Kurşun Asker ve Balerin - 7. Bölüm

 DOĞA

Yoğun ve yorucu geçen günlerin, gecelerinin sakin olmasını beklerdik ama beynimiz sanki hiç yorulmamışız gibi çalışıp dururdu. Tüm günün kritiğini yapardı. Söylediklerimizi tartar, söyleyemediklerini haykırır ve uykuya dalana kadar bize işkence yapıp dururdu. Baş ağrısıyla uyanmak da bunun bedeli olurdu.

Derinlerden gelen bir zil sesi kulağıma dolmaya başladı. Zihnim geri planda bu sesin neye ait olduğunu çözmeye çalışıyordu. Fakat başım o kadar ağrıyordu ki odaklanmakta zorlanıyordum. Yine de kendimi zorladım. Düzenli aralıklarla çalmıyordu ve çok uzaktan geliyordu. Telefon olamazdı. O zaman…

Kirpiklerim diplerine kadar sızlarken gözlerimi araladım. Odamın içine sızan gün ışığı karanlıktı. Hava yağmurlu olmalıydı.  El yordamıyla telefonumu bulduğumda saatin on bile olmadığını gördüm. Bu saatte gelebilecek kimsem yoktu. Allah aşkına kimdi bu ısrarcı? 

O an birkaç gündür gelen, yanlış olduğunu düşündüğüm için sürekli sildiğim kargo mesajını hatırladım. Belli ki ablam yine bir şeyler almış, numara olarak da benimkini kullanmıştı. Genel olarak ondan daha fazla evde olduğum için bunu sürekli yapıyordu. Fakat kargoyu almak ilk kez bu kadar zulüm gibi gelmişti.

Kapı zili bir kere daha çaldı. Miskince yataktan kalktım. Ayaklarımı sürüyerek odadan çıktım. O sırada telefonumun da çaldığını duydum. Fakat geri dönüp arayan kişiye bakmak yerine kapıya ilerledim. Delikten baktığımda tam da düşündüğüm gibi kargocunun kapının önünde durduğunu gördüm. Telefonu kulağında olduğuna göre büyük ihtimalle beni arayanda O’ydu.

Kapıyı yavaşça açtım. Telefonu kulağından çeken adamın resmen yüzünden ‘Hele şükür’ dediğini okumuştum. Kucağında fazlasıyla büyük bir kutu vardı. Ablam ne almış olabilirdi ki?

“Doğa Kızıltaş?”

“Buyurun benim.”

“Kargonuz var,” deyip kutuyu bana doğru uzattı. İki elimle bile tutmakta zorlandığım kutuyu aldım. Ağırdı. “Teslimat kodunu öğrenebilir miyim?”  Kutuyu nereye koyacağımı bilemezken “Aa bir dakika telefonum içeride,” dedim. Koşar adım odaya gidip telefonumu aldım ve iyice sabırsızlanan adama daha koridordayken kodu söyledim. Teşekkür ederek kapının önünden ayrıldı. Usulca kapıyı kapattım. Kutuyu ablamın odasına götürmek için kucakladığım sırada üzerindeki gönderilen şehir dikkatimi çekti.

‘Şırnak’

Gözlerim hızla göndericinin ismini buldu. ‘Doğukan Karahanlı’ Olduğum yere çakıldım. Doğukan bana bir şeyler mi göndermişti? Ne zaman? Nasıl? Neden? 

Kutuyla beraber odama gittim. Çalışma masamın üzerine kutuyu bıraktıktan sonra fotoğrafını çektim. Uyanmış olmasını umarak Doğukan’a attım.

“Doğukan. Bu ne?”

Kutuyu alıcı gözle inceledim. Bana bu boyutta ne göndermiş olabilirdi? Gözlerim kutunun bantlarını açacağım kesici bir şey aradı. Makasım neredeydi? Kalemlerimin biriyle açmayı denedim. Tam kalemimin ucunu kırdığım sırada açık olan ekrana Doğukan’ın mesajı düştü.

“Sana da günaydın. Kargo gibi duruyor. 

“Onun bende farkındayım.

 Bana ne gönderdin ve ne zaman gönderdin? 

Ve tabi ki neden böyle bir şey yaptın?”

“İstediğimiz sorudan başlayabiliyor muyuz?”

“Ben ciddiyim.”

“Bende ciddilik konusunda fena sayılmam.”

“Of tamam başla. Bende bıçak alayım mutfaktan.”

Koşar adım mutfağa gittim ve çekmeceden keskin bir bıçak alarak odaya döndüm. Doğukan’ın mesajlarını okumak için telefonumu elime aldım.

“Bu nasıl bir göz dağı? 

Gülümseyerek elinde bıçak olan civciv gifini attım. “Bebeyim tehlikeliyim diyorum,” yazdığımda onunda gülmesini diledim. 

“Düşmana korku salan civciv.  Şükürler olsun ki dostum.”

“Sorularımın cevabını alayım lütfen.”

“Geçen gün çarşıya çıkmıştım ya. O zaman gönderdim. İçimden geldiği için gönderdim. İçindekiler sürpriz açınca görürsün.”

“Açıyorum şimdi. Çok teşekkür ederim ama neden zahmet ettin.”

“Zahmet olacak bir durum yok ama bir dakika bekler misin? Yüzünü görmem lazım.”

Doğukan görüntülü aramaya başladı. Elimde bıçakla aramayı cevapladım. Görüntüme gelen adam kamuflajlarının içerisindeydi. Ah… Ben yataktan kalkmaya üşenirken o birde o kadar geç yatmamıza rağmen işe mi gitmişti? 

“Şu an attığın civciv kadar tehlikeli görünüyorsun.”

Dalga mı geçmişti benimle o? Gözlerimi kısarken “Kaşınma,” dedim. Doğukan’ın yüzündeki milimetrik gülümseme yavaşça büyüdü. “Bir dakika bekler misin?” Etrafı göremeyeceğim şekilde telefonu tutmaya başladı. Belli ki bir yere gidiyordu. Telefonu çalışma masamın üzerine, Doğukan’ın beni görebileceği bir yere dayadım. O dışarı çıkıp kuytu bir köşeye geçene kadar ben de kutuyu açtım.

“Kutu açılım videosu gibi olma-“

Gördüklerim karşısında donakalmış, cümlemi bile tamamlayamamıştım. Kaşlarım şaşkınlıkla havalandı. Bir kutu dolusu şeker, çikolata, abur cubur ve içinde bulunan ayrı iki kutuya bakarken ne diyeceğimi bilmiyordum. 

“Açtın sanırım.”

Bakışlarımı Doğukan’a çevirdim. Bir banka oturmuş, dudaklarına sıkıştırdığı sigarayı yakmakla meşguldü. Onu ilk kez sigara içerken görüyordum. Normalde beni irrite eden manzaraya ilk kez anlam veremediğim bir kıskançlıkla bakıyordum. Bir dal sigaranın yerinde olmayı hayal ettiğimi fark ettiğim anda irkildim. Düşüncelerimin sapmaya çalıştığı istikametin yönünü değiştirerek “Bunlar ne?” diye sordum.

“Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım.”

Kutunun içindeki tatlıya bakılırsa en az bir sene acının bize uğramaması gerekiyordu. Dünkü tartışmamıza ithafen göndermiş olamazdı. O zaman bunlar hangisinin eseriydi? “Peki bunlar,” derken büyük kutuyu elime aldım. Sanki kutunun tüm ağırlığını o üstlenmiş gibiydi. Doğukan sigarasından derin bir nefes alırken gözleri hafifçe kısıldı. Bilmem der gibi omuz silkmişti ama gördüğüm kadarıyla merakla tepkimi görmek için bekliyordu. 

Kutuyu dikkatlice açtım. Patpata sarılı bir şeydi. “Kırılacak bir şey mi?” diye sorarken elime değen soğuk şeyle ürperdim. Patpatları hızla sökmeye başladım. Büyük bir kar küresi beni selamladı. İçinde kırmızı elbiseli bir balerin vardı. Dans ediyordu. Ayaklarının altı karla kaplıydı. Kar küresini tepe taklak çevirdim ve hepsinin aşağı inmesini bekledim. Ardından hızlı bir şekilde tersine çevirdim. Tek tek balerine değip düşmeye başladılar. Onları izlerken nasıl görünüyordum bilmiyordum ama Doğukan’ın sigarasını tuttuğu elinin baş parmağını gülümseyerek dişlediğini gördüm. 

“Çok güzel.”

“Sen daha güzelsin.”

Utanarak gözlerimi kaçırdım. Bu sefer kar küresini hızlıca sallarken “Nereden buldun bunu?” diye sordum. “Buldum işte bir yerden.” Kar küresini dikkatli bir şekilde masaya bıraktım ve daha küçük olan kutuyu elime aldım. Doğukan’ın derin bir iç çektiğini duydum. Dikkatim ona kaydığında gözlerinin yaşardığını fark ettim. 

“İyi misin?”

Konuşmadı. Başını iyi olduğunu belli edercesine sallamakla yetindi. Gözlerim bir süre buğulu griliklerinde dolaştı. Bunu fark edince “Aç hadi,” dedi ve sigarasından derin bir nefes daha aldı. Dumanı görüşümü sislendiriyordu. Gözlerimi kapatsam kokusunu alabilecekmişim gibi hissediyordum ve belki de ilk kez bunun düşüncesinden bile rahatsız olmamıştım. 

Doğukan bir tarafa doğru baktı. Kaşları çatılmıştı. “Geliyorum,” dediğinde kendime işte olduğunu hatırlattım. “Önemliyse kapatabiliriz,” dediğimde “Bu andan önemli hiçbir şey yok,” dedi. O an elimde tuttuğum kutunun içinde ne olduğunu daha da merak etmeye başladım. Kutunun kapağını dikkatli bir şekilde açtım. Bu seferkinde kırılmasın diye en ufak bir önlem yoktu.

Ufak, eski, hâkî renkli, oldukça yıpranmış hatta bazı yerleri kırılmış bir kurşun asker selamladı beni. Diğerinin güzelliğinin yanında bu fazlasıyla eski gözüküyordu. “Kurşun asker değil mi bu?” diye sorduğumda güldü. Peki ben neden için için ağlıyormuş gibi hissetmiştim. 

“Kurşuna dizilmiş bir asker.”

Hiçbir şey anlamadığımı belli edercesine kaşlarım çatıldı. “O ne demek?” diye sorduğumda titrek bir nefes aldı. “Babamın evde olduğunu hatırladığım zamanlar o kadar az ki.” Babasının da şehit olduğunu hatırlayınca boğazıma bir yumru oturdu. Yavaş yavaş göğüs kafesime doğru inmeye başlamıştı. 

“Ama evde olduğu zamanlarda beni masal okutarak uyuttuğunu anımsıyorum. Aralarından en çok sevdiğim Kurşun Asker ve Balerindi. Belki babam asker olduğu içindi, bilmiyorum ama beş yaşından itibaren Kurşun Asker koleksiyonu yapmaya başladım.”

Şaşkınlığımı gizleme gereği duymadan elimdeki Kurşun askere baktım. Bundan daha çok mu vardı yani? “Babamın vefatının ardından abim evden ayrıldı demiştim ya sana,” dediğinde başımı onaylarcasına salladım. Sigarasından aldığı nefesi benden uzağa üflerken “Onu yanına almış. Daha doğrusu hepimizden birer parça almış. Babamın sigara tablasını,” derken görüşüme gümüş, işlemeli bir tabla girdi. “Babamdan abime, abimden bana… Bunu taşıyan herkes şehit oluyor. Bakalım bana ne zaman kısmet olacak.” Bunu söylediği an yüreğimin ortasına yumruk yemişim gibi hissettim. Cevap vermedim, veremedim. Bunu ne kadar istediğini biliyordum ama içimden gizli bir “Allah korusun” cümlesi dökülmesine engel olamadım. 

“Neyse,” diyerek tablayı göğüs cebine koydu. “Annemin işlemeli mendili, Aygül’ün bir tutam saçı, birkaç fotoğraf ve benim kurşun askerim. Kimden ne hatırlamak isterse işte.” Sigarasını bir yerde söndürdüğünü hissederken yarım yamalak bir tebessümle “Senelerce aradım o elindekini biliyor musun?” diye sordu. Aslında bu bir soru değildi. Sadece içini döküyordu.

“Meğer o aradığım senelerin tümünde abimin göğüs cebinde, kalbinin üzerindeymiş.”

Ne diyeceğimi bilmeden ekrana baktım. O da kelimelerin devamını nasıl getireceğini bilemiyormuş gibi bakıyordu.

“Şehit olduğunda avucunun içinden aldım onu. Göğüs cebini o kadar sıkı tutmuştu ki bir an hala yaşadığını düşünmüştüm. Temasımla parmakları çözülmüştü. Neyi bu kadar koruyor diye düşünerek kanla kaplanmış kamuflajının cebini karıştırdığımda öğrendim gerçeği.” 

Az önce boğazımdan göğsüme inen yumru, Doğukan’ın ne zamandır kalbinde olduğunu bilmediğim ağırlığın yanında bir hiçti. Doğukan’ın bakışları bir an benden koptu sanki. Göz bebeklerine yayılan acı, çenesini sıktığını belli eden mavi yeşil damarlar abisinin son anlarını hatırladığını gösteriyordu. Onu o andan çekip almak istedim ama dilim lal olmuş gibi sadece Doğukan’a bakıyordum.

“Sana daha değerli bir şey veremem.”

Bakışlarından önce cümlesi geldi. Göz bebekleri canlı bir acıyla bana odaklandı. O kadar yakıcıydı ki bakışlarımı elimdeki kurşun askere çevirdim. “Bunu bana vermemeliydin,” derken sesimin çatallandığını hissettim. Doğukan’a yine birilerinin seslendiğini duydum ama ne tepki verdiğini göremiyordum. Gözlerim sızlamaya, elimdeki kurşun askeri bulandırmaya başladı. Doğukan’a bakarsam büyük ihtimal biriken yaşların hiçbirini tutamayacaktım.

“Senin ona, benden daha iyi bakacağını biliyorum.”

Gözlerimi kapatırken titrek bir nefes aldım. Birkaç damla yaşın firar ettiğini hissettim. “Şimdi gitmem gerekiyor,” dediğinde başımı tamam anlamında salladım. Hala gözlerimi sıkı sıkı yumulu tutuyordum ve buna rağmen bazı arsız yaşlar bir yolunu bulup kaçıyordu.

“Bana bakmazsan gidemem.”

Titrek, ağlamaklı bir gülümsemeyle “Bakarsam ağlarım,” dedim. “O zaman hiç gidemezsin.” Doğukan cevap vermedi. Haklı olduğumu biliyordu çünkü. “Haberleşiriz,” dediğinde başımı tamam anlamında salladım. Kapatmak istemediğini biliyordum. Arkadaki koşuşturma sesleri yoğunlaştığı sırada telefonu kapattı ve ben tutmaya çalıştığım gözyaşlarını hıçkırarak serbest bıraktım.

Bu hayatta bana emanet edilen daha değerli bir şey hatırlamıyordum.


**-**


DOĞUKAN


“Her anlamda vur dediğimizi öldüren Doğukan Karahanlı.”

Osman’ın sitemlerini duymazdan gelerek Ejder’deki yerimi aldım. Teçhizatlarımı bana doğru uzatırken “Birileriyle boş vakitlerinde konuş dedik ama sen boş vakitlerinde işe geliyor gibisin,” dedi. Eşyalarımı aldığım gibi giymeye başladım. Cevap vermiyor olmam sinirini bozmuş gibi gülümsedi. 

“Cevapta vermiyor şuna bak.” 

Zırhlı araç hareket etmeye başladı. Yanına yandaş arayan Osman yanındaki Umay’ı dürttü. Göz göze geldiğim kadın geçen geceki öfkemin nedenini anlamış gibi bakıyordu. O sırada cebimdeki telefonum mesaj gelmiş gibi titredi. Normal zamanda olsa bunu zerre kadar umursamazdım. Fakat birkaç dakika önceki Doğa’nın hali aklımdan çıkmıyordu ve onun iyi olduğunu görmeye ihtiyacım vardı. Umarım mesaj atan O’dur diye dua ederken kendimi koltuğa bağladım. Ardından telefonumu çıkardım. Doğa’nın mesaj attığını gördüğüm anda yüzüme belli belirsiz bir tebessüm yerleşti.

“Sen anca telefondaki kimse onunla konuş.”

Tabi ki bu Osman’ın gözünden kaçmamıştı. “Tut!” Tüfeğimi sertçe bana uzattı. Alıp bacaklarımın arasına yerleştirdiğimde “Bir şey değil,” dedi. Cevap vermedikçe siteminin dozunu biraz daha arttırıyordu. “Eyvallah kardeşim. Sen olmasan ne yapardım. Sağ olasın,” dedikten sonra mesajda gelen fotoğrafı açtım. Yatağının yanındaki komidin olduğunu düşündüğüm yere gönderdiğim kar küresini ve kurşun askeri yerleştirmişti.

“Nasıl duruyor?”

Aklıma ilk gelen şey “Ulaşılmaz,” oldu. Doğa’nın kaşlarını çattığını hayal ettiğim mesajı saniye geçmeden ekrana düştü.

“O ne demek?”

“Camdan bir fanusun içinde, karların arasında duran bir balerin

 ve ona uzaktan bakan, yaralı bir oyuncak asker. Ne o camı kırıp içeri girebilir

ne de güzelliğinin içinden o kızı çekip çıkarmaya kıyabilir. 

Sadece bakar, korur, sever…

 Sen bizim için böyle mi düşünüyorsun?”

Tam cevap vereceğim sırada Şef’in sesi Ejderin içinde yankılandı. Gittiğimiz görevle ilgili talimatlar verirken ekranı kararttım ve odağımı Doğa’dan çektim. Fakat ellerimin arasından titreyen telefon buna hiç yardımcı olmuyordu. Göz ucuyla gelen mesajları okumaya çalıştım. Daha birini okuyamamışken üsten başka bir tanesi geliyordu. Merakın kamçılanınca tuş kilidini açıp mesaja girdim.

“Neden kızın hiç söz hakkı yok?” 

“Belki o da gitmek istiyor onunla.”

“Belki kıza göre onsuz güzelliklerin hiçbir anlamı yok.”

“Belki olması gerektiği gibi kurşun askerle yanmak istiyor balerin.”

Sanırım cevap vermedikçe mesaj gelmeye devam edecekti. Sağımı solumu göz ucuyla kontrol ettikten sonra hızla mesaj yazdım. 

“Bunlar sadece masallarda olur can yoldaşı.

 Gerçek hayat acımasız. Ölüm diye bir şey var bir kere. 

Öldüğün için ahir zamanda kavuşmayı bekleyenlerle dolu dünya. 

Yaşayana haksızlık değil mi?”

Mesajı gönderdikten sonra ekranı kararttım. Tam başımı kaldırmıştım ki Osman’la göz göze geldim. Bu yaptığımı tasrif etmiyormuş gibi başını iki yana salladı. Umay ise ona sağlam bir dirsek geçirerek işine bakmasını söyledi. Şef’in söyleyecekleri bitene kadar bir daha telefona bakmadım. Fakat birkaç mesaj daha geldiğini avuç içimde hissediyordum. En son dayanamayıp mesaja tıkladım.

“Eğer istediğin hayatı yaşatmadılarsa asıl haksızlık. Seviyorsan eğer beklemek bile güzel. Ayrıca yarın ölecekmişsin gibi davranmayı bırak. Belki ben senden önce ölürüm, kim bilebilir. Haksızlığa uğramamak için mi sevginin önünü kesiyorsun?”

“Yoksa sınırımızı hatırlatmak için mi gönderdin bu hediyeleri?”

Cevap vermediğim sürede kendince çıkarım yapmıştı. “Hayır tabi ki. Bana bizi hatırlattığı için gönderdim,” dediğimde “Demek ki sen bizim için böyle mi düşünüyorsun derken haklıydım,” dedi. Yine çıkarımlarına devam ediyordu.

“Sen bizi böyle hatırlamak istiyor olabilirsin ama…”

Çevrim dışı oldu. Birkaç saniye ekranında oyalandım. İçimde yükselen garip bir hissiyatla “Ama?” yazıp gönderdim. Ama kelimesinden sonra gelen hiçbir şey hayırlı olmazdı. “Doğa?” dediğim anda çevrimiçi oldu ve mesajlarımı okur okumaz ekranıma bir fotoğraf düştü. Saatlerce aradığım, en sonunda bir yerde bulup kırılmasın diye ekstra çaba sarf ettiğim kar küresinin camı tuzla buz olmuştu. Geriye sadece bir platformun üzerinde duran kırmızı elbiseli bir balerindi. Yine komidinin üzerine duruyordu. Fakat diğer halinden farklıydı. Artık kurşun asker de onun platformunun üzerindeydi. Aralarında hiçbir engel yoktu. Hatta olabilecek en yakın mesafede birbirlerine bakıyorlardı.

“Ben bizi böyle görüyorum. Ayrıca hatırlamak için önce unutmak lazım. Sen bunu başarıyorsan ne mutlu sana can yoldaşı.”

“Ne yaptın sen?”

Şu anda ne gördüğüm şeyin hoşluğuna ne yazdığı mesajın yarattığı mutluluğa odaklanabilirdim. Aklım o kar küresini nasıl kırdığındaydı? Olduğum yere, gittiğim göreve, etrafımdakilere bakmadan Doğa’yı görüntülü aradım. İlk kez görüntüme gelen kıza bakmadan çevresini kolaçan etmiştim. Odasındaydı. O cam küreyi orada mı kırmıştı? Nasıl kırmıştı? Bir yerine sıçramış mıydı? Gözlerim Doğa’ya çevrildi. Kızgındı ama kendine zarar verme ihtimalini düşünen benim öfkemin yanında onun ki hiçbir şeydi. 

 “Ne yaptın sen?” 

Bağırmamıştım. Fakat Ejder’in içindeki ortam o kadar sessizdi ki sesim bağırmışım gibi yankılanmıştı. Herkesin tepkisel olarak gözünün bana çevrildiğini hissettim. Fakat üzerimdeki baskı birkaç saniye içerisinde yok oldu. 

“İmkansızı oldurdum.”

Bunu söyledikten sonra gülümsemiş ve gözleri benden başka bir yere kaymıştı. Büyük ihtimal yaptığı şahesere bakıyordu. “Bir yerini kestin mi?” diye sorduğumda damağını şaklattı. O sırada benimle beraber araçtaki herkesin onu duyabildiğini hatırladım. Konuşmayı uzatmak istesem de “Kapatmam lazım,” dedim. Bana doğru boş bir bakış attı. “Neden aradın ki?” Bu soru insanların içinde olduğu için mi bu kadar gücüme gitmişti?

Daha fazla konuşmasına izin vermeden aramayı sonlandırdım. Osman’ın bana baktığını gördüm. “Dişli kız,” diyerek beğeniyle gülümsedi. “Sevdim.” Ama ben bu tepkisini sevmemiştim. 

“Sen ancak senin olamayacakları sev zaten.”

Umay’ın verdiği cevapla tüm ilgi ikisinin üzerine çevrildi. Fırsattan istifade mesajlara girdim ve hızlı bir mesaj attım. 

“İyi olup olmadığını görmek için aradım.”

“Hayatımda ilk kez bana verilen bir hediyeye zarar verdim.”

“Vermeseydin.”

“Hediyenin veriliş amacını sevmedim. Seveceğim hale getirmek için parçalanmasına ihtiyacım vardı.”

Mesaja bakarken dondum kaldım sanki. Ben ona kıyamazken o benim için paramparça olmaya razı gelmişti. Can yoldaşı bu mu demekti bilmiyordum ama bana hayallerimden bile güzel bir yoldaş olduğuna emindim. Ejder’in yavaşladığını hissettim. Konuşmanın burada kesilmesini istemesem de “Gitmem gerek,” yazdım. Mesajımı anında okudu ve cevap yazdı.

“Dikkatli ol.”

“Sende ve lütfen bir yerini kesme.”

“Kesmem.”

Zırhlı aracın durmasıyla konuşmayı daha fazla devam ettirmeden ekranı kararttım ve telefonu cebime koydum. Fakat görevim bittikten sonra yazacaklarımsa aklımın bir köşesinde çoktan oluşmaya başlamıştı. 

Yorumlar