Mimoza - 2. Bölüm
CİHAN
Naim Yüzbaşı’nın aklından ne geçtiğiyle ilgili en ufak bir fikrim yoktu. Fakat mesai çıkışında kendimi dolabımın önünde bulmam ona her koşulda güvenmemden kaynaklıydı. Dolabın kapaklarını iki yana açtığımda askılarda sıralanmış ütülü gömlekler beni selamladı. Rengarenk, askeri disiplinle ütülenmiş, çizgileri cetvelle çizilmiş gibi net gömlekler… Parmak uçlarım gömleklerin kumaşında gezinirken zihnimde sürekli aynı soru dönüp duruyordu; klasik mi takılmalıyım yoksa spora mı kaçmalıyım?
Ne yapacağımızı bilmediğim için elimi kolumu bağlı hissediyordum. Kafa dağıtmak için bir yere oturmaya mı gidecektik? Yoksa sadece sahilde ara sıra yaptığımız gibi yürüyüşe mi çıkacaktık? Yalnız mı olacaktık? Her zamanki gibi yanımızda birkaç dostu daha mı misafir edecektik?
Belirsizlik, kıyafet seçiminde bile yakamdan ayrılmıyordu.
Bir süre sonra, en doğru kararı havaya bırakmaya karar verdim. Temmuz başındaydık. Kıbrıs’ın güneşi gündüzleri insanın tenine kamçı gibi inerdi. Gökyüzü masmavi görünse de, o masumluğun altında insana meydan okuyan bir ateş gizlenirdi. Gölgesiz sokaklarda yürümek, cehennemin taş döşeli koridorlarında ilerlemek gibiydi; her adımda ayak tabanlarından yükselen sıcaklık, kemiklere kadar işlerdi. Nefes almak bile kolay değildi; sanki hava bile sıcaktan yanıyor, ciğerlere girerken yakıyordu.
Gece ise gündüzün cehennemini unutturmazdı. Güneş çekildikten sonra serinlik yerine, betonun ve taşın içine hapsolmuş sıcaklık fısıldaya fısıldaya geri dönerdi. Her duvar, her kaldırımla kaplı yüzey, gün boyu içine çektiği ateşi adım adım geri verirdi. Uykusuzluğu, huzursuzluğu beraberinde getiren bu sıcak, insanı geceleri de rahat bırakmazdı.
Kıyafetin fazlası, bir işkenceye dönüşürdü. İnce kumaş bile tenin üzerinde fazlalık gibi durur, deriye yapışır, her hareketi ağırlaştırırdı. İnsan, bir gölge arar, bir meltemin varlığına muhtaç kalırdı. Ama gölge de meltem de çoğu zaman olmazdı.
Bu düşünceyle elim beyaz keten gömleğe uzandı. Kumaş parmaklarımın arasında serin ve hafifti; sanki dokunduğumda bile üzerimdeki ağırlığı biraz olsun alıyordu. Aynı renkteki keten pantolonumu da askıdan aldım. Renklerin sadeliği, fazla dikkat çekmeyen bu duruluk, bana şimdiden iyi gelmişti. Sanki beyaz, bu boğucu sıcak ve belirsiz akşamda nefes almamı kolaylaştıracaktı. İçten içe, “fazla mı sade olur” diye düşündüm. Ama sonra umursamadım. Terlemeden, rahatsız olmadan geçireceğim bir gece, tüm şıklık kaygılarından çok daha kıymetliydi.
Gömlek ve pantolonu yatağın üzerine dikkatlice bıraktım. Kumaşların buruşmamasına özen gösterirken, farkında olmadan içimde tarifi zor bir telaş kıpırdanıyordu. Ne tam korku, ne de sıradan bir heyecandı bu; daha çok insanın içinde taşıdığı, ama adını koyamadığı bir sarsıntı gibiydi. Odaya sinmiş sessizlik, kalp atışlarımı olduğundan da gürültülü hissettiriyordu. Sanki her “tık” ile göğsümdeki ritim çarpışıyordu.
Saati kontrol ettim. Buluşma için kesin bir zaman belirlememiştik ama onun, “Akşam benimlesin,” dediği zamanlarda aşağı yukarı hangi saatlerde geleceğini artık biliyordum.
Hesapladığımda duş almak için yeterli vaktim vardı. Banyoya geçtiğimde, fayansların serinliği ayağımdan yukarıya doğru yayıldı. Musluğu çevirdiğimde akan suyun sesi, zihnimde birikmiş bütün uğultuları bastırmaya çalışan bir melodiye dönüştü. O an, dünyanın gürültüsünden kopup yalnızca suyun ritmine bırakıldım.
Su ilk anda tenime çarptığında, bütün günün ağırlığı üzerimden kayıp gidiyormuş gibi oldu. Omuzlarımdan aşağı süzülen damlalar yalnızca teri ve kiri değil, zihnime dolmuş fazlalıkları da silip götürüyordu. Yorgunlukla karışık bir huzur yayılıyordu damarlarıma. Şakaklarımdan boynuma doğru inen su damlalarının verdiği serinlik, düşüncelerimi gevşetiyor, kafamdaki sert düğümleri çözüyor gibiydi.
Gözlerimi kapadım, alnımdan süzülen suyun yüzümde bıraktığı serinliğe teslim oldum. Mesai sonrası bu rutin, belki de hayatımda kendime tanıdığım tek ayrıcalıktı. Saatlerce öylece suyun altında kalsam gıkım çıkmazdı. Suyun içinde kaybolmak, dışarıdaki her şeyi unutmanın en kolay yoluydu. Ama bu kez bir acele vardı içimde. Su damlalarının bile beni oyalayacak lüksü yoktu. Her saniye Naim Yüzbaşı’nın bekleyişini, o sabırlı ama baskın halini düşündürüyordu bana.
Duştan çıkıp aynanın karşısına geçtiğimde, banyonun buharı camın yüzeyine ince, puslu bir perde gibi yayılmıştı. Yüzümün hatları buğunun ardında silikleşiyor, sanki bana değil de yabancı birine bakıyormuşum hissi veriyordu. Havluyu saçlarıma bastırarak hızlıca kurulayıp bıraktım. Zaten kısa olduklarından şekil vermek için fazla bir uğraşa gerek yoktu; dalgası belli olmayan, kendi yolunu bulan inatçı tellerdi onlar.
Avucumu saçlarımın üzerinde bir süre gezdirdim. Sağ tarafa yatırmaya çalıştım, birkaç tel uyum gösterir gibi oldu, sonra yeniden dikildi. Sol tarafa ittirdim, bu kez de diğerleri karşı çıkarcasına yukarı fırladı. Aynadaki yansıma bana meydan okur gibiydi; sanki saçlarım bile kendi başına hareket eden inatçı birer askerdi.
Aklımdan bir an elime tarak almak geçti. Ayna kenarında duran siyah tarak, buğulu cama yaslanmış bir gölge gibi bana bakıyordu. İnce, parlak dişleriyle, “denesene” der gibi kışkırtıcı bir duruşu vardı. Elim uzandı ama sonra yarıda kaldı. Ne kadar uğraşsam da jöle sürmediğim sürece aynı görüneceklerini biliyordum. Zorlamanın manası yoktu.
Üstelik jöle bana mesai dışındaki zamanlarda fazla yapay geliyordu. Üniformanın sert disiplinini sırtımdan atarken, saçımı da doğal hâline bırakmak sanki bir meydan okuma, bir özgürlük ilanıydı.
Kurulandıktan sonra beyaz keten pantolonu elime aldım. Bacaklarımdan yukarı doğru çekerken kumaşın serinliği, sıcak yaz akşamının tenime bıraktığı yapışkanlığı bir nebze olsun aldı. Ketenin o hafifliği, sanki üzerimden günün yorgunluğunu da söküp atıyordu. Ardından gömleği giydim; beyazın temizliği, sadeliği gözlerime ilk anda sıradan gibi göründü ama aynada duruşu, ağırbaşlı bir şıklık taşıyordu. Kumaş omuzlarıma oturdukça, ben de sanki biraz daha dikleşiyor, toparlanıyordum.
Elim parfüm şişesine uzandı. Soğuk camı avucumun içinde ağırdı. Bir, iki fıs sıkmakla kalmadım; neredeyse üzerime boca edercesine kolumun altından göğsüme, boynuma, bileklerime sıkıp durdum. O keskin, odunsu koku havada yayıldıkça odanın atmosferi değişti; dört duvarın arasına sıkışmış sıradanlık bir anda kayboldu. Kokunun içinde bir güven, bir güç vardı. Sanki üzerime değil de ruhuma sıkıyordum ve o an, kim olursam olayım daha emin adımlar atabileceğime kendimi ikna ediyordum.
Son hazırlıkları hızlıca tamamladım. Çoraplar, ardından ayakkabılar… Rugan değil, ama yeterince parlaktılar; adım attığım yerde iz bırakacak kadar. Bileğime saatimi taktım; saniye kolunun düzenli tıkırtısı kulağımda yankılandı, zamanın bana doğru yaklaştığını hatırlatıyordu. Cüzdan, telefon, bir cebimde sigaram, diğerinde çakmak… Hepsi yerini bulmuştu.
Aynaya son kez göz ucuyla baktım. Karşımdaki yüz hâlâ aynıydı ama üzerimdeki hâl, sanki biraz daha farklıydı. “Hazırım” diye mırıldandım. En azından hazır olmam gerekiyordu. Çünkü telefonum tam da vaktinde çalmaya başlamıştı. Naim Yüzbaşı’nın aradığını görünce bekletmeden açtım.
“Komutanım.”
“Hazır mısın Cihan?”
“Hazırım komutanım.”
“Güzel. Lojman girişine gel, seni oradan alırım.”
Kaşlarım kendiliğinden çatılmıştı. Misafirhanede olması gerekiyordu. En azından öyle sanıyordum. Dahası, bildiğim kadarıyla benden önce mesaiden çıkmıştı. Bunca saattir ortada yoktu, neredeydi? Ayrıca neden lojman girişinde buluşuyorduk? Birine misafirliğe mi gidecektik? Bu sorular zihnimde yankılanırken, Naim Yüzbaşı’nın sesi hâlâ kulağımda asılı kalmış gibiydi.
“Emredersiniz komutanım.”
Telefonu kapatana kadar bekledim. Ardından telefonu cebime sokuştururken aynanın karşısında kısa bir süre durdum. Baktığım şey sadece kendi yüzüm değildi; sanki karşımdaki kişi beni sorguluyor, hazırlığımı tartıyor, eksik yanımı arıyordu. Gömleğimin yakasına uzandım, iki parmağımla düzeltip yerine oturttum. Kumaş, ince bir çıtırtıyla şekil aldı. Ardından kollarıma indim; zaten bir kat kıvırmıştım, ama içimdeki huzursuzluk, bir kat daha kıvırmam gerektiğini fısıldadı. Dirseklerime kadar açılan kumaş, hareket kabiliyetimi artırırken bana aynı zamanda bir rahatlık da verdi.
Saçlarıma döndüm. Aynada sağa kaymış gibi duruyorlardı. Elimi kaldırdım, parmak uçlarımı saç tellerimde gezdirdim; sağa ittirdim, sola düzelttim, parmaklarımın arasında kıvırıp bıraktım. Saçlarımın inatçı doğasıyla uğraşırken, farkında olmadan yüzümde titiz bir ifade belirdi. Sanki dışarı çıkmadan önce biri beni baştan aşağı süzecek, en ufak kusuru bile yakalayacakmış gibi bir hazırlık içindeydim.
Omuzlarımı düzelttim, boynumu çevirdim. Son kez gözlerimi aynadaki bakışlarımla buluşturduğumda, içimde bir kıpırtı oldu. Görünürde sıradan bir hazırlıktı, ama aslında bundan daha fazlasıydı. Kendimi, bilinmeyen bir sahneye çıkmadan önce son kez prova eder gibi hissediyordum.
Hazır olduğuma iyice emin olduktan sonra odadan çıkıp kapıyı kapattım. Anahtarı çevirdiğimde çıkan o kısa metalik klik sesi, nedense zihnimde bir veda gibi yankılandı. Arkamı dönmeden birkaç saniye durdum; unuttuğum bir şey olup olmadığını düşündüm.
Koridora adımımı attığımda sessizlik hâkimdi. Loş lambaların sarı ışıkları, duvarlardaki çatlakları olduğundan daha derin gösteriyordu. Yavaş adımlarla ilerleyip merdivenlere yöneldim. İlk basamakta durup elimdeki anahtarı cebime atarken, zihnim birden bisiklete kaydı. Daha hızlı olurdu; üstelik kısa mesafelerde bana hep özgürlük hissi vermiştir bisiklet. Rüzgâr yüzüme çarpar, düşüncelerimi arkamda bıraktırırdı.
Ama aynı hızla gözümün önüne pedalların bacaklarıma vurduğu sahneler geldi. İnce keten pantolonumun paçaları zincire sürtünüp yağ lekesiyle mahvolmuştu birden hayalimde. O an içimde sabırsız bir homurtu yükseldi. Lekelenmiş pantolonla bütün geceyi geçirmek mi?
İmkânsız.
Yürümeye karar vererek misafirhaneden çıktım. Yaz akşamı kışlanın içine kendine özgü bir dinginlik bırakmıştı. Hava hâlâ sıcaktı ama bu kez insanı boğan, nefes aldırmayan türden değildi. Ilık bir rüzgâr, yanaklarıma dokunarak adımlarımı hafifletiyordu.
Ufuk çizgisini kaplayan gün batımı renkleri, gözlerimin önünde ağır ağır bir tabloya dönüşüyordu. Turuncudan kızıla, kırmızıdan mora çalan gökyüzü… O renklerin içinde, en katı çizgilere sahip şeyler bile yumuşuyordu.
Normalde sert bir otoriteyi simgeleyen beton yollar, nizami şekilde kesilmiş çimenler, yan yana dizilmiş tek tip binalar… Hepsi sanki o an, akşamın huzurunda farklı bir dile bürünmüştü. Beton artık gri bir soğukluk değil, gökyüzünün yansıttığı sıcak tonlarla ısınmış gibiydi. Çimenlerin kokusu havaya daha belirgin karışıyordu. Disiplinin katılığı, gün batımının büyüsüyle bir anlığına silinmişti.
Geçen askeri araçların uğultusu kulaklarımı doldurdu. Her aracın önünde dalgalanan bayrak, gözlerimin takılıp kaldığı ilk şey oluyordu. Kırmızının üzerinde dalgalanan ay yıldız, akşamın rüzgârıyla birlikte daha bir canlı görünüyordu. Sivil olduğum için selam durmam gerekmiyordu, biliyordum. Ama yine de o araçlar geçerken içimde bastırılamayan bir refleks doğuyordu.
Omuzlarım dikleşiyor, göğsüm geriliyor, adımlarım ağırlaşıyordu. Selam vermiyordum belki, ama bedenimle en az onun kadar değerli bir saygı gösteriyordum. İçimdeki disiplin, o bayrağa ve o üniformalara duyduğum saygıyı benden habersiz dışarıya yansıtıyordu.
Lojmanların girişine yaklaştığımda gözüm hemen Naim Yüzbaşı’nın arabasına takıldı. Koyu renk, bakımlı ve dikkat çekici… Araç orada öylece bekliyordu. İçimdeki merak biraz daha arttı. Adımlarımı hızlandırdım, sanki arabaya doğru çekiliyordum.
Sağ ön kapıya yöneldim. Cam hafif aralıktı, içeriden dışarıya karışan hafif bir klima serinliği yüzüme çarptı. Cama doğru eğilip, sesimi fazla resmi ama ölçülü tutarak “Komutanım,” diye seslendim.
Naim Yüzbaşı başını telefonundan kaldırmadı. Ekranın soğuk ışığı yüzüne vuruyor, sert hatlarını olduğundan daha keskin gösteriyordu. Kaşları hafif çatılıydı; gözleri ekrana öyle sabitlenmişti ki, varlığım bir süreliğine arka plana atılmış gibi hissettim. Parmakları ekranda hızlı ama kontrollü hareketlerle dolaşıyordu.
Sonunda o tanıdık, soğuk ama alışılmış kararlı tonuyla “Bin, Cihan,” dedi. Bir an bile ikiletmedim. Emrin ağırlığı, düşüncelerimin önüne geçti. Kapıyı açıp içeri oturdum. Kemeri takarken göz ucuyla ona baktım. Derin bir nefes alarak telefonunu cebine sıkıştırdı. O sırada dikkatimi çeken tek şey kot pantolon giymiş olmasıydı. Üzerinde sade, beyaz bir tişört vardı. Spor, rahat, hatta bana göre fazlasıyla gündelik bir giyim… Oysa bana tam tersi emretmişti. Neden?
Bu soru zihnimin içinde yankılandı. Dudaklarım kıpırdamadı, ama gözlerim onun profilini süzerken içimde büyüyen merak daha da derinleşti. Bir komutanın verdiği emre uymuştum, evet. Fakat komutanın kendisi o emri uygulamıyorsa, ortada bambaşka bir mesele olmalıydı.
“Nereye gidiyoruz Komutanım?”
Arabayı çalıştıran adam “Birazdan görürsün,” dedi. Lojman girişine geldiğimizde araç yavaşladı. Karanlıkla turuncuya çalan gün batımının arasında, nöbetçi asker dimdik duruyordu. O disiplinli duruş, bakışlarındaki ciddiyet… Hepsi bir anda üzerimde baskı kurmuş gibi hissettirdi. Naim Yüzbaşı camı tamamen indirdi. “İyi nöbetler kardeşim.” Cüzdanından çıkardığı kimliği, kararlı bir hareketle askere gösterdi. Sesinde en ufak bir yumuşama yoktu.
“Astsubay Kıdemli Başçavuş Mesut Türkoğlu’na geldik. Haber vermiş olmalı.”
İsmin dudaklarından çıkışıyla içimde ani bir sarsıntı oldu. Boğazım kurudu, sırtımdan soğuk bir ter aktı. Kaskatı kesildim.
Mesut Türkoğlu…
Kışlada herkesin sevdiği, ağırbaşlılığıyla, şakalarıyla, yılların tecrübesini taşıyan bir askerdi. Gülüşü, esprileri ve arkadaş canlısı tavırlarıyla etrafına güven verirdi; sanki her şeyin bir çözümü olduğunu bilirmiş gibi bir duruşu vardı. Ama bana gelince… Bu tanıdık, sıcak maskesi bir anda silinip kayboluyordu. Yerini, soğuk, mesafeli ve hiç olmadığı kadar ciddi bir yabancı alıyordu.
Bunun nedeni kışlaya ilk geldiğimde rütbe farkımızı net bir şekilde çizmiş olmamdan kaynaklıydı. Diğer askerler, hatır gönül işleriyle küçük esnekler yapabilir, şakaya ya da sıradan nezaketlere gülümseyebilirdi. Ama ben… Mesai saatleri içinde herkesin yerine getirmek zorunda olduğu görevleri, emir ve disiplin çerçevesinde uygulamakla yükümlüydüm. Yaşı ve tecrübesi ne olursa olsun, benim emirlerim altındaki herkesin uyması gereken kuralları hatırlatmak, onu rahatsız ediyordu ve beni onun için, aynı üniformayı taşısa da düşman tarafında duran bir askermiş gibi belirliyordu.
Naim Yüzbaşı’nın neden ‘Gömlek giy’ dediğini şimdi anlıyordum.
Onunla aynı ortamda bulunmak bile mideme taş gibi bir ağırlık oturturdu. Yıllardır süren o sessiz, ama keskin çatışma, birkaç saniye içinde yeniden canlanmıştı. Her adımını ölçerek atan Mesut Türkoğlu’nun varlığı, nefesimi daraltıyor, kalp atışlarımı hızlandırıyordu. Naim Yüzbaşı’nın direksiyonun başında, beni hiç hazırlık yapmadan doğrudan oraya götürmesi… Sanki bilerek beni ateş hattına sürüklüyordu.
“Komutanım, Mesut Başçavuşlarda mı olacağız?”
Sesimdeki çekingenlik, sorudan çok bir teyit arayışıydı. Naim Yüzbaşı başını hafifçe eğdi, onaylarcasına. Gözleri uzak bir noktaya takılmış gibiydi, ama içinde bir şey kıpırdıyordu.
“Çaya çağırdı.”
Çay… Askeri ortamda çaya çağırmanın çok fazla anlamı olabilirdi. Dosthane de olabilirdi bir sorgunun örtüsü de… Sıkıntımı gizleyemeyen bir ses tonuyla, “O sizi çağırmıştır komutanım,” dedim. “Beni gördüğüne çok memnun olmayacaktır.”
Cümle, havada asılı kaldı. Naim Yüzbaşı’nın yüzünde beliren tebessüm, sadece dudaklarında değil, gözlerinin kenarında da kıvrıldı. İması başıma iş açacakmış gibi hissettiriyordu.
“Ama sen bu gece orada olacağın için çok memnun olacaksın.”
Yorumlar
Yorum Gönder