmişti ki?
Gözlerini belerte belerte açıp, “Geldiler,” diyen Hale’ye “İyi saatte olsunlar değil mi? Fark ettim bakışlarından,” dedim.
“Hacerler geldi.”
Ufak bir çığlık attım. “Ne demek Hacerler geldi. Babamlar mı yani? Allah’ım bu adam beni öldürecek. İçi rahat etmedi, yemeği kesin ayağımıza getirdi-”
Hale elini ağzıma bastırdı ama ben anlaşılmasa da konuşmaya devam ettim. Allah’ım ben oğlundan nasıl kurtulacağımı düşünürken, babasını yollaman ‘Beterin beteri var,’ deme şeklin miydi? Hale “Sus bir sus!” diye uyarınca sıkıntıyla iç çektim. Gözlerim yanmaya başlamıştı. Rolümün çöpe gittiği yetmiyormuş gibi şimdi bir de bütün gece yatakta kalmak zorundaydım.
“Hacer ve arkadaşları geldi.”
Hacer ve arkadaşlarımı mı? O zaman babamlar geri dönmemişti. Bu demek oluyor ki, hâlâ kaçabilme şansım vardı. Hatta az önceye kıyasla daha kolaydı. Hacer Asal’ı oyalar, Hale korumaları, Masal da kaçar. Allah’ım sana şükürler olsun…
“Yağmurdan kaçarken doluya tutulduk. Ne yapacağız?”
Adım sesleri duyduğumuzda Hale’yle birbirimize baktık. “Yukarı geliyorlar,” dediğinde telaşla yatağıma koşup pikenin altına girdim. Hale panikle kendi etrafında döndü. Tam kapı açılacağı an kendini yatağına attı. Hacer yüzünde alışık olduğum gülümsemeyle odaya girerken “Selam gençlik!” dedi. Asal da az önceye kıyasla mutlu görünüyordu. Bu kız bu çocuğun içkisine mutluluk tozu falan mı karıştırıyordu.
“Rahatsızmışsın Masal. Geçmiş olsun.” Hacer beni öperken elimden geldiğince gülümsemeye çalışarak teşekkür ettim. Kız, Hale’ye kısa bir bakış atıp gülümsedikten sonra tekrar bana döndü. “Asal gelemeyeceğinizi söyleyince, sıkılmayın diye arkadaşları toplayıp geldim.”
“İyi bok yedin.”
Hale’nin cümlesiyle dudaklarım aralandı. Bal surat belli ki sesli düşünmüştü. Gülmemek için kendimi zor tutuyordum. “Ne iyi ettin,” diyerek durumu kurtarmaya çalışırken Hale’nin yanaklarının kızardığını fark ettim. Asal’ınsa bıyık altından güldüğünü…
Bozulduğu belli olan kız “Neyse, biz aşağı inelim de sen rahat rahat dinlen,” deyip Hale’ye döndü. “Gelmiyor musun?” diye sorduğunda Hale “Uyuyana kadar Masal’ın yanında kalacağım,” diye cevap verdi.
“Daha iyi,” diyen kız Asal’ı çekiştirmeye başladı. “Yelloz!” Gözlerimi fal taşı gibi açıp Hale’ye baktım. Dehşetle bana bakarken yine sesli düşündüğünü fark etmediğini anladım. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Duraksayan Hacer arkasını dönüyordu ki, “Yapboz!” diye bağırdım. “Yaparız tabi, hem ben de kafamı dağıtmış olurum. Ne kadar iyi düşündün bal surat.”
Hacer gözlerini kısarak Hale’ye baktı. Gözlerindeki intikam ateşini fark etmemek için salak olmak gerekirdi. Bu sefer Asal kızı çekiştirirken “Bir şey olursa seslenin,” dedi. Sesinden gülümsediği ayan beyan ortadaydı. Adım seslerinin uzaklaşmasıyla tutmaya çalıştığım kahkahayı yüksek sesle attım. Hale utançla yüzünü yastığa gömdü.
“Neden düşüncelerimi tutamıyorum ki ben!”
Kahkahalarımı durdurmaya çalışırken “Bence çeneni tutsan yeterli,” dedim. Hale sıkıntıyla inleyerek başını yastığa vururken yataktan kalktım. Aynada kendime bakıp, saçımı başımı düzelttikten sonra, “Ben gidiyorum,” diye fısıldadım. Hale can havliyle “Gitmeeee!” diyerek ayağa kalktı. “Ya da beni de yanına al!”
Şaka yaptığını düşünerek ufak bir kahkaha attım ama Hale’nin ifadesi hiç de şaka yapıyor gibi değildi. Birden yüz ifademi ciddileştirdim. “Saçmalama,” dememle mızmızlanmaya başlayan arkadaşıma, “Senin burada artık ulvi bir görevin var,” dedim. “Asal’ı gözünün önünden ayırmayacaksın ve en ufak bir aksilikte bana haber vereceksin.”
“Bal böceği; o değil senin, benim bile yokluğumu fark etmez. Ben de geleyim.”
“Geleceksin zaten,” dediğimde gözleri parlayan Hale, “Gerçekten mi?” diye sordu. Başımı evet anlamında sallayarak ufak çantamın içine telefonumu koydum. “Korumaları atlatmamda bana kim yardım edecek sanıyorsun?”
“Ne?! Saçmalama. Ben koca adamları atlatmanda nasıl yardımcı olacağım?”
“Çok basit. Evde misafirlerimiz olduğunu ama ikram için vereceğimiz bir şey olmadığını, marketten cips, içecek falan almalarını söyleyeceksin. Kapıda duran üç adam var. Biri markete gider, diğerlerini de sorularınla oyalarsın. Ben de o sırada tüyerim.”
“Bana çok mantıklı bir plan gelmedi. Ayrıca evden nasıl çıkacaksın?” Hale’nin sorusu çalışmadığım bir yerden gelmişti. Kapıdan çıkamazdım, misafirler salonda oturuyordu. Balkondan bu etekle atlamam imkânsızdı, öte yandan ben bu sakarlıkla kesin atlamak yerine düşerdim. Bacağım falan kırılırdı. O zaman ne yapacaktım? Plan yapacak vaktim yoktu. Zaten aklıma bir plan da gelmiyordu. Hale’nin de bana yardım edemeyeceğini gergin halinden anladığımda aklıma tek bir fikir gelmişti.
“Doğaçlama takılacağız. Hadi.”
**-**
HALE
Masal’ın dâhiyane fikri kafama yatmamıştı ama kabul etmekten başka çarem yoktu. Doğaçlamadan kastı saçmalamaksa, onu çok rahat yapabilirdim. Zira az önce çok güzel bir şekilde rezil olmuştum. Odadan çıktık. Etrafı kolaçan ederek parmak ucunda ilerlemeye başladık. Aşağıdaki sesleri dinlemek için merdiven boşluğuna doğru eğildim. Ses çok derinden geliyordu. Masal’a baktığımda çoktan merdivenleri yarıladığını gördüm.
“Kızım beklesene!”
Fısıltım boşlukta yankılandı. Masal susmamı işaret ettikten sonra “Sana kalırsak annemlerin gelmesine yakın evden anca çıkarız,” dedi. “Hadi, takiple beni.” Masal önde ben arkada aşağı indik. Bu kız Allah’ın sevgili kulu muydu bilinmez, salonda bir kişi hariç kimse yoktu. O kişi de arkası bize dönük bir şekilde telefonla konuşuyordu. Konuşmalardan anladığım kadarıyla herkes mutfaktaydı. Masal kafasını uzatıp etrafa baktıktan sonra eliyle peşinden gitmemi işaret etti. Olabildiğince sessiz bir şekilde evden çıktık. Bir an derin bir nefes almak istemiştim ama kapıdaki korumaları gördüğümde işimizin daha bitmediğini hatırladım.
“Görevini biliyorsun ajan bal surat.”
Çok gergindim. Annemleri atlatmak neyse de bu işler için eğitilmiş adamları nasıl oyalayacaktım. Parmak uçlarım uyuşmaya başlamıştı. Ellerimi yumruk yapıp açarak bu hissi geçirmeye çalıştım. Yürümeye başladığımda Masal’ın ters tarafa doğru koştuğunu gördüm. Neyse ki adamların hâlâ dikkatini çekmemiştik. Heyecandan nefeslerim sıklaşmıştı. Kalbim yerinden çıkacak gibi çarpıyordu. Ben kesinlikle ajan olamazdım. Ne diyecektim bu adamlara ben? Hah cips…
“İyi akşamlar,”
Beni fark etmeleriyle ayağa kalkan adamlardan biri “Buyurun Hale Hanım,” diyerek önünü ilikledi. Ne diyecektim? Hah cips.
“Anlamadım efendim.”
Allah kahretsin ya. Bugün üçüncü oldu bu! “Arkadaşlarımız geldi. Evde de ikram edeceğimiz hiçbir şey yok. Biriniz cips gibi atıştırmalık bir şeyler alabilir mi?”
“Hemen efendim,” diyen adam arkasındakilerden birini markete gönderdi. “Biz istedikleriniz geldiğinde içeri getiririz efendim.” Sanırım bu kibarca evine dön demekti. “Ha yok, biraz hava da almak istiyorum.” Kollarımı rahatmışım gibi göğsümde bağladıktan sonra etrafa bakındım. Masal ortalıkta gözükmüyordu. “Siz bilirsiniz efendim. Buyurun oturun,” diyerek bir sandalyeyi dışarı çıkarttı.
“Yok böyle iyi. Teşekkürler.”
Rahatlamak istercesine havayı ciğerlerime doldurdum. Adamların garip bakışlarından kaçmak için başımı başka tarafa çevirdim. O sırada Masal’ın çalıların arkasından emekleyerek bize doğru geldiğini fark ettim. Telaşla adamlara döndüm. “Çok mu sıcak?” diyerek kendimi elimle yellemeye çalıştım. “Normal efendim.”
“Yok yok sıcak,” diyerek elimi yüzümde dolaştırırken “Su var mı?” diye sordum. Bir adam hızla kulübemsi yere girdi. “Ay sanırım otursam iyi olacak,” diyerek sandalyeye oturdum. Böylece diğer adamın da sırtını Masal’a çevirmiş bulundum. “Sanırım bayılacağım” diyerek kendimi saldığımda adam beni yakaladı. İnsanlar bayılırken bunu haber verir miydi ya? Mal mısın kızım sen! “Hale Hanım,” diyerek yanağıma vuran adama tepki vermemek için kendimi kastım.
“Çabuk Bora Bey’e haber verin.”
Babamın adını duymamla gözlerimi açtım. Adam bana vurmayı keserken “Dur dur!” dedim. Gözlerimi etrafta dolaştırdım. Masal ortalıkta gözükmüyordu. Sanırım o hengamede dışarı çıkmayı başarmıştı. Derin bir nefes alırken adamın uzattığı suyu kafama diktim.
“İyi misiniz Hale Hanım, Bora Bey’e haber vermemizi ister misiniz?”
“Hayır. Bir an gözüm karardı. Sanırım sıcaktan. Şimdi iyiyim. Teşekkürler.”
Ayağa kalktım. Adam hâlâ bayılabilirmişim gibi beni tutuyordu. “Ben eve gitsem iyi olacak, siparişleri getirirsiniz.” Adam bana eve kadar eşlik etti. Ara ara arkamı dönüp Masal’ı en son gördüğüm yere baktım. Görememem her seferinde biraz daha rahatlamama neden oldu. Yakalanmadan çıkmıştı ama yakalanmadan içeri nasıl girecekti?
Adama teşekkür ederek içeri girdim. Şamatanın içinde neşeli bir kahkaha koptu. O sırada elinde şişeyle mutfaktan çıkan Asal, “Hale?” dedi. “Senin dışarıda ne işin var?”
“Masal uyudu, ben de hava almak istedim.”
Hacer, “Ne çabuk,” dediğinde çenemi tutmaya çalıştım. “İyi hadi gel. Şişe çevirmece oynayacağız.” Bu oyundan oldum olası hoşlanmazdım ama sevdiğim çocuğun bu teklifini de reddedemezdim. Asal’ın çaprazına otururken bu gruptakileri daha önce görmediğimi fark ettim.
“O zaman başlıyorum. Uç kısmı soruyu sorar.”
Asal şişeyi çevirdi. Derin bir nefes alıp, dibinin bende durmaması için dua etmeye başladım. Şişe yavaşladı. Durdur duracak gibi oldu ve ucu Hacer’i gösterdi. Lanet olsun!
“Harika ilk ben soruyorum. Aleyna doğruluk mu cesaret mi?”
Yanımdaki küt siyah saçlı kız heyecanla, “Doğruluk,” dedi. “Yalnız bir dahakine sıran geldiğinde cesaret demek zorundasın.” Aleyna sorun olmadığını söyleyince Hacer hayatındaki en utandırıcı anın hangisi olduğunu sordu. Kız bir süre düşündü. “Sanırım,” diyerek düşünmeye devam etti. “İlk birlikteliğimde prezervatifi balon sanmam.” Herkes kahkahalarla gülmeye başladı. Asal’ın da belli belirsiz gülümsemesi sinirimi bozuyordu. Bu nasıl bir arkadaş grubuydu böyle? Bir süre bu konu hakkında konuştular daha sonra Aleyna şişeyi eline alıp çevirdi. En azından bana gelecekse uç kısmı gelsin diye dua ederken dip kısmının gelmesi, Masal kadar şanslı olmadığımı gösteriyordu. Hızla şişenin ucunun kimi gösterdiğine baktım. Kıvırcık saçlı kız “Doğruluk mu cesaret mi?” diye sordu.
“Doğruluk.”
“Hiç daha önce bir erkekle yakınlaştın mı?”
Bu soru fazla özel değil miydi? Alev alev yandığımı hissederken Asal’a baktım. Başını önüne eğmiş olsa da gerilen boyun damarları bu sorudan rahatsız olduğunu gösteriyordu. “Hiç yakınlaşmadım.” Asal hariç hepsi şok olmuş bir şekilde bana baktı. Kıvırcık saçlı kız “Gerçekten mi? Hiç mi? Öpüşmedin bile yani ha?” diyerek ardı ardına soruları sıraladı. “Hayır,” diye geçiştirip şişeyi döndürdüm. Şişe döndü, döndü, döndü. En sonunda Aleyna ve kıvırcık saçlı kızın arasında durdu.
“Şule seç bakalım. Doğruluk mu cesaret mi?”
“Cesaret!” demesiyle alkış ve ıslıklar havada uçuştu. Yanımdaki kızın bakışları Hacer ve Şule arasında gidip geldi. Ne düşündüklerini anlamasam da burnuma hiç güzel kokular gelmediğinin farkındaydım.
“Asal’ı 30 saniye boyunca öp. Dudağından.”
Kaşlarımı çatarak Asal’a baktım. Onun baktığı ilk kişi olmak bile mutlu etmemişti. Merinos koyununun gözleri parlıyordu. Hacer ve Aleyna ise pis bir şekilde gülüyordu. Gerçekten öpüşmeyeceklerdi değil mi? Buna izin vermeyeceksin herhâlde Asal Kara!
“Mızıkçılık yok!”
Şule heyecanla Asal’a döndü. Asal ise ikilemde kalmış gibi bakıyordu. Bu kıvırcığı öpmeyi düşünüyordu yani. Gerçi kızın fiziği Beyonce’den farksızdı. Onu öpmeyip de gelip seni mi öpsün Hale…
“Hale Hanım…” Duyduğum sesler irkilip arkamı döndüm. Elinde poşetlerle kapıda bekleyen korumayı gördüğümde ‘İnsanda akıl mı bıraktınız?’ diye düşünerek ayağa kalktım. Teşekkür ederek elindeki poşetleri aldım. Asal, “Onlar ne?” diye sorduğunda “Atıştırmalık bir şeyler sipariş etmiştim,” dedim. “Siz oyuna devam edin. Ben de şunları kaselere koyup geleyim.” En azından öpüşmenizi görmem diye düşünürken Hacer, “Paketten yeriz ya, uğraşma,” dedi. Sırf benim o sahneye şâhit olmam için yapmıyorsa bana da Hale demesinler! Poşetleri koltuğa koyup yerime oturdum. “Nerede kalmıştık,” diyen Hacer sanki unutmuş da yeni aklına gelmiş gibi “Hah! Şule Asal’ı öpecekti,” dedi. Şule, Asal’a dönmüştü, Asal da ona. Hayır dememişti. Öpüşmeyi kabul etmişti!
Kalbim yangın yeriydi. Ne alevler söndürmüştüm orada ama şu andaki kıvılcım kadar hiçbir zaman canım acımamıştı.
Şule, Asal’a yaklaşırken gözlerimi kapatmak istedim ama Hacer’in gözlerini üzerimde hissediyordum. Bu yüzden güçlü kalmak içim yumruklarımı sıktım. Allah’ım sen bana güç ver.
Dudakları birbirine değdi. “Süre başladı,” diyen Hacer’le içimden sessizce otuza kadar saymaya başladım. En azından kafamı dağıtırım diye düşünüyordum ama kızın ellerinin Asal’ın ensesine oradan saçlarına kaymasıyla hangi rakamda kaldığımı unuttum. Ağır çekimde kızın sonsuz aşkımı nasıl iştahla öptüğünü izledim. Kalbim hiç sakinleşmeyecek gibi hızla atıyor, kaslarım seğiriyordu. Gözlerim yanmaya başladı. Ağlamamı engelleyen tek şey Asal’ın heykel gibi durmasıydı ama canım acıyordu. İç güdülerim ayağa kalkmamı söylüyordu; kaçmamı, burası hariç herhangi bir yerde olmamı. Ama kıpırdayamıyordum. Bacaklarım artık beni taşıyabilecek kadar güçlü değildi.
“29, 30!”
Asal kızı ittirdi. Buna rağmen kıvırcık kız, gurursuzmuş gibi alt dudağını ısırıyordu. “Keşke her cesaret böyle olsa,” demesiyle yüzüne bir tane yumruk geçirmek istedim. Oyunda Asal’dan başka iki erkek daha vardı. Neden illa o! Hoş cevabı için çok düşünmeye gerek yoktu.
Bir süre şişe ne bende ne Asal’da durdu. Diğerleri birbirine soru sorup dururken ben sadece Asal’a bakıyordum. Hiç konuşmuyordu, adamakıllı hiç gülmüyordu ve Hacer yanındayken bu imkânsız gibi bir şeydi. Sıkılmış mıydı? Yoksa az önceki öpüşmeden dolayı kendini suçlu mu hissediyordu. Beter ol! Bir süre sonra mola verdik. O sırada adamlara aldırdığım ikramları servis ettim. Aklımda sürekli Masal’ın ne yaptığı dolanıyordu. Ne zaman dönecekti? Kısa bir muhabbetten sonra oyuna devam ettik ve o kadar şanslıydık ki, şişe yine ne bende ne de Asal’da duruyordu. Sanırım yer değiştirerek oturmamız işe yaramıştı. Ya da ben erken konuşmuştum.
“HALE!”
Hacer heyecanla oturuşunu düzeltti. Adımı seslenişindeki ‘Nihayet!’ manasını anlamamak için salak olmak gerekiyordu. Şişeye baktığımda dip kısmının bana geldiğini gördüm. “Cesaret demek zorundasın,” dediğinde “Diyelim bakalım,” dedim. Hacer elini yanağına koydu. Düşündüğünü belli eden sesler çıkardı ama bunlar yapmacıklıktan öteye gidememişti. Kafasında bir şey vardı belli ki, sadece şu anda düşünmüş izlenimi vermeye çalışıyordu. Bu kızın benle derdi neydi?
“Hah buldum,” dediğinde “İyi bari,” diye cevap verdim. “İlk öpücüğüne şahit olalım bence. 30 saniye boyunca Hasan’ı öp. Hoşuna giderse bir 30 saniye daha veririz.”
Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Sadece iki kere laf sokmam yüzünden bana bu kadar kinlenmiş olamazdı. Daha önce öpüşmediğimi söylememe rağmen bunu benden isteyemezdi. İlk öpücüğümü istemediğim birine, bir oyuna kurban veremezdim.
“Hadi Hale. Alt tarafı bir öpücük.”
“B-ben yapamam.”
Herkes beni ayıplarken Asal’a baktım. Suratı asık, çenesi kenetliydi. Çenesinin altında atan damarı görebiliyordum. “Mızıkçılık yok. Şule ve Asal nasıl öpüştü?” Hacer’in ağzını burnunu dağıtmak isterken “Tamam o zaman. Ben oyundan çekiliyorum. Siz oynamaya devam edin,” dedim.
“Olmaz. En azından cesareti yapacaksın.”
Hasan denen çocuğun bana doğru yaklaştığını görünce “Ya istemiyorum,” dedim. Gözlerim dolmaya, etraf buğulanmaya başlamıştı. Bıkkınca nefesini dışarı üfleyen Hacer, “Bir de bunun için ağlayacak mısın? Sanki git adamın altına yatdedik,” dedi.
“Öyle bir şey dediğin an, birinin altına yatacak kişi sen olursun!”
Asal’ın cümlesiyle tüylerim diken diken oldu. Ses tonu öylesine sert, öylesine soğuktu ki, bir anda ortam buz kesti. Herkesin gerildiğini anlayabiliyordum. Hacer hariç. Neyine güveniyorsa, meydan okurcasına Asal’a bakıyordu.
“Oyun bitti!”
Hacer tam itiraz etmek için ağzını açmıştı ki, Asal ayağa kalktı. “Gece de bitti. Şimdi herkes evine!”
**-**
MASAL
Şansım yaver gitmişti ve kimseye yakalanmadan barlar sokağına gelmiştim. Bir sokak hiç mi boş olmazdı ya. İnsanlara değmemeye çalışarak artık yolunu ezberlediğim mekâna doğru yürüdüm. Umarım yine Enes’i orada bulabilirdim. Siyah giyimli insanların artmasıyla bara geldiğimi anladım. Derin bir nefes aldım. Elbisemi düzelttim. Üzerimdeki birkaç bakışı umursamadan içeri girdim.
Loş mekânda çok fazla insan vardı ve çıkan ses alevlerin kükremesine benziyordu; seslerin tizleşip kalınlaşması, yaklaştıkça yükselen o tanıdık, durduran bilmeyen uğultuya bir de yüksek sesli müzik eşlik ediyordu. Tam bir işkenceydi ama katlanmaktan başka çarem yoktu. Mekânı kısa bir taradıktan sonra Enes’in her zamanki gibi barda olduğunu gördüm. Resmen bir barmene gönlümü kaptırmıştım. O kadar yakışıklıydı ki, hele o gülümsemesi… Bir dakika ya, o içkisini verdiği kıza gülümsüyor muydu?
Burnumdan sert bir nefes vererek ayağımı yere vurdum. Sinirlenmiştim ve bunu belli edercesine yürümeye başladım. Beni fark eden bir barmen Enes’i dürtüp başıyla beni işaret etti. Yüzündeki gülümseme tanıdık bir ifadesizliğe dönen Enes bana doğru yürüdü. Barın önüne geldiğimde zar zor tabureye çıktım. Enes ise kalın kollarını iki yana açıp barın tezgahına dayadı. Kasları resmen dövmelerle kapı teninin altında yer değiştirmişti. Kısa bir an tüm kolunu kaplayan dövmeye baktım. Bu kadar yakınımda olmasına rağmen neden üzerindeki şekilleri tam olarak anlayamıyordum. Yine boynunda aynı ip gözüküyordu. Allah’ım bu çocuk o kolyeyi hiç çıkarmıyor muydu ya?!
“Yine mi sen?”
Bakışlarımı kahverengi gözlerine kaydırdım. “Ne istiyorsun?” diye sorduğunda gözüm az önce güldüğü kıza kaydı. Hoşnutsuz bir şekilde bizi izlediğini gördüğümde kibarca sırıttım ve Enes’e döndüm.
“Şu kıza verdiğin hizmetin aynısını,” dediğimde hafifçe kaşları seyirdi. Kimden bahsettiğimi anlamak için omzunun üzerinden arkasına baktı. Kızın anında ifadesi yumuşadı ve gülümsedi. Başımı hafifçe eğip Enes’in de ona gülümseyip gülümsemediğini görmeye çalıştım ama o sırada bana döndü. Yüzünde artık bir ifade vardı. Öfke…
“Aynısını isteyeceğini sanmıyorum,” dediğinde onların nasıl bir ilişkisi olabileceğini düşündüm. Aklıma gelen gerçekle yanaklarımın ısındığını hissettim. Allah’ım adamdan gülümsemesini isterken orospu gibi mi davranmıştım yani.
“Ee şey…” deyip gözlerimi aşağı çevirdim. Ne diyecektim ki, sadece gülümsemeni istemiştim diyerek ondan hoşlandığımı mı belli edecektim. Buraya geçen gün için özür dilemeye geldin Masal! Tamam seni çok etkileyebilir ama sana yaptıklarını unutma ve hormonlarına sahip çık!
“Lanet olsun!”
Enes’in neden böyle bir şey söylediğine anlam veremeyerek başımı kaldırdım. Çatık kaşları bana döndü ve beklemediğim bir anda uzanıp kollarımı sıkıca kavradı. Öfkeyle beni tutan ellerine bakarken bir anda havalandığımı hissettim ve çığlık atarak bar tezgâhının üstünden kayarak Enes’in yanına geçtim. Ayaklarımın yere basmasıyla ellerini ittirdim. Acıyan kollarımı sıvazlayarak “Ne yapıyorsun sen ya?” diye bağırmamla elini ağzıma kapatması bir oldu. Birden kendimizi yerde bulduk. Olaylar o kadar hızlı ilerliyordu ki hiçbir şey anlamıyordum. Enes başını kaldırıp arkadaşlarına baktıktan sonra bana bir bakış attı ve sadece bir an için onun sıcak kahverengi gözlerine kapıldım. Bir saniyeden kısa bir süre içinde orada tanıdık şeyler bulmuştum. O da telaşlanabiliyordu.
“Elimi ağzından çekeceğim ve sen tek bir kelime bile etmeyeceksin. Anlaştık mı?”
Başımı onaylarcasına salladım. Enes yavaşça elini dudaklarımdan çekti. “Polisler geldi. Kimlik kontrolü yapacaklar. Eğer yaşının tutmadığını görürlerse bu mekânı kapatırlar ya da yüklü bir ceza yazarlar. Seni de karakola götürürler. O yüzden sesini çıkarmadan bekle ve ben çık diyene kadar burada kal!” Neredeyse soluk almadan konuşmuştu ve cevap bile vermemi beklemeden ayağa kalktı. Müzik sesi bıçak gibi kesildi. Bir anda ışıklar yandı. Etraf ışıl ışıl olunca refleks olarak gözlerimi kıstım. Bu mekânı ilk kez bu kadar aydınlık görüyordum.
“Polis! Herkes kimliklerini hazırlasın.”
Duyduğum kalın erkek sesi, düşüncelerimden şu ana dönmemi sağladı. İçeride polisler vardı, benim yaşım bu mekân için yeterli değildi ve tüm bunları geçtim burada olduğumdan kimsenin haberi yoktu. Yakalanıp, karakola gittiğim an olacakları düşünmek bile istemiyordum. Resmen bir ses olayın ciddiyetini anlamamı sağlamıştı.
Eğlenceleri yarıda kalmış insanların homurtularını duyuyordum. Enes’e baktığımda soğuk kanlılığını koruduğunu fark ettim. Sanki benim varlığımı unutmuştu ve her zamanki rutin kontrolün bitmesini bekliyormuş gibiydi. Sanırım Enes böyle bir insandı; hislerini istediği gibi dizginleyebilen, aklından geçenleri karşı tarafın okumasına izin vermeyen biri. Belli ki birinin yüzüne bakıp, gözünü bir kere bile kırpmadan yalan söyleyebilirdi. Bu düşünce nedense iyi hissettirmişti. Belki de benim varlığımdan da düşündüğüm kadar rahatsız olmuyordu ya da bana söylediği her şey aslında hissettikleri değildi. Hoş, bana ne hissediyordu ki…
“Sen!”
Az önceki sesin çok yakından geldiğini duyunca, sırtım bir yere çarpana kadar geri geri süründüm. “Barın kontrolünü yapacağım. Giriş nereden?” Buraya geçtiği an beni görecekti. Enes’e baktım, yumruklarının sıkılı olduğunu fark ettim. Panik bedenimi ele geçirmeden önce düşünmeye çalıştım. Aklım bütün hızıyla çalışıyordu. Polisin beni görmemesi için ne yapabilirdim? Bu saatten sonra kaçamazdım. O zaman… Saklanmalıydım ama nereye? Telaşla etrafa bakındım. Adım sesleri yaklaşırken arkamda aralık olan dolabı fark ettim. Yavaşça kapısını açtım. Tozlu birkaç şişe haricinde boştu. Zar zor sığabileceğimi düşünerek içene girdim. İçerideki toz birden havalandı. Öksürmemek için ellerimle ağzımı burnumu kapattım. Allah’ım ya. Tamam dolabı kullanmıyor olabilirsiniz ama insan arada bir tozunu alır ya! Kesin burada örümcek, kara Fatma falan da vardır. Düşüncelerimle ürperdim. Resmen tüylerim diken diken oldu.
“Bu dolaplarda ne var?”
Kalbim daha hızlı çarpmaya başladı. Sanki sakinleşmek nedir bilmiyordu. Adam tek tek dolapları kontrol etmeye başladı. Her sert dolap kapanışında irkiliyordum. Benim olduğum yeri açtığında ne yapacaktım? Bu kız neden burada dese ‘Şarap gibi kızım, yıllanmayı bekliyorum.’ diyecektim. Kapağın hafifçe açılmasıyla dehşetle iç çektim. Tüm toz ciğerlerime doldu. Öksürmemek için elimi daha sıkı bastırdım ama nefes alamıyordum.
“Başkomiserim, sokağın başında bir olay varmış. Şimdi bildirdiler.”
Gözlerim bulanmaya başladı. Daha fazla dayanamayıp nefes aldım ve bu hareketimle toz daha da ciğerlerime doldu. Sanırım havasızlıktan ölecektim. Allah’ım yardım et diye dua ederken kapak kapandı ve adım sesleri hızla uzaklaştı. Müziğin tekrar başlamasıyla kendimi dışarı attım. Kulağıma dolan yırtılmaya benzer sesi umursamadan öksürmeye başladım. Sanki ciğerlerimi kusmak istermiş gibi sesler çıkarıyordum. Nefes alma çabam başka bir öksürükle kesiliyordu. Soğuk soğuk terlemeye başladım. Bedenim titriyordu. Ellerimi yumruk yapıp sabit bir pozisyonda durmaya çalışırken öksürmeye devam ettim.
“Sen oraya nasıl girdin?”
Enes ne zamandır bu pozisyondaydı acaba. Resmen önümde çömelmiş, elleriyle yüzümü kavramaya çalışıyordu. Arkadan birilerinin su uzattığını gördüğümde bakışlarımı merakla beni izleyen barmenlere çevirdim. Allah’ım rezil olmuştum.
“İç şunu,” diyerek ağzıma dayadığı bardaktan yudum almaya çalıştım. “Enes, olayın asparagas olduğunu anladıklarında tekrar gelecekler biliyorsun.” Ne yani, sokağın başındaki olay oyun muydu? “Biliyorum,” diyen Enes’e baktım. Yoksa bu oyun onun başının altından mı çıkmıştı. Bir anda bakışları benimkilerle buluştu. Kaşları hafifçe çatılırken yanağımdaki eli saçıma kaydı. Ne yaptığını anlamaya çalışırken saçlarımın arasından bir şey aldı. Örümcek! Çığlık atıp hızla saçlarımı silkelemeye başladım. Bir yandan da “Başka var mı?” diye bağırıyordum.
“Oho… Yuva yapmışlar,” dediğinde tekrar çığlık attım ve daha hızlı bir şekilde saçlarımı karıştırdım. Duyduğum kahkaha sesiyle duraksadım. Enes’in o beyaz dişlerini göstererek güldüğünü gördüm. Kesin küçükken diş teli takmıştı. Yoksa bu kadar düzgün olmasının bir açıklaması yoktu. Ona dikkatli baktığımı görünce kahkaha atmayı kesti. Yüzü öyle hızlı ifadesizleşmişti ki, duygularını kontrol edebilmesine hayran kaldım.
“Polisler tekrar gelmeden, git.”
Her yanım toz içindeydi ve yavaş yavaş kaşınmaya başlamıştım. Öte yandan kalçamda bir soğukluk hissediyordum. Başımı arkama çevirdiğimde elbisemin yırtıldığını gördüm. Hızla çıktığım dolaba baktım. Lanet olasıca çiviler…
“Bu hâlde mi?”
“Hâlinde bir şey yok. Biraz tozlusun. Eve gidip yıkanınca bir şeyin kalmaz.”
Bunu o kadar umursamaz söylemişti ki sinir vücuduma dalga dalga yayılmaya başladı. “Eve nasıl gideceğimi de söyle de tam olsun!” Ne dediğimi anlamadığını hissedince utanarak elbisemin yırtık kısmını gösterdim. “Enes, geliyorlar.” Arkadaşının uyarısıyla ayağa kalkan çocuk hızla kollarımdan tutup beni tek seferde ayağa kaldırdı. Ellerim istemsizce yırtığın olduğu yere gitti. O sırada Enes, arkadaşının belinden çıkardığı önlüğü bana doladı ve “Yürü,” diyerek kolumu tuttu. Mekânın arkasına doğru ilerlerken “Canımı acıtıyorsun,” dedim ama o bana bir cevap vermek yerine sadece elini makul bir ölçüde gevşetti.
Arka kapıdan dışarı çıktığımızda buranın ufak bir otopark olduğunu gördüm. Enes kolumu bırakıp ceplerinde bir şey aramaya başladı. Bense bir yandan kaşınıyor bir yandan da oksijene açmış gibi temiz havayı ciğerlerime doldurmaya çalışıyordum. Enes’in bir yöne doğru yürüdüğünü görünce peşinden ilerledim. Park halinde duran bir motorun önünde durduğunda duraksadım. Belki kullanmasını bilmiyordum ama gerek annem ve babamın sevgisi gerekse Asal’ın ilgisi yüzünden motorlarla ilgili bilgim vardı ve bu motor kesinlikle barmenlikle alınabilecek fiyatta değildi.
“Motora mı bineceğiz?”
Bıkkınca arkasını dönüp “Evinize kadar kucağımda mı taşımamı isterdiniz küçük hanım?” diye sordu. Ev mi? Beni eve mi bırakacak? Bu hâldeyken eve nasıl girecektim? Bir an kapıda babamlarla karşılaştığımı düşündüm. Bu işin ne peşini bırakırdı ne de beni rahat…
“Ev olmaz,” dediğimde sorgulayıcı bir şekilde tek kaşı havalandı. “Bu hâlde eve gidemem. Babam…” diyordum ki alayla güldü. “Seni öldürür,” diyerek cümlemi tamamlamasıyla başımı salladım. Sıkıntıyla iç çeken Enes, ellerini belinin iki yanına koydu. Kaşıntım arttıkça tırnaklarımı daha sert bastırıyordum. Resmen her yanım kırmızı çizgilerle doluydu ve biraz daha zorlarsam kanaması an meselesiydi.
Enes düşünceli bir ifadeyle beni izledi. Sonra arkasını dönüp motordan kaskını aldı ve “Kaşınmayı bırak,” diyerek bana uzattı. Bir kaska bir Enes’e baktım. En sonunda kaskı kucağıma fırlattı. Neyse ki tutmamı gerektirecek bir durum olmadı ve kask kendiliğinden kucağıma düştü.
“Beni eve götürmeyeceksin değil mi?”
Kaskı başıma takarken Enes motora binip, çalıştırdı. Yine soruma cevap vermemişti. Kendi kaskını taktıktan sonra “Atla hadi,” deyince bir motorun yüksekliğine bir de üzerimdeki elbiseliğin kısalığına baktım. Enes sinirli bir iç çekerken “Çattık,” dedi ve elini sertçe uzattı.
“Bak ayağını şuraya koyup diğer ayağını –”
“Motora nasıl binileceğini biliyorum,” diyerek Enes’in elini ittirdim. Sadece bu elbiseyle nasıl binebilirim onu düşünüyorum diye düşünürken ayağımı söylediği yere koydum. Diğer ayağımı atarken tekrar bir yırtılma sesi geldi. Utançtan alev alev yandığımı hissederken motora oturdum.
Enes’in beline ellerimi koymak için uzatmıştım ki “Belimden tutulmasını sevmem. Arkadaki sırtlığı tutun,” dedi. Resmen ellerim havada birkaç saniye dikiz aynasından Enes’e baktım. O ise beni umursamadan motoru pedalından indirdi. Sabır dileyerek arkamdaki sırtlığa tutundum. Yavaşça otoparktan çıktık. An yola çıkmasıyla gazı kökledi. Ufak bir çığlık atıp daha sıkı tutundum. Araçların arasından hızla ilerlerken ellerim yaşadığım adrenalinden terlemeye başladı. Sırtlıktan ellerimin kaydığını hissedince “Biraz yavaş gidemez misin?” diye bağırdım ama Enes beni umursamadan gaza daha çok bastı. Motor değişik bir sesle kükreyince korkudan gözlerim dolmaya başladı. Biraz daha bu hızla giderse, düşecektim ve ben bu şekilde ölmek istemiyordum.
“Lütfen yavaşla.”
Bu sefer beni dinlemişti ve yavaşladı. Derin bir nefes aldım. Beklemediğim bir şekilde durunca etrafa bakındım. “Neden durduk?” diye sorarak tek katlı, bahçeli evlerle kaplı sokağa baktım.
“Geldik çünkü,” dediğinde “Nereye?” dedim. “Bana,” dediğinde gözlerim fal taşı gibi açıldı. Enes kaskını çıkartıp saçlarını karıştırdıktan sonra omzunun üzerinden bana baktı. Kafamda kask olmasına rağmen belli ki şu andaki şokumu yansıtıyordum. Ukala bir sırıtışla “Seni eve atacağım,” dediğinde nefesimi tuttum. Aynı bardaki gibi kahkaha attığını görünce yine benle dalga geçtiğini anladım. “Merak etme, sübyancı değilim,” deyip önünde durduğumuz evi gösterdi. “İçeri gir, yıkan.”
Eve doğru başımı çevirdim. Işık yanmıyordu ama Enes’in kalabalık bir arkadaş grubu vardı. Eminim ki, beraber kalıyorlardı ve içeride biri olabilirdi. “Kimse yok,” dediğinde telaşla Enes’e döndüm. Şu anda Hale’nin ne hissettiğini anlıyordum. “Anahtar kapının önündeki sansının altında.”
“Sen gelmiyor musun?”
Tekrar omzunun üzerinden bana baktı. “Sırtına kese yapmamı mı istiyorsun ufaklık?” diye sorduğunda o halimiz gözümün önünde canlandı. Yanaklarımın ısındığını hissederken “Hadi in,” dedi. Tekrar yırtılma sesi duymamak için dua ederek motordan indim. Kaskı kafamdan çıkartıp motorun üzerine koydum. “Çıkarken yine anahtarı aynı yere bırakırsın.” Gidecek miydi yani? Benimle içeri gelmiyordu. Hâlâ motordan da inmemişti. Giderse ben eve nasıl dönecektim? Burada taksi durağı var mıydı?
“Hadi,” dediğinde sorularımın hepsi ben de kalarak yürümeye başladım. Taş merdivenlerden yavaşça çıktım. Önüme çıkan saksıların altlarını kontrol etmeye başladım. Resmen belimi hissetmiyordum. Enes gibi biri, bu kadar çiçeği neden bahçesinde tutardı ki?
Anahtarı bulduktan sonra kapıyı açtım. Duvarda el yordamıyla ışığı aradım. Lambaları yakmamla dudaklarımın aralanmasına engel olamadım. Burası hiç bekar evi gibi değildi. Aksine sanki bir aile yaşıyordu. Öte yandan bu eşyaları sadece bardan kazandığı paralarla alabilmesi imkânsızdı. Bu çocuk barmenlik dışında ne yapıyordu?
Kapıyı ardımdan kapattım. Çantamı çıkartıp yemek masasına koydum. Bir süre salonda gözlerimi gezdirdim. Daha sonra banyonun olabileceğini düşündüğüm koridora girdim ve önüme çıkan ilk kapıyı açtım. Bingo!
Banyonun temizliği şaşkınlığımı daha da arttırırken lavabonun önündeki aynaya baktım. Çığlık atmamak için kendimi zor tutuyordum. Saçlarım karman çormandı, aralarında garip şeyler vardı, makyajım akmıştı… Ben Enes’in karşısında saatlerdir bu şekilde mi duruyordum? Belimdeki önlüğü çıkardım ve elbisemin durumuna baktım. Sanırım artık bir işe yaramazdı. Üzerimi çıkartıp elbiseyi çöpe attım. İç çamaşırlarımı silkeleyerek kenara koyduktan sonra küvete girdim. Suyu açıp, parmaklarımı duş başlığından gelen soğuk suyun altında kıpırdattım. Borular hüzünlü bir şarkı söylüyormuş gibi ses çıkarmaya başladı. Sanırım sıcak suyun gelmesi, sonsuza kadar sürecekti. Acaba annemler gelmiş miydi? Gelmedilerse bile Asal yokluğumu fark etmiş miydi? Hale beni kurtarmak için ne yapmıştı? En önemlisi kendini o Hacer zillisinden koruyabilmiş miydi?
Su ısınmaya başlayınca düşüncelerimden ayrıldım ve olabildiğince hızlı bir şekilde banyomu yaptım. Temiz olduğunu düşünmek istediğim havluya sarılıp küvetten çıktım. Elimle aynanın buğusunu altıktan sonra yansımama baktım. İşte bu kız tam anlamıyla bendim.
“Acaba kurutma makinası nerede?” Dolapları karıştırırken karşıma çıkan parfüm şişesini elime aldım. Pahalı bir markaya benziyordu. Kapağını açıp kokladım. Bir anda gözümün önünde canlanan Enes’le içimin sıcacık olduğunu hissettim. Telefonuma gelen mesaj sesiyle kendime gelirken az kalsın şişeyi düşürüyordum. Parfümü yerine koyup dolabı kapattım. Havluyu çekiştirerek salona döndüm. Kısa bir an çantamı nereye koyduğumu hatırlamaya çalıştım. Yemek masasının üzerinde olduğunu görünce koşarak elime aldım. Cep telefonumu elime aldığımda iki mesaj geldiğini gördüm. Arama olmaması her şeyin yolunda gittiğine işaret olmalıydı. En azından ben öyle düşünüyordum. Hızla mesajlara girdim. İkisi de Hale’dendi. Biri nerede olduğumu soruyordu. Son gelen mesaj ise, Asal’ın Hacerleri evden kovduğunu, evi topladıklarını, bir an önce dönmemi söylüyordu. Ne olmuştu? Onu bırak Hacer eve döndüğünde bizimkiler kalkması gerektiğini hatırlayacaktı. Allah’ım bir an önce eve gitmeliydim. Telaşla telefonumu çantama tıktım. Koşar adım banyoya döndüm ve kurulanıp iç çamaşırlarımı üzerime geçirdim. Kafama şimdi dank eden şeyle birkaç saniye dona kaldım.
Üzerime ne giyecektim?
Düşünmeye çalıştım. Asal’ın tişörtleri nasıl bana elbise gibi oluyorsa, Enes’inkiler de olurdu. Sorun eder miydi? Gittiğine göre nereden görecekti ki… Koşarak koridordaki odalara girdim. Hangisi Enes’inkiydi? Üçüncü kapıyla aradığım adrese geldiğimi anladım. Her şey siyah, oda iç karartıcıydı. Sigara kokusu resmen eşyalara sinmişti. Bir an bu kadar sigara içen birinin dişlerinin nasıl o kadar beyaz olabileceğini düşündüm. Yatağı alıştığımın aksine tekliydi ve etrafı kitaplarla çevriliydi. Bu kadar kitabı gerçekten Enes mi okumuştu?
Dolabını açıp elime geçen ilk tişörtü üzerime geçirdim. Düşündüğümden daha da uzun olmuştu. Bu çocuk Asal’dan daha mı yapılıydı? Öyleydi tabi, görmedin mi kızım kaslarını. Kafan kadar…
Aynanın karşısında parmaklarımı tarak yaparak karışmış saçlarımı birbirinden ayırdım. Acaba taksi bulabilecek miydim? Saçımı kurutmakla zaman kaybetmek istemediğim için koşarak salona döndüm. Çantamı takıp evden çıktım. Son anda anahtarı unuttuğumu hatırladım ve kapı kapanmadan durdurdum. Anahtarı masadan alıp evden çıktım. Alelacele kapıyı kilitledikten
sonra aldığım saksının altına geri koydum. Koşarak merdivenlerden inerken kapının önünde duran motorla duraksadım. Gitmemiş miydi? Bahçeden çıktığımda Enes’in bahçe duvarına yaslanıp sigara içtiğini gördüm.
“Sen gitmedin mi?”
Başını telefonundan kaldırıp ‘Salak mısın?’ der gibi bakınca sorduğum sorunun gereksizliğini anladım. “Yani şey, içeri girmeyince ben seni-”
“Rahat et diye girmedim.”
Enes cümlemi ağzıma tıkmıştı ama beni şok eden şey bu kadar düşünceli olmasıydı. Gözleri üzerimde gezinirken “Üzerindekini bir yerden hatırlıyorum,” dedi. Bakışlarımı kendime çevirdim. Lanet olsun. Tekrar Enes’e baktığımda kızıp kızmadığını anlayamıyordum. “Ben, şey, elbisem-”
“Atla hadi. Seni evine bırakalım.”
Enes sigarasından son bir nefes alıp, izmaritini fırlattı. Dumanı dışarı üfleyerek motoruna doğru yürüdü. Kaskı başına geçirirken “Evin nerede?” diye sordu. Adresi bilmiyordum ki, şoför sağa sola götürdüğü için de etrafa dikkat etmemiştim. Aklıma gelen yerlerle çat pat adresi tarif ederken Enes’in tek kaşı havaya kalktı.
“Bir insan evinin adresini nasıl bilmez ya?”
Gururum incinirken “Biliyorum işte,” dedim. “Sen git, ben tarif ederim demek, bilmek mi? Oradan bakınca taksici gibi mi duruyorum?” Bir iyilik yapacaktı. Bir ağzıma sıçmadığı kalmıştı. Kaşlarımı çatarken “O zaman beni bir taksi durağına bırak,” dedim. Baştan aşağı beni bir kere daha süzdü. Onun bu bakışları yanaklarımın alev alev yanmasına neden oluyordu.
“Tak şu kaskı ve bin. İyi kötü neresi olduğunu anladım. Yaklaşınca da sağ sol dersin.”
Başımı tamam anlamında sallarken kaskı başıma geçirdim. Motora binip sırtlığa tutunmaya çalışırken Enes kolunu arkaya doğru uzattı. Eliyle koymuş gibi beni bulup ellerini belime yerleştirdi ve beni sert bir şekilde kendine çekti. Göğsüm kaslı sırtına çarpında tepki olarak nefesim kesildi. Ellerimi bulup beline sararken “Ama sen az önce demiştin ki-” diyordum ki motoru çalıştırdı. “Yeterince geç kaldım. Yavaşla diye carlamanı çekemeyeceğim.”
Yola çıktık. Belli bir yere kadar Enes getirdi, daha sonra da ben hatırladığım kadarıyla evi tarif ettim. Evin geldiğimizi anladığımda Enes’in sırtına vurdum. “Burada dur.” Enes yavaşlayıp durdu. “Burası mı evin?” diye sorarken hızla motordan indim. Etrafı kolaçan ederek kaskı çıkarırken “Hayır, şu ilerideki,” dedim. Enes bakışlarını gösterdiğim yere kaydırdı. Evin etrafında korumalar gözükmüyordu ama her an her yerden çıkabilirlerdi. İçeri nasıl gireceğimi düşünürken aklıma bir fikir geldi. Heyecanla Enes’e döndüm. “Biliyorum çok oldum ama son bir iyilik daha isteyebilir miyim?”
“İlk kez rica ettiğinin farkında mısın?” Beklentiyle ona baktığımı gördüğümde sıkıntıyla nefesini dışarı üfledi. “Son!” dediğinde hızla başımı salladım. “Neymiş?”
Arkamı dönüp evin girişini işaret ettim. “Orada birkaç koruma var,” dediğimde Enes gösterdiğim yere bakarak “Ee?” dedi.
“Onları oyalamanı istiyorum.”
Yüzü sorgulayıcı bir ifadeyle kaplandı. “Şey ben evden gizlice çıktım. Şu anda hasta bir şekilde, uyuyor olmam gerekiyordu.” Enes’in kaşları çatıldı. Gece hayatı için evden kaçtığımı düşünmemesi için savunmaya geçtim. “Ya benim bu gece oraya gelmemdeki amaç, senden özür dilemekti. Daha doğrusu arkadaşından. Babamın yaptıkları için.” Enes’in gözleri kısıldı. Doğru söyleyip söylemediğimi anlamaya çalışıyor gibiydi.
“O gün olanlar için özür dilerim.”
Bu çocuğun üzerimdeki etkisi inanılmazdı. Saçmalıklarım haricinde onun yanında olgunmuşum gibi hissediyordum. Birinden özür dilemiştim ve bu benim için bir ilkti.
“Bir daha karşıma çıkma,” diyerek kaskı kucağına alan Enes, gaza bastı. Saniyeler içinde yanımdan ayrılmıştı. Öylece, o karanlığın içinde kalmış, uzaklaşan motorun ardından bakıyordum. İçeri nasıl gireceğimi hesaplamaya çalışırken Enes’in ani bir frenle durduğunu gördüm. Tam bizim kapının önünde! Temkinli bir şekilde eğilerek yürümeye başladım. Enes’in ne konuştuğunu duyamıyordum ama korumaların dikkatini çektiğini görebiliyordum. Adamlar Enes’e doğru yaklaşırken arkalarının dönüklüğünü fırsat bilip aralık olan kapıdan içeri girdim. Koşar adım ilerlerken omzumun üzerinden arkama baktım. Kaçamak bakışını yakaladığım Enes’e gülümsedikten sonra eve doğru koşmaya devam ettim. Sanırım bir kez de teşekkür etmek için de karşına çıkacağım Enes Bey…
Yorumlar
Yorum Gönder