Kurşun Asker ve Balerin - 8. Bölüm

 DOĞA

Cam küredeki balerin ve kurşun askeri yatağımın baş ucuna koymuştum. Başıma taç yapamazdım belki ama uyandığımda ilk onları görüp, uykuya dalmadan önce en son onlarla vedalaşabilirdim. Fakat Doğukan’ın söyledikleri ağırıma gitmişti. Masallara olan inancını kaybettiğini her seferinde belli ediyordu. Bu sefer masalın mutlu sonla biteceğini belki görmeye ihtiyacı vardı. 

Tek seferde kar küresini kırmıştım. Cam parçaları bir yana, içindeki kar taneleri başka bir yana savrulmuştu. Balerin ise dimdik duruyordu. Birkaç saniye… Yalnızca birkaç saniye sürmüştü aramızdaki engeli kaldırmam. Şimdi ikisi de aynı havayı soluyordu. Yan yana, el ele, birbirlerine bir nefes uzaklıkta…

“Bataklığın içine batmışken başımın üzerinde beliren lotus çiçeği gibisin. Temiz kalan tek yanım sensin. İyi ki sen can yoldaşım. İyi ki o gün o uygulamayı indirmişim. İyi ki bana mesaj atmışsın ve iyi ki hislerime güvenerek seni bulmuşum.”

Telefonuma gelen mesajla gözüm ekrana kaydı. Kurşun Asker yazısı son zamanlarda bana iyi hissettiren tek şeydi. Saat öğlen ikiyi geçmişti. En son bir göreve gittiğini görmüştüm. Dönmüş olmalıydı. Heyecanla telefonu elime aldım. Yazdığı uzun mesajı okurken göğsümden çocuksu bir kıkırtı koptu. Nihayet ona ulaşabilmiştim. 

“Aman tanrım  Edebiyat mezunu musunuz efendim?”

“İyi ki GBT’ne bakmışım olacak o yalnız.”

“Yani bir şey derdim ama…”

“Tamam tamam haklısın. Cıvıdım birazcık 

“Asıl sen hayatımın iyi ki sisin can yoldaşım.” 

Bu cümlenin sonuna ‘Seni seviyorum’ yazmam gerekiyordu. Fakat aramızdaki ilişki henüz bunu kaldıramazdı. Farklı yöne çekebilirdi. İşin kötü yanı, o yöne çekmesi en büyük duam haline gelmişti. Yine de can yoldaşlığımızı riske atamazdım. Her ne kadar onunda bundan daha fazlasını hissettiğini bilsem de… 

Seni seviyorum kelimesine en yakın anlama gelen, ellerini başının üzerinde birleştirmiş kız emojisi yolladım. Bir çocuk gibi seni bu kadar çok seviyorum demeye çalışmıştım. Doğukan’dan cevap gecikmemişti.

“Bu ne kafam girsin işareti mi?”

 “Ne ayıp. Seni bu kadar seviyorum işareti.”

“Bence kafam girsin daha uygun.”

“Yani bir şey derdim ama…”

 Nasıl bir hismiş sayın hâkim?”

Misilleme yapması değil ama bana yakıştırdığı sıfat yüzüme keyifli bir gülümseme yerleştirmişti. Sayın hâkim… Bir gün gerçekten adımın önünde bunu duyabilecek miydim? Türkiye Cumhuriyeti Ceza Hukuku Hâkimi Doğa Kızıltaş. Kulağa hiç fena gelmiyordu. Fakat çok çalışmam gerekecekti. 

“Kötüymüş ama tutamadım kendimi ne yapayım? 

Bir anda elleri başının üzerinde birleşmiş bir erkek emojisi ekrana düştü. Gülmekle gülmemek arasında kalırken “Senin anlamından mı benimkinden mi?” diye yazdım. “Bunu ciddi ciddi sordun mu?” diye sorduğunda özel bir şakanın tadını çıkarır gibi dayanamayıp gülmüştüm. Resmen telefona bakarken, tek başıma kahkaha atıyordum. Dışarıdan deli gibi gözüktüğüme emindim ve sanırım gerçekten deli olmak üzereydim. Benden kilometrelerce uzakta olan bir özel harekât polisine hem de…

“Of… Sabahın köründe de kalktım. Bugün bitmez şimdi.”

“Okul yok mu?”

“Hafta sonu ya cicim.”

“Doğru. Şu anda pek günlerin önemi olmadığı için unutmuşum.”

“Aslında Kadıköy’e inip, sahafları gezmek istiyorum ama hava kapalı.”

“Sahaf gezmeyi sever misin?”

“Severim. Okul haricinde de çok fazla kitap okuyorum 

Bütçeme en uygun yerler de sahaflar.”

“Ben seni D&R kızı olarak düşünmüştüm.”

Mesajı okuduğum anda kaşlarım çatıldı. “O ne be küfür gibi,” yazdığımda “Hayır,” diyerek gülümseyen bir emoji attı. “Seni bir şeyin ilk sahibi olmak isteyenlerden sanıyordum.” Okuduğum mesajla bu sefer de şaşkınlıkla kaşlarım havalandı. Birkaç dakika peşin hükümlü olmasını gerektirecek ne yapmış olabileceğimi düşündüm. Kıskançlığımdan dolayı bunu düşünmüş olabilir miydi? 

“İlk değil ama tek sahibi olmak isterim.”

“İddialı.”

“Sen bir de benim olanı almaya çalıştıklarında gör beni.”

“Görmesem daha iyi.”

“Neden? Korktun mu pıçaklamamdan?”

Sinsi bir tebessümle mesajımın ardından bir bıçak bir de civciv emojisi gönderdim. Doğukan hemen okusa da cevap vermek için birkaç dakika bekledi. Ben de ekranın ışığını sürekli aktif tutarak hala aktif olduğumu ve onu beklediğimi göstermeye çalıştım. Birkaç dakika sonra kalbimi fethi edecek ve beni birkaç saniyeliğine bile olsa çarpıntı yüzünden nefessiz bırakacak mesajı okudum. 

“Senden alınıyorsam ki bu imkânsız, zaten senden vazgeçmişimdir ki bu imkansızdan da öte…”

Yanaklarım alev alev yanıyordu. Bunu emojiyle ona da belli ettikten sonra “Sen benim misin?” diye sordum. Vereceği cevabı beklerken gümbür gümbür çarpan kalbimi tutmak istercesine elimi göğsüme koymuştum. 

“Değil miyim?”

Utanç, heyecan, heves, arzu… Karmakarışık duygularla alt dudağımı ısırdım. Bana sormuştu ama aslında cevabı da vermişti. 

“Benimsin.”

“Seninim.”

Şu anda oturduğum döner sandalyeden düşüp bayılabilirdim. Kalbim göğüs kafesimi dövüyor, dışarı çıkmak istediğini haykırıyordu. Hava almaya ihtiyacım varmış gibi oturduğum yerden kalktım, pencerenin başında soluğu aldım. Camı açtığım gibi başımı dışarı çıkardım. Göğsümü şişirecek kadar birkaç nefes aldım. İçimdeki coşkuyu dizginleyemeyeceğimi anladığımda gülmeye başladım.  

“Dışarı çıkacak mısın?”

Odama doğru dönüp kalçamı pencerenin pervazına dayadım. Hava kapalıydı ama soğuk değildi ve itiraf etmem gerekiyordu ki az önceki mesajdan sonra damarlarımda adrenalinin bıraktığı çılgın bir enerji vardı. Bunu atmamın en iyi yolu yürümekti ve kitaplar… 

“Sanırım çıkacağım.”

“Tamam. Dikkatli ol.”

“Olurum.”

“Şimdi ben ufaktan kaçıyorum. 

Amire teslim etmem gereken bir rapor var. Sonra görüşürüz.”

Konuşmanın bitmesini istemesem de “Görüşürüz,” yazmıştım. Gülümsememi durduramıyordum. Durdurmak istemiyordum. Hatta hep bu şekilde gülmek, sonsuza kadar dudaklarımın kıvrımının Doğukan’a rezerve olmasını istiyordum. Attığı tek kelimelik mesajı en az otuz kez okudum. Benimdi. Bana aitti. Ne sıfatla olursa olsun… O bana aitti.

 

DOĞUKAN

Birine ait olma hissi, uzun zamandır unuttuğum bir şeydi. Belki hatırladığım şekilde değildi. Yine de Doğa’nın ‘Benimsin’ deyişi kalbimin kapladığı alanı elle gösterebileceğim kadar güçlüydü. O da benim miydi bilmiyordum. Sormaya cesaret edememiştim. Şu an için onun olduğumu bilmek yeterli gelmişti. Belki de sonsuza kadar yeterdi. Kim bilir… 

“Dogi!”

İbrahim’in seslenişine derin bir iç çekerek karşılık verdim. Ona baktığım anda “Ocak başına geliyorsun değil mi?” diye sordu. Bunu üçüncü kez teyit etmek istemesi, kaçacak yerimin olmadığını hissettiriyordu. 

“Geliyorum dedim ya lan.”

İbrahim başını onaylarcasına salladı. “Benim arabadasın,” dediğinde tamam dedim. “Bir saat sonra görüşürüz,” diyerek odadan çıktı. Kaşlarım çatılmıştı. Mesainin bitimine gerçekten bir saat mi kalmıştı? 

Teyit etmek için kolumdaki saate baktım. Doğruydu. Bugün fazla hızlı geçmişti. Peki Doğa neden zamanımı yavaşlatarak daha değerli kılmamıştı? En son iki civarı konuşmuştuk. Neredeyse dört saat gelmişti ve o hiç mesaj atmamıştı? Dışarı çıkacağını söylemişti. Fakat bu yazmamasına bir bahane değildi. Başına bir şey gelmesi ve sahaflarda kaybolması arasında gidip gelirken kendimi mesaj atarken buldum.

“İçimden bir ses şu an sahafların altını üstüne getirdiğini söylüyor.” 

Aklıma gelen ilk ihtimali dillendirerek gerçek olmasını riske edemezdim. Bu yüzden ikinci ihtimale sığınmıştım. Geçen dakikalar sakinliğimden alıp korkuma veriyordu. Tam aramayı düşündüğüm sırada Doğa çevrimiçi oldu ve sahaflarda olduğunu belli eden, kitaplarla dolu bir koridor fotoğrafı attı. Bir nefesin ne kadar derin olabileceğini ancak şimdi anlayabiliyordum.

“Umarım içindeki sestir. 

Peşime arkadaşlarından birini taktığını düşünmek bile istemiyorum.”

“Saçmalama.”

“Senden beklenir.”

Hiç emoji kullanmamıştı ve bu fazlasıyla kafa karıştırıcıydı. “Şaka yaptığını var sayıyorum,” yazdığımda “Her şakanın altında bir gerçek vardır derler ama onu unutuyorsun,” dedi. Kendimi açıklama ihtiyacı hissederek tuşlara dokundum. 

“Bir kez olan bir durumdu.

Ayrıca alkolik herifin teki odana izinsiz girecek kadar cüretkardı. 

Tabi ki seni korumaya alacağım.”

“Samam samam sinirlenme 

Nihayet beklenen emoji gelmişti. Fakat yazdığı kelimenin yanlışlığını sorgulamıştım. Sanki bir kere daha bu kelimeyi yazmıştı. Çok öncesi mesajlarda… 

“Samam?”

“Ben tamam yerine samam yazmayı seviyorum. 

Kulağa daha tatlı geliyor. Dene bir bak.”

Kendimi ‘samam’ derken bulmuştum. Kulağa fazlasıyla garip geliyordu. Bunu Doğa ile paylaşma gafletinde bulunmam ise fazlasıyla gülüçtü. Bu kız neden bana her istediğini yaptırabiliyordu? Bu güç onda nasıl vardı. 

“Ayıptır söylemesi ama biraz höhöhö olmuş.”

“Ne?”

“Öküzce yani.  Bak böyle söyleyeceksin.”

Tam bana ettiği hakarete takılacaktım ki ses attı. Hayatımda hiç bu kadar cıvıl cıvıl ve karşısındakine her şeyi yaptırabilecek kadar nazlı bir tatlılık duymamıştım. Sesi birkaç kez dinlerken alt dudağımı çekiştirerek gülümsediğimi odadakilere göstermemeye çalışıyordum. Zira Osman’ın sabahki takılmalarından sonra birçok kişinin dikkati üzerime çevrilmişti ve bu en nefret ettiğim şeylerden biriydi.

“Kedi gibi?”

“Hı hım.”

“Uğraştığımız şeye bak. Samammış. 

Tamam kelimesinin suyu mu çıktı?”

“Sen biraz gergin misin?”

“Açım.”

“Aç olduğunda hep gergin mi olursun peki?”

“Ne yapacaksın?”

“Esprilerimi yemek saatine göre ayarlayacağım.”

 akıllıca olur.”

Doğa mesajımı okudu ama cevap vermedi. Hatta üzerine bir de çevrimdışı oldu. Üzerime yüklenen anlık sinirden nasibini almıştı. Olabilecek en sakiniydi ama bu bile onu kırmış olabilirdi. Konuyu değiştirerek nabız yoklamaya karar verdim. Cevap verirse her şey yolundaydı. Vermezse kendime bir b planı bulmam gerekecekti.

“Hadi bana bir kitap seç.”

Neyse ki mesajım iletilir iletilmez çevrimiçi oldu. Mesajımı saniye geçmeden okuması ise cabasıydı. Belli ki sayfamdayken telefonunun ekranını karartacak bir şey yaşamıştı ya da o an için benimle konuşmak istememişti. Her ikisi de rahatsız ediciydi. Fakat buna odaklanmak yerine attığı mesajı beklemeye koyuldum.

“Ne tür olsun?”

Terslemediğine göre her şey yolundaydı. Yani en azından ben öyle düşünmek istiyordum. “Soldan 1. dükkân, kapı arkasındaki kitaplıktan, üstten 4, sola doğru 18. Kitabın türü neyse.” Mesajım hemen iletilse de cevap vermesi birkaç saniyeyi buldu. Yüzünün aldığı şekli hayal ederken gülümsedim. 

“Türün koordinatlarını mı verdin sen?”

  “Meslek hastalığı.”

“Buraya gelmiş gibi konuştun.”

“Gelmediğimi söylemedim.”

“Sahaf gezmeyi seviyor musun ki?”

“Sevmediğimi söylemedim.”

“Allah aşkına. Ben verdiğim tarifteki kitaba bakarken gidip karnını doyurur musun?”

“Mesainin bitmesine az kaldı. Çocuklarla yemeğe gideceğiz.”

“O kızlarda olacak mı?”

“Ayrıca ne oldu can yoldaşım? İki dakikalık gerginliğim çok mu geldi?”

“Bu soruyu es geçerek sana kitabını gönderiyorum.”

Daha mesajını okumayı yeni bitirmiştim ki ekranıma bir fotoğraf karesi düştü. Kapağı ya da adı değil ama yazarın ismi yüzümü buruşturmama neden oldu. Özellikle son yıllarda birçok yazara saygım artmıştı ama bu her yazardan hoşlanacağım anlamına gelmiyordu. Özellikle kitabın adındaki bir kelime iyice irrite olmama neden olmuştu.

“Hahaha  Daha iyisini bulamazdın.”

“Kahraman Tazeoğlu – Çilli Balerin mi? 

“Atışlarda iyisiniz bakıyorum.”

“Ayrıca soruma cevap gelmedi.” 

“Iskalamam ama bunu keşke milim sola kaydırsaydım.”

“Neden? Kahraman Tazeoğlu’nu mu sevmiyorsun çilleri mi? Balerini seçenekler arasına koymak bile istemiyorum.”

“Balerini seçenekler arasına koymamalısın.”

“O zaman tarafını seç ve gazabımı yaşa.”

Ah kahretsin. En sevdiği yazarlardan birine laf mı etmiştim yoksa? Ya da…

“Bir dakika… Yoksa sen çilli misin?

Fotoğraflarında belli olmuyordu.”

“Değilim ama keşke olsaydım. 

Çok karakteristik oluyor çilli yüzler. Çok güzel bence.”

“Tartışmaya açık bir konu.”

“Bugün neden sorularım cevapsız kalıyor?”

Mesajlarımız birbiriyle çakıştı. Neden böyle bir şey sorduğunu düşünürken Kahraman Tazeoğlu ve çillere olan sevgimi sorguladığı mesajını gördüm. Çillerle ilgili konuya değindiğime göre sanırım merak ettiği cevap yazara olan ilgimdi. 

“Buna vereceğim cevap beni ipe astırır mı senin gözünde?”

“Sevmiyor musun?” 

“Sen seviyorsan adama katlanmaya çalışırım.”

“Peki ya çiller?”

Konu neden dönüp dolaşıp çillere geliyordu? Cevap vermediğimi görünce bir anda ağlayan bir emoji gönderdi. “Çillerden hoşlanmıyorsun.” Neden bu konuya bu kadar içerlemişti ki?

“Yani hoşlanmıyorum demeyelim de. Olmasa daha iyi tabi.”

“Ya  Ben çilliyim ama.

 Fotoğraflarda efekt kullandığım için çıkmıyor. 

Okuduğum şeyi algılamam, ardından gerçekliğini sorgulamam ve gerçekse bu durumun altından nasıl çıkacağımı düşünmem birebir mesajlarıma yansıdı. 

“Hass…”

“Çillere bayılırım.”

“Hatta en sevdiğim siyasetçi bile Tansu Çiller. 

Düşün bendeki nasıl bir çil aşkı.

“Yalançı  Bir daha konuşmazsın da sen benimle şimdi.”

Ciddi miydi yoksa yine şaka mı yapıyordu? Bu sefer emoji koymasına rağmen çözemiyordum. “Ayrıca hala en önemli soruma cevap vermedin,” dediğinde kaşlarımı çattım. Bugün neyim vardı benim, ne kadar çok sorusunu kaçırıyordum böyle. “Hangi soru?” diye sorduğumda “Yukarıya bakarsan görürsün,” dedi. Bakacaktım ama önce az önce yazdığı mesaja cevap vermeliydim.

“Birkaç kahverengi noktadan senden vazgeçecek değilim. 

Benim mesleğimi unutuyorsun. Yara almaya çok müsait ki birkaç ay önce kaşımın üzerini kurşun sıyırdı. Daha kötüleri olursa benimle konuşmayacak mısın?”

“Allah korusun.”

“Lütfen kırılma. Çilleri bir tek senin yüzünde severim ben.”

“Hahaha  Samam samam kıyamadım. 

Çillerim yok benim ama sen Tansu Çilleri sevmeye devam edebilirsin. 

Gerekli cevabı verip gönlünü aldıktan sonra hızla yukarıdaki mesajlara göz attım. Sanırım “O kızlarda olacak mı?” sorusundan bahsediyor olmalıydı. 

“Pardon gözümden kaçmış. Olacaklar. Ekipçe yiyeceğiz.”

“Anladım. Nereye gideceksiniz peki?”

“Çocuklar ayarlayacaktı bilmiyorum. Neden sordun?”

“Sürpriz yapıp bende geleceğim dermişim.  Merak ettim sadece.”

Mesajı doğru okuduğumu bilmeme rağmen, yanlış okuma ihtimaline sarıldım. Tekrar tekrar okudum yazdığı her kelimeyi. Okudukça gerçek olmasını diledim. Gerçek olması için her şeyi verebileceğimi hissediyordum. 

“Ah! Şaka olduğunu bilen beynim bile kalbimin hızlanmasına engel olamadı.”

Mesajıma gülüp geçti. Gerçekleşmeyecek bir dileğin acısı en ağırlarından biriydi. Yüreğe oturduğunda yaşatıyordu ama nefeslerini sayılı bahşediyordu sanki. 

“Sadece yemek mi yoksa böyle oturup muhabbet mi edeceksiniz? Hafta sonu ya hani…”

“Valla ben açım. Onlar takılmak istiyorsa kendi sorunları.”

“Hım… Sen yiyip kalkacaksın yani?”

“Kalkmamı mı istiyorsun?”

“Yo… Sadece dikkatli ol.”

 Olurum.”

Mesajımın ardından aramıza konuşulmamız kelimelerle dolu bir sessizlik yayıldı. Bu suskunluk sanki gelmesi geciken bir işareti bekliyormuş gibi tekrar mesaj atana dek uzadı.

“Sana bu kitabı aldım. Bana adresini yollar mısın kargolayayım.”

“O gelene kadar ben buradan dönerim. Ankara’nın adresini vereyim.”

Ciddi ciddi çilli balerini almış mıydı yani? Ah… Onu okumamı da ister miydi? Ona Ankara’daki evimin adresini yazdığımda “Teşekkür ederim. İşlerimi halledeyim, kargo kapanmamış olursa gönderirim. Olmadı pazartesi yollarım,” yazdı. Artık teşekkür etmekten başka çarem kalmamıştı.

“Anlaştık.”

“Şimdi izninle aradığım kitapları bulmalıyım.”

“Tamam da sorun yok değil mi?”

“Neden olsun ki…”

“Tamam o zaman iyi gezmeler.”

“Sol!”

Gülmüştüm ama nedense attığı mesajlar içimi rahatlatmamıştı. Bir sorun vardı ve sanırım ne olduğu hakkında az önce kendini ele vermişti. Çözmekte bana düşüyordu. 


**-**


DOĞA

Rabbimin adaleti çok büyüktü. Birkaç gün önce tam aksini savunurken şu an bir benzerini yaşatarak bana adil olanı göstermişti. Bu yaşıma kadar savunduğum doğrulardan en önemlisini artık yanlışmış gibi hissediyordum. Karşı cins birbiriyle arkadaş olabilirdi ama artık bunun sadece arkadaşlıkta kalabileceğine inanmam güçtü. 

Doğukan hayatıma girdiğinden beri kafamın içindeki arkadaşlık kavramı değişmişti. Normal zamanda hayatımdaki birinin çevresinde kızların olması beni rahatsız etmezdi. Fakat konu Doğukan’sa can yoldaşı olmadığı her kız potansiyel bir tehditti. Yani benim dışımda olan herkes…  

Özellikle işyerindeki o kızların içinde olduğu her konuda canım fazlasıyla sıkılıyordu. Halı sahadan beri onlara yönelik içimde garip bir çekememezlik vardı ve bunu besleyen tek şey kıskançlıktı. Halı saha demişken aklıma gelen şeyle kararttığım ekranı tekrar açtım. 

“Sahi unutmadan… Ayağın nasıl oldu?”

“Botun içinde can çekişiyor.”

“Dinlendirsen mi acaba?”

Fakirin ekmeği umuttu sanki. Onun o yemeğe gitmesini engelleyecek en ufak ihtimal bile şu an gözümde fazlasıyla cazip bir yere sahipti. “Birazdan spor ayakkabıya geçeceğim. Orada rahatlar.” Mesajını okuduğumda oyuncağı elinden alınan bir çocuk gibi ağlamak istemiştim. Belli ki o gitmek istiyordu. Bunu engellemeye hakkım yoktu. Bu noktadan durumu toparlayacak bir mesaj yazmaya karar verdim.

“Üstüne çok basmamaya çalış. 

“Seke seke görevlere gidersem pek ciddiye alınmam sanki. 

Bir an Doğukan’ın sekerek operasyonlara gittiğini hayal ettim. Dükkanlardan birinin ortasında kendi kendime güldüm. O sırada yeni bir mesaj daha ekrana düştü. Nasıl yapıyordu bilmiyordum ama bazen beni benden daha iyi tanıyormuş gibi hissediyordum. Fakat geçen günkü olaydan sonra kadın erkek konularında onu haklı çıkarmak ve tükürdüğümü yalamak istemiyordum. 

“Sen iyi olduğuna emin misin?”

“İyiyim. 

“İnanayım mı?”

“İnanmamanı gerektirecek bir durum yok.”

Sonuna kadar inkâr modum açıktı. Yine de münakaşaya girerek modumu zorlamak istemiyordum. Konunun değişmesini umarak “Bu arada unuttum. Kargolar cumartesi günleri öğlene kadar çalışıyor. Pazartesi yollayacağım artık.” yazdım. Cevabı gecikmedi.

“Kendini sıkıntıya sokma. Ne zaman yolun düşerse.”

Neden bilmiyordum ama söylediği bu şey rahatsız etmişti. Kitap okumayı sevmiyor muydu? Sahafları biliyordu ama. Kitap okumayı sevmeyen birinin burada işi olmazdı. Belli ki bu yazardan çok hoşlanmıyordu. Yine de ben aldığım için biraz olsun heyecanlanamaz mıydı?   

“Neden? Okumak için hevesli değil misin?”

“Sırf sen gönderdiğin için hevesliymiş gibi davranacağım.”

Gönlümü nasıl bu kadar kolay alabiliyordu? Yüzüme hafif bir tebessüm eklenirken “Tamam. Peki sevdiğin kitap türleri neler?” diye sordum. İçimden bir ses aksiyon ve polisiye tarzındaki kitaplardan hoşlandığını söylüyordu.

“Onlardan da alayım, beraber gönderirim. ” 

“Sıkıcı gelebilir ama biyografi ve tarih okumayı severim ve şiir.”

Kaşlarım hayretle havalandı. Yanılmıştım ve ilk kez bundan fazlasıyla memnundum. Bu kültür seviyesi yüksek biriyle konuştuğumun bir başka kanıtıydı. 

“Yo… Bende severim. Ama okul döneminde derslerim çok ağır olduğu için daha rahat okunan şeyleri tercih ediyorum. Romantik aksiyon ya da fantastik gibi.”

“O zaman bana sevdiğim türlerden, en çok sevdiğin kitapları gönder. 

Okurken ellerinin değdiklerinin olması tercihimdir.”

Şaşkınlığım o kadar uzun süre yüzümde kalmıştı ki elim şaşırma efektli emojiye gitti. “Benim kitaplarımı mı istiyorsun?” diye sorduktan sonra böbürlenerek “Sizde silah, bizde kitap namustur yeğen,” yazdım. Ardından son yazdığım kelimeyi silmek istedim. Ezel’i seyretmemiş olabilirdi. Ramiz Dayı esprimi itici bulabilirdi ama artık her şey için çok geçti.

“Doğru. Kalem, kılıçtan keskindir sonuçta.”

Son birkaç dakikadır bir dükkânın önüne çakılmış kalmıştım. Gözlerin üzerime çevrildiğini hissedince telefonumun ekranını kararttım. Aradığım birkaç kitabı sordum. Bir tanesini bulup aldıktan sonra yoluma devam ettim. Doğukan’ın mesajını cevapsız bıraktığımı hatırlayınca hızla sayfasına girdim. Ezel esprime takılmamıştı. Silah esprimi de başka tarafa çekmişti. Kitaplar konusundaki hassasiyetimi anlamış mıydı acaba? 

“Silahını bana verir misin?”

“Bu konu ne ara buraya geldi bilmiyorum ama poligonda atış yapmak için veririm.”

Şaşkınlık, üçüncü bir dalga misali daha güçlü bir şekilde yüzüme çarptı. Hayatım boyunca elime silah almamıştım ama itiraf etmem gerekirse silah kullanabilen kadınları çok kıskanıyordum. Bu konuda yeteneğim var mıydı bilmiyordum ama içimde bir yerde hevesle büyüyen bir isteğe sahiptim.

“Poligona gider miyiz bir gün?”

“Bir gün…”

Mutlulukla alt dudağımı ısırdım. Ucu açık bir zaman dilimi söylemişti ama gerçek olacağını hissettiriyordu ve bu bile heyecanlanmak için yeterdi.

“Tamam o zaman. 

Bende seninle kitaplarımı paylaşacağım. 

Ama geri verme şartıyla. 

“Gözümün içi gibi bakacağım.”

“Ondan eminim. 

“Neredesin şimdi?”

Sahaflardan çıktığım gibi gelen mesajla gülümsedim. “Kendime bir kahve ısmarlamak için en sevdiğim kafeye gidiyorum.” yazdıktan sonra yürümeye başladım. “Neresiymiş o?” diye sorduğunda “Friends Kadıköy,” yazdım.

“Dizisi olan mı?”

“Hıhım. Çok severim. İzledin mi?”

“İzlemedim.”

“Çok şey kaçırmışsın bence. Mutlaka izlemesin. 

“Sen Leyla ile Mecnun’u bilir misin?”

“Dizi olan mı?”

“Evet.”

“Bunu hakaret sayarım at kafası. 

Diziden yaptığım espriye gülümseyerek karşılık verdi. Bu hoşuna gittiğini gösteriyordu. Kafenin önüne geldiğimde içerisinin çok kalabalık olduğunu gördüm. “Geldim kafeye bu arada,” yazdıktan sonra içeri girdim. Burası ciddi anlamda Friends dünyası gibiydi. Doğukan diziyi izlememişti ama belki birkaç fotoğrafını görürse ilgisini çekerdi. 

“Dur gotolarını ayayım.” 

Kendime yer bakarken ekrana bakmadan mesajı yazıp gönderdim. Kalabalık öğrenci gruplarının arasında boş bir masa bulduktan sonra yerime oturdum ve hızlıca iki fotoğraf çektim. Ardından da kendimi ‘Çilli Balerin’ kitabıyla çektim. Fotoğraflarını atmak için Doğukan’ın sayfasına girdiğimde mesaj attığını gördüm ama neden öyle yazdığını anlamadım.

“Gotolarını ay bana. 

Çektiğim mekâna ait iki fotoğrafı “Böyle bir yer,” mesajıyla gönderdim. Ardından kendimi atarak “Bu da ben,” yazdım. Gözüm bir önceki mesajıma takılırken fotoğraf yerine goto, atmak yerine de aymak yazdığımı fark ettim. Yine!

“Pardon. Yer bakarken yanlış yazmışım.”

“Güzelmiş ama son goto harikulade.”

Fotoğrafları tek tek incelediğini hissettiren dakikalardan sonra attığı mesaj yüzümü güldürmüştü. 

“Sorun değil. Hatta bize özel olduğundan tatlı geliyor. 

Ben de sana goto ayayım.”

“Ay bakalım. 

Bir gün seninle de geliriz belki.”

Saniyeler içerisinde karşıma kamuflajlarından sıyrılmış, siyah kot gömleğinin içinde yüreğimi daha da arsızca hoplatan bir görüntüyle gelmişti. Sivil kıyafetler de bu adamın üzerine jilet gibi oturuyordu. Dikkat çekici, nefes kesici ve uzaklıklara küfredici gülümsemesiyle çektiği fotoğrafa uzun uzun baktım. Saati kontrol etme ihtiyacı hissettim. Doğukan’la konuşurken zaman kavramını kaybediyordum. Hangi ara mesai çıkışı olacak kadar zaman geçmişti aklım almıyordu. 

“Aa çıkıyor musun?”

“İnşallah ama o gün gelene kadar bana çay ısmarlayabilirsin.”

“Şimdi mi? Nasıl olacak?”

“Çocukları bekliyorum.”

“Ve kızları…”

“Şimdi oturduğun masaya bir garson gelecek ya. 

Hah işte. Ona içeceğin şeyi söyledikten sonra bir de çay diyeceksin.”

 Bunu yapabilirim.”

“Neden bu kadar rahatsız oldun Umay ve Hülya’dan?”

“Olmadım. Neden rahatsız olayım ki?”

“Bilmem… Konu sürekli dönüp dolaşıp onlara geliyor da.”

“Hoş geldiniz. Sipariş vermiş miydiniz?”

Başıma dikilen kıvırcık saçlı garsona “Hayır,” dedikten sonra istediğim kahveyi sipariş ettim. Ardından Doğukan’ın yazdığı gibi “Bir de çay lütfen,” diye ekledim. Sanırım bu durumu bir tek ben garipsemiştim. Çünkü garson gayet normal bir şekilde “Tabi ki,” deyip yanımdan ayrılmıştı. Ben de attığım mesaja kaldığım yerden devam ettim.

“Belki onlar sürekli senin etrafında dönüp dolaşıyorlardır.”

  Aynı ekipteyiz. 

Fakat böyle toplantılar haricinde pek muhatap olduğum insanlar değiller.”

“Maçta öyle durmuyordu ama.”

“Nasıl duruyordu?”

“Tezahüratlarda senin adın çok baskındı.”

“Takım kaptanı olduğum için olabilir mi?”

“Olamaz.”

“Tamam olmasın. 

“Ama benim onlarla pek yakınlığım yok. Zaten biri Osman’a aşık.”

“Gerçekten de yokmuş yakınlığın. 

Yoksa nereden bileceksin kimse âşık olduğunu?”

“Osman anlatıyor.”

“Bir dakika…”

“Sen beni kıskanıyor musun?”

Yakalanmış gibi hissederken “Yo…” yazmıştım ama yanaklarım çoktan utancımı ele verecek şekilde kızarmaya başlamıştı. Bunu görmese de hissetmiş gibi “Kıskanıyorsun,” dedi. Kahretsin. Hem de çılgınlar gibi kıskanıyordum.

“Kıskanmakta can yoldaşlığına dahil değil mi?”

“En çok kıskanmak dahil ama kıskanılacak gerçekten bir şey yok.”

İmdadıma yetişen siparişlerimle mesajlaşmamıza kısacık bir ara verdim. Yanaklarımdaki kırmızılığı fark edecek diye garsonun yüzüne bile bakamıyordum. Ağzımın ucuyla teşekkür ettikten sonra önüme konulan çay bardağını karşımdaki sandalyeye doğru ittim. Konunun değişmesini umarak gelen tavşan kanı çayın fotoğrafını çekip attım. 

“Çayınız efendim.”

“Teşekkür ederim çay için efendim.”

“Neyse… Hadi ben seni daha fazla tutmayayım.”

“Beni sadece sen tutabilirsin.”

“Tamam yine de telefonla ilgilenme. 

Arkadaşların gelmiştir, ayıp olmasın.”

“Olsun.”

“Kırılırım diye böyle diyorsun. 

Gerçekten sorun değil. 

Ben de aldığım kitaplara bakacağım zaten.”

“Kırılırsın diye demiyorum ama işin varsa o başka.”

Ondan daha önemli bir işim olamazdı. Fakat şu anda arkadaşlarıyla geçirmesi gereken bir zaman dilimindeydi ve sırf ben bozuluyorum diye mesaj atmasına gerek yoktu. Aldığım kitaplardan birini önüme açarak fotoğrafını çektim. 

“Mesaj alınmıştır. Keyifli okumalar.”

“Size de afiyet olsun.”

Doğukan dünden meraklıymış gibi saniyeler içinde çevrimdışı oldu ve ben önümde açık olan, şu anda zerre kadar ilgimi çekmeyen kitabım, soğumaya yüz tutmuş kahvem ve hiç içilmeyecek olan çayımla bir masada kalakalmıştım.

Yorumlar