Aynı Bilet, Farkı Durak
Bölümün şarkısı: Yalın - Akşamüstü
NİSA
Tam iki buçuk hafta... Dile kolaydı. Takvim yaprakları için sadece on yedi günden ibaretti ama benim zihnimin içindeki zaman algısı için koca bir asrı, bitmek bilmeyen bir sürgünü andırıyordu. Alp’le o gece yarısı yaptığımız can yakıcı konuşmanın üzerinden tam iki buçuk hafta geçmişti.
Ve o geceden sonra Alp beni hiç aramamıştı.
Ne başka bir numaradan yazmıştı ne de kulaklarımdan silemediğim büyüleyici sesini bir daha bana ulaştırmıştı. Ben onu engellediğim an, o da sanki bu dünyadan tamamen elini eteğini çekmişti ya da oyunun kurallarına sadık kalmaya dünden razıymış gibi arkasına bile bakmadan gitmişti. Gururum her gün bir kırbaç gibi acımasızca yüzüme vuruyordu. “Sen istedin Nisa,” diyordu içimdeki ses. “Sen başlattın bu oyunu, sınırları sen çizdin. İstemediğini söyleyen sendin, o yüzden şimdi ağlamaya hakkın yok. Sen engelledin. Sen bitirdin.”
Ama kalbimin o mantıksız, o gurursuz ve aciz tarafı her sabah aynı çaresiz, o zavallı umutla uyandı. Telefonun ekranına her bakışımda, engelli olmasına rağmen bir mucize eseri onun adını görmeyi umdum.
Ama görememiştim.
Bu iki buçuk hafta boyunca kendime olan tüm saygımı, yıllardır bin bir emekle inşa ettiğim o dişli, güçlü ve gururlu Nisa imajını kendi ellerimle yerle bir etmiştim. İlk olarak Instagram’da sırf onun o pırıltılı, kadınlarla dolu kalabalık dünyasını uzaktan da olsa izleyebilmek için rastgele harflerden, anlamsız kullanıcı adından oluşan sahte bir hesap açmıştım. Bir dedektif gibi, hayatımda hiç yapmadığım, başkası yapsa ‘bu kadar da alçalınmaz’ diyeceğim bir zavallılıkla onu gizliden gizliye takip etmeye başlamıştım.
Zihnim sürekli, neredeyse her beş dakikada bir, mekanik bir refleksle telefona gidiyordu. WhatsApp’ı açıp, hani o numarasını silmeye bir türlü kıyamadığım, rehberimde hala ‘Sevgilim’ diye kayıtlı duran ama engellediğim mesaj ekranına bakıp duruyordum. Profil fotoğrafı görünmüyordu, durum bilgisi yoktu. O boşluk can yakıyordu. Her seferinde engelini sadece birkaç saniyeliğine kaldırıp çevrimiçi olup olmadığını, onun da beni engelleyip engellemediğini kontrol etme dürtüsüyle savaşıyordum; bu savaşı her kaybettiğimdeyse kendimi cezalandırmak ister gibi yine o sahte Instagram hesabına giriyordum.
Çünkü orada… hayat devam ediyordu.
Günün hangi saatinde hangi antrenmanı yaptığını, hikayesine attığı spor salonu videolarını, arkasından geçen o kusursuz kadınların silüetlerini izliyordum. Bir fotoğraf, bir video, onun sesini ya da yüzünü, o muazzam dişlerini görebileceğim küçücük bir an için ekran başında adeta dileniyordum. Kendimden nefret ede ede yapıyordum bunu.
Sonuç ise… kelimenin tam anlamıyla bir felaketti. Hayatımın en büyük sınavına hazırlandığım bu dönemde, tam bir yıkımdı.
Bu iki buçuk hafta boyunca ders, sınav, gelecek namına kelimenin tam anlamıyla hiçbir şey yapmamıştım, yapamamıştım. Önümde açık duran tarih soru bankalarının sayfaları kronolojilerle değil, Alp'in ses tonuyla doluydu. Padişahların savaşları kafamda birbirine girmişti, ezberlediğim coğrafya haritaları zihnimden tamamen silinmişti. Akşamları masanın başına oturduğumda sadece kalemi parmaklarımın arasında döndürüyor, boş gözlerle beyaz sayfalara bakıyordum.
Haliyle, dershanede girdiğim o hayati deneme sınavlarının sonuçları her seferinde daha da dibe batmıştı. Dershanede sınav sonuç kağıdındaki netlerimin eriyişini izleyen hocalarımın, evde bir gariplik olduğunu hisseden annemin o endişeli, sorgulayan bakışlarını üzerimde hissediyordum. Rol yapamıyordum. Neyim olduğunu anlatamıyordum. Çünkü ‘aklım, fikrim, ruhumun her bir zerresi o Haziran gecesinde, odamın Fransız balkonunda çakılı kaldı’ demeye utanıyordum.
Nur’a göre kara sevdaya yakalanmıştım. Beni her gördüğünce acıyan gözlerle yüzüme bakıyor, “Kızım sen divane olmuşsun,” diyordu. Oysa yanılıyordu; içimde kopan bu amansız fırtınanın adı aşk olamazdı, henüz değildi. Ben sadece, insanı diri diri yiyip bitiren o zehirli merakın pençesine düşmüştüm. Bilmemenin, yarım bırakmanın, bir kitabın en can alıcı sayfasını kendi ellerimle koparıp çöpe atmanın yarattığı o dipsiz boşlukta sürükleniyordum.
Önümde açık duran soru bankalarının beyaz sayfaları, bir süre sonra gözlerimin önünde flulaşıyor ve zihnim yine o tanıdık, o yakıcı sorunun etrafında pervasızca dönüp durmaya başlıyordu
Alp'e bir şans verseydim ne olurdu?
Bu soru, iki buçuk haftadır beynimin içinde yankılanan sıradan bir cümle değil, her gün ruhumu biraz daha eriten bir işkence aletiydi. O gece o anlamsız gurur duvarını örmeseydim... O etrafındaki kalabalık dünyasından, o güzel kadınlardan korkup bir korkak gibi kaçmasaydım... ‘Biz tamamen farklı iki hikayeyiz’ diye kestirip atıp biletini kesmeseydim şu an ne yapıyor olurduk?
Belki yine tam şu saatte telefonum titreyecek, o pürüzlü ve kadife sesiyle bana “güzelim” diyor olacaktı. Belki beni sinir edecek, belki saçmalayacak, belki sadece susacaktı ama orada olacaktı. Kendimi korumak, kırılmamak için attığım o geri adım, beni kendi içimde öyle karanlık, öyle dar bir hapse mahkûm etmişti ki... Şimdi o fırtınanın kaybolmayı, bu belirsizliğin içinde yavaş yavaş erimeye bin kez tercih ederdim.
Bir şans verseydim, evet, belki canım yine yanacaktı; belki o kadınlardan biri yüzünden yine ağlayacaktım ama en azından ne olacağını bilecektim. En azından bu kahredici, bu insanı her gün azar azar öldüren keşkeyle, bu bitmek bilmeyen olasılıklar dehlizinde her gün yeniden ölmek zorunda kalmayacaktım.
“Yeter artık!”
Nur odamı loşlaştıran, zihnimi daha da karartan masa lambamın ışığını ani bir hareketle gölgede bırakan elektrik düğmesine bastı. Gözlerim ani aydınlıkla sızlarken, kollarını göğsünde kavuşturup başımda dikildi.
“Silkelenip kendine geliyorsun yoksa yemin ederim ben seni silkeleyeceğim.”
Sesindeki o bezgin ama öfkeli şefkatle “Ne bu halin kızım? Gören de hayatında daha önce hiç erkekle konuşmadın, flört etmedin sanacak. Sen Asaf için bu kadar acı çekmedin ya, şaka mı bu?” diye çıkıştı.
Haklıydı ve bu suratıma bir tokat gibi çarptı. Hayatımda bugüne kadar iki tane ciddi ilişkim olmuştu. Biri lisedeydi. Tamamen çocuksu, el ele tutuşunca kalbin yerinden çıkacağı sanılan o saf, ergenlik hisleriyle yaşanmış şeylerdi. Diğeri ise üniversite yıllarımı ve sonrasını kaplayan, geleceğe dair planlar kurduğumuz Asaf’tı. En uzun, en çok emek verdiğim ilişkim oydu. Fakat hayat bizi mezuniyetten sonra farklı şehirlerin, farklı telaşların içine fırlatınca yolumuza başka insanlarla devam etme kararı almıştık. Yani... En azından o bu kararı çoktan almıştı, ben de sadece buna saygı duymak zorunda kalmıştım. Üzülmüştüm, günlerce sessizce ağlamıştım evet ama bir gün bu ayrılığın kapımızı çalacağını içten içe bildiğim için asla karalar bağlamamıştım.
Nur gerçekten haklıydı; Alp için çektiğim bu dipsiz ızdırabın, bu uykusuz gecelerin onda birini, yıllarımı verdiğim Asaf için yaşamamıştım. Bu farkındalık mideme bir taş gibi oturdu. Sadece bir gün konuştuğum bir adam, nasıl olur da hayatımdaki tüm geçmişi böylesine gömebilirdi?
“Ya o adamı arıyorsun ya da o defteri kapatıp önüne bakıyorsun,” diyerek üsteledi Nur, taviz vermeyen gözlerle.
Yüreğimi dolduran bir nefes aldıktan sonra “Arayamam,” dedim. Sesim adeta bir fısıltı gibi döküldü dudaklarımdan.
“Çünkü telefonunda engelli değil mi?” diye sordu kinaye yaparak. “Sana bir sır vereyim mi? O engel istediğin zaman kalkabiliyor.” Bunu ben istiyordum ama ya o istemiyorsa diye düşünmeden edemiyordum.
“Arayamam Nur anlamıyorsun.”
“Evet anlamıyorum. Seni bu hale getiren bu adamda ne buldun bu kadar inan anlamıyorum.”
“Bir bilsem,” derken milimetrik bir tebessüm dudaklarımın kenarına yerleşti. “Ama şunu biliyorum. Benim ona karşı hissettiğim, şu içimi kemiren her şey tamamen karşılıksız Nur. Adamın haberi bile yok. Hoş, haberi olsa belki de umursamayacak.”
“Nereden biliyorsun karşılıksız olduğunu?”
İçimdeki birikmiş duygularla “Bana ulaşmaya hiç çalışmadı çünkü!” diye feryat ettim. Elimde bir işe yaramayan kalemi test kitabının üzerine doğru fırlattım. “On yedi gün oldu Nur! Bir kere mesaj atmadı.”
“Kızım yine aynı konuya geleceğim. Adamı engellediğin için olabilir mi? Vahiy yoluyla mı yazsın sana?”
“Herhangi birinden arayabilirdi, başka bir numaradan mesaj atabilirdi. Bana büyük büyük laflar söyleyen adam isteseydi bir yolunu bulurdu,” dedim, kendi zavallı teorime sığınarak. “Gerçekten istemiyormuş demek ki. O söylediği her şey… Sadece o anlıkmış. O hayatına kaldığı yerden devam ediyor Nur. Ben o gecede kaldım sadece.”
“Sende edebilirsin.”
“Edemiyorum. İnan bana denedim ama olmuyor. Ne yaparsam yapayım aklım bir süre sonra Alp’e kayıyor. Sonra bir bakıyorum, her şeyi bırakmışım ve onunla devam etseydik neler olabileceğini düşünmeye başlamışım.”
“Kızım sen bu çocuktan çalışmana engel olur diye uzak durmadın mı?”
Sustum. Nur’a söylediğim yalan buydu. Gerçi tam anlamıyla bir yalan sayılmazdı. Onunla konuşmayı o kadar çok sevmiştim ki o anların hiçbirinde aklıma sınav ve stresi gelmemişti. Fakat ondan uzak durmamın asıl büyük nedeni kendime olan güvensizliğimdi. Onun hayatına yakıştığımı düşünmediğim içindi.
“Hem belki o da öyledir. Nereden biliyorsun?”
Bu sorusuna da sessiz kaldım. Dilimin ucuna onu sahte bir profilden takip ettiğimi söylemek geldi. Fakat bu durumun onun gözünde beni daha da umutsuz bir aşık yapacağı için sustum. “Eminim hayatına devam ediyordur,” dedim cılız bir sesle. “Ayrıca neden etmesin ki… Bir gün bile değildi bizim aramızda yaşananlar. Altı üstü bir sahte sevgililik oyunu, birkaç saatlik telefon eğlencesi…”
“Sen edemiyorsun ama…”
“Herkes aynı değil.”
“Belki de sadece kararına saygı duyuyordur,” dedi Nur, ses tonunu biraz yumuşatarak. “Sen önemli bir sınavım var. Ben bu şekilde sürekli konuşamam diyerek adamı engelledin farkında mısın? Belki de seni zorlamak istemiyordur.”
Sıkıntılı, ciğerlerimi söküp atacak gibi ağır bir iç çektim. Bunu da düşünmüştüm. Geceler boyu, tavanı seyrederken bu ihtimali milyon kez evirip çevirmiştim zihnimde. Normalde bir erkeğin kararlarıma böyle saygı duyması, geri çekilmesi hoşuma gitmesi gerekirken, şu an bu asil hareket içimi yakıyordu. Keşke gurursuz olsaydı, keşke kapıma dayansaydı diyecek kadar delirmemiştim herhalde, değil mi?
Nur masamın kenarına kalçasını yasladı. Üzerindeki kumaş pantolonun masanın ahşabına sürtünürken çıkardığı o hafif ses, odadaki tek hışırtıydı. Hafifçe öne doğru eğilip, beni köşeye sıkıştırmak ister gibi doğrudan gözlerimin içine baktı. Gözlerinde, beni benden daha iyi tanıyan insanların o can sıkıcı netliği vardı.
“Sen bu çocukla konuşmak istiyor musun?” diye sordu. Sesi düşüktü ama sorunun ağırlığı odanın ortasına bomba gibi düştü.
Dilim, göğüs kafesimi zorlayan o vahşi arzuyla ‘evet’ diye haykırmak isterken, mantığımın ve korkularımın ördüğü duvara çarptı. Başımı öne eğdim, kucağımda sıktığım ellerime bakarak, “Hiç tanımadığım bir adama, yüzünü bir kez bile görmediğim birine güvenemem…” dedim. Sesim, kendi yalanına inanmak isteyen bir çocuğun çaresizliğiyle kısılmıştı.
Nur, sanki bu cevabı zaten biliyormuş gibi derin, sabırsız bir inleme koyuverdi ve ellerini hırsla yüzüne kapattı. “Nisa!” derken ismimi adeta gökyüzünden sabır dilenir gibi uzatmıştı. Ellerini yüzünden çekip omuzlarımdan yakaladı. “Güvenmediğin, geleceğinden emin olmadığın bir adam için günlerdir kendi kendini yiyip bitiriyorsun farkında mısın?”
“Farkında değilim gibi mi duruyor buradan?” diye çıkıştım birden. Göğsüm hızla kalkıp iniyordu. Gözlerime hücum eden sıcak yaşları gizlemek için başımı dikleştirip hızla gözlerimi kırpıştırdım. Canımın yanması bir yana, bu çaresizliğin dışarıdan bu kadar net görünmesi gururumu kırıyordu.
Nur, öfkelenmek yerine derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştı. Gözlerindeki o yargılayan ifade yerini daha yumuşak bir ifadeye bırakırken “Peki bir çözümün var mı?” diye sordu, ellerini göğsünün üzerinde bağlayarak.
Sıkıntılı, ciğerlerimi söküp atmak ister gibi büyük bir iç çektim. “Sanırım yok,” diye fısıldadım. Gerçekten yoktu. Alp, hayatımın orta yerine bir hayalet gibi çökmüştü ne dokunabiliyordum ne de yok sayabiliyordum.
“Peki öneri kabul ediyor musun?”
Başımı hafifçe evet anlamında salladım. Kaybedecek neyim vardı ki?
“Şimdi…” diyerek yaslandığı masadan ayaklanan Nur, odanın dar zemininde adeta bir komutan edasıyla volta atmaya başladı. Topuklarının parkede çıkardığı ritmik ses, kafamın içindeki düşüncelere eşlik ediyordu. “Bir ay sonra AGS’ye gireceksin ve bu sefer ne pahasına olursa olsun atanmak istiyorsun. Doğru mu?”
“Evet—”
“Dur, bölme lafımı,” diyerek parmağını havaya kaldırdı.
“Soru sordun.”
“Hayır kendi kendime konuşuyorum. Dikkatimi dağıtma.”
Elimi fermuar gibi dudaklarımın üzerine çektim. Nur kaldığı yerden voltasına da sorgulamasına da devam etti. “Kafanı meşgul eden, dikkatini dağıtan hiçbir şey istemiyorsun. Ama Alp… Bu adam varlığıyla da yokluğuyla da seni meşgul etmeyi başarıyor. Eğer bu durum AGS sonrası olsaydı, büyük ihtimalle korkularını bir kenara bırakıp bu adamla konuşmaya devam ederdin ama şu an bunu bünyen kaldırmıyor. O zaman sınava kadar ondan tamamen uzaklaşacağın, bu defteri kafanda kapatacak bir şey bulmalıyız. Derslerin ya da bizler bunu sağlayamıyorsak… bunu bir tek o sağlar.”
Kaşlarımı çatarak ona baktım. “Anlamadım.”
Nur durdu, tam karşımda konumlanıp muzip ama son derece ciddi bir ifadeyle gözlerini gözlerime dikti. “İzmir’e gidiyoruz.”
“Ne?” diye bağırarak oturduğum sandalyeden ok gibi fırladım. Kalbim aniden hızlanmıştı. Koridordan gelebilecek herhangi bir ayak sesine karşı kulak kabarttım ve annemlerin sesimi duyma ihtimalini düşünerek hemen sesimi alçalttım.
“Saçmalama Nur, İzmir’de ne yapacağız?”
“Alp’i yerinde göreceğiz,” dedi, sanki çok sıradan bir hafta sonu planından bahsediyormuş gibi. “Büyük ihtimalle çevresindekilere yakınlığını, çalıştırdığı kızlara olan laubali davranışlarını kendi gözünle gördüğün anda sinirin bozulacak. O illüzyon yıkılacak ve bu adamı aklından da kalbinden de tek celsede çıkaracaksın.”
Söylediği şey zihnimin labirentlerinde yankılanırken, içimde bir yerlerin ince ince sızladığını hissettim. Nur beni ikna etmek için üsteliyordu. “Sen… başka kadınlarla sıkı fıkı olan erkeklerden nefret edersin Nisa. Asaf’la bunu tecrübe ettik. Arkadaş olsalar bile aradaki o sınırın aşılmasına katlanamazsın. Seni hiç tanımamasına rağmen telefon ekranından böyle yakın, böyle pervasız konuşan bir adam, gerçek hayatta yanındakilere neler yapıyordur bir düşün. Gidip görelim. Sen de onun için sadece ‘ekrandaki herhangi biri’ olduğunu anla ve kendini özel hissetmeyi bırak.”
Bu ihtimal… Onun bir başkasına gülümsemesi, bir başkasının saçına dokunması ihtimali canımı o kadar sert acıtmıştı ki bir an için onun yokluğunun acısını, bu gerçeğin soğukluğuna tercih ettiğimi fark ettim. Ruhum gerçeği duymaktansa, hayalin acısıyla kavrulmaya razıydı.
“Hani o da benim gibi hissediyor olabilirdi.”
“Hissetmediğine sen eminsin. Çocuğu da ben tanımıyorum. Sözüne güvenmek zorundayım.”
Aramıza birkaç saniyelik sessizlik yerleşti. Teklifini düşündüm. Haklı olabilirdi ama buna değer miydi? Ucunda kendimi rezil etmek de vardı… “Peki…” diyerek Nur’un odağını kendime çevirdim. “Hadi teklifini kabul ettim ve gittik diyelim… Bizi orada görürse ne olacak?”
“Spor salonuna yazılmaya geldik ve bilgi alıyoruz.”
“Saçmalama. Benim İstanbul’da yaşadığımı biliyor.”
Nur abartılı bir edayla gözlerini devirdi ve ellerini beline yerleştirdi. “Allah aşkına Nisa… Seni gördü mü ki bu çocuk?”
“Profil fotoğrafımı gördü ya…” dedim, savunmaya geçer gibi.
“Profil fotoğrafı mı?” Nur alaycı bir nefes verdi. “Küçücük bir yuvarlak ve yüzün tam olarak belli bile değil. Nereden hatırlayacak, nasıl tanıyacak seni? Yanından geçsen ruhu duymaz.”
Bu sözler kalbime saplanan küçük, zehirli oklar gibiydi. Nur haklıydı ama haklı oluşu canımı daha çok yakmıştı. Kendimi hiç bu kadar değersiz hissetmemiştim. Gerçekten böyle bir şey yaşanırsa, o kırılma anında Nur’un yanımda olmasını, bu ezikliğimi yüzüme vurmasını -istemeden de olsa- kaldıramazdım. Bu planı bir gün gerçekleştireceksem bile kesinlikle yalnız başıma olmalıydım.
“Yok ya, boş ver,” dedim masama geri dönerek. Kitapların tozunu alır gibi yaparak konuyu kapatmaya çalıştım. “Hem annemlere ne deyip gideceğiz? İzin vermezler hayatta.”
“Bu hafta sonu Antalya’da tıp sempozyumum var unuttun mu?”
Nur tıpış tıpış tekrar yanıma geldi ve dikkatimi üzerine çekebilmek için masamın üzerine, tam test kitabının üzerine oturdu. “Oraya gider gibi yaparız. Annene sempozyum broşürünü gösteririm, arkadaşımın son anda gelemeyeceğini ve yalnız gitmek istemediğimi söyleriz.”
Test kitabını zorla altından çekerken “Saçmalama Nur. Senin gerçekten orada bulunman gerekiyor,” dedim.
“Metehan’la…” dedi ve duraksadı. İsmi telaffuz ederken sesindeki o ani değişim, boğazına batan bir kılçık gibiydi. Toparlanmaya çalışarak devam etti. “Yani… Metehan Hoca’yla çok da yan yana olmak istediğim söylenemez biliyorsun. Hastayım derim, gitmem. O tek gider.”
Yüzünü buruşturarak söylemişti bunu ama bu tamamen başarısız bir maskeydi. Nur’un gözlerinin arkasındaki o burukluğu, Metehan’la yan yana olmak, iki gün bile olsa aynı havayı solumak için nasıl can attığını çok iyi biliyordum. Ayrıca söyleyeceği bu yalan, bölümdeki geleceğini, mesleki kariyerini de tehlikeye atabilirdi. Benim sonu belirsiz, geleceği olmayan hayali bir aşkım için, Nur’un gerçek geleceğini ateşe atmasına izin veremezdim.
“Olmaz…” dedim sesimi kesinleştirerek. “Haftalardır o toplantı için gece gündüz hazırlanıyorsun. O sempozyuma gidilecek, nokta.”
Nur itiraz etmek için dudaklarını araladı. Yeni bir plan üretmesine, beni ikna etmek için başka bir fedakârlık yapmasına fırsat vermemek için hemen ekledim. “Tamam… Ben de seninle geleceğim. Beraber çıkacağız mahalleden, beraber havalimanına gideceğiz. En azından annemler bizi yan yana, o sempozyumda bilecek.”
Nur’un tek kaşı havalanırken “Eee? Sonra?” diye sordu. Bir yandan da işin ciddiyeti için oturduğu yerden kalkmış, başımda dikilmeye başlamıştı.
“Sonrası…” dedim, yutkunarak. İçimdeki o çılgın planı sesli dile getirmek beni bile korkutmuştu. “Ben için tam bir bilinmez olacak ama yapmam gerekiyor.”
“İzmir’e tek başına gideceksin.”
Nur bunu şaşkın ve biraz endişeli bir tınıda söylemişti. Başımı onaylayarak sallayınca “Pazar günü kaçta döneceksen ona göre bende döneceğim. Havalimanında buluşur mahalleye döneriz,” dedim. Nur başını itiraz eder gibi iki yana salladı. “Seni oraya tek başına gönderemem. Bilmediğin bir şehirde ne yapacaksın? Nerede kalacaksın?”
İzmir’e daha önce sadece bir kez gitmiştim. O da lisedeki okul gezisiyle, üniversite kampüslerini hızlıca gezmek içindi. Hafızamda sadece palmiye ağaçları ve deniz kokusu kalmıştı. Yabancı bir şehirden ziyade, yabancı bir duygunun içine atlıyordum aslında ama geri adım atamazdım.
“27 yaşındayım. Bulurum bir yolunu,” dedim, sesime güvenli bir ton katmaya çalışarak. “Koskoca şehir, bir otel odası ya da günlük kiralık bir yer ayarlarım telefondan.”
“Henüz 27 olmadın.”
“Allah aşkına Nur, bir ayın hesabını yapıyor olamazsın.”
“Neredeyse bir buçuk.”
“Nur!” dedim sitemkâr bir tonda. Beni sinir etmek için yaptığını belli eden bir gülümsemeyle “Neyse tamam,” dedi. “Yine de planın bu yönü hiç hoşuma gitmedi. Orada ne göreceğini, neyle karşılaşacağını bilmiyoruz. Eğer o herifi başka bir kadınla görürsen… Birinin seni o an toparlaması, düştüğün yerden kaldırması lazım.”
“Saçmalama kızım ya,” diye uyardım elimi dalga geçer gibi sallayarak. “Gördüklerimden sonra kendimi kaybedip sokak ortasında ağlayacak değilim herhalde. En fazla ne olabilir? Görürüm, canım yanar, biter. Biner uçağa geri dönerim. Hiç olmadı, basar Antalya’ya gelirim. Sempozyum kapılarında seni beklerim.”
Nur kısa bir an düşündü. Gözleri odanın zemininde gezindi, parmaklarını çıtlatıyordu. Kafasında ihtimalleri tarttığı, benim güvenliğim ile mesleki sorumlulukları arasında gidip geldiği her halinden belliydi. Dudaklarını kemirmeye başladığında, içindeki korumacı dostun akademik disiplinine galip gelmek üzere olduğunu anladım. Tam yeniden itiraz etmek için ağzını açmıştı ki, ona fırsat vermeden önünü kestim.
“Nur, tek bir kelime bile daha istemiyorum.” Sesimi olabildiğince net ve kararlı tutmaya çalışarak “Enerjini annemi bu sempozyum için razı etmeye harcarsan iyi olacak,” dedim. “Çünkü o cephede baya bir ter dökeceğiz.”
💜
YanıtlaSil💜
YanıtlaSilCok heycanli ilerliyo acaba neler olcak izmirde
YanıtlaSil