Rehberimdeki gizli ve kanayan yaram…

 NİSA

Teyzem ve annemin nihayet o bitmek bilmeyen alışveriş turlarından biri için evden çıkmasıyla, üzerimdeki ölü toprağını atıp soluğu Nurlarda almıştım. Kafamın içi o kadar doluydu, anlatacak o kadar çok şeyim vardı ki kapıyı çaldığımda muhtemelen gözlerim parlıyordu. Ancak kendi derdimi ortak etmek için sabırsızlandığım o sıcak kahve seansı, daha ilk dakikadan yön değiştirmişti. Kendimi bir anda Nur’un, üniversitedeki o ‘asla katlanamadığı’ hocasıyla ilgili bitmek bilmeyen yakınmalarını dinlerken bulmuştum.

Ne zaman buluşsak, laf dönüp dolaşıp mutlaka bu adama geliyordu. Nur farkında değildi belki ama şikâyet ederken bile gözlerinin içi parlıyor, ses tonu değişiyordu. Onu izlerken bardağımdan yudumlar alarak gülümsüyordum. Bence kesinlikle ondan hoşlanıyordu. Fakat aralarındaki yaş farkı ve o aşılmaz üniversite kürsüsünün getirdiği statü duvarı yüzünden, bu gerçeği kendine bile itiraf edemiyordu. Nefret ile aşk arasındaki o ince çizgide dans ettiğinin belki de farkında bile değildi.

Onu dinlerken saatler birbirini kovalamış, akşamüstü güneşi yatak odasının stor perdelerinden içeri sızmaya başlamıştı. Nur’un sesini duyuyordum ama zihnim sürekli başka bir yere, daha doğrusu başka birine kayıyordu. Aklım Alp’e çekildiği için miydi yoksa kalbimin ritmini değiştiren o telepatik bağ yüzünden mi bilmiyordum ama masanın üzerindeki telefonum iki kez titremişti.

Ekrana düşen bir mesaj değildi. Daha doğrusu, sadece bir mesaj değildi. Bir mesaj ve bir fotoğraftı; nefes kesen, yüzümü kızartan, kalbimi göğüs kafesimden çıkarmaya ant etmiş bir fotoğraf…

Mesajı ekrandan okumuş olmama rağmen yanaklarım alev almıştı. Nur bunu fark edecek diye bakışlarımı anında halının desenlerine çevirmiştim. Henüz ona Alp'ten bahsedemediğim için, ilk gördüğü şeyin Alp’in nefes kesici silüeti olmasını istemiyordum. Bu yüzden telefonu elime almak yerine bir süre daha arkadaşımı dinlemeye devam etmiştim.

Nur, hararetin dozunu artırıp önümüzdeki hafta sonu Metehan Hocasıyla birlikte gitmek zorunda olduğu o sıkıcı sempozyumdan, adamın yolda kesin yine ne kadar çekilmez olacağından bahsederken daha fazla dayanamamıştım. Nur’un arkasını döndüğü ilk anda telefonu elime alıp hızla mesaja girmiştim.

İşte o andan sonrası bende tamamen kopuktu. Nur’un anlattığı, şikâyet ettiği, cümleler kurduğu hiçbir şeyi hatırlamıyordum. Kulaklarımda sadece kendi kalp atışım, gözlerimin önünde ise Alp’in flörtöz cümleler öbeği vardı. O yazıyor, ben cevap veriyordum; ben gönderiyordum, o anında karşılık veriyordu.

Hayatımda biriyle, sadece telefon ekranına bakarak bu kadar eğlendiğimi, içimin bu kadar kıpır kıpır olduğunu hatırlamıyordum. Üstelik işin en tuhaf, belki de en çekici kısmı şuydu: Bu kişi hayatıma tamamen bir tesadüfle giren bir yabancıydı. Belki de tam olarak bu yüzden; beni tanımadığı, yargılamayacağı ve geçmişime dair hiçbir şey bilmediği için onunla konuşurken kendimi hiç olmadığım kadar özgür hissediyordum. İçimdeki tüm filtreleri kaldırıp, normalde birinin yüzüne söylemeye çekineceğim ne varsa rahatça yazabiliyordum.

Peki ya o? O da benim gibi mi hissediyordu? Bana o kelimeleri seçerken, o fotoğrafları gönderirken kendi sınırlarını kaldırıyor muydu? Yoksa bu rahatlık, bu büyüleyici üslup onun genel tarzı mıydı? Herkese karşı böyle flörtöz ve pervasız mıydı, yoksa bu hali sadece bana özel miydi?

“...yani anlayacağın Nisa, tam bir felaket olacak! Sen… kiminle konuşuyorsun orada?”

Nur’un hararetli monoloğunun birden kesilmesi ve adımı telaffuz etmesiyle irkilerek kendime gelmiştim. Yakalandığımı belli eden o suçluluk psikolojisiyle, parmağımı hızla güç tuşuna basıp telefon ekranını kilitlemiştim. Ekran kararmıştı ama Alp’in az önce attığı mesajın kalbimde bıraktığı o sıcak dalga hala yerli yerindeydi. Başımı kaldırıp Nur’a bakmıştım. Nihayet, eve ilk geldiğim andan beri içimde patlamaya hazır bir volkan gibi taşıdığım o haberi, anlatma sırası bana gelmişti.

Gözlerimi Nur’un merakla kısılan gözlerine dikmiş ve derin bir nefes alıp kelimeleri bir çırpıda döküvermiştim. Benden, hayatımın bu sakin ve monoton evresinde böyle bir çılgınlık duymayı kesinlikle beklemeyen arkadaşımın yüzü, saniyeler içinde şok ile dumur arasında gidip gelmeye başlamıştı. Haklıydı; rastgele numara, sahte sevgililik oyunu ve flörtöz bir arkadaşlık… Bu kombinasyon benim gibi biri için fazlasıyla uçuktu. 

“Sen aklını kaçırmışsın.”

“Biliyorum ama olan oldu bir kere. Geri dönüşü yok.”

“Kızım, adam katil bile olabilir.”

“Olacak gibi zaten.”

“O ne demek şimdi?”

Daha fazla dayanamayarak masadaki telefonu kapmış, kilidini açmış ve Alp’in attığı, yanaklarımı alev alev yakan fotoğrafları Nur’un gözünün içine sokarcasına uzatmıştım.

Nur’un gözleri kelimenin tam anlamıyla fal taşı gibi açılmıştı. Telefonu elimden çekip alırken, ekrana o kadar yakından bakmıştı ki neredeyse burnu cama değecekti. “Hadi canım oradan!” diye soluması kıkırdamama neden olmuştu. “Nisa, bu adam gerçek olamaz. Kesin internetten bulduğu bir modelin fotoğraflarını atıyor sana. Pinterest’i kontrol ettin mi? Ya da belki yapay zekadır. Baksana şuna, gerçek insan standardının çok üstünde!”

İlk anlarda ben de tam olarak böyle düşünmüştüm. Sahte bir profilin kurbanı olduğumu sanmıştım. Fakat sonra… İçimden bir ses sadece ona inanmamı söylemişti. Tabi ki Nur için, iç sesler yeterli değildi. Bir dedektif edasıyla hemen kendi telefonuna sarılmıştı ve sosyal medya üzerinden Alp’i aramaya başlamıştı. 

Bulmuştu da.

Facebook ve Instagram’da karşımıza çıkan ilk profil, duraksamamıza neden olmuştu. Yanılmıştık; fotoğraf gönderen adamla bu profilin sahibi birebir aynıydı. Üstelik Alp Aslan Uğurlu, yaklaşık bir saat önce hikayesine yeni birkaç fotoğraf ve video eklemişti. Nur’la birlikte kafalarımızı birleştirip ekrana kilitlenmiştik.

Çalıştığı yer, İzmir’in en gözde semtlerinden birinde, inanılmaz büyük ve lüks duran bir spor kompleksiydi. Belli ki kadın-erkek karmaydı ve elit bir kitleye hitap ediyordu. Profilinin ana sayfasında sadece kendi profesyonel çekimleri, antrenman videoları ve kaslı anatomisini sergileyen estetik pozları vardı. Buraya kadar her şey bir antrenör için normaldi. Fakat asıl darbe, etiketlendiği fotoğraflara tıkladığımızda geldi.

“Şaka mı bu?” Burası spor salonu mu yoksa Victoria’s Secret kulis defilesi mi?”

Nur abartmıyordu. Alp’in etiketlendiği gönderilerdeki bütün kadınlar, sanki özel bir seçmelerden geçmiş gibi kusursuz, fit ve nefes kesici derecede güzeldi. Taytları, spor büstiyerleri ve üzerindeki lüks markalarla hepsi birer podyum figürü gibiydi. Fotoğrafların altındaki açıklamalar ise adeta tek bir elden çıkmış gibi tek tipleşmişti.

“Alp Hocam ile bugünkü bacak antrenmanımız son hız!”, “En iyi hoca!”, “Alp Hocam sayesinde sınırları zorluyoruz” ve tabii ki peşi sıra gelen kırmızı, siyah kalpler, alev emojileri…

Zihnim bir anda bulanmıştı. Göğsüme çöken o ani ağırlığın adını koymak istememiştim ama bu düpedüz huzursuzluktu. Bu kadınların hepsi sadece onun öğrencisi miydi? Yoksa bu ışıltılı, lüks ve bol emojili hayatın perde arkasında, aralarından düzenli olarak takıldıkları, flört ettikleri var mıydı?

Az önce bana o mesajları yazarken, o fotoğrafları gönderirken hissettiğim o özel olma duygusu, sosyal medyanın o parıltılı ve kalabalık dünyasında bir anda un ufak olmaya başlamıştı. Bana karşı kullandığı o pervasız, büyüleyici ve flörtöz üslup, belki de her gün bu salonda onlarca kadına karşı sergilediği genel tarzından başka bir şey değildi.

Nur, ekrandaki kusursuz kadınlardan birinin profilini incelerken, ben telefonumu elime alıp ayaklanmıştım. İçimdeki o özgürlük hissinin yerini, cevabını bilmediğim ve sormaya da cesaret edemediğim tonla soru almıştı ve hepsi canımı yakıyordu.

“Ben biraz daha araştırayım, farklı bir şey görürsem mesaj atarım.”

“Gerek yok. Yarın akşam bu arkadaşlık bitecek.”

“Emin misin?”

“İki günlüğüne anlaştık. Eminim.”

Bu oyunu ben başlatmıştım, kurallarını da ben koymuştum. Kendimi daha fazla kaptırmadan, o sınırsız özgürlük hissi buraları tamamen yakıp yıkmadan durmalıydım.

Nur’un bir şeyler söylemek istediğini görsem de konuyu uzatacak dermanım kalmamıştı. Müsaade isteyip onlardan ayrılmıştım. 

Hava kararmıştı. Nur’ların apartmanından çıkıp karşı apartmandaki evimize doğru adımlarken, Haziran gecesinin o kendine has, nemli ve ılık rüzgârı sarıp sarmaladı tenimi. Sokak lambalarının sarı ışığı altında yürürken, bu esinti az önce Instagram pencerelerinde kaybolan ruhuma o kadar iyi gelmişti ki, eve çıkar çıkmaz odamın ufak balkonunda sabahlamaya karar verdim.

Aslında buraya tam anlamıyla bir balkon demek imkânsızdı; sadece pencerelerin önüne yapılmış, dışarıya doğru birkaç santim payı olan ferforje bir korumalıktan ibaretti. Evdekilerin deyimiyle göstermelik bir Fransız balkonuydu ama benim için, sınırların dışına çıkabildiğim dünyanın en geniş, en özgür alanıydı.

Apartman kapısını açıp merdivenleri tırmandım. Eve girdiğimde koridora sızan o bildik koku ve içeriden yükselen televizyonun aşina olduğum sesi karşıladı beni. Büyük ihtimalle babam günün yorgunluğuyla kanepede sızıp kalmıştı; annem de kumandayı ele geçirmenin verdiği o nadir lüksle kendi dizisini izlemenin keyfine varıyordu. Evin çocukları ise kesin çoktan odalarına çekilmiş, kapılarını kapatıp kendi dünyalarına gömülmüşlerdi. Tam bir sıradan aile akşamıydı; benim içimde kopan fırtınadan bihaber, sakin ve rutin... 

“Ben geldim,” diye seslendim koridordan, sesimin monoton çıkmasına, içimdeki o dalgalanmaları ele vermemesine gayret ederek. “Odama geçiyorum. Biraz tekrar yapıp yatacağım.”

İçeriden annemin şefkatli ama ısrarcı sesi “Gel bir yüzünü görelim kızım, iki lafın belini kırardık,” diyerek yükseldi.

Adımlarımı yavaşlatmadan, ders stresinin arkasına sığındım. “Yarın deneme var anne, kafam çok dolu. Sadece birkaç test çözecek kadar enerjim var. İyi geceler.”

Arkamdan getireceği daha fazla soruya, “Yüzün neden asık?”, “Nur'la mı tartıştınız?” “Alp’le mi bir şey oldu?” gibi içimi deşecek sorgulamalara fırsat vermeden hızla koridoru geçip odama sığındım. Kapıyı arkamdan kapatıp kilidi çevirdiğimde odanın dingin karanlığı beni bir örtü gibi karşıladı. Gidip çalışma masasının üzerindeki o parlak ışığı açma gereği duymadım; şu an ihtiyacım olan şey spot ışıkları değil, sessizlikti.

Doğrudan pencereye doğru yürüdüm. Beyaz tül perdemi iki yana açıp penceremi sonuna kadar araladım. O minik korumalığın dibine, parkenin üzerine oturdum ve sadece ayaklarımı dışarıdaki o boşluğa, serin demirlerin arasına çıkardım. Başımı geriye doğru yaslayıp gökyüzüne çevirdim. Şehrin ışıklarına inat, yıldızlar bu gece göğün göğsünde daha net, daha parlak seçiliyordu. Fakat benim kafamın içindeki o yoğun sis, ne yazık ki hiçbirinin tadını çıkartmama izin vermiyordu.

“Sanırım ben kazandım.”

Alp’in yarım saat önce attığı mesaja hala cevap vermemiştim. Ona cevap vermeli miydim, gerçekten bilmiyordum. Eğer hiçbir şey olmamış gibi flörtöz, pervasız ve eğlenceli yazmaya devam edersem, bu ekrana karşı kendime yalan söylemiş olacaktım. O kusursuz kadınların, o yapay durmayan lüks hayatın görüntüleri hafızamdan bir türlü silinmiyordu. Diğer taraftan, ona mesafeli ve soğuk davransam, bu sefer de daha sesini bile duymadığım bir adama karşı “Neyin tribini atıyorsun, altı üstü iki günlük sevgiliyiz. Ne ara bu kadar sahiplendin?” durumuna düşmekten, kendi gururumu ayaklar altına almaktan korkuyordum.

Parmaklarım klavyenin üzerinde, harflerin arasında çaresizce gezindi. Yarın akşam bu deli saçması oyun zaten tamamen bitecekti. Hayatımda bir defa yakaladığım bu sıra dışı heyecanın son yirmi dört saatini, içimde aniden peydah olan bu yeni yetme kıskançlık krizleriyle mahvetmek mi doğruydu? Yoksa her şeyi unutup, son ana kadar o koruyucu filtreleri kaldırıp anın, bu kaçamak özgürlüğün tadını çıkarmak mı?

Ona ne yazacağımı bilemeyerek, belki de sadece “Evdeyim, denemem var, uyuyacağım” yazıp konuyu tamamen kestirip atmayı düşünürken, avcumun içindeki telefon aniden titredi. Ekran tüm karanlığa inat parladı.

Gelen yeni bir mesaj değildi; bir fotoğraftı.

Gözlerimi kısıp ekrana baktığımda, nefesimin göğsümde tıkandığını hissettim. Fotoğrafta, loş bir balkondan gökyüzüne doğru çekilmiş, lacivert ama bol yıldızlı bir gece manzarası vardı. Sanki görünmez bir bağla benimle aynı göğe bakıyor, aynı sessizliği paylaşıyordu. 

Fotoğrafın hemen altında, birkaç saniye sonra ekranda beliren o satırlar, sanki kafamın içindeki tüm o gürültülü şüpheleri tek bir hamlede susturmak için yazılmış gibiydi. Şiir vari, acelesiz ama içime işleyen cinsten birkaç mısra döküldü ekrana.

“Aynı gökyüzünün altında, yabancı iki gölgeyiz şimdi.

Aramızda kilometreler, fırtınalar, pencereler...

Ama bak, yukarıda bir yerde tek bir yıldız var,

Tam şu an ikimizin gözlerine birden değen.

Söyle bana küçük yabancı;

O yıldız bu gece sadece bize mi parlıyor,

Yoksa sen de herkes gibi sadece izliyor musun?”

Ekrandaki kelimeleri defalarca, sanki sesini ilk kez duyuyormuşum gibi içimden okudum. Zihnimdeki her şey ama her şey bu lacivert gecenin ve altındaki o samimi mısraların karanlığında eriyip gitti. Bu bir ilüzyondu. Yarın yine hepsi geri gelecekti. Fakat aramızda ne kadar mesafe olursa olsun, şu an tam olarak aynı göğe bakıyorduk, haklıydı ve galiba bu hali, sadece bana özeldi. Benim de ona kendini özel hissettirecek bir şey yapmam gerekiyordu.

Telefonun kamerasını gökyüzüne, yıldızların en net seçildiği o lacivert boşluğa doğru çevirdim. Titreyen ellerimi sabit tutmaya çalışarak ekranın ortasına dokundum ve flaşsız, tamamen doğal bir gece fotoğrafı çektim. Benim penceremden görünen gökyüzü de en az onunkisi kadar derin ve sessizdi.

Fotoğrafı sohbet ekranına yükledim. Gitmeye hazır olduğunu belirten o küçük ok işaretine basmadan önce, klavyeyi açıp altına sadece tek bir kelime iliştirdim.

“Evdeyim.”

Fotoğraf ve altındaki o yalın kelime saniyeler içinde Alp'e ulaştı ve peşine sıcak bir gülümseme emojisi armağan etti.

“Hoş geldin.”

“Gerçek anlamda hoş buldum.

Kimin şiiri bu?”

“Tanımazsın.”

“KPSS sınavına beşinci kez hazırlanan birine mi söylüyorsun bunu? 

Sözel mantık ve genel kültür benim göbek adım oldu artık. 

Söyle bakalım, hangi şairmiş bu tanıyamayacağım kişi?” 

“Anonim.”

“Anonim demek... Yani diyorsun ki edebiyat dünyası, 

Bu eşsiz eserin sahibini hiçbir zaman öğrenemeyecek. Büyük kayıp.”

“Belki de eserin sahibi, şiirinin doğru adrese ulaştığından emindir ve bu ona yetiyordur? Olamaz mı?”

“Sakın bana ben yazdım deme.”

“Demem.”

“Sen mi yazdın?”

“Söz verdim, söyleyemem.”

“Benimle dalga geçme Alp Aslan Uğurlu. 

Bu şiiri sen yazmış olamazsın.”

“Neden? 

Oradan bakılınca romantik birine benzemiyor muyum?”

“Benzemiyorsun.”

“Neye benziyorum peki?”

“Romantik olmayan her şeye.”

Verdiğim bu peşin hükümlü cevaba ne diyeceğini düşünürken, bir anda ekranımda yeni bir fotoğraf belirdi. Alp yine yapmıştı yapacağını… Savunmamı ne zaman sertleştirsem, o pırıltılı silahını çekip beni tek bir hamlede alt etmeyi çok iyi biliyordu.

Telefonun ışığı odamın tavanına vururken ekrana kitlendim. Muhtemelen evinin balkonundaydı. Arkasına aldığı o lacivert, bol yıldızlı Haziran gökyüzüyle birlikte, kameraya doğru son derece samimi ve muzip bir edayla gülümseyerek selfie çekilmişti. Dağınık saçları, hafif sakalları ve o karanlığın içinde bile parlayan kusursuz, muazzam dişleriyle büyüleyici görünüyordu. Fotoğrafın hemen altında ise tek bir cümle yazıyordu 

“Bir de bu açıdan bak.”

Yanaklarıma aniden hücum eden sıcaklığı saklamak ister gibi telefonu yüzümden biraz uzaklaştırdım. Bu adamın yakışıklılığı gerçekten yasal sınırların üzerindeydi. Ama içimdeki o gururlu, Nur’un evinde gördüğü o kadın ordusuna karşı savunma geliştiren Nisa, hemen gardını aldı. Kendimi bir anda kaptırıp onun flörtöz girdabına kapılmak istemiyordum.

“Romantikliği kendine sonradan eklemeye çalışmış acemi bir Photoshopçu gibisin. Kusura bakma ama o arkadaki gökyüzüne yazık olmuş.”

“Çok kırıcısın.”

“Gerçekler acıdır anonim şair. 

Hem spor salonlarında ağırlık kaldırıp, 

Protein tozlarıyla beslenen bir adamın ruhunda kaç gram şairlik barınabilir ki? 

Kim bilir hangi internet sitesinden kopyaladın o mısraları.”

 “Protein tozu mu? 

Kalbimi gerçekten kırıyorsun küçük yabancı. 

Ben o şiiri kopyalamadım. Sadece... gökyüzüne bakarken içimden geçenleri harflere döktüm diyelim. 

Ayrıca sporcuların da bir kalbi ve felsefesi vardır.”

“Felsefe mi? Tabii, kesin öyledir. 

'Bugün bacak antrenmanında sınırları zorluyoruz’ felsefesi gibi mi?”

“Anlamadım.”

“Anlamaya da çalışma zaten. Şimdi izninle uyuyacağım.”

“Bu kadar erken mi?”

“Yarın sabah deneme sınavım var. Erken kalkacağım.”

“Tamam… Peki uyumadan önce son bir şey isteyebilir miyim?”

“İsteyebilirsin ama yapar mıyım bilmiyorum.”

“Sadece beş dakika sesini duyabilir miyim?”

Gözlerim ekrandaki cümleye çakılı kaldı. Kalbimin göğüs kafesime vuran o ritmik darbesi, odanın sessizliğinde yankılandı sanki. Sesimi duymak istiyordu. O da sesimi beğenmiş miydi yani?

“Malum… Teyzen yüzünden adam akıllı konuşamadık.”

İçimdeki tüm o mesafeli durma çabaları, gurur yapma hissi o anda un ufak oldu. Telefonu kulağıma götürüp onun sesini dinleme fikri, tenimi yalayan Haziran rüzgarından çok daha çekici, çok daha karşı konulmaz gelmişti. Aramayı onun yapmasını bekleyemedim. Sanki beklersem cesaretim kırılacaktı. Bu yüzden hızla WhatsApp’tan çıktım ve son aramalarımdaki ismine tıkladım. 

Telefon daha bir kez bile çalmadan açıldı.

Sokaktaki sessizliği, evin içindeki sükuneti, babamın salondaki hafif horultusunu ve annemin hala içeride izlediği dizinin sesini hesaba katarak, sesimi adeta bir fısıltıya dönüştürdüm. Dudaklarımdan sadece “Alo?” kelimesi dökülebildi.

Karşı taraftan yine o derin, göğüs kafesini dolduran nefes sesi geldi önce. Ardından, telefonun ahizesinden dökülen o ses, beni bir kez daha darmadağın etti. 

“Teşekkür ederim.” Sesi o kadar derinden, o kadar kadife gibi ve yumuşak gelmişti ki, omurgamdan aşağı doğru tatlı bir ürpertinin yayıldığını, tüylerimin diken diken olduğunu hissettim. Mesajlardaki o pervasız adam gitmiş, yerine sesinin tınısıyla insanı sarıp sarmalayan bambaşka biri gelmişti.

Nefesimi toparlamaya çalışarak, “Rica ederim,” diye fısıldadım.

Bu iki kelimeden sonra, aramıza sadece nefes alışverişlerimizin doldurduğu, yoğun ve elektrikli bir sessizlik yayıldı. Telefon ekranında, klavyenin arkasına sığınarak birbirine sürekli laf yetiştiren, kelimelerle birbirine meydan okuyan o iki pervasız kişi gitmiş; yerine sanki konuşacak tek bir kelime bile bulamayan iki utangaç yabancı gelmişti. Ses, harflerden çok daha çıplaktı ve ikimiz de bu çıplaklığın getirdiği o büyüleyici çekimle ne yapacağımızı bilemiyorduk. 

Sonunda sessizliğimizi “Nasılsın?” sorusuyla böldü. Sıradan bir soruydu ama onun sesinden duyunca sanki dünyanın en mühim sorusuna dönüştü. Heyecanımı ele vermemek için parmaklarımı ferforje demirlere sıkıca doladım.

“İyi,” derken sesimin titrememesine gayret ettim. “Senden?”

Küçük bir duraksama oldu. Hattın diğer ucundan gelen o hafif, erkeksi kıkırdama kulaklarımdan içeri sızıp içimi ısıttı.

“Çok iyiyim,” dedi Alp ama hissettirdiği, sesindeki o tatmin olmuş, nihayet aradığı huzuru bulmuş ton, kelimenin tam anlamıyla bana geçmişti. Seslerimizi duymuş olmak, aramızdaki o görünmez mesafeyi eritmiş gibiydi ve bu durum beni her şeyden çok savunmasız bırakıyordu. İçimde uyanan bu duygu beni fena halde korkutuyordu. Mantığım, “Kendini kaptırmaman gerekiyor Nisa, yarın akşam bu oyun tamamen bitecek,” diye bas bas bağırıyordu ama kalbimin ritmini dinlediğimde bu uyarı için artık çok geç kaldığımı anladım. Çok geç… 

“Teyzen gitti mi?” diye sorduğunda, şaşkınlıkla ve o anki heyecanımla kısık bir sesle kıkırdadım. Parmaklarımı pencerenin kenarına daha sıkı doladım.

“Gerçekten mi?” dedim, şaşkınlığımı gizleyemeyerek. “Şurada topu topu beş dakikamız var, hatta kronometreye bakarsak belki üç... Ve sen gerçekten teyzemden mi konuşmak istiyorsun?”

Alp, telefonun diğer ucunda bu sitemime karşılık erkeksi bir tınıyla gülümsedi. Onun o yüz hatlarının aldığı şekli, dişlerinin o muazzam parlaklığını az önceki selfieden bildiğim için, gülüşünü zihnimde canlandırmak hiç zor olmamıştı.

“Nihayetinde o üç dakika tamamen onun sayesinde oldu,” dediğinde, sesindeki o haklı ve muzip tını yüzümde tatlı bir tebessüm bıraktı.

“Haklısın,” diye fısıldadım, teslim bayrağını çekerek.

“Sen beni haklı mı buldun?” 

Sesindeki şaşkınlığı bilerek abartmıştı. “Yazışırken her kelimeme karşı bir savunma mekanizması geliştiren o dişli kız, şu an beni onaylıyor mu yani? Kulaklarıma inanamıyorum küçük yabancı.”

Dudaklarımı ısırıp başımı gökyüzüne, yıldızlara doğru çevirdim. Sesinin bendeki etkisi o kadar büyüktü ki normalde vereceğim o iğneleyici cevapların hiçbiri dilimin ucuna gelmiyordu.

“Çok konuşma istersen,” dedim, sesimi daha da kısarak, tatlı bir sitemle. “Süremizden çalmak yerine bu haklılığın tadını çıkarsan daha iyi edersin. Hem.… sesin mesajlarından çok daha az sinir bozucuymuş, bunu da itiraf edeyim bari.”

Karşı taraftan yine o göğsünü dolduran, içimi eriten derin nefes sesi geldi. Alp’in bu gece sadece benim sesimi duymakla yetinmeyeceğini, aramızdaki bu görünmez bağı son saniyeye kadar koparmak istemeyeceğini o an çok daha iyi anladım.

“Mesaj yazarken araya mesafeler giriyor, filtreler giriyor güzelim... Ama şu an, sadece bir nefes uzağımdaymışsın gibi geliyor ve ben bu üç dakikanın hiç bitmesini istemiyorum.”

Yutkundum. Kalbimin hızlanan ritminden nefret ettim. “Zaman acımasız,” diye mırıldandım, gözlerimi gökyüzündeki en belirsiz yıldıza dikerek. İçimdeki o ani burukluk boğazıma bir düğüm gibi oturdu. “Her güzel şeyin bir sonu var.”

“Olmayabilir,” derken sesi neredeyse benimki kadar kısık, adeta bir sırrı paylaşır gibiydi.

“Olmak zorunda Alp… Birbirimizi tanımıyoruz-“

“Tanışıyoruz ya,” diyerek sözümü kesti birden. Sesi o kadar emin, o kadar net gelmişti ki kalbimin bir an durduğunu sandım. Ama hemen ardından, sözümü kestiği için hafifçe yutkunup o pürüzlü ses tonuyla bu kabalığı için özür diledi.

Zihnimde beliren o kusursuz kadınların yüzleri mideme sert bir yumruk yemiş gibi hissetmeme neden oluyordu. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes almaya çalıştım. Neden benimle konuşmaya devam etmek istiyordu? Etrafında pervaneler gibi dönen o kadar güzel, o kadar iddialı kadın varken...

Neden ben… Odasında KPSS denemeleriyle boğuşan sıradan bir kız?

“Bak… Kafanda oturmayan şeyler olduğunu biliyorum,” dedi Alp. Sesindeki o sakin, anlayışlı ton içimdeki güvensizliği seziyormuş gibi yumuşacıktı. “İnan bana benim de var. Kendimi hiç beklemediğim bir oyunun içinde buldum ama bildiğim bir şey var; seninle konuşmaktan çok zevk alıyorum. Bana iyi geliyorsun. Telefonu hala yüzüme kapatmadığına göre ben de sana iyi geliyorum. Neden bunu iki günle sınırlıyoruz ki?”

Sessiz kaldım. Karşı apartmandan vuran sokak lambasının cılız ışığı yüzüme düşerken parmaklarımı ferforje demirlere biraz daha sıktım. Cevap vermek o kadar zordu ki.

“Dürüst olayım mı?” diye sordum.

“Lütfen,” dedi sakince.

“Alp…” dedim, sesimin titremesini engellemeye çalışarak. “Senin dünyan... Çok kalabalık.”

Hattın diğer ucunda derin bir duraksama oldu. “Dünyam mı kalabalık?” diye sordu, sesinde sahici bir hayret, belki de hafif bir kırgınlık vardı. “Bunu nereden biliyorsun Nisa? Daha beni bir kez bile görmemişken…”

Acı bir tebessüm yayıldı dudaklarıma. “Tek sosyal medya kullanan sen değilsin,” dedim. Gözümün önünde beliren yüzleri silmek için gözlerimi kapattım. Ben o kalabalıkta sadece geçici bir heves, iki günlük bir eğlence olamazdım. Gururum, canımın yanma ihtimaline karşı bir kalkan gibi dikildi önüme. 

“Bak…” diye söze başladı. Kendini savunmak istediği çok belliydi.

“Sen bak…” diyerek sözünü kestim. Eğer şimdi konuşmazsam bir daha asla konuşamayacağımı biliyordum. “Biz tamamen farklı iki hikayeyiz Alp. Kader bir şekilde yollarımızı kesiştirdi ama o kadar. Bir mola gibi düşün… Benim bu stresli, boğucu dönemimde bana bir nefes, senin de hayatında her neye ihtiyacın varsa, beni iyi geldiğini düşünmene itecek ne nedenin varsa… Hepsi bu. Bunu uzatmamız bize iyi gelmeyecek. Seni tanımıyorum, sen beni tanımıyorsun. Konuştuklarımızın doğruluğunu hiçbir zaman, bu ekranların arkasından bilemeyeceğiz. Güvenin eksik olduğu, şüphenin gölge düşürdüğü bir ilişki eninde sonunda bitmeye mahkumdur. İster sevgililik olsun bu, ister arkadaşlık.”

“Ben sana hep açıktım,” dedi. Sesi o kadar tok, o kadar derinden gelmişti ki, bir an için kurduğum tüm o mantıklı cümleler sallandı.

“Buna inanmayı…” diye fısıldadım, gözlerimdeki yaşlar kirpiklerime tutunurken. “Buna inanmayı o kadar çok isterdim ki.”

Kısa, can yakıcı bir sessizlik oldu. Sadece nefeslerimiz konuştu o birkaç saniyede. Sonunda Alp, kabullenmiş ama incinmiş bir ses tonuyla “Buraya kadar mı?” diye sordu.

“Evet,” dedim güçlükle. Göğsümün ortasında bir şeylerin koptuğunu hissettim. “Bana yardım ettiğin için, o sahte sevgililik oyununda beni yalnız bırakmadığın ve hayatıma unutulmaz bir gün yaşattığım için çok teşekkür ederim.”

“Rica ederim,” derken sesi bir anda araya kilometrelerce mesafe koymuş gibi mesafeliydi. “Sınavında şimdiden başarılar.”

“Sana da hayatında başarılar. Hoş başarılı da görünüyorsun.”

Yine bir sessizlik oldu ve bu hepsinden uzun gelmişti. “Hoşçakal Alp Aslan Uğurlu.”

“Hoşça kal…” O pürüzlü ve kalbimi alev alan sesini son bir kez kulaklarıma bağışlamıştı. “Hoşça kal Rehberimdeki Sevgilim.”

Telefonu kulağımdan çektiğimde ellerim zangır zangır titriyordu. Ekranı kapatıp kendimi pencerenin kenarından çektim ve sırtımı odamın soğuk duvarına yasladım. O an, göğsüme sanki tonlarca ağırlıkta çöktü. Kendimi bir anda o kadar kötü, o kadar savunmasız ve çaresiz hissettim ki, nefes almak istedim ama hava ciğerlerime ulaşmadan boğazımda düğümlendi.

‘Saçmalama Nisa. Kendini bu kadar kaptırmış olamazsın. Ona ihtiyacın yok. Kendine gel’

Gözlerimden süzülen ve ne ara biriktiğini bilmediğim o sıcak damla yaşın yanaklarımı yakarak aşağı inmesine izin verdim. Bir süre sessizce, için için ağladım. Neden bu kadar ağladığıma bile anlam veremiyordum. Sanırım psikolojim gerçekten iyi değildi.

Bir süre sonra titreyen ellerimle telefonu yeniden açtım. Ekranın parlaklığı gözlerimi sızlattı. WhatsApp’a girdim. Profil fotoğrafına; o kusursuz yüzüne, gözlerindeki o muzip, hayata meydan okuyan gülüşüne son bir kez baktım. İçimden bir parça kopuyordu sanki ve işin en acı verici tarafı, sadece iki gündür tanıdığım bir yabancı için bunu hissetmek çok saçmaydı, çok anlamsızdı ama bir o kadar da gerçekti.

Sohbet ayarlarına girdim. Sayfayı aşağı kaydırırken kalbim ‘dur’ diye yalvarırcasına sıkıştı. Parmağım o uğursuz, kırmızı yazıya, ‘Engelle’ butonuna doğru gitti. Mantığımın o son çaresiz, kendini korumaya çalışan çığlığıyla ekrana dokundum.

Sevgilim engellendi.

Bu kadar basitti. Şimdi yapmam gereken ikinci adım, oyunun kurallarına sadık kalıp numarasını tamamen silmekti ama parmağım ekranda dondu kaldı. Ne kadar zorlasam da o ‘Sil’ butonuna gitmedi, gidemedi.

Telefonu hızla göğsüme bastırıp gözlerimi sımsıkı kapattım. Hayır, bunu yapamazdım. Şu an olmazdı. Onu hayatımdan tamamen söküp atmaya, rehberimdeki o varlığını tamamen yok etmeye gücüm yetmiyordu. Üstelik bu sefer ne teyzemi bahane ediyordu kalbim ne de ona ihtiyacım olabileceğini… En azından ismi, o sahte ama içimi titreten unvanı biraz daha orada durmalıydı. Bu haziran gecesinde yaşanan o büyüleyici birkaç saatin yeryüzündeki tek kanıtı olarak kalmalıydı.

Rehberimdeki gizli ve kanayan yaram…

Yorumlar

  1. Acilen devamı gelmeliii çok iyi bir bölümdü
    Yapma bee nisaa

    YanıtlaSil
  2. Emeğine sağlık canım

    YanıtlaSil
  3. 😔 üzüldük

    YanıtlaSil
  4. Benim göğsüme birşey oturdu sanki üzülmesinler ama ya🥹

    YanıtlaSil
  5. Okumada zorlaniyorum yazim da kullanilan renk siyah olsa nasil olur

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Düzelttim canım. Normalde siyah ama paylaşırken gri yapıyor. Düzenlerim şimdi

      Sil
  6. Tubım devamı ..heyecanla bekliyorum

    YanıtlaSil
  7. Yani uzun zamandır arıyordum böyle bir kurgu şahane şahaneee

    YanıtlaSil
  8. Devam mı heyecanla bekliyorum

    YanıtlaSil

Yorum Gönder