Mimoza - 1. Bölüm

 


CİHAN

“Bak oğlum. Biliyorum kızıyorsun ama bunu her Cuma sana hatırlatmak benim annelik vazifem. İşini eline aldın, artık yuvanı kurma zamanı geldi.”

Hayat, önüme neyi sereceğini bilmediğim bir denizdi. Bazen durgun, göğü yansıtan bir aynaydı sanki. Sessizlikte kendimi gördüğüm, geçmişin yankısına kulak kesildiğim zamanları yansıtırdı ama sonra bir dalga gelir, benliğimi tuzlu suyla yıkar, yönümü şaşırtırdı. Durgunluk ne kadar güvenliyse, dalgalanmak o kadar hatırlatıcıydı: sonuçta hiçbir kıyı sonsuza dek sessiz kalmazdı.

Bazen temizdi. O kadar berrak olurdu ki içinde doyasıya yüzmek isterdim.  Küçük şeyler sevinç verirdi; bir gülümseme, beklenmedik bir sözcük, belki de umudu kestiğim biri… Ama bazen o sular köpüklenirdi. Ne zaman ne getireceği belli olmayan bir karmaşaya, bir taşkına dönüşürdü. Birileri girerdi hayatıma, bazıları çıkardı ama hepsi geçerken iz bırakırdı. Kimi iz, sahildeki kabuk gibi saklanırdı, kimisi de dalga gibi söküp bildiklerimi götürürdü.

Ve bu deniz hep bir bilinmezlik haliydi. Her sabah, başka bir rüyanın kapısını aralıyordu. Bazen batık bir hatıra çıkıyordu karşıma, bazen hiç yaşanmamış bir günün hasreti. Ama bildiğim bir şey vardı: bu denizde yüzmenin kesin bir rotası yoktu. Hayat bir harita sunmuyordu, sadece yelkenini açıp rüzgâra güvenmeni bekliyordu. Yarın ne olacağım, kimle karşılaşacağım, neyi yitireceğim ya da hangi yükü omuzlayacağım; hiçbiri net değildi ve belki de bu yüzden, bir başkasının sorumluluğunu üstlenmek fikri içimi titretiyordu.

Bir insanın varlığını sırtlanmak demek; onun kırılganlığını, geçmişini, geleceğe dair tüm muğlaklığını da yüklenmek demekti. Sevdiği kitaplardan çocukluk yaralarına, sabahları sessizlik isteyişiyle geceleri uykusuz kalışları arasında uzanan o geniş iç dünyayı da bilmeye çalışmaktı. 

Bu, büyük bir karardı. Çünkü bir insanı tam anlamıyla taşımak, onu düzeltmeye çalışmadan olduğu gibi kabul etmeyi gerektirirdi. Beklentileri değil, gerçekliği sevmekti. Sevgi bazen büyük gelir gibi görünürdü ama yetmeyebilirdi. Çünkü bu tür bir yakınlık, sevginin ötesinde bir sabır ve teslimiyet çağırırdı. Sevgi yetse bile, o varlığı omuzlamak için cesaret de gerekirdi. Onun yarım kalmış cümlelerini kendi yüreğinde tamamlamaya çalışmak; anlaşılmayan anlarında sessizce kalabilmek...

“Bak Necla Teyze’nin küçük kızı matematik öğretmeni çıktı. Hem de atanmayı bekliyormuş. Ne dersin? Vereyim mi numarasını?”

Belki bu yüzden evliliği hiç düşünmemiştim. Birlikte yaşamak mesele değildi aslında. Aynı masayı paylaşmak, aynı sabaha uyanmak, sessizlikte anlaşabilmek… bunlar gerçek yakınlığın parçalarıydı. Ama bir söze, bir tanıma, bir çerçeveye kilitlenmek… işte o, başka bir şeydi. Sabitlik, değişken ruh halime uymuyordu. Sanki o sözle birlikte hareket özgürlüğüm değil de dönüşme hakkım da elimden alınacaktı.

Duygular değişirdi. Bugün sevdiğim şeyi yarın reddedebilirdim. İnsanlar değişirdi. Bir zamanlar gözümde parlayan biri, zamanla içimde bir gölgeye dönüşebilirdi. Ve ben... ben bile zaman zaman kendime yabancılaşıyordum. Aynaya baktığımda tanımadığım bir ben ile karşılaşmak, geçmişte verdiğim kararları sorgulamak, duygularımla çelişmek… Hepsi bir çeşit içsel göçtü belki.

Peki, bir söz… o değişkenliğe nasıl dayanabilirdi? Bir kişinin iç baharında açan duygular, kışa döndüğünde hâlâ aynı kalabilir miydi? Bu kadar kırılgan, bu kadar geçici olan insani hâllere, sabit bir söz nasıl dayanabilirdi? Sevgi bir zamanlar devasa bir çınarken, zamanla yaprağını dökebilirdi. Bir bakarsın, elinde sadece gövde kalmış... Gövdeye de saygı gerekirdi elbet ama kimseye o yaprakların sonsuz olacağı söylenmemeliydi.

“Kıza boşuna ümit vermeye gerek yok anne.”

Ben bağlanmaya karşı değildim. Aksine, bağlanmak, kök salmak, bir bedende değilse bile bir ruhta yer edinmek, insana yaşamın yükünü hafifleten bir iç ses bırakırdı. Ama bağlanmanın dağılabileceğini, hatta dağılmakta hakkı olduğunun en büyük savunucularındandım. Sevgi bir hakikatse, bitişi de öyle olmalıydı. Beni rahatsız eden bağlanmak değil, bağlanmayı kalıplarla mühürlemekti.

Belki de evliliği değil, onun etrafına örülen duvarları istemiyordum. O duvarlar ki, çoğu zaman güvenlik sanrısıyla inşa edilirdi. “Artık buradan çıkamazsın” demek içindi. Ama duyguların doğasında göç vardı. İnsan değişir, sevgi dönüşürdü. Bazen bir arada kalmak için değil, kendi içine dönebilmek için bile ayrılmak gerekirdi.

Evlilik, zamanla bir yapıdan çok bir hapishaneye dönüşebilirdi. Çünkü içinde yaşanan değil, dışarıdan dayatılan beklentilerle şekillenen bir kimliğe zorlanırdı insan. "Artık biz" denildiğinde, "ben"in sesi kısılırdı çoğu zaman. İşte ben orada eksilmeye başlıyordum. Kendimi kaybettiğim yerde değil, kendime dokunabildiğim ilişkilerde var olmak istiyordum.

“Bizde boşanma olmaz. Ölene kadar berabersiniz…”

İnsanları bir sözle sabitleyemezlerdi. Değişim, bir ihanet değildi ki; bir hakikatti ve bu hakikat kabul görmedikçe, bağlanmak bir yük halini alıyordu. O yüzden ben, duvarlarla çevrili bir evlilik yerine, açık kapıları olan bir bağa inanıyordum. Gidebilme hakkını saklı tutan, kalmayı anlamlı kılan bir bağa…

“Peşin hükümlü olma Cihan. Kız çok güzel. Bir gör, biraz konuş. Bu işler konuşa konuşa…”

On sekizime bastığım ilk cuma günü, annemin gözlerinin içindeki beklenti, artık gizlenemez bir yük gibi omuzlarıma çökmüştü. Her hafta sessizce ima edilen “artık evlenme vakti geldi” cümleleri, askeri okuldan mezun olunca ise yüksek sesle dillendirilmeye başlanmıştı. Annemin Karadenizli yüreğine göre işi olan bir erkek, eviyle ve ailesiyle tamamlanırdı.

Sırf bu baskıdan kurtulmak adına kendime memlekette bir ev kiralamıştım ve içini sanki yeni evli biriymişim gibi tam takır döşemiştim. 

“Evlenmemi istiyordun. Al bak evlendim.”

Karadeniz’in kendine has mizahı anneme dokunan bir diken gibi olmuştu. “Evlenmemussun ha.. Bellu bellu. Duvarlar yerundedur, halular seruli ama gönül boş Cihan Efendu. Sana buranun yuva oldunu kim soyledu?” Karadenizli bir ailede büyüyen herkes bilirdi ki evin dili, yörenin onuruydu. İstanbul Türkçesi’ne bir meyil bile olsa, öfke anında dilin özüne dönmesi kaçınılmazdı. Dönmüyorsa şiveye ihanet gibi algılanır ve kapıda sizi bekleyen fırça tam üç kuşaktır hazırlanmış gibi çıkardı.

Yediğim sağlam fırçanın ardından tüm bu hazırlıklarım boşa gitmesin diye mi bilmiyorum kız bulma işi artık bir köy seferberliği haline getirmişti. Lise arkadaşlarının çocukları, kuzenin komşusu, cami cemaatinden öneriler... Görücü usulüne karşı değildim aslında. İnsan, göz göze geldiğinde karar vermez miydi zaten? Ama evlilik konusunda kararım belliydi.

“Cuma fetvan bittiyse işime dönebilir miyim anne?”

Telefonun diğer ucunda annemin sitemli nefesi duyuluyordu. Ardından tanıdık sitem, Samsun'un tuzlu rüzgârı gibi sert ama kalpten geldi. “Kaçma uşağım. Ben senin iyiliğin için söylüyorum.” Fetva değilse nasihat, nasihat değilse ima... Sanki cuma, sadece namazın değil, annemin bana “yuva kur” vaazının da vaktiydi

Derin bir nefes aldım. O nefes, yalnızca oksijeni içime çekmek için değil; geçmişten gelen kalıpları dışarı üflemek gibi bir çabaydı. Annem hâlâ konuşuyordu ama kelimeler daha çok kalbime değil, görev dosyama çarpıyordu artık. “Anne,” diye seslenerek kelimelerinin arasına girmeye çalıştım.

“Komutan gelmeden kapatmam lazım.” 

Bana Cuma namazına gidip gitmediğimi sordu. Her Cuma yoklama aldığı bir diğer konu da buydu. Sabrım taşmak ve taşmamak arasında sallanırken, yine de kalp kırmamayı tercih ettim ve kara mizahıma sarıldım.

“Yemin ediyorum Rabbim bile senden daha hoş görülü, Nazan Demirci. Hadi kapatıyorum.”

Telefonu kapatır kapatmaz kapı açıldı. Sanki annemle kurduğum köklü tartışmanın yankısı, komutanın adımlarına eşlik etmişti. Naim Yüzbaşı içeri girdi; dimdik, sessiz ve alışılmışın dışında bir zamanlamayla karşımdaydı. Hızla ayağa kalkıp selamımı verdim: kısa, net ve eksiksizdi.

Naim, okul dönemlerinde üst sınıftan tanıdığım belki de tek yüzdü. Askeri okulun bir abisi olacaksa, o kesinlikle Naim Yüzbaşı’ydı. Eğitimlerden önce bizi çalıştıran, gereksiz yere gürleyen eğiticilere karşı koruyucu bir gölge gibi arkamızda duran biriydi. Bizim dönemin öğrencileri arasında adı saygıyla anılırdı: hem mesafeli hem de ulaşılabilir olması onu diğerlerinden ayırırdı. Ben onun mezun olduktan sonra öğretmen olacağını düşünürdüm.

Kader, tayin kâğıtlarında bizi Kıbrıs’ta buluşturdu. İlginçtir, önceki gerginlikler, görev paylaşımı sırasında kurulan güvenle yer değiştirmişti. Husumet, bazen bir kahveyle, bazen bir gece nöbetinde sessizce dostluğa evriliyordu. Ama TSK’nın sert yasası bizim içinde geçerliydi. Kim dışarıya ilk adımı attıysa o üsttü ve hiyerarşi, duygulara asla alan tanımazdı.

Selamımı alırken göz göze geldik. Bakışı emir gibi değildi bu kez; daha çok geçmişi hatırlatan bir selam gibiydi. Masamın önündeki sandalyeye yaklaşırken “Hayırdır süngün düşmüş,” dedi. O oturana kadar bekledim. Ardından yerime geçerken “Annem komutanım,” diye cevap verdim.

Naim Yüzbaşı başını hafifçe eğdi ve anlamış gibi ama abartmadan salladı. “Haftalık dozunu aldın sanırım,” dediğinde, yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi. “Aldım komutanım.” Bu kez onun yüzünde beliren ifade, sadece imalı değil, aynı zamanda ortak bir yorgunluğun mizahi onayıydı.

“Ee… Bu seferkinin mesleği neymiş?”

Annemle yaşadığım olaylara o kadar hakimdi ki sorduğu soru bana garip gelmedi. Sanki sadece komutanım değil, haftalık aile raporumu tutan bir gözlemciydi. “Öğretmen komutanım,” dediğimde, yüzünde beliren ifade yalnızca beğeni değil, aynı zamanda onaylanmış bir stratejinin sevinciydi.

“Daha ne istiyorsun acaba?” 

Cümlesi, askerî mantığın evlilikle kurduğu düzlemde yankılandı. Öğretmen ya da hemşire... Askerin hayatına en kolay entegre edilebilen mesleklerdi; eşin çalışırken bile peşinden gelebilsin, tayinlerde sorun çıkarmasın, nöbet saatlerine karışmasın… Bu meslekler, askerî düzenin sivil hayattaki uzantısı gibiydi. Bazıları için kadınların çalışması kadar uyumlu olması da önemliydi.

Ama benim için mesele başka bir yerdeydi. Ben bir eş değil, bir yoldaş arıyordum. Peşimden sürüklenmesi değil, yanımda durması gerekiyordu. Hayatımı kolaylaştıracak biri değil, hayatımı anlamlandıracak biri olmalıydı. Bu yüzden annemin seçtiği her aday, komutanın onayladığı her meslek, bana bir tür sessiz itiraz gibi geliyordu.

“Allahtan belamı verecek birini.”

Cümlem, imamın duasına eşlik eden bir kahkaha gibi çıktı ağzımdan. Ne bir pişmanlık ne de bir temenniydi aslında. Daha çok, hayatın bana oynadığı oyunlara karşı geliştirdiğim bir savunma mekanizmasıydı. 

Naim Yüzbaşı’nın gözleri bir anda ışıldadı. O bakış, emirle değil içgüdüyle gelen bir tepkiydi. Ne düşündüğünü bilmiyordum ama o an, düşüncelerinden çok tecrübelerim konuştu. Bu bakışın altından başıma bir iş geleceğini daha önce defalarca yaşamıştım. 

Çakı gibi ayağa fırladı. Sanki bedenine emir gelmişti. Tepkisi, düşünceden önce davranışa dönüşmüştü. Ben de refleksle peşinden ayaklandım.

“Akşama benimlesin,” dediğinde işaret parmağı doğrudan üzerime yönelmişti. Parmağının ucunda bir emir değil, bir sahiplenme vardı sanki. Sözleri kadar beden dili de buyurgandı. Nedenini sorgulamak istedim. O gördüğüm ifadeden sonra bu emre karşı içimde bir itiraz kıpırdanıyordu. Ama üzerimizde üniforma varken, bu kıpırtı sadece içimde yankılanabilirdi. Üniforma, düşünceyi susturan bir kabuktu.

“Emredersiniz komutanım.” 

Sözler ağzımdan dökülürken, içimdeki ses hâlâ susmamıştı. Emirle gelen akşam, neye hizmet edecekti? Bir görev mi, bir ceza mı, yoksa görünmeyen bir sınav mı? Naim Yüzbaşı kapıya doğru hareketlendi. Ben de ona doğru hafifçe döndüm, refleksle. Kapının eşiğinde durduğunda, aramızda görünmez bir çizgi oluştu. O çizginin ötesinden bana baktı ve yüzündeki gülümseme hoşuma gitmemişti.

“Gömlek giy.”

Kaşlarım sorgularcasına çatılırken “Anlamadım komutanım,” dedim. Cümlesi, bir kıyafet önerisi değil, bir kimlik dayatması gibiydi. Gömlek, onun gözünde disiplinin, ciddiyetin ve belki de onun dünyasına ait olmanın simgesiydi. Genel olarak tarzım klasikti ama birkaç kez dışarı çıktığımızda spor takıldığım olmuştu. Yine de bunun altını çizmesini anlayamamıştım.

Naim Yüzbaşı cevap vermek yerine hızla kapıdan çıktı ve ben kafamdaki soru işaretleriyle arkasından bakakaldım.

Yorumlar