Bedava Kahramanlık Ödemesi

 Bölümün şarkısı: Son Feci Bisiklet – Bu kız

ALP

İzmir’in üzerine akşamın o tatlı, loş kızıllığı çökmeye başlamıştı. Körfezden esen hafif imbat dalgaları şehri serinletirken, alacakaranlığın kızıl ve mor tonları spor salonunun devasa, tavandan tabana uzanan camlarından içeri süzülüyordu. İçerideki endüstriyel ışıklar henüz tamamen yakılmamıştı; bu da salona hem yorucu bir günün sonunu müjdeleyen hem de ortama mistik bir hava katan loş bir atmosfer kazandırıyordu.

Günün son özel dersini bitirmek üzereydim. İzmir’in en lüks, en revaçtaki spor salonunda programım her zaman ağzına kadar doluydu; randevu alınması en zor hocaların başında gelirdim. İşinde her zaman katı bir profesyonellik, sarsılmaz bir disiplin ve pür dikkat bir odaklanma sergileyen ben, bugün hayatımda ilk defa bir üyeye hareket gösterirken aklımın tamamen başka bir diyarda olduğunu hissediyordum. Daha doğrusu, başka bir kadında.

Nisa Kaya…

Kimdi bu kız? Sıradan bir günde, hayatımın tam merkezine, sanki yıllardır orada bir yeri rezerve edilmiş gibi nasıl bu kadar pervasızca, hoyratça ve hızla dalabilmişti? Mantığımın sınırlarını zorlayan, beni kendi kalemde savunmasız bırakan o can alıcı soru dönüp duruyordu zihnimde: Diğerlerinden farkı neydi?

Aslında bakarsan, ilk bakışta her şey fazlasıyla sıradandı. Dünyayı yerinden oynatacak, adama aklını kaybettirecek cinsten, hani o magazin dergilerinden fırlamış kusursuz güzelliklerden değildi. Evet, kendine özgü, ekranın pikselleri arasından bile seçilebilen duru bir havası, hırçın bir zarafeti vardı ama bu, benim gibi bir adamın ilk görüşte vurulmasını, gün boyunca tek bir işe odaklanamamasını gerektirecek bir güçte değildi. En azından bu akşama kadar öyle sanıyordum. Şimdi ise buradaydım; kendi krallığımda, kendi kurallarımla yönettiğim bu salonda, tek bir kadının yarattığı enkazı toplayan ben… Nisa Kaya beni darmadağın etmişti. Öyle bir darmadağındı ki bu, parçalarımı birleştirmeye çalışırken bile aldığım o tuhaf keyfi tarif edemiyordum.

Beni ona çeken şey tam olarak neydi? Attığı ilk mesaja bile yansıyan çaresizliği mi? O çaresizliğin içinde bile dik durmaya çalışan, gardını asla düşürmeyen inatçı konuşma tarzı mı? Yoksa her kelimesinin arkasına gizlediği, satır aralarından bana göz kırpan o zeki ve keskin cümleleri mi? Muhtemelen hepsi birden üzerime doğru bir çığ gibi büyüyerek gelmişti. Bilmediğim bir çekim kuvveti, beni onun yörüngesine doğru amansızca sürüklüyordu.

Ve bu yalnız oluşumdan dolayı değildi.

Mesleğim ve dış görünüşüm gereği çevrem her zaman son derece geniş olmuştu. Yüksek egoların, kusursuz fiziklerin ve sahte gülüşlerin döndüğü bir sektörün tam göbeğindeydim. Kadınlar tarafından her an yoğun ilgi görmeye, iltifatlara boğulmaya, peşimden koşulmasına fazlasıyla alışıktım. Bu yüzden ilgiye karşı fazlasıyla şerbetliydim; kolay kolay kimse benim nabzımı hızlandıramaz, beni o güvenli konfor alanımdan çıkarıp heyecanlandıramazdı.

Ama bu kız… Henüz yüz yüze gelmediğim, elini tutmadığım, gözlerinin içine bakmadığım bu kız, telefon ekranındaki o ufak, net olmayan profil resminden fazlası değilken saatlerdir aklımı esir almıştı. Attığım her adımda, saydığım her tekrarda, içtiğim her yudum suda zihnimin perdelerini aralayıp içeri sızıyordu. Bu durum benim standartlarıma, hayat felsefeme ve o sarsılmaz disiplinime göre hiç normal değildi. 

Kontrolü kaybetmekten nefret eden bir adam için bu bir tehlike çanı olmalıydı.

Fakat işin asıl can sıkan —ve itiraf etmekten bile deli gibi keyif aldığım, beni gizliden gizliye cezbeden— yanı ise, artık bu durumun normalliğiyle, mantığıyla ya da sonunun ne olacağıyla zerre kadar ilgilenmiyor oluşumdu. Duvarlar yıkılmıştı bir kere ve ben o harabelerin ortasında, Nisa Kaya’nın açtığı bu tatlı savaşın tadını çıkarmaya çoktan hazırdım.

Son danışanım Bora’ya bench press yaptırırken, barı göğsüne indirip kaldırma ritmini mekanik bir şekilde sayıyordum: "Dört... beş..." Ancak zihnimin arka planında, devasa bir neon tabela gibi dönüp duran tek bir kelime vardı. Nisa’nın attığı o mesaj: "Dön."

Sadece tek bir kelimeyle, yıllardır insanlara karşı ördüğüm, profesyonelliğimin arkasına gizlediğim o kalın duvarları yıkıp geçmişti. Hayatım boyunca çok iddialı, çok özgüvenli insan görmüştüm; ne de olsa yüksek egoların çarpıştığı bir sektördeydim ama hiçbir kelime, hiçbir insan beni ekran karşısında bu kadar çaresizce ve keyifle gülümsetmemişti.

“Alp hocam, bittim ben. Basmıyor artık göğüsler...” 

Bora’nın nefes nefese kalan sesi, beni saatlerdir süren o derin düşünce girdabından ve Nisa'nın sesinin zihnimde bıraktığı o yoğun histen çekip çıkardı. Gözlerimi anlık olarak daldığım noktadan çekip hemen barın altına girdim ve ellerimi güvenli bölgeye yerleştirdi. Sesimdeki o her zamanki otoriter ama motive edici tonu takındım.

“Son iki tekrar… Sen değil, ders bitecek Bora. Hadi. Bas, baaaaas! Göreyim seni, son güç... İşte şimdi bitti! Harika iş çıkardın. Bugünlük bu kadar yeter, lifleri daha fazla zorlayıp sakatlığa davetiye çıkarmayalım.”

Barı güvenli bir şekilde yuvasına oturttum. Danışanımı uzandığı sehpadan tek elle, zahmetsizce kaldırıp dik pozisyona getirdim. Bora, alnındaki teri havluyla silerken bir yandan da önümüzdeki haftanın yeni beslenme ve antrenman programını soruyordu. Profesyonelliğimi elden bırakmayarak gerekli yönlendirmeleri yapıyor ve onun verdiği cevapları dikkatle dinliyordum ama aklım, ruhum ve tüm diktim tamamen cebimde titreyen telefondaydı.

Nihayet Bora’yı uğurlayıp salonun o sakin köşesinde yalnız kaldığımda, günün tüm fiziksel yorgunluğu omuzlarıma bir döküm ağırlık gibi bindi. Fakat garip bir şekilde, bu yorgunluğun altında ezilmek yerine, damarlarımda gezinen durdurulamaz, muzip bir enerji hissediyordum.

Derin bir nefes alarak elimi cebime attım ve telefonumu çıkardım. Ekranı kaydırıp Nisa’yla olan sohbet geçmişimize girdim. Gözlerim, sanki gün içinde onlarca kez okumamışım gibi, yine o son mesaja takıldı.

“Görüşürüz rehberimdeki sevgilim.”

Dudaklarım her zamanki muzip ve hafif alaycı gülümsememle yukarı doğru kıvrıldı. ‘Rehberimdeki Sevgilim’ Bu ismi sevmiştim ve Nisa’yı telefonuma bu şekilde kaydetmiştim. Yakışmıştı da. 

Saatlerdir ona geri dönüş yapmamıştım. O da bana tek bir kelime yazmamıştı. Rahatsız etmemek için mi, inatçı ve gururlu yanından benim yazmamı beklemesinden kaynaklı mı, yoksa teyzesi gittiği için bana ihtiyacı olmadığından dolayı mıydı, emin olamıyordum ama son ihtimal, ihtimalken bile canımı acıtmayı başarmıştı. 

Aramızdaki sessizliği bitirme görevi bendeydi.

Salonun artık tamamen boşalmış, loş ışıklarla aydınlatılmış ağırlık alanında geriye doğru bir adım attım ve arkasındaki dambıl standına kalçamı yasadım. Üzerimdeki o tatlı yorgunluğa tezat oluşturan, o her zamanki kendinden emin, hafif alaycı tavrımla telefonun ön kamerasını açtım.

Antrenmanın ve günün koşturmacasının etkisiyle saçlarım hafifçe dağılmış, alnıma birkaç tutam düşmüştü. Sporcu atletinin açıkta bıraktığı omuzlarım, göğsüm ve kollarım, gün boyu yaptırdığım ve yaptığım hareketlerin etkisiyle hâlâ sıcak, belirgin ve pump halindeydi. Işığın kas gölgelerini belirginleştiren o kusursuz açısını yakaladığım an, duruşumu hiç bozmadan, sanki hiç çaba sarf etmemiş gibi rahat bir tavırla hızlı bir fotoğraf çektim.

Fotoğrafa şöyle bir baktım. Tam da istediğim gibi çıkmıştı: Hem umursamaz hem de fazlasıyla etkileyici. Parmağımı gönder tuşunun üzerinde gezdirirken, Nisa'nın bu fotoğrafı gördüğünde vereceği tepkiyi düşünerek sırıttım.



“Bende durumlar aynı, sen ne yapıyorsun?”

Fotoğrafı gönderdikten sonra telefonu hemen cebime koyamadım. Parmaklarım sanki ekrana mühürlenmiş gibi, bir süre öylece Nisa’nın mesaj sayfasında asılı kaldım. ‘İletildi’ tikinin maviye dönmesini, ekranın o heyecan verici ‘yazıyor...’ibaresinin belirmesini bekledim. Saniyeler aktı, salondaki sessizlik derinleşti ama karşı taraftan çıt çıkmadı. Mesaj gelmeyince, içimdeki o sabırsız çocuğu dizginlemek ister gibi sert bir hamleyle ekranı kilitledim.

Telefonu avcumun içinde evirip çeviriyor, metal kasanın soğukluğunu hissederken bir yandan da o loş karanlıkta bildirim ışığının yanması için içten içe dua ediyordum. İlgi görmeye bu kadar alışkın bir adamken, şimdi bir telefon ekranının kölesi olmak hem canımı sıkıyor hem de damarlarımdaki o adrenalin seviyesini yukarı çekiyordu. 

Kendimi oyalamam gerekiyordu; bu bekleyiş bana göre değildi.

Telefonun kilidini tekrar açıp Instagram’a girdim. Profilime şöyle bir göz attıktan sonra, bugün antrenman esnasında ve sonrasında çektiğim, kasların o sert hatlarını ve günün yorgun hatlarını tam istediğim açıyla yansıtan birkaç fotoğrafı seçtim. Hiçbir açıklama yazmadan, sadece o umursamaz ve iddialı havayı koruyarak hikayeme ekledim. 

Sahi… Nisa’nın Instagram’ı var mıydı? Varsa ne paylaşıyordu, nasıl bir hayatı vardı, profil resmindeki o bulanık siluetin ardında nasıl bir kadın gizliydi?

İçimi saran ani bir merak dalgasıyla Instagram’ın arama motoruna hızla adını ve soyadını yazdım. Ekranda aşağıya doğru uzayan bir sürü "Nisa Kaya" profili belirdi. Parmaklarımla hesaplar arasında hızlıca tur attım; kimi gizliydi, kiminin fotoğrafı açıktı ama hiçbirinin enerjisi veya o minicik profil kırıntısı konuştuğum kıza benzemiyordu. Belki de buradaki profil fotoğrafı tamamen farklıydı, kim bilir? Fakat bu haliyle samanlıkta iğne aramaktan farksızdı. Sosyal medyanın o sahte vitrininde izini bulamamak beni pes ettirmedi, aksine hırslandırdı.

Bu kez uygulamadan çıkıp doğrudan Google’a geçtim. Bir dedektif titizliğiyle klavyeye dokundum. Önce sadece adını ve soyadını, ardından yanına mesleğini ekleyerek arattım: Nisa Kaya Matematik Öğretmeni.

Karşıma çıkan sonuçları satır satır taradım. Aktif bir sosyal medya hesabı ya da dijital ayak izi neredeyse yok denecek kadar azdı; sanki bu çağda yaşamıyor, kendini dünyadan gizliyordu. Yine de dijital labirentin kuytu köşelerinde birkaç ipucu yakalamayı başardım. Hangi üniversiteden, hangi yıl mezun olduğunu gösteren bir liste çarptı gözüme. Başarılı bir okuldan, iyi bir dereceyle mezun olmuştu. Ayrıca öğretmenlikle ilgili, mesleki paylaşımların yapıldığı birkaç kapalı platformda ve forumda da üyeliği olduğunu fark ettim. Zeki cümlelerinin, o keskin dilinin kaynağı yavaş yavaş netleşiyordu.

Fakat ne kadar kurcalarsam kurcalayayım, şu an aktif olarak çalıştığı okulu bir türlü bulamadım. Sistemde güncel bir kaydı görünmüyordu. Çalışmıyor muydu yani? Belki de şu an bir okulda çalışmadığı, kendi ayakları üzerinde duramadığı için ailesi bunu fırsat bilmiş ve ona evlenmesi, bir yuva kurması için o tahammül edilmez baskıyı yapıyordu. WhatsApp’taki o çaresiz, sıkışmış mesajları…

Taşlar zihnimde yavaş yavaş yerine oturuyordu.

Ah… Kendime inanmakta güçlük çekiyordum. Dikkatimi dağıtmak, Nisa’dan birkaç dakikalığına da olsa uzaklaşmak amacıyla girdiğim o dijital vitrin bile beni dönüp dolaştırıp yine onun girdabına çekmişti. Kendimi onun hakkında teoriler üretirken, hayatını çözmeye çalışırken bulmuştum.

Arama sekmesini kapattım. Gururumu bir kenara bırakarak tam tekrar Nisa’nın sohbet sayfasına girmek, o uzayan sessizliği bozacak yeni, cesur bir hamle yapmak üzereydim ki…

Telefon avcumun içinde sertçe titredi. Loş ışıkların altında, ekranın tam ortasında beliren o isim, içimde bir yerlerde sabaha karşı patlayan havai fişeklerin o gürültülü ve parlak etkisini yarattı. Nabzımın salonun sessizliğinde yankılandığını hissettim.

Beklenen mesaj sonunda gelmişti.

“Bu ne şimdi? Durup dururken kas şovları falan? 

Egonuzu besleyecek yeni bir kurban mı arıyorsunuz Alp Bey?”

“Bey mi?

Her konuşmadığımızda başa mı saracağız.

Ayrıca şov değil, sadece durum bildirimi yapıyordum.

Hem fena mı, saatlerdir görmediğin ‘sevgilinin’ yüzünü hatırlatayım dedim.”

“Yüzünü değil de daha çok vücudunu hatırlatmaya çalışıyorsun gibi geldi bana. 

Işık falan bayağı profesyonelce ayarlanmış zira.” 

“Tamamen fotoğraf açısı güzelim, günahımı alıyorsun. 

Ayrıca soruma cevap vermedin, ne yapıyorsun bakalım?” 

Birkaç dakika ekrana baktım. Yazıyor ibaresi göründü, kayboldu. En sonunda kısa ve net bir cevap düştü.

“Arkadaşımdayım.”

Sanki bir an kıskançlık damarım mı yoklandı ne? Gözlerimi kısıp hemen tek kelimelik o sorgu mesajını attım.

“Arkadaş?”

“Evet… Muhabbet ediyoruz.”

“Nasıl bir arkadaş bu?”

“Kız arkadaş… Erkek arkadaş olsa sana ihtiyacım olmazdı değil mi?”

Gözlerimi devirdim ama içten içe aldığım yanıttan fazlasıyla memnun olmuştum. Yine de lafı gediğine koymadan bırakamazdım. Yaralanmış taklidi yapmak her zaman işe yarardı.

“Beni sadece bir 'kurtarıcı plan' olarak kullandığını 

her mesajda bu kadar açıkça dile getirmesen keşke... Gururum kırılıyor.” 

“Kullanılmak hoşuna gidiyor gibi duruyordu oysaki. 

Yanılıyor muyum Alp Bey?”

“Siz hiç yanılır mısınız Nisa Sultan Hazretleri?

Ama ‘Bey’ demeye devam edersen ‘Bedava kahramanlık’ hizmetini kaldıracağım.” 

“Aa, bir de ücret mi talep ediyorsun? 

Profesyonel bir koç olduğunu biliyordum ama bu kadar profesyonel olacağını düşünemedim.

Sizde sahte sevgililiğin de mi bir tarifesi var efendim?”

“Artık var.”

“Öyle mi? 

Korkmalı mıyım?”

“Söylediğim şeyi yapmazsan… belki de korkmalısın.”

“Beni açıkça tehdit ettiğini şimdilik görmezden gelerek, o çok gizemli söyleyeceğin şeyi bekliyorum. Bakalım altından ne çıkacak?”

“Şu an arkadaşının yanında, benimle konuşurken yüzünün aldığı o rengi görme hakkımı istiyorum. Bir fotoğraf... Bahse varım şu an yanakların, 

sana az önce attığım fotoğraftaki o loş, kızıl ışık kadar kızarmıştır.” 

“Çok beklersin.”

“Süslenmene, hazırlanmana gerek yok güzelim. 

Ben senin o tamamen filtresiz, doğal halini merak ediyorum.” 

“Ben tehdidi alayım.”

“Teyzeni arar sabaha kadar senden konuşurum.”

“İNANMIYORUM.

ŞU AN ÇOK KORKUYORUM.

Telefon numarasını vermemi ister misin?”

Ufak, keyifli bir kahkaha dudaklarımdan dökülüp salonun loş boşluğuna karıştı. Başımı arkaya doğru atıp derin bir nefes alırken, neyse ki arka planda çalan ritmik müziğin sesinden dolayı salonda kalan o tek tük, kendi dünyasına gömülmüş kişilerin bu sesi duymadığını fark ettim. Duysalar da zaten şu an umurumda olmazdı ya, orası ayrı.

Bu kızın zekice alay etmelerine, kelimeleri birer silah gibi kullanıp beni kendi kurduğum tuzaklarla vurmasına gerçekten hastaydım. En köşeye sıkıştığını, artık kaçacak yeri kalmadığını düşündüğüm anda bile teslim olmak yerine pençelerini böyle tatlı tatlı, hiç geri adım atmadan çıkarması kesinlikle nefes kesiciydi. Diğer kadınlar gibi ezberlenmiş taktiklerle, yapay nazlarla oynamıyordu bu oyunu; tamamen içinden geldiği gibi, hırçın ama bir o kadar da davetkar bir zekayla hamle yapıyordu.

“Tamam, anlık bir fotoğraf atma o zaman. 

Telefonundaki galeriden, eski bir fotoğraf da olur. 

Bak, ödün veriyorum şu an.” 

“Avucunu yalarsın.”

“Yalarsam atacak mısın?”

“Hayır! Kesinlikle hayır.”

“Ama bu hiç adil değil. Ben sana fotoğraf attım. 

Hem de bugün iki kere.” 

“İkisini de ben istemedim yalnız, hatırlatırım. 

Tamamen senin kendi egonu tatmin etmek için yaptığın şovlardı.” 

“Ama ben istiyorum güzelim. Ayrıca, eğer normal insanlar gibi bir sosyal medyan olsaydı zaten senden fotoğraf istemezdim. Girer profiline bakardım.” 

“Sen beni mi araştırdın?”

“Araştırmam için seni bulmam gerekir. 

Sen sosyal camiada yoksun Nisa Kaya.”

“Çünkü sınava hazırlanıyorum.”

“Kpss mi?”

“Evet. Odağımı dağıtacak her şeyi dondurdum.”

“Odağını dağıtıyor muyum?”

“Şu an tam olarak arkadaşımın aşk hayatını dinlemem gerekirken bana mesaj atıyorsun. Yani evet, odağımı dağıtıyorsun.” 

“Arkadaşının bir aşk hayatı varmış zaten, bırak o kendi hayatını yaşasın. 

Gel, sen bizimkini konuşalım.” 

“Bizim bir aşk hayatımız yok Alp Aslan Uğurlu.”

“Ama olmalı. Madem sevgiliyiz, rolümüzü inandırıcı oynamalıyız.

Birbirimizi tanıyacağımız şeyler konuşalım ki çevrene açık etmeyelim.”

“Ben çevreme gerekli yalanları söylerim, o kısım bende. 

Sen sadece kendi tarafındaki kılıfları hazırla yeter.”

“Yalan söylemek iyi bir strateji değildir öğretmen hanım. 

Yakalanırsan kılıf falan kurtarmaz bizi. 

Mesela teyzen aniden ‘Alp en çok hangi yemeği sever?’ diye sorsa ne diyeceksin?

Kıymalı börek hariç. Onu artık tüm aile biliyor.”

’Çiğ etle besleniyor, tam bir mağara adamı’ derim, bence inanır. 

Attığın o fotoğraftan sonra hiç sırıtmaz.”

“Fotoğrafımı teyzene gösterdin yani?”

“Göstermedim.”

“Gösterecek misin?”

“Bu hallerini göstermesem daha iyi.”

“Neden?”

“Bir de soruyor musun?”

“Ayıp oluyor ama sanki çıplak pozlarımı attım.

Neyse, çiğ et değil ama antrikotu orta pişmiş severim, kenara not et. 

Peki ben senin hakkında ne bilmeliyim? Mesela kahve mi çay mı? Nasıl içersin? Muhtemelen sert ve şekersizdir, dilinin zehrine bakılırsa.”

“Alakası bile yok. Kahve insanıyım ve bol sütlü ve yumuşak içimli severim. 

Dilimin zehri de sadece hak edene.”

“Demek hak ettim... Güzel. 

Peki, ders çalışırken seni masadan kaldıracak tek şey nedir? 

Matematik formüllerini ne için yarıda bırakırsın?”

Ekranın üstünde “yazıyor...” ibaresi belirdi, birkaç saniye kaldı, sonra kayboldu. Muhtemelen vereceği cevabı tartıyordu. En sonunda pes etmiş gibi bir mesaj düştü.

“Issız bir adaya düşersem yanıma ne alacağımı da soracak mısın?”

“İstiyorsan sorarım ama önce sorumun cevabını alayım.”

 “Şu an tam olarak yaptığım şey için... 

Yani senin bu bitmek bilmeyen, ısrarcı soruların benim tüm işlerimi yarıda bıraktırır.”

 “Odak noktanı tamamen kaydırdım desene. 

Nur’un aşk hayatı güme gitti.”

“Evet! Kız burada bana dert anlatıyor, ben gizli gizli sana laf yetiştiriyorum. 

Gerçekten tam bir dikkat dağıtıcısın Alp.”

 “Bundan şikayetçi gibisin ama parmakların öyle demiyor.”

 “Tamam, kabul ediyorum, pes... 

Şu an seninle bu kelime oyununu sürdürecek odağım kalmadı. 

Nur da bana ters ters bakmaya başladı zaten.”

 “Gidiyor musun yani?”

 “Birazdan kalkacağım. Eve geçtiğimde yazarım, tamam mı?”

Ekrandaki “Eve geçtiğimde yazarım” cümlesini en az üç kez okudum. İçimde oluşan o çocuksu tatmin duygusunu gizlemeye gerek duymadan gülümsedim. Bu, sessizlik savaşını şimdilik benim kazandığımın resmî belgesiydi.

“Tamam. Bende eve gideyim o zaman.

Bakalım hangimiz ilk varan olacak.”

“Ben karşı apartmanda oturuyorum.”

“Ben de Alsancak’tan Karşıyaka’ya geçeceğim

Ve iddiaya varım senden daha önce eve gireceğim.”

“Damarlarındaki adrenaline söz geçirsen iyi olur. 

Her şey bir yarış değil.”

“Bir günümüzün kaldığı sevgilimi tanımak için her şeyle yarışabilirim.

Hadi daha fazla tutmayayım. Haberleşiriz.”

Mesajı gönderdikten sonra Nisa’dan gelen o küçük onay emojisine bakıp telefonu bu kez gerçekten kilitledim ve cebime attım.

Salona şöyle bir göz gezdirdim. İçerideki tek tük üyeler de artık havlularını omuzlarına atmış, soyunma odasına doğru ilerliyordu. Resepsiyondaki Arda endüstriyel ışıkları tamamen kapatmış, sadece gece lambası kıvamındaki loş aydınlatmaları bırakmıştı. Benim de buradaki işim tamamen bitmişti.

İzmir’in körfezden esen imbat havasını içime çekerek eve gitmek, oraya vardığımda da telefonun ekranında o tanıdık ismi görmek için sabırsızlanıyordum.

Yorumlar

  1. Anam feci ikili olur bunlar ayşegül...

    YanıtlaSil
  2. Ay devamıııığ heyecanlı

    YanıtlaSil
  3. Devamıı heyecanla bekleniyor 💃🏻🧚🏻‍♀️

    YanıtlaSil

Yorum Gönder