87'nin Laneti - 3. Bölüm

 


ROBERT

Yosun rengini andıran o derin yeşil gözlerine bu kadar yakınlıktan bakarken, zihnimdeki tüm kırık parçalar birleşiyor, taşlar büyük bir gürültüyle yerine oturuyordu. Onu partinin gürültüsü içinde ilk anda hatırlamamış olabilirdim ki bunun için haklı nedenlerim vardı ama onunla geçen tek bir saniyeyi, ruhuma kazınan tek bir anı bile unutmamıştım. 

Unutmak, kendimi inkâr etmek olurdu.

Seneler önce, onu ilk gördüğüm an bir telefon ekranının titrek ışığındaydı. Saçları gökkuşağı renklerinde parlıyordu; sahne ışıklarının altında çılgın bir solist gibi devleşmiş, okulun açılış günü konserinde tüm meydanı inletmişti. Sesi ve yaydığı o saf enerji, hayatımda gördüğüm en ham, en güçlü şeydi. Onu bir dakika, sadece bir dakika daha fazla izleyebilmek için Tommy’ye nasıl yalvardığım, o ekrana nasıl kilitlendiğim dün gibi aklımdaydı.

Minnesota’ya gelip Elsa ile o sürprizi yaptıkları günü nasıl unutabilirdim? Yüz yüze ilk tanışmamızda saçları parlak bir turuncuya bürünmüştü; tıpkı kişiliği gibi kışkırtıcı ve sıcaktı. Beni her fırsatta iğneleyen, o keskin zekasıyla ördüğü savunma duvarlarını unutmam mümkün değildi. 

Ertesi gün onu o barda sızmış halde buluşumu, babasının ihanetini, ailesinin paramparça oluşunu hıçkırıklarla omzumda anlatışını, kollarımın arasında uyuyakalışını... Bir gün hafıza kaybı yaşasam bile hatırlayacağım değerdeki anılardı. Onu otele götürürken üzerime kusmasını bile bir madalya gibi taşımıştım. İç çamaşırlarıyla onu banyoda yıkarken, o turuncu saç boyasının suya karışıp her yanımızı nasıl boyadığını, saç tellerini sanki dünyanın en kıymetli ipeğiymiş gibi tek tek tarayıp yatağına yatırışımı unutmamıştım. O gece, o yarı baygın haliyle bana o renklerinin hikayesini fısıldamıştı ve ben o sızana kadar tek bir kelimesini bile kaçırmamak için can kulağıyla onu dinlemiştim.

Ertesi gün uyandığında hiçbir şeyi hatırlamadığı için duyduğu o huzursuzluğu, attığı o tedirgin mesajı, neredeyse tüm gün mesajlaşmamızı, maç sırasında ara ara gözümün önünde gökkuşağı rengindeki saçlarına takılışını, iyi olup olmadığını anlamaya çalışırken kaçırdığım pasları, yine de kazanmamızı ve benim soluğu yine onun yanında alışımı, hatta ve hatta galibiyet sevincimi paylaştığım tek kişinin o oluşunu... Bunların her biri mıh gibi aklıma kazınmıştı. Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin o günlerden hiçbir şey kaybetmemişlerdi. O gece, Big Mike’ın evindeki galibiyet kutlamamızdaki çılgın eğlencelerimizi, tekliflerimi kabul edişindeki o çılgın teslimiyeti... Gözümün ondan, o yeşil derinlikten başka kimseyi görmeyişini unutmamıştım.

Fakat unutmadığım, unutamadığım bir şey daha vardı; beni o zehirli bedduayı etmeye iten, içimdeki o sarsılmaz güveni yerle bir eden o an.

“Bakire değilim.”
“Sanmıyorum…” 
“Allah aşkına… Bu konuda yalan söyleyecek durumum yok, değil mi? Bana baksana, oradan bakıldığında uslu bir kız gibi mi duruyorum?”
“Bence öylesin.”
“Değilim ve sözüme inanmıyorsan, bakire olmadığımı anlayacağın bir yol biliyorum.” 

Ona inanmıştım ya da belki de o anın büyüsüyle inanmak işime gelmişti. Ancak o aşılmaz engelle karşılaştığım, zamanın ve mekânın birbirine girdiği o ilk saniyede, dünya başıma yıkılmıştı. 
Bakireydi.
Bunu hissettiğim an, sanki damarlarımdaki kan buz kesmişti ve durmuştum. Ben, dışarıdan bakıldığında her kadınla, her koşulda birlikte olabilecek kadar kuralsız, pervasız bir adam gibi görünebilirdim ama kimsenin ‘ilki’ olmanın, bir kadının hayatındaki o geri dönülmez eşiği ilk geçen adam olmanın sorumluluğunu taşıyacak kadar güçlü değildim. O yük, omuzlarımdaki tüm o Amerikan futbolu kariyerinden, koçların hırslı bağırışlarından, kulüplerin milyon dolarlık baskısından ve sırtımdaki 87 numaranın o meşhur lanetinden çok daha ağırdı.

İlkler unutulmazdı ama ben kimsenin ‘ilk’indeki başrol olmak istemiyordum. Çünkü benim dünyamda ilkler; başlangıçları değil, bitişleri temsil ederdi.

Ben babam değildim ve hayatımda olan bir kadının da göz göre göre annem gibi birine dönüşmesini, o yıkıcı döngünün bir parçası olmasını asla istemiyordum. Annemin babama bakarken gözlerinde gördüğüm o gizli nefretin, bir başkasında sebebi olmak istemiyordum.

“Senin yüzünden.”
“Eğer sen olmasaydın…”
“Keşke o gece hiç yaşanmasaydı…”

Kendimi bildim bileli aile içinde yaşanan her kavga, bu zehirli cümlelerden biriyle biterdi ve her seferinde namlu bana dönerdi. Annem ve babamın o meşhur ‘ilk’lerinin sonucu olarak dünyaya gelmem, annem tarafından her öfke anında bir lanet olarak adlandırılıyordu.

Kavga biterdi, kapılar çarpılırdı, sesler kesilirdi ama o sözlerin ağırlığı bir kurşun gibi ruhumda kalırdı. Babamla aralarındaki her uçurum, ona göre benim yüzümdendi. Evdeki o buz gibi huzursuzluk, sadece benim varlığımın yarattığı bir yan etkiydi. Hatta annemin babamı başka adamların kollarında aldatması bile, onun gözünde benim ardımdan perçinlenen o mutsuz evliliğin, kaçamadığı o mahkumiyetin bir sonucuydu.

Ben, onların gençlik hatasının, kaçamadıkları o vicdan azabının ete kemiğe bürünmüş haliydim. Bir aşkın meyvesi değil, bir mecburiyetin kanıtıydım.

Fakat bunu yalnızca dört duvarımızın içindeki bizler biliyorduk. Dışarı çok güzel rol yapan ailem yüzünden yalan, benim bu hayattaki en ince, en keskin çizgim olmuştu. Bunu Tuana’ya daha ilk tanıştığımızda, ruhumun o paslı kapılarını biraz olsun aralarken açıkça söylemiştim. Ona zayıflığımı değil, sınırımı göstermiştim.

Yine de o, bana dürüstlüğün o saf çıplaklığıyla gelmek yerine, sahteliğin o ucuz ve parlak maskesini takmayı tercih etmişti. En savunmasız olduğumuz, tüm maskelerimizin ve zırhlarımızın terli bir tenle yerle bir olduğu o kutsal gerçeklik anında, beni o devasa yalanla darmadağın etmişti.

Ben ki… Hayatımda ilk kez birine kapılarımı ardına kadar açmıştım. O bana karşı dürüst olduğunu sandığım o kışkırtıcı şeffaflığıyla geldiği için, ben de ona tüm çıplaklığımla, o zırhsız çocuk halimle açık olmuştum. Ailemden bahsetmiştim ona. Annemden, babamdan, nasıl bir sahteliğin içinde büyüdüğümden… 

Annemin ben henüz beş yaşındayken, arkasına bile bakmadan gidişinden bahsetmiştim ona. O gidişin ardında bıraktığı o sağır edici sessizliği ve bizim o enkazın altından el yordamıyla nasıl çıktığımızı anlatmıştım. Bunları ona sadece dertleşmek için söylememiştim; sırf ona “Her şey geçecek, belki tam anlamıyla düzelmeyecek ama onunla yaşamayı da öğreneceksin,” inancını aşılamak için, kendi yaramı ellerimle açıp ona göstermiştim. Ona o gece, ruhumun en korunaklı köşesinde sakladığım serçe parmak yeminini vermiştim ve bu... bu benim için dünyadaki her türlü kupadan, her türlü başarıdan daha özeldi.
Çünkü ben, o narsist ve pırıltılı dünyanın içinde yaşayan ama sevdikleri haricinde kimsenin eline temas etmeyen o mesafeli adamdım. Serçe parmak ise benim için sadece bir uzuv değil, kutsal bir mühürdü.
Annem, o gün bizi bir daha asla aramamak üzere terk edip gitmeden hemen önce son kez elimi tutmuştu.

 O temasın sıcaklığı değil, bıraktığı o buz gibi terk edilmişlik hissi zihnime kazınmıştı. Kendimi öylesine berbat, öylesine bir eşya gibi kullanılmış ve bir kenara atılmış hissediyordum ki, o günden sonra kimseyle el ele tutuşmamıştım. Benim için parmaklarımın bir başkasının parmaklarına dolanması, o günkü o zavallı, savunmasız ve her şeyden habersiz çocuğun acısını, o çaresiz bekleyişini tetikliyordu.

El ele tutuşmak, benim lügatimda teslim olmaktı. Zırhlarını indirmek, “Sana güveniyorum ve beni incitmene izin veriyorum” demekti. Ben seneler önce o gece, o yatak odasında sadece bedenimi değil, o küçük çocuğun kırık dökük güvenini de Tuana'nın avuçlarına bırakmıştım. Parmaklarımız birbirine kenetlendiğinde, o kutsal yemini bozup ona teslim olduğumu haykırıyordum sessizce.

İşte bu yüzden, o yalanı öğrendiğim an hissettiğim şey sadece bir hayal kırıklığı değildi; sanki annem o kapıdan ikinci kez çıkıp gitmiş, ben de yine o beş yaşındaki çocuk gibi darmadağın kalmıştım. Tuana, bana sadece yalan söylememişti; benim teslimiyetimi, o en özel "ilk" temasımı bir sahtelikle lekelemişti.

Lanet kere lanet!

Şu an bunları düşünmenin, o eski yaraları deşip zihnimde yeniden kanatmanın hiçbir anlamı yoktu. Öfkeyle arkamı dönüp gitmek, 3.5 yıl önce yaptığım o büyük kaçışı tekrarlamaktan başka bir işe yaramayacaktı. Karşımdaki kız, seneler önce o yatak odasında bana yaşattıklarının, o sarsıcı yalanın bedelini sanki her gün, her saat fazlasıyla ödemişti. Ona o gece bir zehir gibi fırlattığım son sözlerimi, ağır bir lanet gibi üzerine giymiş, ruhuna sarmalamıştı.

O hatırladığımdan, o Minnesota gecelerindeki cıvıl cıvıl halinden çok farklıydı. Renksizdi. İskelet diyebileceğim kadar zayıftı. Hastalıklı bir zayıflık ve sanırım ben bu hastalığın ne olduğunu biliyordum. Bakışları o kadar boştu ki, sanki içinde bir yerlerde o eski Tuana’dan eser kalmamış, sadece nefes alan bir gölgeye dönüşmüştü.

“Bir şey söylemeyecek misin?”

Tuana’nın gözlerimin içine, bir celladın son sözünü bekler gibi beklentiyle baktığını ancak konuştuğunda fark edebilmiştim. Söylemeliydim; senelerdir içimde tuttuklarımı, o ilk ve son teslimiyeti yüzüne vurmalıydım ya da belki de sadece susmalıydım. Konu o olduğunda hiçbir şey kulağa net gelmiyor, tüm zekâm bir sis bulutunun içinde kayboluyordu.

Tuana gözlerimin içine birkaç saniye daha, ruhumu okumaya çalışırcasına baktı. Sonra pes eden, yorgun bir nefes alırken “Her neyse,” diye mırıldandı ve titreyen elleriyle çantasından telefonunu çıkardı. Ekranın ışığı yüzündeki o solgunluğu daha da belirginleştiriyordu. Uber çağırmak üzere olduğunu, bu gecenin de bir ‘yarım kalmışlık’ olarak tarihe gömüleceğini fark ettiğim an, içimdeki o dürtü dizginleri ele aldı. Bir şey yapmalıydım. Onu bu halde, bu karanlıkta gönderemezdim.

“İçeri gelmek ister misin?”

Tuana bir anda duraksadı. Buz kesmiş parmakları havada asılı kaldı. Gözlerinde bir anlık bir tereddüt, eski bir parıltı görür gibi oldum ya da belki de görmek istedim. Düşüncelerimi gizlemek için yüzüme taktığım o kibirli, umursamaz maskeye sığındım.

“Sonuçta benim partime geldin. Misafirimin eğlendiğine emin olmadan onu böyle apar topar göndermek, Tucker adına leke sürebilir,” dediğimde dudaklarından alaycı ama bir o kadar da acı dolu bir kıkırtı döküldü.

“Senin partine geldim…”

Benim kurduğum cümleyi bir yankı gibi tekrarladı ama ses tonu, okyanusun dibindeki bir enkazdan yükselen fısıltı kadar kırgındı. Başka bir şey söylemeden, o yosun yeşili gözlerini, sanki içimdeki tüm sırları deşmek ister gibi üzerime dikti.

“Benim aksime… sen hiç değişmemişsin Rob.”

Yanılıyordu. Hem de nasıl... 3.5 yılda binlerce kez değişmiş, binlerce kez yıkılıp yeniden ayağa kalkmıştım ama şu an, onun o savunmasız, renklerinden arınmış halini görmüşken, benim de ne kadar mahvolduğumu bilmesini istemiyordum. 

Zayıflık, bu dünyada verilecek en büyük açıktı. 

Hafifçe gülümsedim ama bu gülümseme gözlerime ulaşmadı, sadece dudaklarımın kenarında donmuş bir jest olarak kaldı. O da gülümsedi ama onunkisi daha çok bitmiş bir savaşın ardından geriye kalan o yorgun teslimiyete benziyordu.

“Bunun için sevindim,” dedi, sesimdeki o sahte soğukkanlılığı koruyarak. “En azından birimiz hala iyi.”

Onu bu şekilde gönderme Rob. Belli ki konuşmaya ihtiyacı var. Konuşmanıza… 

İçimdeki o bastırılmış ses, kalabalığın gürültüsünü delip geçti. “İçeri gelmek ister misin?” diye sordum tekrar. Bu sefer sesimdeki o kibirli tınıyı, o sahte pırıltıyı tamamen sildim. Tuana’nın biçimli kaşları hafifçe çatıldı, sanki bu yeni ses tonumun neresine saldıracağını bilemiyor gibiydi. 

“Biraz konuşuruz. Hem Tommy seni gördüğü için fazlasıyla mutlu olacaktır.”

“Tommy burada mı?”

Gözlerinde anlık bir parıltı belirdi. Tommy, bizim o karmaşık geçmişimizin en temiz sayfasıydı. İtiraf etmem gerekiyordu ki onun adını duyduğu andaki heyecanını kıskanmıştım. Birazcık… Belki de gökyüzü kadar. Bonaylarcasına sallarken “Jessica ile odasında,” dedim. Ancak kelimeler ağzımdan çıktığı anda zihnimde şimşekler çaktı. 

Siktir! Bunu söylememeliydim. 

Tuana’nın gözleri açıldı, yüzündeki şaşkınlık anlık bir tepki olsa da etkisi derindi. “Ah…” derken hızla o ifadeden sıyrıldı, profesyonel diyebileceğim bir ‘beni ilgilendirmez’ maskesi takındı. Fakat “Rahatsızlık vermeyeyim,” derken bile zihninden bu yeni bilgiyi nasıl işleyeceğini, konuyu arkadaşına nasıl açacağını tarttığına emindim. O an, korumaya çalıştığı dostluk ile aramızdaki bu garip çekim arasında sıkışıp kalmıştı.

“Vermezsin.”

Tam o sırada, gri bir sedan sokağın köşesinden dönüp tam önümüzde durdu. Gecenin sessizliğini bozan o çiğ motor sesi, aramızda kurmaya çalıştığım o ince ve kırılgan köprüyü havaya uçurdu. Farların ışığı aramızdaki boşluğu yırtıp geçti.
Tuana, bakışlarını benden kaçırıp gelen arabaya sabitledi. Pes eden, her şeyi zamana bırakan derin bir iç çekti. “Başka zaman Rob,” dedi; sesi o kadar alçaktı ki dudaklarını okumasam sokağın gürültüsünde kaybolup gidecekti. 

“Sen de daha fazla partinden uzak kalma. İyi eğlenceler.”

Bu gecenin eğlencesi çoktan bitmişti. Tuana arabanın kapısını açtığında, o tanıdık ama artık çok uzaklaşmış, lavanta ve gece karışımı kokusu son kez genzime doldu. Hiçbir şey söyleyemediğim, onu bir kelimeyle bile durduramadığım o saniyede, 3.5 yıl önceki o felç edici acizliğim tekrar nüksetti. 
Koltuğa yerleşti, kapıyı kapattı ve camın arkasından bana son bir kez baktı. O bakışta ne eski bir nefret vardı ne de sönmemiş bir sevgi; sadece devasa, buruk ve yorgun bir kabulleniş vardı. ‘Bizden bir şey olmazmış’ diyen bir bakıştı…

Araba yavaşça hareket edip sokağın karanlığında, kırmızı stop lambalarıyla birlikte kaybolana kadar yerimden kıpırdayamadım. O kırmızı ışıklar gözden kaybolduğunda, sanki hayatımdaki son renk kırıntısı da sönmüş gibi hissettim. Buz kesmiş ellerimi ceplerime soktum ve arkamdaki gürültülü, sahte, kahkaha dolu eve doğru döndüm. 

Kapıdan içeri girdiğim an, kalabalığın arasından sıyrılıp mutfak tezgahının üzerine tünemiş, elindeki bardağı havaya kaldırarak ritme ayak uyduran o sarışın kız dikkatimi çekti. O kız... Tuana’nın buraya beraber geldiği ve ayrılmadan önce yanına gittiği, ona bir şeyler fısıldadığı kişiydi. O an zihnimde parlak, keskin bir ışık yandı. Belki de kaybettiğim o gökkuşağının izi, bu kızın kelimelerinde saklıydı. Aradığım cevaplar onda olabilir miydi? 

Bunu anlamanın bir yolu vardı.

Hızla ona doğru ilerledim, kalabalığı sert omuz darbeleriyle yararak yol açtım. Yaklaştığımı hissetmesiyle bakışlarını bana çevirdi. Gözlerinde anında parlayan o avcı hayranlığını ve dudaklarına yerleşen davetkar, ıslak kıvrımı tanıyordum. Bu, 87 numaranın şöhretine ve cüssesine her gün sunulan o sıradan, ucuz bakıştı.

“Aşağı in.”

Sesimdeki emir kipi, müziğin baslarını bile bastıracak kadar otoriterdi. Komutumu ikiletmeden, sanki bir büyüye kapılmış gibi tezgâhtan aşağı süzüldü. Hafifçe sendeledi ama hemen toparlanıp karşıma dikildi. Ona tezgâhı kirlettiği için kızacağımı düşünmüş gibi “Temizlememi ister misin?” diye sordu; sesi cilveli bir meydan okumaydı. Sonra beni gevşetmek, zırhlarımı kırmak istercesine bir adım daha yaklaştı. “Ya da istersen daha da fazla kirletebiliriz,” diye ekledi, uzun kirpikleri arasından bana bakarak.

Mesafeyi tehlikeli bir boyuta indirdim. Üzerine doğru eğilip onu tezgahla göğsüm arasına hapsettim. Bu yakınlık onu daha da cesaretlendirdi. Anında elini serbestçe göğsüme koydu; parmak uçlarını, sanki bir piyanonun tuşlarında geziyormuşçasına kumaşın üzerinde hafifçe dolaştırdı.

“Bu evet demek mi?” diye fısıldadı, nefesi boynumu yalayıp geçerken.

Vücudunu bana doğru hafifçe eğdiğinde, parfümünün o yapay, insanı boğan şekerli kokusu burnuma doldu. Başka bir zaman, başka bir ruh halinde olsam, bu tanıdık flörtöz hamleye alışılmış bir kibirle ve belki de bir gecelik bir eğlenceyle karşılık verebilirdim. Ama şu an, parmaklarımın ucunda hala Tuana’nın buz kesmiş bileğinin sızısını hissederken, bu temas sadece bir gürültüden, tenimi kirleten bir temastan ibaretti.

Kızın elini, nazik ama geri dönülmez bir sertlikle göğsümden çekip indirdim. Bileğini kavradığımda gözlerindeki o kedi gibi kısılan ifade anlık bir şaşkınlığa bıraktı yerini. Bakışlarımı doğrudan onun göz bebeklerine diktim.

“Flörtünü başka bir kişiye sakla,” dedim, sesimdeki buz gibi soğukkanlılığı koruyarak. “Seninle konuşmamız gereken bir konu var. Daha doğrusu biri…”

Kız hafifçe bozulsa da tüm ilginin hala kendi üzerinde olması egosunu beslemeye yetmişti. “Ah, bu kadar ciddi olacağını düşünmemiştim,” diyerek bardağından uzun bir yudum aldı ve sırtını tezgâha yasladı. 
“Seni dinliyorum. Konu nedir?”

“Tuana,” dedim. İsmini telaffuz etmek bile boğazımda, yutkunmama engel olan bir yumruya sebep olmuştu. “Onun hakkında bildiğin her şeyi bana anlatacaksın. En ince ayrıntısına kadar.”
Kızın yüzündeki o flörtöz gülümseme yavaşça dondu. 

“Sen… Tuana’yı nereden tanıyorsun?”

“İşte bende tam olarak sana bunu sormak istiyorum.”

Kızın gözleri kısıldı. Zihninde bir şeyleri ölçüp tarttığını, bu bilginin değerini biçmeye çalıştığını görebiliyordum. Birkaç saniye süren o sessiz hesaplaşmanın ardından, yüzündeki ifade kurnaz bir pazarlıkçı edasına büründü. Bardağını yavaşça kenara bıraktı ve kollarını göğsünde bağlayarak silikon gibi duran göğüslerini gözüme sokmak için dekoltesini kullandı.  

“Peki,” dedi, sesi şimdi bir ticaret anlaşması yapıyormuşçasına mesafeliydi. “Bundan benim kazancım ne olacak? Bilirsin, bilgi en pahalı hazinedir.”

“Ne istersen,” dedim ruhsuzca. Gözüm kararmıştı; Tuana’nın o solgun halinin, o sönmüş ferinin ardındaki sebebi öğrenmek için şu an sahip olduğum her şeyi, hatta belki de o lanetli 87 numaralı formayı bile masaya koyabilirdim.

“Seni dersem…” dedi, işaret parmağını tekrar göğsüme uzatıp hayali bir çizgi çizerek. Bakışları dudaklarımdan gözlerime tırmandı. 

Hah… Neden buna hiç şaşırmamıştım? Dünyadaki her şeyin bir bedeli vardı ve benim bedelim genellikle bu oluyordu. Ama şu an tenimin ya da gururumun hiçbir önemi yoktu. Tek bir gerçeğe açtım: Tuana.

“Ona, beni anlattıklarınla ne kadar tatmin ettiğine göre karar veririz,” dedim, sesimdeki tehlikeli, karanlık tınıyı her bir hücresinde hissetmesini sağlayarak. “Dilini güzel kullansan iyi olur sarışın. Çünkü eğer karşıma geçip bana zaten bildiğim şeyleri anlatırsan veya vaktimi boşa harcarsan, bu evden hayal kırıklığıyla ayrılan tek kişi sen olursun. Ve inan bana, Robert Michael Tucker’ı hayal kırıklığına uğratmak istemezsin.”

Yorumlar

  1. “Ve inan bana, Robert Michael Tucker’ı hayal kırıklığına uğratmak istemezsin.” Ah rob.. sen başka bir şeysin adamım🫠❤️‍🔥

    YanıtlaSil
  2. Yolları uzun ama herşeye rağmen sağlam temeller atıp 3.5 yılı telafi edecekler bence, serçe parmak sözü🫠🫠🫠

    YanıtlaSil

Yorum Gönder