İki günlük sevgilim

Bölümün şarkısı: Görkem Erkan – İki günlük aşk

NİSA

Aradan tam üç saat geçmişti. Üç saat, yüz seksen dakika, on bin sekiz yüz saniye... Zamanı böyle ince ince dilimlemek, her bir saniyenin ağırlığını göğsümde taşımak tam bir matematikçi işiydi ama bu kez sayılar canımı yakıyordu. 

Önümdeki logaritma testinin üçüncü sorusuna artık tamamen boş ve anlamını yitirmiş gözlerle bakarken, elimdeki kurşun kalemi parmaklarımın arasında hırsla, neredeyse kıracak gibi döndürüyordum. Beyaz sayfa, kafamı toplamaya çalışırken karaladığım yarım yamalak formüllerle, eğri büğrü X’lerle doluydu ama benim aklım, ruhum, bütün dikkatim masanın köşesinde yüzüstü duran telefonun ekranındaydı.

“Sorup dönerim,” demişti. Sadece bu kadar. Bir spor salonunun adını öğrenmek ne kadar zor olabilirdi ki? Altı üstü arkadaş grubuna bir mesaj atacaktı. “Acaba acil bir işi mi çıktı? Yoksa beni böyle ağaç kavuğunda bekletip gıcık etmek için bilerek mi geç yazıyor? Balkonda pusuya yatan o pratik zekalı adam gitti, yerine bir ego prensi geldi resmen,” diye söylendim kendi kendime. 

Sırf daha fazla o ekrana bakıp gururumu çiğnememek için elimdeki kalemi masaya hırsla fırlattım. Sandalyeyi geriye itip aniden ayağa kalktım. Bu dört duvar arasında, KPSS kitaplarının ortasında hapis kalmak düşüncelerimi daha da büyüterek üzerime getiriyordu; duvarlar sanki bana doğru daralıyordu. En iyisi içeri geçip ailemin o sıradan gürültüsüne karışmak, bir şekilde dikkatimi dağıtmaktı.

Odamdan çıktığım anda annem salondan o her zamanki buyurgan sesiyle “Nisa!” diye seslendi.

“Ara mı verdin kızım?”

“Evet anne!”

“Ee madem, hadi bize güzel birer kahve yap da içelim karşılıklı. Şöyle bol köpüklü olsun.”

“Tamam anne, yapıyorum şimdi,” diye seslendim. Adımlarımı mutfağa doğru yönlendirirken “Gelin kahvelerini de içeriz,” diye bağıran teyzemi duymazdan geldim.

Mutfağa girdim. Telefonu tezgâhın üzerine bıraktım. Bakır cezveyi elime alıp musluğun yolunu tuttum. Suyu göz kararı koyarken telefonum aniden o meşhur, artık ezberlediğim tanıdık melodiyle titredi. Kendimi engelleyemedim; resmen tezgâhın üzerine doğru atıldım. Elimdeki cezve kahve kavanozuna çarpıp onu neredeyse devirecekti. Ekranı hızla ters çevirip o ismi—"Sevgilim 🤍" yazısını- gördüğümde kalbimin göğüs kafesimi delmek istercesine, delice zorladığını hissettim.

Ve bu, kesinlikle bu dünyadaki en saçma, en mantıksız şeydi.

“Esenler’in altını üstüne getirdim diyebilirim. 

Arkadaşları biraz darladım ama teyzen için nokta atışı bir yer buldum. 🎯

Ayrıca bu kadar beklettiğim için kusura bakma sevgilim. 

Acil bir antrenman programı ayarlamam gerekti. Telefonu ancak elime alabildim.”

Mesajı ekrandan okumuştum. Okur okumaz da saatlerdir içimde biriken o kapkara, sıkıntılı bulutların sanki sihirli bir değnek değmiş gibi anında dağılıverdiğini hissetmiştim. Göğsümdeki o boğucu baskı uçup gitmiş, yerini garip bir hafifliğe bırakmıştı. 

Yine de içimdeki o gururlu kadın hemen yelkenleri suya indirmek, “Bak nasıl da yolunu gözledim” mesajı vermek istemiyordu. Bu yüzden mesajı açıp cevap vermek yerine, kahveleri hazırlamaya devam ettim. Cezveyi ocağa koyduğumda fincanları hazırlamak için dolapları açıp kapattım. Fakat gözüm sürekli telefondaydı. Aklım ise atmadığım cevapta.

Tepsiye fincanları, su bardaklarını ve yanına ikramları hazırladıktan sonra ocaktaki kahveyi birkaç kez daha karıştırdım. ‘Yeteri kadar zaman geçmiştir’ diye kendimi kandırarak telefonu elime aldım. 

“Yanımda kimse yok. Role girmek zorunda hissetme kendini.

Ve teyzem adına teşekkür ederim. Neresiymiş bu gizemli salon?”

“Rica ederim. Esenler Dörtyol’a yakın, sadece kadınlara özel butik bir pilates ve fitness salonu. Sahibi yakın bir arkadaşımın eski antrenörü, yani oldukça güvenilir. 

Konumunu atıyorum.”

“Teşekkürler.”

“Bu arada… Bilerek geç cevap verdin değil mi?”

“Alakası bile yok.”

“Mesajları ekrandan okuduğunu biliyorum.”

“Bunu da nereden çıkardın?”

“Sadece his.”

“Yanlış alarm Alpciğim. Annemlere kahve yapıyorum.

Kendini nimetten sayma yani.”

“Tamam. Öyle diyorsan öyledir.

Başka isteyeceğin bir şey yoksa işimin başına dönmem gerekiyor.”

“Şu anlık yok. Çekilebilirsin.”

Attığım o son cüretkâr, adeta ona meydan okuyan mesajdan sonra telefonun ekranına bakıp kendi kendime kıkırdamaktan alıkoyamadım. Alp’in o her durumu anında lehine çeviren, insanı köşeye sıkıştıran o aşırı özgüvenli tavrına karşı bu kez küçük ama tatlı bir zafer kazanmış gibi hissediyordum. 

“Hanımcıyız dedik diye gördüğümüz muameleye bak.🤨😂

İnsan saatlerdir yaptığım araştırmanın hatırına biraz olsun konuşkan olur.”

“Seni tanımıyorum Alp Bıla Bıla.”

“Adım Alp Aslan Uğurlu. 

Şimdi söyle bakalım. Tanımak istiyor musun?”

Ekrandaki son mesajı okuduğum anda, parmaklarım klavyenin üzerinde öylece donakaldı. Az önce içimi ısıtan o muzır neşe, saniyeler içinde yerini buz gibi bir ciddiyete ve göğsüme oturan o tanıdık, ağır korkuya bıraktı.

İçten içe, kendime bile yüksek sesle itiraf edemediğim bir yerlerde, bu gizemli adamı gerçekten tanımak istiyordum. Onun o keskin zekasını, beni dakikalar içinde o masadan çekip alan pratik hamlelerini ve kendine olan o tuhaf güveni merak ediyordum. Ama diğer yanım… Diğer yanım, bu ülkede yaşayan her genç kadın gibi acımasız gerçeklerle örülüydü.

Televizyonu her açtığımda, sosyal medyada her gezindiğimde karşıma çıkan, o içimi paramparça eden ‘kadın cinayetleri’ haberleri bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti. Sadece bir mesajla, rastgele bir numarayla hayatıma giren bu yabancının kim olduğunu, arkasında nasıl bir canavar ya da nasıl bir niyet sakladığını bilemezdim. Mantığım ve savunma mekanizmam anında en yüksek perdeden alarm vermeye başladı. Kendimi korumak, o güvenli dört duvarımın arkasına saklanmak zorundaydım.

“Tanımaya değer biri misin?”

“Bilmem. Bunu tanımadan sende bilemezsin.”

“Vaktim çok kıymetli.”

“Yani seni tanımak için zaman ayıramam mı diyorsun?”

“Zaman ayırmaya gerek olduğunu düşünmüyorum.”

Mesajı gönderdikten sonra mutfaktaki havanın aniden ağırlaştığını hissettim. Ekrandaki "Zaman ayırmaya gerek olduğunu düşünmüyorum" cümleme baktıkça, korunma içgüdüsüyle o savunma duvarlarımı biraz fazla mı yüksek ördüm diye düşünmeden edemedim; sözlerim o kadar soğuk ve net duruyordu ki...

Gelecek cevabı beklerken nefesimi tuttum. Bu sefer o tanıdık üç nokta hemen belirmedi. Maviye dönen tikler, karşı tarafın bu soğuk sözleri sindirmeye çalıştığının kanıtı gibiydi ve Alp bir süre sessiz kaldı.

“Anladım. Ben durumu biraz yanlış yorumlamışım demek ki.

Haklısın, kimse kimseye zorla zaman ayırmak zorunda değil.”

Nihayet o cevap ekranıma düştüğünde, o ana kadarki muzip, flörtöz ve her durumla dalga geçen Alp’ten eser yoktu. İçim bir anda tuhaf bir suçluluk duygusuyla ürperdi. Neden bilmiyorum ama bu sözleri canımı acıtmıştı. Ne cevap vermem gerektiğini bilmiyordum.

“Senin o değerli zamanından daha fazla çalmayayım. 

Yarın akşama kadar sevgililik bir durum gerekirse yazarsın. 

İyi günler.”

Donakalmıştım. Telefon avucumun içinde öylece kalırken, az önce içimi ısıtan o tatlı çarpıntı bıçak gibi kesildi; yerini boğazıma oturan kocaman, can yakıcı bir yumruya bıraktı. Alp resmen resti çekmiş, aramızdaki o görünmez ama tatlı çizgiyi tek bir hamlede silip atmıştı. Artık ne o flörtöz, muzip havadan eser kalmıştı ortada ne de beni hem kızdıran hem de hoşuma giden o eğlenceli atışmalardan. 

Sadece iki yabancı ve aramızda kurulmuş buz gibi bir iş ortaklığı vardı.

“Nisa! Kızım nerede kaldı kahveler, taştı mı yoksa?”

Annemlerin içeriden gelen yüksek sesiyle irkilerek kendime geldim. Bakışlarım tezgâha kaydığında dehşetle fark ettim ki cezvedeki kahve çoktan köpürmüş, neredeyse taşma noktasına gelmişti. Aceleyle ocağın altını kapatırken gözlerimin aniden dolduğunu, görüşümün bulandığını hissettim. Göğsüme oturan o ağır, sızılı baskıyı yutkunarak yok etmeye çalıştım. Sırf kendimi korumak, geçmişin ya da haberlerde gördüğüm o korkunç hikayelerin yarattığı o paranoyak korkuların arkasına saklanmak isterken, karşımda bana hiçbir zararı dokunmamış bir adamın gururunu hiç yoktan yere kırmıştım. 

Alp bana zarar verecek ya da beni zorlayacak hiçbir şey yapmamıştı oysa; sadece dürüstçe, cesurca bir adım atmış ve kendini açmıştı. Kalbini kıran, aradaki o güzel köprüyü tek bir hoyrat cümleyle yıkan bizzat bendim.

Üstelik adam bana adını ve soyadını bile söylemişti. Açık açık, arkasına saklanacağı hiçbir maske bırakmadan... Alp Aslan Uğurlu. Bu isim zihnimin dehlizlerinde yankılanırken gözlerim tezgahtaki telefona kaydı. Tabii ya… En kısa zamanda sosyal medya hesapları var mı diye bakacaktım. Kim olduğunu, nasıl bir hayatı olduğunu oradan çok daha rahat anlayabilirdim. Ama tüm bunlardan önce, bu akşam mutlaka Nur’la buluşmalı ve ona her şeyi en başından anlatmalıydım. Nur bu işlerin, bu tarz ilişkilerin kurduydu; içinde bulunduğum bu labirentten çıkmam için kesin bir yol bulurdu.

Kahve tepsisini titreyen ellerimle kavradım. Kendimi o kadar kötü, o kadar haksız hissediyordum ki içim eziliyordu. Derin bir nefes alıp omuzlarımı dikleştirdim ve mutfaktan çıktım. İçeri geçip anneme ve teyzeme kahvelerini uzatırken yüzümdeki o ani solgunluğu, gözlerimdeki o yoğun pişmanlığı gizlemek için her kasımı zorladım. Ama aklım da kalbim de mutfak tezgahında, o derin sessizliğe gömülen telefonda kalmıştı.

Teyzem kahvesinden ilk yudumu alıp fincanı tabağına yerleştirirken gözlerini kısarak bana baktı. 

“Ee Nisacığım, var mı bir haber?”

Teyzemin beklenti dolu sorusuyla irkildim, bir an neyden bahsettiğini bile anlayamadım. Zihnim Alp’in o son mesajındaki buz gibi resmiyette asılı kaldığı için ona sadece boş boş baktım. Teyzem benim bu dalgın, kararsız halimi fark edince “Ayol Alp’e spor salonu soracaktın ya hani,” dedi neşeyle. “Aşık mısın Nisakuşum? Ah… Evet aşıksın.”

Teyzemin tekrar aşk meşk konularına girmemesi için hızla kendimi toparladım. “Evet söyledi teyze. Esenler Dörtyol’da sadece kadınlara özel, butik bir pilates ve fitness salonu bulmuş. Sahibi yakın bir arkadaşının eski antrenörüymüş, çok güvenilir dedi. Konumunu atarım birazdan sana.”

Teyzemin gözleri anında parladı, ellerini çocuk gibi birbirine vurdu. “Ay maşallah, aslan damat! Bak sen hemen nasıl da bulmuş çabucak. Ara şunu da bir teşekkür edeyim çocuğa.”

Duyduğum teklifle oturduğum yerde kaskatı kesildim. Elimdeki fincan neredeyse sarsıntıdan devrilecekti. Bu kadarı da fazlaydı artık! Ne oluyordu Allah aşkına? 

“Ben senin adına ettim teyze.”

“Olmaz. Ben de edeyim, hem sesini duymuş olurum.”

“Yoksa hala sevgilim olduğuna inanmıyor musun?”

“Aşk olsun bebeğim. Sonuna kadar inanıyorum. Sadece bu kadar zahmet verdim, teşekkür etmek istiyorum.” 

Mantığım ‘Kesinlikle olmaz’ diyordu ama o küçük hain olan kalbim, teyzemin bu baskısını bir kaçış yolu, bir bahane olarak kullanabileceğimi fısıldıyordu. En azından bana gerçekten kızgın olup olmadığını, benden bağımsız bir şekilde öğrenebilirdim.

Yine de cesaret edemedim. Alp’in telefonda ters bir şey söylemesinden ya da bana yabancı gibi davranıp beni ailemin önünde bozmasından korkarak “Spordaydı,” diye mırıldandım gözlerimi kaçırarak.

Teyzem kaşlarını kaldırdı. “Ee, sabah gitmemiş miydi bu çocuk spora?”

Yalan rüzgarının kontrolden çıkmak üzere olduğunu, her an bir yerlerden patlayacağını hissederek yutkundum ve gerçeğin bana sığınak olacak bir parçasını öne sürdüm. 

“Kendisi PT teyze. Sürekli salonda olması normal.”

Annem ve teyzem aynı anda duraksadı. İkisi de şaşkın bir ifadeyle birbirine baktıktan sonra annem kahve fincanını sehpanın üzerine biraz sertçe, porselen sesi çıkartarak bıraktı. 

“Piti mi? O ne demek kızım? Düzgün konuş şu dilimizi.”

“Özel antrenör anne,” diye açıklama yaptım, gerginlikle parmaklarımı birbirine kenetleyip tırnaklarımı etime bastırırken. “Yani insanları çalıştırıyor, mesleği bu. Spor hocası.”

Annemizin gözlerindeki o sorgulayıcı, her zaman arkasında bir bit yeniği arayan şüpheci ifade anında keskinleşti. Arkasına yaslanıp beni tepeden tırnağa, sanki bir suçluymuşum gibi süzdü. “Sen bu çocukla nereden tanıştım demiştin bakayım?”

Sabah kahvaltı masasında söylediğim o ilk yalanın arkasında durmak zorundaydım, başka çarem yoktu. Zincirleme yalanların o ezici ağırlığı omuzlarıma binerken “Arkadaş ortamında işte anne,” dedim, sesime yapay bir rahatlık katmaya çalışarak. 

“Ortak arkadaşlarımız vardı, öyle bir araya geldik.”

Annem tatmin olmamış bir edayla tek kaşını kaldırdı, hafızasını zorluyormuş gibi gözlerini kıstı. “Sizin üniversitede spor bölümü var mıydı Nisa? Ben sadece eğitim fakültesini biliyorum.”

“Besyo var anne, yani Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu. Binalarımız yakındı.”

Teyzem kahvesinden bir yudum daha alıp araya girdi. “Valla ne yalan söyleyeyim, Matematik öğretmenliği ve Besyo arasındaki bağlantıyı bulan varsa çıksın bana söylesin. Biri sabahtan akşama kadar kafayı sayılarla, formüllerle bozar; diğeri düdük çalıp takla attırır. Nasıl bir ortak arkadaş çevresiymiş bu ayol?”

Teyzemin bu can alıcı mantık arayışı, sırtımdan aşağı soğuk terler dökülmesine yetmişti. Annem de onu onaylarcasına kafasını sallayınca, köşeye tamamen sıkıştığımı hissettim. Duvarlar üzerime geliyordu.

“Ay teyze ne alakası var?” diye kıvırmaya çalıştım, sesimi olabildiğince neşeli ve umursamaz tutmaya özen göstererek. “Üniversite burası, sadece kendi bölümündekilerle mi görüşüyor insan? Kantini var, şenliği var, kulüpleri var… Neyse. Aklımdayken mutfaktan telefonu alıp konumu atayım sana.”

Ayağa kalktığım an teyzem arkamdan adeta emreder gibi seslendi. “Konum atmak yetmez Nisacığım. Hazır eline almışken ara şu çocuğu da teşekkür edeyim.” Bu kadın kafasına koyduğu şeyden hiç mi vazgeçmezdi!

Mutfağa adeta kaçarak girdim. Tezgahtaki telefonu elime aldığımda kalbim göğüs kafesimi deli gibi dövmeye başladı. Alp’e attığım o son mesaj, aramızdaki o buz gibi mesafe orada bir dağ gibi dururken onu aramak benim için intihardan farksızdı ama içerideki iki kadının o şüpheci, her an her şeyi ortaya çıkarabilecek bakışlarından kurtulmanın tek yolu da buydu. 

Derin bir nefes aldım. “Hadi Nisa, yapabilirsin. En kötü teyzem çok ısrar etti dersin, işin içinden çıkarsın, hadi,” diye düşündüm ve Alp’in isminin üzerine, o ‘Sevgilim’ yazısına dokunarak aramayı başlattım.

Dıt… Dıt… Dıt…

Telefon çalıyor ama açan olmuyordu. İçten içe hem büyük bir rahatlama hissediyordum hem de Alp’in az önceki kırgınlıkla bilerek açmadığını düşünerek vicdan azabıyla eziliyordum. Beşinci çalmada da açılmayınca, aldığım nefesi geri vererek telefonu kapattım. Açmaması işime yaramıştı ama neden mutlu değildim. Telefon ekranına, sanki her an arayabilirmiş gibi bakarak salona döndüm.

“Ara hadi bebeğim.”

“Aradım teyze ama açmadı. Meşgul belli ki. Müsait olunca döner o bana. Ben sana şimdi konumu yolluyorum.”

Tam koltuğa oturmuş Alp’in mesaj ekranından teyzeme konumu atıyordum ki telefon birden deliler gibi titremeye, ışığı yanıp sönmeye başladı. Ekranda o büyük harflerle yazılı ‘Sevgilim’ yazısı nefesimi tutmama neden oldu. Gerçekten arıyor muydu?

Teyzem neşeyle “Damat mı?” diye sordu. Benim cevap vermemi beklemeden de oturduğu yerden kalkıp telefonun ekranına baktı.

 “Ay arıyor vallahi! Hoparlöre al bakayım!”

Neyse ki üzerimdeki kal halinden teyzemin yanımda bitmesiyle uzaklaştım ve “Hayır teyze ne hoparlörü, ayıp ya!” diyerek ayaklandım ve o anki heyecan ve panikle yeşil butonu kaydırıp telefonu kulağıma yasladım. Salonda pusuya yatmış beni izleyen kadınlara “biz çok aşığız ve aramızda hiçbir sorun yok” mesajı vermek zorundaydım. Yüzüme yapay ama dışarıdan bakıldığında son derece aşık ve mutlu duran kocaman bir gülümseme yerleştirdim. Ses tonumu olabildiğince yumuşatarak, adeta sevgilimin kulağına nefes verir gibi konuştum.

“Alo... Sevgilim.”

Karşı taraftan önce derin, ciğerlerine kadar çekilen erkeksi bir nefes sesi geldi. O kısa duraksamada zaman durdu sandım. Ardından, hayatımda duyduğum en erkeksi, en tok ve insanı sarsacak kadar etkileyici ses tınısı döküldü telefonun ahizesinden. Sesindeki o hafif, pürüzlü ve maskülen tını, adeta görünmez bir dalga gibi omurgamdan aşağı elektrik çarpmışçasına bir ürperti gönderdi. Vücudumun bu sese verdiği reflekssel tepki karşısında dehşete düştüm.

“Efendim güzelim. Kusura bakma aramana yetişemedim.” 

Sesinde mesajlardaki buz gibi mesafeli adamdan eser yoktu. Kulaklarımdan kalbime doğru akan bu adam, az önceki kırgın yabancı olamazdı. Normal konuşma tarzı her zaman bu kadar samimi ve akışkan mıydı, yoksa şu an sadece oyunun kurallarına göre mi oynuyordu? Eğer bu bir rolse, eğer benimle birlikte bu yalanın arkasına sığınıp ailemi kandırmak için sergilediği bir tiyatroyduysa... Kesinlikle Oscar’ı hak ederdi. Bu kadar doğal, bu kadar sahiplenici bir tınıyı hiçbir prova önceden var edemezdi.

Boğazımın kuruduğunu hissederek zorlukla yutkundum. İçeride beni pür dikkat dinleyen annem ve teyzemin radarından kaçmak, sesimdeki o ani ritim bozukluğunu toparlamak zorundaydım. Derin bir nefes alıp hemen konuya girdim.

“Şey… Rahatsız etmedim umarım. Teyzem yanımda da gönderdiğin salon için sana bizzat teşekkür etmek istedi. Çok ısrar etti, kıramadım bir tanem.”

"Bir tanem" kelimesini söylerken dilim neredeyse damağıma dolanacaktı. Hayatımda ilk defa hiç görmediğim bir adam için bu kadar cüretkâr bir hitap şekli kullanıyordum ve bunu yaparken ne kadar inandırıcı durduğuma dair hiçbir fikrim yoktu.

“Anladım,” dedi Alp. Sesindeki o derin, kadife gibi tınıyla hafifçe güler gibi bir ses çıkardı. O kadar kısık ve boğuk bir gülüştü ki bu, sanki telefonun diğer ucunda benim bu çaresiz, köşeye sıkışmış halimi gözünün önüne getirmiş de onunla eğleniyormuş gibiydi. Allahım… Bir insanın sadece sesi, hiçbir fiziksel temas olmadan dizlerimin bağını çözecek kadar çekici ve büyüleyici olabilir miydi? 

“Ver bakalım müstakbel teyzemizle konuşalım.”

Telefonu hızla, sanki elimi yakıyormuş gibi teyzeme uzattım ve ciğerlerime derin bir nefes çekerek koltuğun kenarına iliştim. Teyzem telefonu alır almaz yüzünde güller açtı, oturduğu yerde iyice dikleşti.

“Alo, Alperen evladım? Ha, Alp mi? Kusura bakma annem, yaşlılık işte… Ay ne kadar kibarsın, teşekkür ederim,” diye başladı teyzem heyecanla konuşmaya.

O an ne konuştuklarını, Alp’in ona ne söylediğini duymak için her şeyimi verebilirdim. Keşke hoparlör teklifini kabul etseydim diye iç geçirdim. Teyzem telefonu kulağına o kadar sıkı bastırmıştı ve sesi o kadar dışarı vermiyordu ki, Alp’in o büyüleyici sesinden tek bir hece bile bana ulaşmıyordu. Çaresizce sadece teyzemizin yüzündeki mimikleri ve tepkilerini izliyordum.

Teyzem adeta iki gülüyor, bir söylüyordu. Bir ara Alp her ne dediyse, teyzem elini ağzına götürüp kıkırdadı. 

“Ay ilahi Alp, deli çocuk! Nisa hiç öyle anlatmadı ama… Yok canım, o senin hüsnükuruntun,” diyerek bana imalı bir bakış fırlattı. Ben ne anlatmış olabilirdim ya da anlatmamış… Oturduğum yerde tırnaklarımı avuç içlerime bastırdım. Geri dönüşü olmayan bir yola girdiğimi ve bu adamın tek bir kelimesiyle beni hem kurtarabileceğini hem de tamamen rezil edebileceğine bir kez daha emin oldum. 

Annem, teyzemin bu neşeli hallerini memnuniyetle izliyor, arada bana “Aferin, düzgün çocukmuş bu” der gibi kafa sallıyordu. Allah aşkına anne… Sadece teyzemin konuşmasından mı damadının düzgünlüğünü anlamıştın? Damat mı? Allah aşkına ne diyordum ben?!

Teyzem en sonunda, “Tamam tatlım, yarın akşam o zaman. Çok öpüyorum, dikkat et kendine, o kasları da fazla yorma hahahay!” diyerek telefonu kapattı ve bana doğru uzattı.

Hemen telefonu elinden kapıp ekrana baktım; arama çoktan sonlandırılmıştı. Benim sesimi bir kez daha duymak istememiş miydi yani? Kalbim kırılmıştı ama merakım bu hissin önüne geçiyordu. “Ne konuştunuz teyze?” diye sordum, sesimdeki o sabırsız heyecanı gizlemeye çalışarak. “Ne dedi Alp ki o kadar güldün?”

“Ne diyecek ayol, pek kibar, pek dilli masallah! ‘Teyzeciğim sen istersen ben İstanbul’un en lüks salonunu kapatırım senin için’ diyor. Ay pek de saygılı. Ama…” dedi ve sesini alçaltıp bana doğru eğildi. “Bana bak, bu çocuk seni avucunun içine almış, haberin olsun. ‘Nisa biraz hırçındır teyze, idare ediyoruz artık’ dedi. Bunu bana diyebildiğine göre senin ondan ayrılmayacağına güveni tam. Özgüvenli maşallah.”

Duyduklarımla adeta şoka girdim. Hırçın mı? Alp resmen az önceki mesajlaşmanın intikamını teyzem üzerinden, zekice ve son derece tatlı bir oyunla alıyordu.  

“Ay sen ne dedin Sevda. Kızımı ezdirmeseydin.”

“Duymadın mı abla. ‘Onun hırçınlığı nazındandır. Fakat kafasına bir şey koydu mu bu hırçınlığını çok ararsın’ dedim ya.”

Allah aşkına bunu hangi ara söylemişti? Ben Alp’in büyüleyici sesi yüzünden başka seslere sağır mı olmuştum? Annem “Ağzına sağlık, iyi söylemişsin,” deyince daha fazla dayanamadım. 

“Ben… Ben bir lavaboya gideyim.” 

“Tamam kızım. Boş bardakları da mutfağa bırak bari.”

Hızla tepsiyi alıp içemediğim soğumuş kahvemi ve annemlerin boş bardaklarını aldım. Önce onları mutfağa bıraktım. Sonra kendimi lavaboya kapatıp kapıyı kilitledim. Sırtımı soğuk fayanslara dayayarak içimdeki utanç ve öfke yangını bir nebzede olsa dizginlemeye çalışıyordum. Parmaklarım heyecan ve adrenalinden titrerken WhatsApp’ı açtım, Alp’in o sessizliğe bürünen sohbet penceresine girdim. Klavyeyi açıp hızla yazmaya başladım.

“Hırçın mıyım gerçekten? Ve sen beni idare mi ediyorsun? 🤨

Teyzeme neler anlatmışsın öyle Alp!”

“Ne anlatmışım?” 

“Kadın resmen sana hayran kaldı, 

Arkandan aslan damat diye marş besteleyecek neredeyse.

Fakat bunu beni gömerek yapmasaydın iyiydi.”

“Rolümün hakkını veriyordum küçük hanım. 

Teyzenin gözüne girmek sahte sevgililiğimizin geleceği için önemli bir adımdı bence.

Ayrıca seni gömmedim. Gerçeği söyledim.”

“Hırçın mıyım ben?”

“Değil misin?

İstersen şu an durup bir kendine bak.”

“Beni hırçınlaştıran sensin.”

“Bunu iltifat olarak kabul ederim.

Ha… Ama bak hırçın olmadığın bir an yaşadım az önce.

Telefonu ilk açtığında sesin pek bir içtendi maşallah.” 

“Teyzemlerin yanında rol yapıyordum herhalde!”

“Rol olsa bile… Hayatımda duyduğum en güzel ‘sevgilim’ seslenmesi olabilir. 

Bir an rol olduğunu unutup gerçekten sevgilinmişim gibi hissetmedim değil.”

“Öyle bir şey yok.”

“Biliyorum bana zaman ayırmana gerek olmadığı gibi…”

Ah… Sanırım aramızı düzeltmek için en uygun zaman şu andı.

“Az önce... Yani onu söylerken ciddi değildim. 

Yani belki biraz ciddiydim ama aramıza resmiyet sokmanı gerektirecek kadar değildim. 

Tekrar özür dilerim.”

“Aramıza resmiyet soktuğum için üzülmüş gibisin.”

“Seni kırdığımı düşündüğüm için üzüldüm.”

“İyi o zaman üzülmeye devam et. Çünkü kırdın.”

“Sesin hiç öyle demiyordu ama…”

“Sesim ne diyordu?”

Buna cevap vermedim. Daha doğrusu ne cevap vermem gerektiğine emin olamadım. Bu yüzden konuyu değiştirecek başka bir mesaj yazdım.

“Teyzemin telefonunu yüzüne kapatmadığın için de teşekkür ederim. 

Bazen, yani genelde çok konuşuyor ve sen durumu çok iyi idare ettin. Teşekkürler.”

“Rica ederim de… Şu sesimle alakalı sorumun cevabını da alabilir miyim?”

“Hayır alamazsın.”

“Sesimi beğendin mi?”

“Beğenmek mi? Yani… Bir tık etkileyici gelmiş olabilir, yalan söylemeyeyim. 

Ama sadece bir tık! Muhtemelen telefonun azizliğidir, frekans falan ondandır.”

“Frekans diyorsun… 

Demek benim ses frekansım sende ‘bir tık’ da olsa etki yaratıyor. 

Bunu duymak güzel.”

“Senin işin yok muydu?

Salonda bekleyenlerin günahı benim boynuma kalacak, git hadi.”

“Gideyim mi?”

Gelen o kısa sorunun arkasındaki o muzip ama bir o kadar da benden uzaklaşmak istemeyen, ipleri elinde tutan tavrı anında hissettim. Alp benimle oynamayı, kelimelerle beni köşeye sıkıştırıp tepkilerimi izlemeyi çok seviyordu; bunu artık çok iyi anlamıştım. Telefonu, heyecandan titremesini engellemek ister gibi iki elimle birden sıkıca kavradım. İçimdeki o gururlu, boyun eğmek istemeyen inatçı kız hemen devreye girdi ve zihnimdeki tüm endişeleri susturarak tek kelimelik bir restle karşılık verdi ona 

“Git.”

Yazıp gönderdiğim an, sanki çok büyük bir günah işlemişim gibi parmaklarımı hırsla dudaklarıma bastırdım. "Acaba çok mu sert oldu? Onu tamamen kaçırdım mı?" diye düşünerek, adeta büyülenmiş gibi gözlerimi parlayan ekrandan bir saniye bile ayıramıyordum. Ancak Alp’in cevabı bu kez beni hiç bekletmedi, saniyeler içinde düştü ekrana. 

“Döneyim mi peki?”

O üç kelimeyi okuduğum an deliler gibi heyecanlandım. Öyle bir heyecandı ki bu, parmak uçlarımın karıncalandığını, damarlarımdaki kanın çekildiğini hissettim; göğsümün tam ortasında, kalbimin üzerinde bir kuş hırsla kanat çırpıyordu sanki. Korkularım, televizyonda gördüğüm o ürkütücü haberlermantığımın bana söyledikleri… Her şey ama her şey ‘Biz zaten asla yüz yüze gelmeyeceğiz, bu sadece bir oyun, tadını çıkar,’ diyen yanımla yer değiştirdi. 

Düşünmedim. Eğer bir saniye bile düşünürsem, o korkak ve rasyonel Nisa’nın yine o aşılmaz duvarların arkasına saklanacağını, bu tatlı büyüden kaçacağını çok iyi biliyordum. Parmaklarım heyecandan titreyip karıncalanırken, tamamen içimden gelen, ruhumun en derininden kopup gelen o ilk kelimeyi klavyeye döküverdim.

“Dön.”

“Bunu beni zaman ayırmaya değer bulduğuna sayabilir miyim?”

“İyi çalışmalar Alp Aslan Uğurlu.”

“Sende her ne yapıyorsan keyifli olsun Nisa.”

“Nisa Kaya.”

“Nisa Kaya Uğurlu.”

“Hop bakalım, biraz hızlı gitmiyor musun?”

“Sonuçta sadece iki günlüğüne sevgilinim. Hatta bir buçuk gün. 

Dua et bu yarın sana evlenme teklif etmeyeyim.”

“Zevzek.”

“Kabul et hoşlanıyorsun ama bu zevzekten.”

“Görüşürüz Alp.”

“Görüşürüz rehberimdeki sevgilim.”

Yorumlar

  1. Ama çok güzeller ki onlar 🫠🥰❣️

    YanıtlaSil
  2. Eridim resmen ay hemen gelsin devamı tubummmm

    YanıtlaSil
  3. Alp.. ne tarafa düşüyoruz senin için🫠♥️

    YanıtlaSil
  4. Ayyy bölüm çok şeker yaaa özlemişim aşk hikayesi okumayı cook güzeller bir an önce bir araya gelsinler

    YanıtlaSil
  5. Sürekli gülerek okuduğumuz bir bölüm olmuş emeğine sağlık 🌸👸

    YanıtlaSil
  6. Tubum mest oldum Alp Aslan a Nisacık nereye bayılalım

    YanıtlaSil
  7. Ayy cok tatlı çok güzeller yaaa tubum devamını gonder hemen. Lütfen

    YanıtlaSil
  8. Bakalım neler olacak heyecanlı 😍

    YanıtlaSil
  9. Tubum devamı ne zaman...yine tubuuu sahalarda maşallah aşk kadına...

    YanıtlaSil
  10. Tubuuuuuuu müthişsin

    YanıtlaSil
  11. Harika, özlemişiz böyle hikayeler okumayı:) devamı gelsin artık yahu 🫠

    YanıtlaSil
  12. Yanlız alp'inde onu sevgilim diye kaydedişi bu ilk konuşmada aşk deyilde ne🥰

    YanıtlaSil
  13. 🩷🩵🫰🩷🩵

    YanıtlaSil
  14. Cok begendim tubum, her gun bolum gelir mi? Birde baska platformda da yayinliyor musun tt gibi gibi....

    YanıtlaSil

Yorum Gönder