Giriş Bölümü
Bölüm şarkısı: Bahadır Tatlıöz – Bu yaz
NİSA
Haziran ayının o yapış yapış sıcağı yetmezmiş gibi, balkondaki kahvaltı masasında esen dedikodu rüzgârı da içimi daraltıyordu. Tepedeki tembel vantilatör sıcak havayı sadece oradan oraya üflüyor, çay bardaklarından yükselen buhar cam balkonu adeta bir saunaya çeviriyordu. Masada kuymaklar uzuyor, gözlemeler kapışılıyor, menemen ekmekleniyor, çaylar sürekli tazeleniyor ama konu ne hikmetse dönüp dolaşıp hep aynı zehirli noktaya geliyordu: Nisa’nın geleceği.
6 Ağustos’ta 27 yaşımı dolduracaktım. Yaşıtlarım hayata çoktan atılmış, maaş kartlarını ceplerine koymuş, hatta kimileri kendi çekirdek ailelerinin temellerini atmışken; ben matematik öğretmenliği bölümünü binbir emekle bitirmiş, gençliğimin en güzel beş yılını dört duvar arasında, KPSS kitaplarının başında harcamıştım. Gecemi gündüzüme katmış, binlerce soru eritmiş, türev ve integral formülleri arasında sabahlamıştım. Ama o lanet olası kontenjanlar ve adaletsiz sistem yüzünden her seferinde birkaç küsuratlı puanla, o görünmez barajın altında kalıp açıkta kalmıştım. Kendimi zaten yarım, bir sonraki adımı bir türlü atamamış, tünelin ucunu göremeyen yorgun bir yolcu gibi hissederken; ailemin ve bitmek bilmeyen misafirliğiyle ömrümü törpüleyen Sevda teyzemin gözünde sanki bir ‘başarısızlık abidesi’ gibi durmaktan nefret ediyordum. Her bakışta, her "Hayırlısı olsun" temennisinin altındaki o acıyan ifadeyi okumak ruhumu hırpalıyordu.
Masadaki çatal bıçak sesinin arasına, “Eee Nisakuşum,” diyerek giren teyzem, tabağında kalan omletten yağlı ve büyük bir parça aldı. Ağzımdaki lokmayı çiğnerken teyzeme baktım; gözleri, yüzümde gizli bir itiraf ya da bir yenilgi belirtisi arar gibi açık bir iştahla beni tarıyordu.
“Okul bitti, atama da olmadı madem... Yok mu birileri?”
Harika… İşte yine başlıyorduk. Kurulmuş bir saat gibi, konunun buraya geleceğini zaten biliyordum. Toplumun o yazılmamış, katı kuralı tıkır tıkır işliyordu: Eğer bir kadın olarak bir işe giremediysem, derhal evimin kadını olmalı, toplumsal statümü bir koca unvanıyla sabitlemeliydim.
“Yaşın geçiyor kızım,” diye devam etti Sevda teyzem, lokmasını yutmadan konuşarak. “Bak Makbule Teyze’nin oğlu Ekrem bu yaşta ikinci arabasını aldı, yuvasını kurdu. Kadın kısmının evinde bereketi kocasıyla gelir. Öyle evde oturup test çözmekle ömür mü geçer? Yarın bir gün yaşın otuza dayandığında kapını çalan da olmaz, benden söylemesi. Sonra evde kaldım diye ağlarsın.”
Resmen çiğnediğim lokma boğazıma dizilmiş, yutkunmaya çalıştıkça canımı acıtan bir yumruya dönüşmüştü. Masadaki havanın aniden ağırlaştığını hissettim. Gözlerim gayriihtiyari anneme kaydı. Annemin araya girip, o her zamanki otoriter sesiyle "Benim kızım öğretmen olacak, onun geleceği iki soru kitabına ya da elin oğluna bağlı değil" diye beni savunacağını, arkamda duracağını bekledim. Ama Nezaket Hanım, sitemkâr ve hayal kırıklığı dolu bir ifadeyle başını sallayarak kardeşini onayladı. O an, evimizin içinde bile yalnız olduğumu hissetmek göğsümü daha da sıkıştırdı.
Eğer babam burada olsaydı, asla bu konunun açılmasına izin vermezdi. Sert ama adaletli sesiyle, "Benim kızım kendi ayakları üzerinde duracak, onun aklı da eğitimi de ona yeter" diyerek bu sığ muhabbeti tek bir cümleyle bıçak gibi keserdi. Ama babam, bayram öncesi yetiştirilmesi gereken gömlek siparişleri için sabahın ilk ışıklarıyla tekstil atölyemize geçmişti. Masadaki diğer yüzlere baktım; kız kardeşim Rabia tabağıyla oynuyor, erkek kardeşim Ethem umursamazca telefonuna bakıyor, karşımdaki kuzenlerim ise haklı çıkmanın verdiği o sinsi memnuniyetle sırıtıyordu. Teyzem ve annem ise benden bir savunma yapmamı, bir boyun eğiş sergilememi, belki de bu baskının altında ezilip gözyaşı dökmemi bekliyordu.
İçimdeki o rasyonel, dünyayı sayılarla anlamlandıran, her karmaşık problemi X ve Y bilinmeyenleriyle çözen matematikçi mantığı, o an maruz kaldığım yüksek sosyal basınçla tamamen devre dışı kaldı. O psikolojik baskı dalgası göğsüme öyle bir oturdu ki, hissettiğim çaresizlik hissi ani bir öfkeye ve can havliyle gelen bir cesarete dönüştü. Derin, titrek bir nefes aldım.
“Ben evde oturup sadece test çözmüyorum teyze,” dedim. Sesimin titremesine engel olmaya çalışmış ama başaramamıştım. Bu kontrol kaybını gizlemek ister gibi, elimdeki çatalı porselen tabağın kenarına normalden çok daha sertçe bıraktım. Çıkan keskin ses, masadaki tüm fısıltıları ve çiğneme seslerini bıçak gibi kesti.
Bakışlarımı doğrudan Sevda teyzemin gözlerine diktim ve masadaki herkesin nefesini tutmasına neden olan o yalanı, içimdeki tüm sıkışmışlıkla dışarı fırlattım.
“Hayatımda biri var zaten. O yüzden... Bu evlilik, kısmet konularını tamamen kapatabiliriz artık.”
Balkon masasına bir anda buz gibi bir ölüm sessizliği çöktü. O ana kadar varlığını bile unuttuğumuz caddeden geçen arabaların tekerlek sesleri ve tepemizdeki vantilatörün her dönüşte çıkardığı o sinir bozucu, ritmik gıcırtı bir anda balkonun tek sesi haline geldi. Zaman adeta yavaşladı, mekandaki hava katılaştı.
Annemin gözleri fal taşı gibi açılmıştı; üzerindeki şaşkınlık o kadar büyüktü ki, porselen çaydanlığı tutan eli havada asılı kalmıştı. Ne çaydanlığı masaya koyabiliyor ne de bardağa doldurabiliyordu; adeta canlı bir heykele dönüşmüştü. Masanın diğer ucunda, az önce otoriter edasıyla ahkam kesen Sevda teyzemin elindeki çatal, parmaklarının arasından kayıp porselen tabağa büyük bir gürültüyle düştü. Diğerleri aynı anda nefeslerini tutmuştu. Bakışlarındaki o alaycı ifade gitmiş, yerini bunca zamandır aile radarından saklamayı başardığım o gizemli, hayali kişinin kim olduğuna dair yoğun bir meraka bırakmıştı.
“Ne?”
Annemin ağzından dökülen bu tek kelime, şaşkınlığını hızla öfkeye bulayan bir tondaydı. Havada asılı kalan çaydanlığı sertçe masaya bırakırken, “Kim o kızım? Niye bizim haberimiz yok?” diye sordu. Ses tonu, evdeki kontrolü kaybetmiş bir genel müdürün hiddetini taşıyıyordu. Tam toparlanıp ona mantıklı bir cevap vereceğim sırada, Sevda teyzem her zamanki gibi yırtık dondan çıkar gibi araya girdi.
“Kızın birini bulmuş, senin ruhun duymamış abla. Pes yani! Burnunun dibinde neler dönüyor.” Annem sinirle elini havaya kaldırırken “Dur Sevda Allah aşkına, zaten başım çatlıyor,” dedi. Maşallah annemin de migreni resmen benden duyacağı şok haberleri bekliyordu.
“Aman iyi, sustum,” dedi teyzem ama zehrini akıtmaya devam etti. “Eniştem duymasın ama. Vallahi benim lafımla kızın başını bağlamaya çalıştığımızı, çocuğu da benim bulduğumu düşünür. Onun bitmek bilmeyen fırçalarını hiç çekemem bu yaştan sonra.”
Teyzemin bu işten kendini sıyırmak için anneme yükleneceğini, annemin de üzerindeki bu sosyal baskı ve 'yetersiz anne'damgası yeme korkusuyla bana daha çok saldıracağını çok iyi biliyordum. Durumu daha da alevlenmeden kontrol altına almak zorundaydım. İçimdeki tüm korkuya rağmen, topladığım tüm cesareti sesime yansıtarak araya girdim.
“İşler ciddileşince söyleyecektim zaten. Lütfen, rica ediyorum babamın haberi olmasın şimdilik.”
Annem, sanki ona ihanet etmişim gibi anında o keskin, sorgulayıcı bakışlarını bana çevirdi. “Nedenmiş o?” diye sordu, sesini biraz daha yükselterek.
“Çünkü şu an önceliğim evlenmek ya da yuva kurmak değil, atanmak anne,” dedim, kelimelerimi dikkatle seçerek. “Babam duyarsa ya gizli iş çevirdim diye kızacak ya da hemen yarın adamı çağırıp tanışmak isteyecek, iş büyüyecek. Benim önümde koca bir sınav var. Üstelik sadece birkaç ayım kaldı. Kafamı bu tarz şeylerle bulandırmak istemiyorum. Sınav bitince ben kendim söylerim.”
Bu sene KPSS eylül ayında yapılacaktı ve benim önümde üç aydan daha az bir zaman vardı. Sevda teyzem yüzüne yapmacık bir anlayış ifadesi yerleştirdi. “Tamam tamam merak etme, ablam da ben de susarız. Kimse eniştemin gazabını üzerine çekip canına susamamıştır zaten,” demesinin hemen ardından asıl darbeyi indirdi.
“Şimdi sen anlat bakalım bize Nisakuşum, nerede tanıştınız bu şanslı delikanlıyla? Kimlerden, ne iş yapar?”
Harika… İşte en tehlikeli viraja girmiştik. Saniyeler içinde tamamen hayali bir karaktere geçmiş yazmalı, mantık hatalarını yok etmeliydim. Beynim, adeta zor bir geometri sorusunda ek çizim ararcasına hızla kafatasımın içinde çalışıyordu. Neyse ki annem, benim bu saniyelik duraksamamdan ve yüzümdeki donuk boşluktan yararlanarak araya girdi ve soruyu değiştirdi.
“Ne zamandır birliktesiniz?”
Bu, bir öncekine göre çok daha kolay ve yuvarlanabilir bir yalandı. Derin bir nefes alıp, yalanın o geri dönüşü olmayan bataklığına ilk büyük adımımı attım.
“Birkaç aydır.”
Ses tonumu olabildiğince sıradan tutmuş olsam da annemin gözleri kısıldı. Zihnindeki ajandayı karıştırıyor gibiydi.
“Dershaneden mi tanıştın?”
Soru karşısında kaşlarım bir anlık şaşkınlıkla havalandı. Aslında bu muazzam, çok mantıklı bir yalan olabilirdi. "Dershaneden" demek, her şeyi açıklardı ama içimdeki asıl rasyonel, matematikçi yanım bu yalanın saniyeler sonrasını, yani gelecekteki olasılık formüllerini hesap etti. Eğer "Evet" dersem, bundan sonraki evden giriş çıkış saatlerim, "Dershaneye gidiyorum, kütüphanede kalacağım" dediğim günler, hatta gün içindeki tüm telefon trafiğim annem tarafından mercek altına alınacaktı. Sürekli bir gözetim, sürekli bir "Bugün o da orada mıydı?" sorusu başlayacaktı. Ah… Bu yaşımdan sonra bu kadar boğucu bir denetimi kaldıramazdım. Bu yüzden hızlı bir risk analizi yapıp olasılıkları eledim ve kafamı iki yana sallayarak “Hayır,” dedim ve aklıma gelen diğer mantıklı yalanı söyledim.
“Üniversiteden tanışıyorduk zaten. Birkaç ay önce arkadaşlarla dışarıda oturup kahve içerken tesadüfen tekrar karşılaştık. Ayaküstü sohbet, numara alışverişi derken... Öyle başladı işte.”
Annem hafızasını iyice yoklarken gözlerini neredeyse tamamen kıstı. O an, zihnindeki veri tabanında geriye dönük arama yaptığını görebiliyordum. “Nurlarla buluştuğun gün mü?” diye sordu aniden.
“Hani şu geçen ayki, güya çok ısrar ettiler diye gittiğin Taksim buluşması?”
Allah aşkına, bu kadının hafızası kaç terabayttı? Unutur sandığım en ufak detayı bile nasıl böyle cımbızla çekip çıkarabiliyordu?
Şaşkınlığımı gizleyerek, “Evet,” dedim ama bunu söyler söylemez içimi kurt gibi kemiren bir pişmanlık ve korku dalgası yayıldı. Nur, benim mahalleden en yakın, çocukluk arkadaşımdı. Ailelerimiz her gün dip dibeydi, annelerimiz neredeyse gün aşırı kahve içiyordu. Şu an söylediğim her şey, annem tarafından ilk fırsatta teyit edilmek için Nur’a, hatta belki de dolaylı yoldan Nur’un annesine sorulacaktı. 'En kısa zamanda, hatta bu masadan kalkar kalkmaz Nur'u arayıp bu yalan senaryosuyla ilgili bilgilendirmeliyim yoksa ilk dakikada patlayacağız,' diye düşünürken buldum kendimi. Alnımda soğuk terler birikiyordu. Neyse ki bunu havanın sıcağına yorabilirdim.
Sevda teyzem, aramızdaki bu gergin sessizlikten faydalanarak sandalyesinde arkasına yaslandı. Kollarını göğsünde kibirli bir tavırla bağladı. “Sallıyorsun gibi geldi bana,” derken kısık gözleriyle yüzümdeki en ufak mimikleri, göz kırpışlarımı bile inceliyordu. Bir açığımı yakalamak için can attığı her halinden belliydi.
Yalan söylemenin getirdiği o suçluluk harareti ve köşeye sıkışmışlık hissiyle kaşlarımı çattım, savunma mekanizmamı sertleştirdim. “Neden sallayayım teyze? Benim hayatımda biri olamaz mı? Suç mu bu? 27 yaşına gelmiş koskoca kadınım, birini sevmem ya da birinin beni sevmesi neden bu kadar inanılmaz geliyor size?” diye çıkıştım. Sesimdeki ton hem yavuz hırsız ev sahibini bastırır misali bir üste çıkma çabasıydı hem de gerçekten beni hiçbir şeye layık görmemelerine duyduğum o birikmiş öfkenin patlamasıydı.
“Olur tabii ki, neden olmasın kuşum,” dedi teyzem, sesindeki o yapmacık tonu hiç bozmadan. “Ama bunca zaman çıtın çıkmadı. Evde adeta bir derviş gibi yaşadın. Şimdi tam laf evliliğe, Ekrem’in arabasına, senin geleceğine gelince bir anda ‘Hayatımda biri var’ diye ortaya atlaman… Ne bileyim, pek inandırıcı gelmedi bana. Ortada ne bir isim var ne cisim var.”
“Çünkü bana özel kalsın istiyorum teyze! Sizin bu sorgu odası tarzı, insanı hayattan bezdiren muhabbetleriniz yüzünden anlatmıyorum işte. Haklı olduğumu da şu an şu masada bana yaşattıklarınızla kanıtlıyorsunuz zaten,” diyerek üste çıkmaya çalıştım.
Ancak teyzem dişli, kolay kolay geri adım atmayan bir kadındı. Mahallenin tüm dedikodu ağını yöneten biri olarak, istediği istihbaratı elde etmeden asla pes etmezdi. Gözlerinde büyüyen ve parıldayan o sinsi pırıltı, avını bırakmaya niyetli olmadığını gösteriyordu.
“Tamam… Sakin ol, yine sana özel kalsın Nisakuşum. Kimsenin senin gizemli sevgilinde gözü yok,” dedi, sesine sahte bir alttan alma ekleyerek. “Ama madem var, madem bu kadar ciddisiniz... Bize biraz bilgi ver. Adı ne, İstanbullu mu o da. Mesela göster bakalım bir fotoğrafını. Yakışıklı mı, tipi düzgün mü, bizim kıza yakışıyor mu bir görelim. Hakkımız değil mi?”
Yüzüme hayali bir şaplak attım. İçimden kendime lanet okuyordum. “Telefonumda fotoğrafı yok,” dedim ama teyzemin bu cevabı asla kabul etmeyeceğini, arkasından daha büyük bir şüphe dalgası başlatacağını biliyordum. Fakat bu sefer beni köşeye sıkıştıran, teyzemden ziyade sessizliğini bozan annem oldu.
“Hiç fotoğraf çekilmediniz mi kızım?” diye sordu annem, gözlerini yüzüme dikerek. “Şimdikiler her saniye elinde telefonla geziyor, her anını internetlere koyuyor. Sizin koskoca birkaç ayda tek bir kareniz bile yok mu?”
“Aklıma gelmedi anne. Biz öyle vıcık vıcık şeyleri, sürekli fotoğraf çekilmeyi pek sevmiyoruz,” dedim.
Aslında bu söylediğime bütün ailenin inanması gerekiyordu. Çünkü güçlü bir dayanağım vardı: Gerçek hayatta da kendi fotoğraflarımı çekmekten, başkalarının beni çekmesinden ve bunu sosyal medyada paylaşmaktan nefret ettiğimi yedi düvel bilirdi. Bu huyumu bildikleri için belki buradan yırtardım. Ancak Sevda teyzem durmadı, imalı ve sinir bozucu bir şekilde güldü.
“Hadi yan yanayken çekilmediniz, birbirinize anlık fotoğraflar da mı atmadınız hiç? ‘Bak ben buradayım, şimdi kahve içiyorum, şimdi derse giriyorum’ diye... Canım, insan sevdiğini özler, gün içinde bir yüzünü görmek ister. Yok mu telefonunda şöyle hiç değilse bir tane anlık fotoğrafı?”
Neden bu konu gittikçe daha çirkin, daha boğucu bir yere doğru sürükleniyordu? Masanın altındaki ellerimi sıktım, tırnaklarımı avucumun içine o kadar sert geçirdim ki acısı canımı yaktı. Göğsümdeki o yapış yapış sıcaklık ve baskı iyice bunaltmıştı.
“Ne duymak istiyorsun teyze? Ne dememi bekliyorsun? Telefonumu eline verip mesajlarımızı mı okutmamı istiyorsun, ne duymak seni tatmin edecek?”
“Sosyal medyasında vardır nasılsa, oradan göster. Gizlisi saklısı mı var koskoca adamın? Yaşı kaç sahi?” diye sordu Sevda teyzem, sesindeki şüpheci tınıyı saklamaya bile tenezzül etmeyerek. Avını köşeye sıkıştırmış yırtıcı bir hayvan gibi gözlerini gözlerime dikmiş, en ufak bir açık vermemi bekliyordu.
“Sosyal medya kullanmıyorum teyze, biliyorsun. Hesabımı dondurdum KPSS için,” dedim, sesimi olabildiğince düz ve kendinden emin tutmaya çalışarak. Bu doğruydu; sınava odaklanabilmek için aylardır dijital dünyadan elimi eteğimi çekmiştim.
“Sen kullanmıyorsan ben kullanıyorum,” diyerek masadaki telefonuna aniden hamle yaptı Sevda teyzem. Ekran kilidini açıp parmaklarını hızla kaydırırken gözlerini bir an bile üzerimden ayırmıyordu. “Sen söyle bakalım şunun ismini soy ismini bana. Ben Instagram’dan bulup bakarım şimdi. Benim elimden hiçbir şey kaçmaz, bilirsin.”
Boğazımın tamamen kuruduğunu, tükürüğümün bile boğazımdan geçmediğini hissettim. Olmayan, tamamen zihnimin o anki panikle uydurduğu hayali bir adamın ismini ve soyismini nasıl verecekti bu hırslı kadına? Ne desem, hangi ismi sallasam saniyeler içinde patlayacaktım.
“O da kullanmıyor teyze. Sevmiyor öyle şeyleri, sevmez yani,” diye geveledim, yalanımın üzerine yeni bir yalan tuğlası koyarak.
Bu son savunma hamlemle teyzemin gözleri şüpheyle iyice kısıldı, adeta iki çizgi halini aldı. Elindeki telefonu masaya, tabakların arasına sertçe bırakıp gövdesini tamamen öne doğru eğdi. Yüzünde, bir yalancıyı suçüstü yakalamış olmanın verdiği o tiksinç galibiyet ifadesi vardı.
“Kandırıyorsun bizi değil mi? Sırf şu evlilik muhabbetlerini, benim laflarımı işitmemek için uyduruyorsun kafandan. Ortada kimse yok aslında.”
O an içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Ayağa fırlayacak gibi oldum; altımdaki eski ahşap sandalyenin ayakları mermer balkonda feryat eder gibi acı bir sesle gıcırdadı. Fakat kaçıp gitmek yerine onlara gereken cevabı vermeye karar verdim.
“Sizi bir şeylere inandırmak zorunda değilim! Benim hayatım, benim kararlarım! Neden her hareketimin hesabını size vermek zorundayım?”
Sesim balkonda yankılanırken, ellerimin titremesini engellemek için yumruklarımı sıktım. Annem durumun iyice çığırından çıktığını ve balkondaki bu gerilimin mahalleye taşacağını fark edip telaşla kardeşinin koluna dokundu. “Tamam Sevda, gitme kızın üzerine bu kadar. Varsa vardır, yoksa kendisi bilir. Koca kız artık,” dedi ama sesinde hala bana inanmayan, şüphe dolu bir tını vardı.
“Tamam o zaman söylediği gibi mesajlarını göstersin bari,” dedi teyzem, masadaki o gergin havayı zerre umursamayarak son bir ölümcül koz oynayarak. “Madem var diyorsun, madem ciddisiniz ama fotoğrafınız yok. Mesajlarınızı göster biz de inanalım.”
“Yok artık teyze! Özel hayat diye bir şey var! Bu kadarı da fazla artık!”
“Tamam, tamam... Mesajların içeriğine, o vıcık vıcık yazılarınıza bakmayacağım,” dedi teyzem imalı bir şekilde gülerek. “O zaman rehberinde ne diye kayıtlı ona bakayım. Şöyle bir ekrana tut, ismini göreyim, konu kapansın.”
“Bir şeye bakmadan durmayacaksın değil mi teyze?”
Teyzem damağını şaklatıp önündeki çaya uzandı. “Gerçekliğine dair bir şey görmezsem inanmam.” Sırtı duvara yaslanmış, çıkış yolu kalmamış bir boksör gibiydim. Nefes alışverişlerim hızlanmıştı. Bu noktadan sonra geri adım atarsam hem tüm ailenin gözünde tescilli bir yalancı çıkacaktım hem de teyzesinin o dırdırı, o iğneleyici bakışları ömrümün sonuna kadar kâbusum olacaktı. Bir kumar oynamak, bu delice oyunu sonuna kadar götürmek zorundaydım.
“Tamam, dur,” diyerek masadan arkama bakmadan ayrıldım ve içeri girdim. Mutfağa adım atar atmaz ellerim stresten, adrenalinden ve korkudan zangır zangır titremeye başladı. Zamanım çok kısıtlıydı, balkondakiler her an arkamdan gelebilirdi.
Tezgahtaki telefonumu elime aldım. Bir kız arkadaşımın adını değiştirmeyi düşündüm ama bu riskliydi. Çünkü hepsinin benim telefonumda fotoğrafı vardı. Onu silmeye kalkmam zaman kaybıydı. Onların tanımadığı bir erkeği sevgilim gibi gösterebilirdim ama beynim o kadar panik halindeydi ki bu yalanın kurbanını seçemiyordum. Üstelik teyzemden de korkuyordum; durup dururken çocuğu arayalım derse arkadaşlarıma ya da öğretmenlerime ne diyecektim. Kendimi rezil etmemek için bu ihtimali de eledim. Kafamdan tamamen rastgele, sanki zor bir matematik probleminde olasılık hesabı yaparmış gibi, parmaklarımın ucuna gelen rakamları hızla tuşladım. Numaranın kime ait olduğunu, nerenin numarası olduğunu zerre bilmiyordum. Hızlıca isim kaydetme kısmına geçtim ve klavyedeki harflere basarak o kelimeyi yazdım.
‘SEVGİLİM 🤍’
“Nisakuşum… Nerede kaldın canım?”
Balkondan bana doğru seslenen teyzeme içimden birkaç küfür sallarken “Geldim,” diyerek balkona geri çıktım. “Dershane grubundan gelen mesajları okuyordum.” Teyzem imalı bir havada “Sevgilinden gelen mesajlar olmasın o,” dedi. Allah’ım bu kadın, bugün yemek yerine gıcıklık şurubu falan mı içmişti? Her zamankinden birkaç kat daha fazla gıcıktı şu an!
“Hadi göster ismini de mesajlaşmana devam et.”
Telefonun ekranını, adeta cephede kazanılmış bir zafer bayrağı gibi teyzesinin tam gözünün içine sokarcasına uzattım.
“Bak! Memnun oldun mu? Artık yakamı bırakacak mısın?”
Sevda teyze ekrandaki o beyaz kalbe ve büyük harflerle yazılmış yazıya bakıp duraksadı. Yüzündeki o şüpheci ifade bir an yalpaladı ama hemen ardından o sinsi, galip gülüşünü tekrar takındı.
“Aman aman, pek de romantikmiş bizim matematikçi ama sadece ekran göstermekle olmaz kızım. Eee.. Hadi bir mesaj at da görelim. Gerçek miymiş bu sevgilim lafları, yoksa bizi mi yiyorsun?”
“Hani ismi görmen sadece yetiyordu teyze?” diye çıkıştım, sesimdeki çaresizliği öfkeyle bastırmaya çalışarak.
“Rehberinde kayıtlı fotoğrafını görürüm diye öyle söylemiştim ama bakıyorum da orada da fotoğrafı yok. Sana gerçekten inanmam için tam şu an mesajlaştığınızı, onun da sana cevap verdiğini görmem lazım. Sonuçta eski mesajlarına 'özel hayat' diye bakmayacağımı söyledim. Şöyle gündelik, sıradan bir konuşma yaparsın, biz de 'Hah, tamam, Nisa’nın gerçekten bir kısmeti varmış' deriz, olur biter.”
Kapana kısılmıştım. Matematikte her problemin mantıklı bir çözümü, her karmaşık denklemin bir sağlaması vardı ama şu an içinde bulunduğum bu delice masanın, bu toksik atmosferin hiçbir formülü yoktu. Son bir çaresiz savunma duvarı örmeye çalıştım.
“Uyuyordur şu an. Rahatsız edemem.”
“Bu saatte mi? Çalışmıyor mu bu çocuk? Saat öğlene geliyor Nisa,” dedi teyzem, saatini göstererek.
“Bugün Pazar teyze! Haftanın tek izin günü, yorgundur, dinleniyordur.”
“Ha çalışıyor yani,” diye araya girdi annem. Dakikalardır olan konuşmada ilk kez beğeni dolu bir ifade takındığını görmüştüm. Fakat bunun mutluluğuna odaklanamadım. Çünkü teyzem durmuyordu.
“Tamam işte, öğlen oldu zaten, çoktan uyanmıştır, Hadi yaz. Senin mesajınla, senin uyandırmanla günü aysın çocukcağızın, fena mı?”
Teyzem kollarını masaya dayamış, gözlerini adeta bir avcı gibi telefonumun ekranına dikmiş, saniye saniye beni izliyordu. Karşımda olması avantajımdı. Her yazdığımı okuyamazdı. Yine de onun dikkati beni yanımdaki kuzenlerimden bile daha çok korkutuyordu.
Köşeye sıkışmanın verdiği o delice cesaretle telefonun kilidini açtım. Normal mesaj atsam teyzemin “Gençlerin hepsi WhatsApp kullanıyor, sen neden hala sms ile uğraşıyorsun. Yoksa WhatsApp’ı da mı yok?” tarzında bir yargılama yapacağından emindim. Bu nedenle Wp uygulamasını açtım. Derin, göğsümü ağrıtan titrek bir nefes aldım. Parmaklarım rehberde dolaştı. ‘SEVGİLİM 🤍’ ismi vardı. Kahretsin! Demek ki salladığım numara birine aitti.
‘Neyse ki fotoğrafı yok’ diye düşünürken parmaklarım klavyenin üzerinde soğuk soğuk terleyen tenimle buluştu. Gözlerimi bir anlığına kapatıp içimden bildiğim tüm duaları okudum. Artık geri dönüşü olmayan, hayatımın tüm akışını ve olasılıklar evrenini tamamen değiştirecek o mesajı yazıp, parmağımı ekrana bastırarak ‘Gönder’ butonuna bastım.
Saat 11:21’di ve umarım bu mesajların bir karşılığı olmazdı.
Hemen devamı gelebilir miiiiiii
YanıtlaSilAyyy hemen yeni bölüm gelsiiin hemeeen 🙈🤭
YanıtlaSilDevamı istek değil ihtiyaççç😍
YanıtlaSilAy teyzeyi bana bulun😁devamını bekliyoruzzzz
YanıtlaSilHarika başladık😍
YanıtlaSilYaşasın özlediğim tubu geri dönmüş romantik komedi yazıyor bir (cem adanan) hayranı olarak komik karakterler ve komedi hikayeleri yazmanı özlemişim aşkoom
YanıtlaSil