Kurşun Asker ve Balerin - 6. Bölüm
DOĞUKAN
Hayata bir sıfır önde başlamak için güzel bir çocukluk geçirmek gerekirdi. Benim çocukluğum sonsuz bir öncelik tanımıştı bana. Hayatın renkleri bu yüzden canlı, büyümenin keşfi sırf bu nedenden daha heyecanlıydı. Hayal kurmanın masum olduğu ve gerçek kılınabileceğine en çok inanıldığı dönemdi çocukluk.
5 yaşındaki Doğukan’a ileride ne olacağı sorulsa hevesle futbolcu derdi. 10 yaşındaki Doğukan’a bu soru yeniden yöneltilse sağlam bir forvet oyuncusu olacağını söylerdi. 15 yaşındaki Doğukan ise sakatlığı yüzünden hayallerinin peşinden koşamadığını ve gönlündeki diğer sevdaya yönelmesini anlatırdı.
Peki şu andaki Doğukan?
Beş yaşındaki hali kadar heyecanlı, on yaşına dönmüş gibi azimli ve on beş yaşındaki genç gibi profesyoneldi. Halı sahaya adım attığım anda tüm çocukluğum gözlerimin önünden geçti sanki. Isınırken yaşadığım sakatlık dair her şeyi geride bıraktığımı hissettim bir an.
“Hadi beyler ısınmalar tamamsa başlayalım.”
Osman seri şekilde ellerini birbirine çarparak herkesi toparlamaya çalıştı. “Dogi sarı takımın kaptanısın,” diyerek turuncu fosforlu bandı bana doğru fırlattı. Havada yakaladım. “Hatırlat da bir ara basketbol da oynayalım seninle,” dediğinde yüzüme yayılan gülümseme fazlasıyla meydan okuyucuydu.
Osman kendi takım kaptanı bantını koluna geçirirken takımını etrafına topladı. Bunu benim de yapmam gerekiyordu ama önce daha önemli bir işim vardı.
Koşar adım tribünlere doğru yürürken bir yandan da Doğa’yı görüntülü aradım. Birkaç çalış sonra görüntüme gelen kız, kalbimin atışını koşudan bile daha hızlandırmıştı. Ablasıyla olan konuşmamızdan sonra yüzüme kapatması bir şeylerin ters gittiğini düşündürmüştü ama şu anda karşımda gördüğüm kızın keyfi yerindeydi.
“Vaktin var mı?”
Doğa’nın yüzündeki tebessüm büyürken “Sana hep var,” cevabını almak kadar mutlu eden hiçbir şey yoktu. Umarım kendimce aldığım totem kararımı öğrenince de aynı düşüncede olurdu. “Futbol sever misin bilmiyorum ama,” diyerek telefonumu sırt çantamın önüne doğru, sahanın her yanına görecek açıyla yerleştirdim.
“Maçını mı izleyeceğim?”
Başımı onaylarcasına sallayarak “Eğer istersen,” dedim. İstediğini biliyordum. O istemese bile ben bunu çok istiyordum. “Dogi hadi lan! Yemin ederim kaybedenden değil senden alacağım sahanın parasını!” Osman’ın sabırsızlığını duymazdan gelirken koluma takım kaptanı bandını taktım. Doğa’nın şaşkın bir bakış attığını gördüm. Takım kaptanı olduğuma mı yoksa bu bandın ne olduğunu bilmemesinden kaynaklı mı bu kadar şaşkındı emin değildim.
“Beni ayırt edebilmen için.”
Osman bu sefer küfürlü bir çağrı yapınca sinirli bir nefes aldım ama karşımdaki kıza bunu belli etmemek adına gülümseyerek göz kırptım ve geri geri, gözlerimi Doğa’dan ayırmadan koşmaya başladım. Beni tam olarak duymayacağına emin olduğum anda Osman’a dönerek “Keşke anandan doğarken de bu kadar sabırsız olsaydın 10 aylık,” dedim. Güçlü bir kahkaha ile göğsünü titreten Osman “Belki sevgilinle oynaşmana tahammül edemiyorumdur,” dedi. “Olan var olmayan var.”
Doğa’yı sevgilim olarak görmesine değil de onun adının geçtiği bir cümledeki lakaytlığı sinirimi zorlarken “Oldur o zaman,” dedim. “Olmasını bekleyen biri var bildiğim kadarıyla.”
“Anma adını çomak hazırlayacak vaktim yok.”
“Beyler ağzınız değil de bacaklarınız mı çalışsa artık?”
Osman’la münakaşayı sonraya erteleyerek maça odaklandım. Önce ufak bir izin isteyip takımımı topladım. Gerekli talimatları verdikten sonra maç başladı.
Kıran kırana mücadelenin her saniyesi aklım Doğa’daydı. Sürekli bizi izleyip izlemediğine bakıyordum. Arada telefonumun çaldığını son anda görüyor, araması kapanacak mı diye uzaktan da olsa gözümü üzerinden ayırmıyordum. Neyse ki beklediğimden de ilgili bir şekilde beni izliyordu.
Attığım gollerde onu işaret ediyordum. Yüzünü seçemiyordum ama hareketlendiğini görebiliyordum. Bir an şu anda burada olsa, filenin arkasından bana tezahürat yapsa nasıl olur diye düşünmeden edemedim. Sanırım hayatımın en unutulmaz maçı olurdu. Gerçi şu anın da ondan kalır yani yoktu. Belki sesi…
Umay, Hülya ve adını hatırlamadığım bir kız daha tribünlerde, tam da Doğa’nın olduğu yerde durdular. Maç sırasındaki bağırışlarımıza onların sesleri karışmaya başlamıştı. Doğa’yı göremediğimi fark ettim. Top bendeydi. Pas atmadan önce hala orada olup olmadığına bakmaya çalışırken keskin bir sancının bileğime girmesi ve kendimi yerde bulmam bir oldu. Acıyla ellerimi tekmeyi aldığım yere bastırdım. Kırık değildi ama sağlam bir şekilde kemiğim ezilmiş olmalıydı.
Çim sahada acı etkilisiyle sağa sola yuvarlanırken herkes etrafıma toplandı. “Faul olsun diye bir de bayıl istersen Dogi?”
“Senin gelmişine geçmişime lan. Senin anan babana en büyük faulü yapmış asıl şerefsiz.”
Maç sırasında sürekli benzer pozisyonları atlatıyordum. Sırf maç öncesi söylediğim laf yüzünden gıcıklık yaptığının farkındaydım ama bu kadarı onun için bile fazlaydı.
“Abartma oğlum. Az dokunduk.”
“Bende aynısını diyeceğim az dokunduğumda ama neresi olacağı sürpriz olsun.”
Acı dolu bir iç çekişle yattığım yerden doğruldum. Ne olduğuna bakmak için gelen arkadaşlar yanında gerekli ilk yardım malzemelerini de getirmişti. Onlar gerekli müdahaleyi yaparken bir gözüm hala telefondaydı. Kapatmış mıydı? Ya da kapanmış mıydı? Tam yere düştüğüm sırada kapandıysa meraktan delirirdi. Hemen Doğa’yı aramam gerekiyordu.
“Tamam beyler iyiyim,” diyerek ayaklanmaya çalıştım ama bileğim hala tekmenin etkisindeydi. Saplanan acı tahammülsüz bir hal alsa da belli etmemeye çalıştım. Yine de yürümeme destek olmak için kolumun altına girenleri engellememiştim. Açıkçası Doğa’ya en hızlı ulaşacağım şekil için gururumdan vazgeçmem gerekiyorsa, gerekirse ağzına bile sıçardım.
Beni saha dışına çeken arkadaşlar, tribünlere oturunca maça geri döndüler. Onlar son dakikalar için savaşırken bende telefonumu elime aldım.
“Doğukan geçmiş olsun. İyi misin?”
Umay’a cevap vermek yerine Doğa’yı aradım. Açmadı. Duymamış olabileceğini düşünerek tekrar ararken bu sefer Hülya’nın hastaneyle ilgili bir şeyler söylediğini işitiyordum. Fakat aklım tamamen başka bir yerde olduğu için hiçbirine cevap verme tenezzülünde bulunmadım. Hızla mesajlara girdim ve çevrim içi olana kadar mesaj attım.
“Bir şey mi oldu? Neden kapattın?”
“Sıkıldın mı?”
“Telefonumu da açmıyorsun.”
Neyse ki çok uğraştırmamıştı. Yazıyor kelimesini gördüğüm an sanki bileğimdeki sızıyı bile unutmuştum.
“Sıkılmadım. Göremediğim için kapattım. Keşke biraz erken fark etseydin.”
“Duymamışım içim geçmişti uzanırken.”
“Maç kaç kaç bitti?”
Mesajlarıma tek tek cevap vermişti ama eksik bir şey vardı ya da fazla. Soğuk konuşuyordu. Belli ki olayı görmemişti. O zaman kendi görüşmeyi sonlandırmıştı. Görüp görmeyeceğimi fark edecek miyim diye beni mi denemişti?
Bacağımın durumunu fotoğraf attım ve ardından onun gibi attığı mesajları tek tek cevapladım.
“Yazdıklarınla çelişiyorsun.”
“Bunu da yemedim bilesin.”
“Ah Balerin ah.”
Fotoğrafı açtığı gibi “Ayağına ne oldu? Ne zaman oldu?” diye sordu. Kapatmasaydın bilirdin demek yerine sessiz kaldım. “Gerçekten aramanı beklerken içim geçmiş,” yazdığında okuyup cevap vermediğim için “Ne oldu ya? İyi misin?” diye sordu. O sırada maç bitiş düdüğü çaldı. Ben olmasam da kazanmamın gururunu güçlü bir alkışla gösterdim. Cevap yazmayınca tıpkı benim yaptığım gibi aradı. Bende onunki gibi açmadım. Çünkü etrafım bir anda ter kokan adamlarla dolmuştu.
“Tebrikler kurşun asker!”
Osman’ın imasıyla donakaldım. Bir an uygulamadaki adımı bilip bilmediğini, Doğa ile bizi konuşurken duyup duymadığını sorguladım. Ardından sargılı olan ayağıma hafifçe dokunarak sakatlığıma ima yaptığını anladım.
“Ecdadının bu gece iyi kulakları çınladı.”
Osman yine kulak tırmalarcasına kahkaha attı. “Hadi gel seni odana bırakayım,” dediğimde bu sefer gülen ben oldum. “Bu kadar çabuk dokundurmamı isteyeceğini tahmin etmezdim.”
“Siktir lan. Sana iyilik yapmak isteyende kabahat.”
Doğa’nın tekrar aradığını gördüm. Odada daha rahat konuşacağım için aramayı meşgule attım. “Duş almayacak mısın?” diye sorduğum adam evde alacağını söyledi. Ardından kolumun altına girdi. “Ama istersen seni yıkayayım.” Yılana sarılır gibi Osman’a sarıldım.
Neyse ki misafirhane çok yakındaydı. Seke seke odama kadar çıktım. Kan ter içinde kalmıştım. “Oğlum çok kötüyse hastaneye gidelim. Kırılmasın bak.”
“Kırık acısını biliyorum. Kırık değil.”
“Yine de gidelim istiyorsan?”
“Banyo yapar, uzanırım. Sabaha hafifler.”
“Yardım edeyim mi?”
“Gölge etmeyerek olur.”
Osman’ın tüm itirazlarını geri püskürttükten sonra beni kapıya bırakır bırakmaz telefonuma sarıldım.
“Bizim ekipten kızlar önüne geçmişti. Onlara rağmen görebiliyor musun diye bakarken Osman’dan sağlam bir tekme yedim. Kusura bakma. Erken fark ettim ama kontrol etmeden beni salmadıkları için sana ulaşmam zaman aldı.”
Doğa bir anda çevrimiçi oldu. O yazana kadar yatağına anca ulaşmıştım. “Ciddi misin? 🥺Ben de düşünmüştüm ki kızlar gelince orada olup olmamama takılmadın 🥺” Doğru mu okumuştum? Yoksa yorgunluk ve acı karışıp okuduklarımı şaşırtıyor muydu? Gerçekten o kapatmıştı. Bense neler düşünmüştüm.
“Çok ağrıyor mu?” diye sorduğunda “Bu söylediklerinin yarattığından çok değil,” dedim. “Öyle deme ama.” Şu an onu göremesem de suratının düştüğünü bilecek kadar tanımıştım ama o beni zerre kadar tanımamıştı.
“Bunu nasıl düşünebilirsin Doğa? Hiç mi tanımadın beni?”
“Bence herkesin aklına gelebilir,” dediğinde sıçtığı şeyi sıvadığını hissettim. Hala beni tanımadığını ne kadar güzel vurguluyordu. “Benim gelmezdi. Neyse.”
“Hastaneye gidecek misin? Sadece sarmak olmaz.”
“Gerek yok. Daha kötü yaralar aldığım zamanlar oldu. Bu geçer birkaç güne.”
“Geçmesine geçer ama acıyı en aza indirdiğin şekilde olsa daha iyi olmaz mı?”
“Pansuman yaptılar. Yarına kadar idare eder.”
“Nasıl yaralar?” diye sorduğunda “Motor kazası ve meslekte aldıklarım gibi,” diye cevap verdim. Yataktan kalkmak, oturmaktan daha acılı oldu. Banyoya gitmek için üzerimi çıkartırken sorular ekranımı doldurdu.
“Motor mu kullanıyordun?”
“Çok tehlikeli.”
“Meslekte nasıl yara aldın bundan kötü?”
Şortumu çıkaracağım sırada durdum. Yine tek tek tüm mesajlarına cevap verdim.
“Hala kullanıyorum.”
“Boş ver o kısımları.”
“Evet. Şimdi izninle duşa gireceğim.”
“Ama bu şekilde konuşma.”
“Hangi şekilde?”
“Böyle soğuk soğuk. 😔”
O söyleyene kadar soğuk yaptığımın bile farkında değildim.
“Duşa giriyorum. Çıkınca ararım. Tabi istersen.”
“Neden istemeyeyim? 😔”
**-**
DOĞA
Bazen mesafeler çok can acıtıcı olabiliyordu ama karşımdaki adam bunu kapatmak için elinden geleni yapıyordu ve bu acıyı hafifleten tek şeydi.
Yine de bugün orada olmak istemiştim. Yanında olmak, filenin arkasından bağıra çağıra tezahürat yapmak, attığı her golde havalara uçmak. Ama maalesef bunu benim yerime yapan birileri vardı. Maçın ortasında sahaya üç kadın gelmişti. Herkesin adını biliyorlardı. Ağızlarından çıkan her ‘Doğukan’ kelimesiyle içimde önlenemez bir kıskançlık hissi büyümüştü. En az maçtakiler kadar heyecanlı oluşları tezahüratlarına da yansıyordu. Yüzlerini seçemesem de önümde durmaları yüzünden her coşkulu hareketlerini izleyebiliyordum. Hatta bir noktadan sonra sadece onların hareketlerini izler olmuştum.
Doğukan’ın bu duruma müdahale etmemesi canımı sıkmıştı. Ben onu göremiyorsam onun da beni görememesi gerekiyordu. Hoş, belki kızlar gelince pabucum dama atılmıştı. Görüp görmemem önem sırasından çıkmıştı. Belki de artık bana bakmıyordu bile.
Kendimi gazlayarak telefonu kapatmıştım. Fark ettiğinde arar nasılsa rahatlığı vardı ama neredeyse geçen bir saati kendime zehir etmiştim. Şimdi ise o telefonu kapatmanın vicdan azabını yaşıyordum. Kapatmasaydım sakatlandığı anı göremesem bile bilirdim. Saçma şeylerle kendimi kuracağıma onun yanında olurdum. Uzaktan bile olsa acısını paylaşırdım. Nasıl bu kadar bencilliğin esiri olabilmiştim aklım almıyordu.
Doğukan duşa gireli on beş dakika olmuş ya da olmamıştı. Telefonum çalmaya başladı. Bekletmeden açtım. Islak saçları ve yer yer nemli lacivert tişörtüyle görüntüme geldi. Alelacele kurulanmış gibi duruyordu. Beni bekletmemek için sanki olduğundan daha hızlı çıkmıştı duştan.
Bana bakmıyordu. Hazırlanırken dağıttığı eşyalarını toplamayı bahane ediyormuş gibi geldi. “Saçlarını kurutmamışsın,” dediğimde “Böyle iyi,” dedi. İki kelime bile kırgınlığını tokat gibi yüzüme çarpmıştı. “Konuşabilir miyiz?”
“Konuşuyoruz.”
“Hayır az önceki olayı.”
Doğukan eşyalarını toplamayı bırakıp kameraya baktı. “Onu konuşmayalım Doğa,” dediğinde aslında kızgınlığının kırgınlığının üzerine taktığı bir maske olduğunu anladım. Gözleri ele vermişti bunu.
“Ben özür dile-“
“Uyuyalım mı artık?”
Gerçekten konuşmak istemiyordu. Üzerine gitmek istemediğim için “Uyuyalım,” diyerek kabullendim. İçim kıyım kıyım oldu. Telefonu kapatmasını beklerken o tek kişilik yatağına uzandı ve telefonu sadece onu ve duvarı görebileceğim şekilde yatağına yerleştirdi.
“Bu gece uyuyana kadar benimle kalır mısın?”
O kadar masum sormuştu ki bu soruyu, sanki karşımda canavardan korkmuş beş yaşında bir çocuk duruyordu. Kalbim bu teklifle o kadar hızlı çarpmaya başladı ki konuşamadım. Cevap niteliğinde yatağıma uzandım ve telefonu onun yaptığı gibi sadece beni göreceği şekilde yerleştirdim.
“Oda arkadaşım nöbette. Fakat ses duyarsan eğer birileri girip çıkıyordur. Tedirgin olma tamam mı? Kimse seni göremez.”
Başımı onaylarcasına salladım. O da aynı şekilde karşılık verdi. “Sesi kapatıyorum o zaman,” dediğimde “Kapatma,” diye rica etti. Yastığının altından kablolu kulaklık çıkardı. “Biraz sakinleşmeye ihtiyacım var. Lütfen kapatma.” Kulaklığını taktı ve yastığına sarılarak bana baktı. Böyle kırgın uyursa uyandığında her şey eskisi gibi olur muydu?
Bende onunla aynı pozisyonu aldım. Ekran biraz daha büyük olsa olmasaydı, sanki aynı yatakta uyuyoruz gibi hissedebilirdim.
Doğukan uzun uzun baktı yüzüme. Ne düşündü bilmiyorum ama hafif bir tebessüm yerleşti dudaklarına. Ardından usulca gözlerini kapattı ve sessize dudaklarından “İyi geceler güzel kuğum,” cümlesi döküldü. Derin bir iç çekti cümlesini noktalar gibi. Bir süre sessizce onu izledim. Uyku nefesine geçtiğini fark ettiğimdeyse telefonu kendime daha çok yaklaştırdım. Yanımdaymış gibi ekrandaki suratını öptüm ve kulağına fısıldıyormuşum gibi sessizce konuştum.
“İyi geceler Kurşun Asker.”
Yorumlar
Yorum Gönder