87'nin Laneti - Alıntısı 😎
Tuana makyajındaki son rötuşları yaparken, ben yatağın kenarına çökmüş, hayatımın en kritik, en amansız taktiksel hazırlığını yürütüyordum. NFL scoutlarının karşısına çıkarken bile bu kadar ince elenip sık dokunmuş bir strateji kurmamıştım. Fakat dikkatimi dağıtan, odaklanmamı engelleyen o ölümcül, ritmik ses yüzünden zihnim sürekli dağılıyordu.
Tak. Tak. Tak.
Zemine her vurduğunda odanın içinde yankılanan o incecik, insafsız topuk sesleri, Tuana her hareket ettiğinde göğüs kafesime birer balyoz gibi iniyordu.
Onları kutusundan ilk çıkardığı an verdiğim o saf dehşet dolu tepkiyi fazla abartılı bulmuş olacak ki aynadan bana ters bir bakış fırlatıp, "Sadece birazcık yüksek Rob, abartmasan mı gıcık?" demişti. Tanrı şahidim olsun, abarttığımı düşündüğü o ayakkabılar, mühendislik harikası birer mimari yapı ile Orta Çağ’dan kalma bir işkence aletinin kusursuz bir birleşimi gibiydi. En az on beş santimlik, ucu iğne gibi sivri iki parça cehennem odunu...
Bu gecenin senaryosunu, ligdeki en güçlü rakibimizin hücum varyasyonlarından çok daha iyi biliyordum. Maç analizi netti. Gecenin ilk otuz dakikası, o topukların verdiği yalancı özgüvenle, "Rob, bak! Neredeyse boylarımız eşitlendi ve bacaklarım daha ince gözüküyor. Harika değil mi?” cıvıldamalarıyla geçecekti. Birinci saatin sonuna doğru tempo yavaşlayacak, replikler "Sana tutunsam olur mu? Şurada birazcık otursak mı?" serzenişlerine dönecekti. İkinci saatin başı ise kaçınılmaz sondu; acı doruğa ulaşacak ve o mühürleyici cümle dökülecekti: "Ayaklarımı hissetmiyorum Rob, hâlâ orada olduklarına emin misin? Lütfen bana ayakkabılarını ver… Yalvarırım.”
Daha önce bu filmi çok kez izlemiş, o soğuk kaldırımlarda takım elbisenin altına giydiğim kunduraları birine verip, kendim çoraplarla yürümüştüm. Tuana’nın da diğer kızlardan ya da kendi geçmişinden farklı davranacağını sanacak kadar toy bir çaylak değildim artık.
Bu sefer hazırlıksız yakalanmaya, o elit davette rezil olmaya zerre niyetim yoktu. Bu gece, bu şehrin görüp görebileceği en büyük bağış gecesiydi. Tüm büyük kulüpler, federasyon yetkilileri, koçlar, Amerikan futbolunun ülkedeki en elit isimleri, sponsorlar orada olacaktı. Benim her an tetikte, her an jilet gibi sarsılmaz ve karizmatik durmam gerekiyordu.
Gözlerim yerde, yatağın hemen altındaki karanlıkta duran o gizli silahlara kaydı: Tuana’nın peluş, yumuşacık, pofuduk ev terlikleri. Pembe olmaları şu an sadece bir detaydı. Tanrı affetsin, bu gecenin benim adıma güzel bitmemesi için bu illegal hamleden başka çarem yoktu.
Omzumun üzerinden başımı hafifçe geriye doğru çevirip durumu kontrol ettim. Tuana maskarasını sürmek için aynaya neredeyse yapışmış durumdaydı; nefes bile almıyordu. Yani en fazla doksan saniyem vardı.
Siktir, bunu düşünürken seksen yedi saniyem kalmıştı.
Hızla takım elbisenin o özel dikim İtalyan kumaşı pantolonunu dizlerime kadar sıyırdım. Siyah, dizime kadar uzanan uzun spor çoraplarım tam da bu taktiksel operasyon için biçilmiş kaftandı. Önce sağ terliği aldım. Evirip çevirdim, tabanını ikiye katladım, iyice presledim ve sağ çorabımın içine, tam kaval kemiğimin üzerine gelecek şekilde dikey olarak hunharca soktum. Kumaş bir anda gerildi. Hemen kumaş pantalonu aşağı indirdim. Bacağım, pantolonun altından bakıldığında robotik bir protez bacak gibi tuhaf, köşeli bir kavis almıştı.
“Siktir,” diye mırıldandım alnımdan süzülen teri silerek. Eğer terlikleri bir şekilde fark etmezlerse, salondakiler benim kaval kemiğime platin taktırdığımı ya da ağır bir sakatlık geçirdiğimi düşüneceklerdi. Scoutların bunu görmesi kariyerimin sonu demekti.
Yine de geri adım atmak yoktu. Playbook bir kere açılmıştı. Sol terliği de aynı hızla elime aldım, acımasızca katlayıp sol çorabımın içine, yine kaval kemiğimin üzerine sabitleyerek sıkıştırdım.
Pantolonun paçalarını yavaşça, titizlikle aşağı indirdim. Kumaşı düzelttim. Buraya kadar her şey planladığıma yakın gitmişti. Ayaklandım. Önce yukarıdan aşağıya doğru kendime baktım.
Siktir kere siktir.
Dışarıdan bakıldığında, takım elbisenin içinde sanki kaval kemiklerime gizli koruyucu pedler takmış gibi duruyordum. Ki teknik olarak durum tam olarak buydu; kendimi Tuana’nın yaratacağı yıkımdan koruyordum. Evet, pantolonun önü biraz pot duruyordu, diz altından itibaren bacaklarım anormal bir kalınlığa ulaşmıştı ama bağış gecesindeki o loş, loş olduğu kadar ağır havada kimse bacaklarımdaki o pembe peluş şişkinlikleri fark etmezdi. Yani… Umarım fark etmezlerdi. Tek duam gecenin parlak ışıklar altında geçmemesiydi.
“Bebeğim… Nasıl olmuşum?"
Tuana’nın sesiyle irkilerek hemen bacaklarımı normal nizamda sabitledim. Bana doğru döndü. Üzerindeki o vücudunu bir eldiven gibi saran, her hattını cesurca ve asilce gözler önüne seren bordo elbisesi, omuzlarından dökülen alev rengi turuncu saçları ve ayaklarındaki o gökdelen değerindeki topuklularla gerçekten… Sadece nefes kesici değil, kelimenin tam anlamıyla büyüleyiciydi. Bacaklarımdaki o saçma dolguları, salonu, futbolu, her şeyi o saniyede unuttum.
Gözlerimi ondan bir an bile ayıramayarak, “Kelime haznemde seni şu an tarif edebileceğim güzellikte tek bir iltifatım bile yok. Muazzamsın,” dedim.
Ona doğru ilk adımımı attım. Atmaz olaydım. Bacaklarımdaki katlanmış terlikler dizimin kırılma açısını bozduğu için ilk iki adımım biraz hafif aksak, bir parça penguenvari ve fazlasıyla mekanik oldu. Neyse ki Tuana tekrar aynada rujunu kontrol etmek için döndüğünden, verdiğim bu büyük açığı kaçırmıştı.
Hemen durumumu toparlayıp yanına gittim. Arkasından usulca yaklaşıp ince belinden kavradım. O mis kokulu turuncu saçlarını derinlemesine öptükten sonra kulağına doğru hafifçe eğildim. “Tam bir baş yapıtsın sevgilim,” diye fısıldadım. “Özellikle de o ayakkabıların… Geceye damga vuracaklar.”
"Değil mi?" dedi içten gelen bir neşeyle. Aynadaki yansımasından bile yeşil gözlerinin parladığı belli oluyordu. “Hiç de rahatsız değiller hem biliyor musun? Abarttığın kadar yokmuş. Bu ayaklarla bütün gece durmadan dans edebilirim!" derken heyecanla olduğu yerde, kollarımın arasında topuklarını zemine vura vura tepinmeye başlamıştı bile. Her vuruşunda kalbimin ritmi değişiyordu.
Yüzüme en profesyonel, en ikna edici tebessümümü yerleştirdim. Pantolonumun altından kaval kemiklerime batarak varlığını, sıcaklığını ve o koruyucu pembe gücünü hissettiren ev terliklerine minnet duyarak içimden fısıldadım.
Tabii sevgilim, tabii... Sen öyle san. Gece başlasın, o terlikler elbet çoraptan çıkacak.
Yorumlar
Yorum Gönder