Kurşun Asker ve Balerin - 9. Bölüm
DOĞUKAN
Bir dost, bin düşmana bedeldi. Şu anda aynı masada oturduğum otuz kişi ile bir düşman ordusu rahatlıkla püskürtülebilirdi. Buraya geçici görevlendirmeyle gelmiş olmama rağmen beni kendi ekiplerinden biri gibi görmüşler, yaptıkları tüm aktivitelere dahil etmişlerdi. Bunun en büyük nedeni birkaç devremin de bu ekipte olması olabilirdi. Yine de hepsiyle omuz omuza durabilmenin verdiği gücü, dünyanın başka hiçbir mesleğine değişmezdim.
Unutturamaz seni hiçbir şey.
Unuttursam da ben…
“Hadi bakalım. Tüm unutamadıklarımıza.”
Çalan şarkının gazıyla kadehini kaldıran İbrahim’e masadaki herkes eşlik etti. Ortamda çıkıntı gibi durmamak için su içtiğim bardağı havaya kaldırdım. Bunu beklemiyor olacak ki İbrahim beni özel olarak başıyla selamlamıştı ve ardından rakısını kafasına dikti.
Her yerde sen, her şeyde sen. Bilmem ki nasıl söylesem.
Neşem de sen, hüznüm de sen. Bilmem ki nasıl söylesem.
Şarkının sözleriyle aklıma ilk gelen kişiden mesaj gelip gelmediğine baktım. Son bir saattir neredeyse beş dakikada bir bu hareketi tekrarlıyordum. Bu saatte hala kafede olabilir miydi?
“Neredesin?”
“Eve yürüyorum sen?”
“Ne anlaşmıştık?”
İçerisinin gürültüsüne ya da yanımda kimlerin olduğuna bakmadan görüntülü aramıştım ve birkaç saniye içerisinde aramam kapanmıştı. İnternetin çekmediğini düşünerek bir kez daha aradım. Yine aynısı olduğunda Doğa’nın kapattığını anladım. “Açar mısın?” Mesajı attıktan sonra tekrar aradım. Yine yüzüme kapattı. Bir yanım neden böyle bir şey yaptığını sorgulamaya başladı. Eve yürürken arayacağı konusunda anlaştığımızı düşünüyordum. En azından tek olduğunda… O zaman tek değil miydi?
“Yanında biri mi var?”
“Hayır tekim.”
“Müsait olduğun zamanlar için anlaştık.
Arkadaşlarının yanındayken görüntülü konuşman doğru değil.”
“Ben sana hep müsaidim.”
“Ayrıca onlara göre yanlış olan şeyin, benim doğrum olmadığını nereden biliyorsun?”
“Biliyorum işte. Ve istemiyorum. ”
İstemiyorum mu demişti o? “Anladım,” yazsam da zihnen hiçbir şey anlamamıştım. Benimle konuşmak istemeyeceği ne yapmış olabileceğimi düşündüm. Ardından belki de yapmak üzere olduğum bir şey yüzünden benimle konuşmak istemediği kanısına vardım. Arkadaşlarımın onu görmesini istemiyor olabilirdi. Buna saygı duyabilirdim. Eğer çözüm aramadan direk kestirip atmasaydı…
Doğa’yı normalden ararken ayaklandım. Bir an unuttuğum zonklama bileğime tekrar yerleşti. Hafif de olsa acı, yüzümdeki ifadeye yansıdı. “İyi misin?” Karşımda oturan Hülya’ya başımı iyi olduğumu belli edercesine salladım. Onun sorusuyla yanımızdaki birkaç bakış daha bize doğru çevrildi. Osman nereye gittiğimi sorguladı, İbrahim gideceğim yere kadar yardım etmeyi teklif etti. İyice kötürüm muamelesi yapmalarına küfretmek istesem de “Sağ olun,” diyebilmiştim.
“Ufak bir görüşme yapıp döneceğim.”
Osman’ın sinir bozucu gülümsemesine odaklanmadan arkamı döndüm. Ayağımın üzerine çok fazla yüklenmeden yürümeye başladım. Telefon çaldı, çaldı, çaldı. Israrla çalmaya devam etti ve bu sinirimi bozmaya başlamıştı. Aramam tam kendiliğinden kapanacağı sırada cılız bir “Efendim,” sesi telefonun ucundan duyuldu. “Ne oluyor?” diye sordum hemen.
Mekândan çıktığım gibi gündüze göre fazlasıyla serin olan havayı kucakladım. “Bir şey olduğu yok,” derken bile bir şey olduğu o kadar belliydi ki. Bakışlarımı çevrede dolaştırdım. Kendime görüntülü konuşmak için tüm insanlardan uzak, izole bir yer ararken “Belli,” dedim. Terastaki merdivenlerden inerken inlememek için kendimi zor tutmuştum. Sanırım bugün bileğimi fazlasıyla zorlamıştım. Çocuk parkına doğru ilerlerken “Düşünceli tavrın için teşekkür ederim,” dedim.
“Fakat seni arayan benim ve eğer bundan rahatsız olsaydım hiç aramazdım.”
Kızgındım. Gecenin bu vaktinde tek başına eve gitmesine, aradığımda açmamasına, ben bile kendimi düşünmezken onun beni düşünmesine fazlasıyla kızgındım. O da bunun farkında olacak ki cevap vermemişti.
“Şimdi görüntülü arayabilir miyim?”
“Hayır.”
Sıkıntılı bir inleyişle yerdeki ufak bir taşa tekme attım ve bu hali hazırda canıma okuyan ağrıyı müthiş bir sancıya dönüştürmüştü. “İyi misin?” Telaşlanmış gibi çıkan sesine odaklanmadan “Neden arayamıyorum?” Soruma cevap vermek yerine “Canın acıyor gibi çıkıyor sesi,” dedi. Söylediklerimi görmezden geliyordu. Fakat farkında olmadığı şey konuyu değiştirmesine izin vermeyeceğimdi.
“Birinin görmesinden endişe ediyorsan-“
“Etmiyorum.”
Nihayet onun için görünür olmuştum. Ee o zaman neden aratmıyorsun dememek için kendimi zor tuttum. “Burada olduğum için mi?” diye sorduğuma yine sessiz kaldı. Aslında bana en büyük cevabı vermişti.
“Pekâlâ.”
Gerisin geri döndüm. Acıya odaklanmadan geldiğimden daha hızlı bir şekilde restorana girdim. Yeni etler masayı donatmışken ekibin neşesi yerindeydi. Hala telefonda olduğumu görmemeleri için kulağımdan çektim ve elimi yanımdan aşağı sarkıttım. Gürültülü muhabbetlerine dalar gibi “Arkadaşlar ben kalkıyorum,” dedim. Deri montumu sandalyemin arkasından alırken herkesin dikkati bana çevrildi.
“Dogi daha bir şey yemedin.”
“Oğlum mızıkçılık yapma ya.”
“Önemli bir durum mu var Doğukan?”
“Nereye gidiyorsun lan?”
“Bileği ağrıyordur belki gitmesenize üzerine.”
Gelen soruların hiçbirine cevap vermedim. “Size iyi eğlenceler,” diyerek elimi vedalaşır gibi kaldırdıktan sonra arkamı döndüm. Görüşlerinden çıktığımı düşündüğüm anda telefonu kulağıma götürdüm.
“Şimdi görüntülü arayabilir miyim?”
“Kalktın mı?”
Onaylayan bir mırıltı çıkardığım anda “Neden kalktın?” diye sordu. Senin için dersem kendini kötü hissedecekti. Bu nedenle “Yemeğim bitmişti,” dedim. Doğa telefonun ucunda yükselirken “Yalan söyleme!” dedi. Bu yalan sayılmazdı. Onu aramadan önce tabağımdaki her şey bitmişti.
“Bitse bile muhabbet ediyordun belli ki. Benim yüzümden kalktın.”
Zekâsı bazen işimi zorlaştırıyordu. Sıkıntılı, sabırsız bir nefes aldıktan sonra “Artık görüntülü arayabilir miyim?” diye sordum. Doğa’nın sessizliği “Eve geldim sayılır,” cümlesiyle bölündü. Bu görüntülü aramama engel değildi ve itiraf etmem gerekiyordu ki bu iş biraz inada binmişti.
“Ama benim misafirhaneye gitmeme daha var.”
Bu sefer sıkıntılı bir nefes alan taraf Doğa oldu ve telefonu yüzüme kapattı. Bir anlığına, sadece birkaç saniyeliğine bu hareketinden dolayı kaşlarım çatılmıştı. Fakat görüntülü aradığını görünce yaptığı saygısızlığı görmezden gelmeye karar verdim.
“Selam Balerin.”
Aramayı cevapladığım gibi karşımda beliren kız yaptıklarıyla tezat oluşturur gibi gülümsedi. Apartmanın kapısını açarken “Selam Kurşun Asker,” dedi. Gözlerimden biri Doğa’daysa, diğeri onun dışında kalan her yeri tarıyordu. Etrafında onu rahatsız edecek bir durum yoktu. Sanırım…
“Yürüyecek misin?”
Tüm dikkatimi üzerine çeken kıza başımı onaylarca sallayarak karşılık verdim. “Ama ayağının üzerine bu kadar basmamalısın,” derken gülmemek için kendimi tutmuştum. Onunla konuşmak için kat ettiğim ve yine de cevapsız olan konuşmamızı bilse eminim o gülmezdi. Doğa apartman merdivenlerini tırmanırken “Misafirhane uzak sayılmaz,” dedim. “Ayrıca yoldaşım senken mesafelerin pek önemi yok.” Belli belirsiz gülümserken anahtarlarının şakırtısını duydum.
“Sesi kapatmamı ister misin?”
Soruma karşılık “Sorun değil,” derken anahtarı kapının deliğine sokmuştu. Üç kez kilitlediğini fark ettiğim kapıyı açtıktan sonra içeri girdi. Hem ayakkabılarını çıkarıyor hem de içerisini dinliyor gibi bir izlenim veriyordu.
“Zaten ablam evde değil.”
Kaşlarımın sorgular bir şekilde çatıldığı yetmiyormuş gibi “Nerede?” diye de sordum. Umursamaz bir tavırla omuz silktim. “Kutsal cumartesi unuttun mu?” Bu cümleden hoşlanmadığı belliydi. Açıkçası benimde hoşlandığım söylenemezdi. “Ne zaman gelir?” diye sorduğumda bilmiyorum der gibi dudağını büktü. Aklımda daha da önemli bir soru belirdi.
“Tek mi gelir?”
“Büyük ihtimal Egemen Abi de olur.”
Kasılan çeneme rağmen kaygısız görünmeye çalışarak yüzümü ovaladım. Bu hareketim Doğa’nın dikkatinden kaçmamıştı. “Ne oldu?” Tekrar tekrar aynı konuyu konuşmak istemediğim için “Kapıyı kilitledin mi?” diye sordum. Bunun cevabını zaten biliyordum. Yine de konuyu değiştirmek ve istediğimi elde etmek için fazlasıyla yerindeydi.
“Hayır.”
“Kilitler misin?”
Odasına girdiğini hissettiğim Doğa, kapının eşiğinde duraksadı. Bu fikirden rahatsız olmuş gibi kaşları çatılmıştı. “Geldiklerinde uyanmam gerekecek,” dediğinde başımı onaylarcasına salladım ve işaret parmağımla ikimizi gösterdim.
“Uyanmamız.”
Bana şaşkın bir ifadeyle bakarken “Uyanmamız mı?” diye sordu. “Ciddi misin sen?”
“Sadece ikisinin geldiğine emin olmam lazım,” dediğimde şaşkınlığı bir kat daha büyüdü ve gözlerinde okuduğum ifade deliliğimle alakalı bir histi.
“Hadi kilitle.”
Nefesini yanaklarını şişire şişire ekrana doğru üfledi. Sitemli haliyle bile öylesine tatlı gözüküyordu ki gülümsemeden edemedim. O evinin kapısını kilitlemeye girerken misafirhaneye girdim. Kamerayı kapıya doğru çevirdi ve gözüme soka soka kilitledi. Memnun bir ifadeyle başımı salladım. “Teşekkür ederim.” Anahtarlarımı cebimde ararken “Üzerimi değiştirip arayayım mı?” diye sordum. Tekrar kamerayı kendine çeviren Doğa banyo yapacağını söyledi.
“Çıktığımda uyumamış olursan konuşuruz.”
Kapının kilidini açıp içeri girdim. “Beklerim,” dediğimde yüzüne hafif bir tebessüm yerleşti. “Yalnız mısın?”
Oda arkadaşımdan en ufak bir iz görmezken “Şu an için evet,” dedim. Doğa’nın gülümsemesi farklı bir şekil aldı. “Kapıyı kilitler misin?” Yaptığı misillemeye karşılık tek kaşım havalandı. “Bakma öyle bana. Kilitle hadi.”
“Odaya kız atmamız yasak. Yani şartlarımız eşit değil.”
Burnundan derin bir soluk alan Doğa telefonu çalışma masası olduğunu düşündüğüm bir yere bıraktı. Tam karşıma geçip yavaş yavaş üzerindeki fazlalıklardan kurtulmaya başladı. Önce ceketi, ardından boynuna taktığı kolyeleri tek tek çıkardı. “Yasak olmasa atacaksın yani?” diye sorduğunda cevap veremedim. Çünkü zihnim şu an tamamen Doğa’nın bir sonraki hamlesine odaklanmıştı.
“Ayrıca ikimizde yalnızız. Yani şartlarımız eşit. Hadi kapıyı kilitle.”
Ses tonu yatak odasında olduğu için mi değişmişti yoksa erkeksi dürtüler bana bu şekilde mi düşündürmeye çalışıyordu, çözemeyecek kadar karışmıştım. “Tamam,” derken bile kendimden emin çıkmamıştı sesim. Kapıya dönüp kilitledim. Onun gibi anahtarı üstünde bırakmak yerine çekip çıkardım.
“Banyoya girecektin,” dediğimde onaylayan bir mırıltı çıkardı. Kahretsin hangi ara üzerindeki gömlekten kurtulmuştu ki? Askılı bir atletle karşımda dikilirken “Uyumadığını belli etmek için arada mesaj at,” dedi. “Mesaj görmezsem aramam.” İtaatkâr bir şekilde başımı sallamamın tek nedeni, uzun dalgalı saçlarını geriye doğru savurmasıydı. Kahretsin. Kendine gel Doğukan Karahanlı. Can yoldaşın olan birine böyle talepkâr bakışlar atamazsın. Silkelen, kendine gel yoksa kendi kendini becermek zorunda kalacaksın.
“Anlaşıldı. Hadi sen banyoya. Haberleşiriz.”
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------
DOĞA
Kıskançlık insana her şeyi yaptırabilecek kadar güçlü bir zehirdi. Ruha bir kere sızdı mı, sizi kendiniz olmaktan çıkarırdı. Sadece amaçları doğrultusunda hareket eden insanlara dönüştürürdü ve benim yarım saat önce aklımdan geçenler hiçte masum değildi. Doğukan’ın etrafındaki kadınların zihnindeki izlerini silmek ister gibi hareket etmiştim. Ses tonum bile düşüncelerini bulandırmak istercesine kısık çıkmıştı ve bunu telefonu alelacele kapatmasıyla fark etmiştim.
Kıskançlık o derece gözümü kör etmişti.
Utancımdan dakikalardır suyun altından çıkamamıştım. Resmen pes edip uyuması için oyalanıyordum. Derimin buruşmaya başladığını gördüm. Büyük ihtimalle de tenim kıpkırmızıydı. Korkunun ecele faydası olmayacağını kendime hatırlatarak banyodan çıktım. Bornozuma sarılarak odama döndüm. Şarjdaki telefonuma üç tane mesaj geldiğini gördüm. Her on dakikada bir uyumadığını belli etmişti gerçekten de.
“Uyumadım ve seni bekliyorum.”
“Hala uyumadım ve hala seni bekliyorum.”
“Bu gece seninle uyuyabilir miyim?”
Son attığı mesaj, hiçbir zaman yarattığı heyecanı kaybetmiyordu. Yine de az önceki hareketlerimden sonra fazla istekli durmamaya çalıştım. Kurulanıp üzerime pijamalarımı giyene kadar cevap vermedim. Evin sessizliğini bastırmak için bilgisayarımdan hafif bir sözsüz müzik açtım. Ardından banyoya dönüp saçlarımı taradım. Havluyla suyunu iyice aldıktan sonra yüz bakımı yaptım. Oyalanacak daha fazla şey bulamayınca tekrar odaya döndüm. Telefonumu şarjdan çıkarıp yatağıma oturdum. Yeni aldığım kitapları önüme koyarken yaklaşık on beş dakikadır kaçtığım mesajlara cevap vermek için Doğukan’ın sayfasına girdim.
“Oda arkadaşın ne olacak?”
“Geç gelir. Büyük ihtimalle de kafası iyi olacak. Gözü hiçbir şeyi görmez.”
“Tamam ama henüz yatmayacağım. Kitap okuyacağım. ”
“Bana da okur musun?”
“Sever misin ki fantastik tür?”
“Bilmem. Hadi etkile beni. Belki sevmeye başladım.”
“Tamam arıyorum o zaman.”
Doğukan yatağındaki yerini alırken aramıştım. Kıyafetlerinden kurtulmuş, basit bir tişörtle karşıma geçmişti. Belli ki pijama kültürü yoktu ya da onun kültürü tişörtlerden geçiyordu. Sırtını duvara yaslarken “Selam Balerin,” dedi ve yastığını soğuk olduğunu düşündüğüm duvarla arasına sıkıştırdı. Az önceki tavrımdan kaynaklı utansam da bozuntuya vermemeye çalıştım. “Selam Kurşun Asker.” Doğukan rahat bir pozisyona geçerken gözleri saçlarımda dolaştı.
“Saçlarını kurutmamışsın.”
“Kabarmasından hoşlanmıyorum,” dediğimde havluyla sarmam gerektiğini söyledi. “O zamanda saçlarım çok basık oluyor.” Doğukan verdiğim cevapların tezatlığı karşısında kaşlarını havalandırdı. “Üşütürsün böyle,” dediğinde gülümsedim. Bunu annem ve ablamdan da o kadar sık duyuyordum ki benim için yeni bir tecrübe olmayacaktı.
“Bu zamana kadar bir şey olmadı. Merak etme.”
Bu kararımdan hoşlanmamış gibi gözükse de üstelemedi. Telefonu komidinimin üzerine yerleştirirken “Müzik mi dinliyordun?” diye sordu. O sırana kadar odamın içinde klasik müzik çaldığını bile unutacak kadar ritimlere alışmıştım. Sanki orada olduğunu bilmiyormuşum gibi bilgisayarıma baktım.
“Rahatsız ediyorsa kapatabilirim. Genel de kitap okurken müzik dinlemeyi severim.”
Doğukan başını geriye doğru attı ve duvara yasladı. Âdem elması apaçık ortadaydı ve mantıklı düşünmem ciddi anlamda zorlaşıyordu. “Hayır böyle iyi. Seni zevkinden mahrum bırakmaya değil, ortak olmaya geldim.” Doğukan’ın hafif tebessümüne bakarken yanaklarımın ısındığını hissettim. Neyse ki banyoda çok fazla kaldığım için tüm yüzüm kırmızıydı ve utandığım belli olmazdı.
“Evet! Hangi kitabı okuyoruz?”
Bende rahat bir okuma pozisyonu alırken “Büyünün rengi,” dedim. Elimdeki ikinci, belki de üçüncü el kitabı Doğukan’a doğru tuttum. Kaşları hafifçe seğirirken “Fazla yıpranmış görünüyor,” dedi.
“Ben ona daha çok yaşamış diyorum. İlk baskı. Kolay kolay her yerde bulunmaz.”
“Bugün mü aldın?”
“Evet. Kırk bir kitaplık bir hikâye.”
“Yuh!” Bu refleks olarak dudaklarından kaçmıştı. Fark ettiği anda boğazını temizledi ve durumu kurtarmak istercesine “Kırk bir kere maşallah!” dedi. Onun bu utanmış hali kıkırdamama neden oldu. “Korkma kırk bir kitabı da sana okumayacağım. Çünkü sadece yedi tanesini bulabildim.” Doğukan’ın ifadesi ciddileşmiş gibiydi. Sanki zihninin geri planında bir şeyler düşünüyordu.
“Hazırsan başlıyorum.”
Başını bir kez onaylarcasına yukarı aşağı kıpırdattı. Okumayı çok seviyordum. İçimden okuduğumda aşırı hızlıydım. Fakat okuduklarımı seslendirmem gerektiğinde sürekli dilim dolanıyordu ve yavaşlamak durumunda kalıyordum. Büyük ihtimalle heyecandandı. Okul hayatım bu yüzden sürekli dalga konusu olmakla geçmişti. Bir şeyleri sesli okumaktan nefret eder olmuştum. Doğukan’ın ilgili halinden kaçmak istercesine kitabı kamerayla arama soktum.
“Ama öyle bakmaya devam edersen kekelerim.”
“Daha iyi kitap çabuk bitmez.”
Ah! Harika! Artık bir sayfayı bütün bir geceye yayabilecek kadar heyecanlıydım. Doğukan’la göz teması kurmamaya çalışarak okumaya başladım. Sakin kalmaya, ağırdan almaya ve her kelimeye biraz daha dikkat etmeye çalışıyordum. Yine de arada dilim dolanıyordu ve ben yaşadığım travmaların etkisiyle her kekelediğim kelimede yerin dibine girmeyi diliyordum. Fakat Doğukan’dan beni rahatsız edici hiçbir şey duymamıştım. Hatta beni dinliyor mu diye arada bir göz ucuyla bakmış, her seferinde de yüzünde fazlasıyla alıştığım samimi gülümsemesiyle selamlaşmıştım.
Sanırım dalga geçmiyor olması özgüvenimi okşamıştı. Okumaya devam ederken daha az hata yapmaya başlamıştım. Hatta Doğukan’a bile daha sık bakıyordum. Yatağında ufak ufak kaymaya başladığını fark ettiğimde “Uyuyacaksan susabilirim,” teklifinde bulundum. Başını hayır anlamında sallarken “Sen hiç susma,” dedi. Gözlerinin baygın haline bakarken “Ne o? Uykunu mu getiriyorum yoksa?” diye takılıp güldüm. Güldü ama sanki boğazına bir şey takılmış gibi bir anda yutkundu.
“Çok uzun zamandan sonra huzur veriyorsun. En azından artık geceleri kâbus görmüyorum.”
Duyduklarım, atlanacak şeyler değildi. Okuduğum sayfayı kaybetmemek için ayracımı koydum. “Çok sık mı kâbus görüyorsun?” diye sorduğumda onaylayan bir mırıltı çıkardı. Sanki konuşmaya da dermanı kalmamıştı ama ben onun bu halinin nedenini öğrenmeden susmayacaktım.
“Neyle ilgili oluyor genelde?”
Doğukan görüntüsünün donduğundan şüpheleneceğim kadar hareketsiz kaldı. Beklediği ama hazır olmadığı yerden gelmişti sanırım sorum. “Yani söylemek istemezsen anlarım.” Tekrar konuşmamla silkelendi. İfadesi fazlasıyla ciddi bir hal aldı. Uykulu halinden sıyrılmış, oturuşunu dikleştirmişti. Keyfini kaçırdığımı hissedince özür diledim.
“Özür dilemeni gerektirecek bir şey sormadın.”
Neden bu söylediğine inanmakta zorlanıyordum. Göğsünü genişleten bir nefes aldıktan sonra “Abimi görüyorum,” dedi. “Daha doğrusu öldüğü anı.” Bende bu cevaba hazırlıksız yakalanmıştım. Abisinin şehit olduğunu biliyordum. Fakat o anlarda yanında olduğundan haberim yoktu.
“Orada mıydın?”
Ağır çekimdeymiş gibi başını evet anlamında salladı. Şu an bana bakıyordu ama görmediğine o kadar emindim ki. Zihnen bambaşka bir yere gitmişti. Büyük ihtimalle kabuslarına neden olan ana. Çünkü gözleri akmak üzere olan yaşları bir anda griliklerinin üzerine toplamıştı. Her şeyi berbat etmiş gibi hissediyordum. Kalbim düğüm düğüm oldu. Ne demem gerektiğini bilmiyordum. Sadece ağlamak üzere olduğumda bana iyi hissettiren tek şeyi dillendirdim.
“Şu anda yanında olsam sana sıkı sıkı sarılırdım.”
Bunu söylememi beklemiyormuş gibi gülümsedi ve yanağından bir damla yaş düştü. Elinin tersiyle yaşın daha fazla ilerlemesine izin vermedi. Tüm burukluğuyla “Ben de hüngür hüngür ağlardım,” dedi. O an, neden bilmiyorum ama kaybından sonra hiç ağlamadığını hissettim. Sanki o yüzden bu kadar hızlı ve güçlü doluyordu gözleri.
Kitabı kapatıp kenara bıraktım ve telefonu elime aldım. Doğukan’ın dokunsam ağlayacakmış gibi duran ifadesine yakından bakarken acısını iliklerime kadar hissettim. Güldüğün değil ama birlikte ağladığın insanı unutamazdın. Onun hayatında unutulmaz bir ana daha ortak olmak istiyordum.
“Beraber ağlayalım mı?”
Doğukan belli belirsiz yine güldü ama bu sefer yaşların düşmesine izin vermemişti. “Sen ömrün boyunca hiç ağlama. Bunu sana daha öncede söylemiştim.”
“Ama sen ağla.”
Bakışları şaşkın olsa da kaşları hafifçe çatıldı. Neden böyle bir şey söylediğimin merakıyla bakıyordu. “Ağlamazsan birikir, birikirse bir gün seni boğar.” Vazgeçmiş bir tebessümle başını öne eğdi. Belki de onu boğsun istiyordu. Yaşayan bir ölü olmak… Buna izin veremezdim. Bir ölünün arkasından yas tutmak kolaydı. Fakat gözünün önünde her geçen gün biraz daha ölen biriyle yaşamak çok ağırdı. Ona da bana da…
“Sana geçecek diyemem,” dediğimde gözleri tekrar beni buldu. “Ama daha az acıyacağını garanti edebilirim. Eğer ağlarsan-“
“Yapamam.”
Cümlemi yarıda kesince sustum. Doğukan gözlerimin içine dikkatli bir şekilde bakarken “O acıyı hak ediyorum,” dedi. Kimse ölüm acısını hak etmezdi. Onu bunu düşünmeye iten ne olabilirdi?
“Neden?”
Sustu. Sanki anlatacakları vardı ama dili lal olmuştu. Aklıma kendini suçladığı geldi. Abisi şehit düşerken oradaydı. Belli ki kaderin önüne geçemediği için kendini suçlu görüyordu. “Senin suçun değildi.” Doğukan’ın dudaklarından histerik bir kahkaha döküldü. Bunu alt dudağını dişleyerek baskıladı. Başını geriye, duvara doğru vurmaya başladı. Belli ki nokta atışı yapmıştım. Buradan devam etmeye karar verirken “Senin elinden bir şey gelmezdi,” dedim. İtiraz edercesine başını salladı. Canının acısı, sanki her hücreme işlemişti. En çok da gözlerime…
Görüşürüm bulanıklaşırken “Şimdi seninle bir şey yapacağız,” dedim. Burnumu çekmemle bakışları bana döndü. “Gözlerini kapat ve telefonu göğsüne yasla.” Ne yaptırmaya çalıştığımı anlamış gibi “Olmaz Doğa,” dedi. Duymazdan gelerek “Sana sarıldığımı hayal et,” diye devam ettim.
“Yapamam.”
“Yaparsın. Yaparız. Hadi.”
“Ağlayamam.”
“Utanıyor musun?”
“Sadece kaybetmek istemiyorum,” dediğinde kaşlarım çatıldı. Doğukan bunu fark edince söylediğini açıklama ihtiyacı hissetti. “Eğer ağlarsam, ondan geriye acısı bile kalmayacak. Yapamam.” Çaresizliğini yüreğimde hissederken “Acısı kalmayacak belki ama o hep seninle,” dedim. Elimi kalbimin üzerine koyarak “Buranda,” dediğimde çenesinin kasıldığını gördüm. Ağlamamak için kendini fazlasıyla kısıyordu.
“Güzel anılarını hatırlamak daha iyi değil mi?”
Doğukan titreyen göz bebekleriyle bana baktı. Ardından usulca gözlerini kapattı ama beni göğsüne yaslamadı. Onu göreceğim şekilde telefonu tutmaya devam etti. Benden utanmıyordu. Hatta benimle ağlayacak kadar güveniyordu.
“Yanındayım. Başını göğsüme yasladın. Sana sıkı sıkı sarılıyorum ve beraber ağlıyoruz.”
Gittikçe ağlamaklı bir hal alan sesim, direncini kırmıştı. Gözleri hızla açıldı. Bunun etkisiyle yaşlar serbest kalmış gibi hızla dökülmeye başlamıştı. “Sen ağlama,” diyerek iç çekti. Gözyaşlarım pervasızca kirpiklerimden süzülmeye devam etti. Burnumun ucunu görecek durumda değildim. Fakat telefona daha yakından baktığını hissediyordum. Sanki ekrandan göz yaşlarımı silmeye çalışıyordu.
“Can yoldaşlığı bunun için değil mi?”
Sorumu boğan sesimi duyduğu an hıçkırarak ağlamaya başladı. Titreyen bedenini yönetmekte zorlanıyor gibiydi. Her damla da içindeki katille selamlaşırcasına gaddardı. İçin için kanayan, tükenecekmiş gibi duran, tüm acısını aramızdaki sessizliğe sel olup akıttığı bir andı. Kalbime dolmuştu tüm taşkını. Üzüntüsü taşıyamayacağım kadar ağır gelmişti. Kan çanağına dönmüş gözlerini öpmek için her şeyimi vereceğimi hissettim o an.
Ben ağladım, o ağladı ve her seferinde “Sen ağlama,” dedi. Beraber ağladık. Hıçkıra hıçkıra, ağlamaktan yorgun düşüne kadar.
Sadece ikimiz.
Yorumlar
Yorum Gönder