Bölümler arası bir kuple :)
AYŞEGÜL
Sınıfın içi her zamanki gibi tebeşir tozu ve çocuk sesleriyle doluydu. Tahtaya yazdığım cümlenin sonuna noktayı koyarken içimde garip bir huzur vardı. Sanki her şey yerli yerindeydi; hayat çizgili defterler, kırmızı kalem izleri ve küçük kahkahalar arasında olması gerektiği gibi akıyordu.
Arka sıradan bir öğrenci parmak kaldırmıştı. Ön sıradaki defterini düşürmüş, cam kenarındaki iki küçük başlarını birbirine yaslayıp fısıldaşarak gülüyordu. Onlara bakarken içim ısınıyordu.
Tam o sırada telefonum masanın üzerinde hafifçe titredi. Normalde ders sırasında bakmazdım ama o titreşim… Sanki adımı fısıldamış gibi geldi. Masanın yanına kadar yaklaştım. Çocuklara fark ettirmeden telefonumun ekranına hafifçe dokundum ve göz ucuyla ekrandaki bildirime baktım.
Ondan gelen bir mesaj…
Kalbim, bir öğrencinin aniden tahtaya kaldırılması gibi irkildi.
“Beş dakika sonra bahçeye çıkabilir misin?”
Donakaldım. Buraya mı gelmişti? Çocuklar hâlâ konuşuyor, zilin çalmasına dakikalar kala sabırsızlanıyordu ama ben artık sınıfta değildim. Saatime baktım. Tam o sırada teneffüs zili çaldı. O keskin, kurtarıcı ses sınıfın içini doldurdu.
Sandalyeler geriye itildi. Dersin bittiğini söyleyemeden öğrenciler ayaklandı. Neşeli çığlıklar koridora taştı. Çocuklar bir sel gibi kapıya yönelirken ben birkaç saniye olduğum yerde kaldım. Kalbim zil sesinden daha yüksek atıyordu sanki.
İtiş kakış olduğunu fark ettiğim anda “Yavaşça çıkıyoruz çocuklar!” dedim. Sesim her zamankinden daha yumuşaktı. Hatta belki biraz da titrek.
Sınıftan koridora, koridordan merdivenlere nasıl indiğimi hatırlamıyorum. Ta ki bahçeye adım attığım anda yüzüme çarpan serin rüzgâr beni kendime getirene kadar.
Gözlerim onu arar gibi bahçeyi taradı. Çocuklar etrafa dağıldı. Top sesleri, kahkahalar, bağırışlar… Dünya dönmeye devam ediyordu.
Ve o an…
Derinden bir uğultu duydum.
Önce çok uzakta, neredeyse hayal gibi geldi. Sonra hızla yaklaşan metalik bir titreşim hissedildi. Göğsümün içinde bir yer o sesi tanıdı. Gözlerimi kapatsam bile ayırt edebilirdim.
Başımı kaldırdım.
Masmavi gökyüzünü yararak gelen askeri helikopter okulun üzerinden alçak irtifada geçiyordu. O kadar yakındı ki pervanelerin rüzgârı saçlarımı yüzüme savurdu. Gözlerimi kısmak zorunda kaldım. Eteğim dizlerime çarptı, saç tellerim dudaklarıma yapıştı. Yüzüme gelen tutamları elimle geri çektim.
Çocuklar çığlık attı.
“Öğretmenim bakın!” diye bağıranlar oldu.
Bazıları heyecanla zıpladı, bazıları iki eliyle çılgınca el salladı.
Ama ben…
Ben sadece ona bakıyordum.
Nefesimi tuttuğumu o an fark ettim. Sanki o da yukarıda aynı anda beni arıyordu. Helikopter bir anlığına yavaşladı gibi geldi. Camın arkasında bir siluet seçtim. Belki gerçekten oydu, belki hayal gücüm bana oyun oynuyordu. Ama kalbim onun orada olduğunu biliyordu.
Tam o sırada telefonum elimde yeniden titredi.
Bakışlarımı gökyüzünden zorla çektim ve gelen mesaja baktım.
Bu bir fotoğraftı.
Yukarıdan çekilmişti. Okul bahçesi avucumun içi gibi görünüyordu. Ağaçlar, koşan çocuklar, gölgeler… Ve tam ortada ben. Başımı gökyüzüne kaldırmış, saçlarım rüzgârda savrulurken donup kaldığım bir kare…
Kendime yukarıdan bakmak tuhaf bir histi. Onun gözlerinden böyle mi görünüyordum?
Mesajın altında tek bir cümle vardı ve bu acınası bir şekilde kalbime depar attırmıştı.
“Sana bu hayatta görebileceğin en güzel manzarayı göstereceğimi söylemiştim hatırlıyor musun?”
Hatırlıyordum. Gökyüzünde olduğu anlardaki manzaraların güzelliğinden konuştuğumuz sırada söylediği bir sözdü bu. Telefon tekrar elimde titredi ve ben gelen mesaja bir daha baktım. Yine bir fotoğraftı ve yine bendim. Sadece daha yakın, sadece bana odaklanmış bir kare…
“Bu zamana kadar daha güzelini görmedim…”
Yorumlar
Yorum Gönder