Post - it 1. Bölüm
OYLUM
Ömrüm, gerçeğe bir yerinden ilişen ya da hiç yanından geçmeyen hikâyelerle geçmişti ve bunu öğrendiğim andan beri bir mengenenin içine sıkışmış gibi hissediyordum. Gerçekler, soluğum kesilene kadar beni sıkıyordu. Yaşadığım can kırıklıkları ise, büyük patlamaların sessiz yankılarıyla yüreğimden aşağı dökülüyordu. Kan sızıyordu sol köşemden ömrüme… Saf acı… Öyle güçlüydü ki bedenimi zorluyor, eğer bir çıkış yolu bulamazsam, paramparça olacakmışım gibi hissettiriyordu. Bir kaçış planına ihtiyacım vardı. Önceden yazılmış kaderimin üzerine çizilmiş yazgıdan çıkacağım, herkesten ve her şeyden uzaklaşacağım, sadece kendimle kalacağım, hatta özümde kaybolacağım bir yolculuğa…
“Signora!”
Son saatlerde hayat benim için beynime kadar ulaşmayan bir dalgınlık haliydi. Birdenbire dünya ile alakam kesiliyor ve ben zihnimin içindeki düşüncelerimin yarattığı girdapta savrulmaya başlıyordum. “Signora, solo un minuto! Per favore!” Aniden kulağımın dibinde beliren ve bir dakikamı isteyen sesle irkildim. Öylesine yakındı ki nefes alış verişini bile işitiyordum. Çok hızlıydı, sanki bana yetişmek için koşan birine aitti. Gerisin geri dönerek, nefes nefese kalmış hotsa baktım. Adamın yüzü pancar gibi kızarmıştı. Kim bilir ne kadar zamandır bana kendini duyurmaya çalışıyordu. Onu fark ettiğimi anlayınca durup soluklandı. Büyük bir gürültüyle peşinden sürüklediği bavulu aramıza soktu. Yıpranmışlığı ‘Mi Atze’ çizimleri ile kapatılmaya çalışılmış, tek tekerleği olmayan, mor renkli bavul bana aitti. Üniversite yıllarından beri kullandığım bu fermuarlı kutu, sanki tüm yaşanmışlıklarımı içinde saklıyordu. Değiştirmeye kıyamadığım için, kendimce yenilemeye çalışmış, üzeri renkli stickerlar ile kaplı bir sanat eserine dönüştürmüştüm. Evet, belki hala eskiydi, sürekli çıkan tekerleği adamın acelesine kurban gitmiş gibiydi, fermuarı her seferinde tutukluk yapıyordu ama bu durumlar onun kendine ait bir kimliği olmasını engellemiyordu. Hatta belki de şahsına münhasır bir hale dönüşmesini sağlayanlar da bu eksikliklerdi.
“Hai dimenticato la valigia, signore.”
Bavulumu unuttuğumu, nefesleri arasında söyleyen adama ne diyeceğimi bilmez halde baktım. İtalyan soğuk nezaketi kızgınlığını ele verecek kadar sertti. Öte yandan büyük ihtimalle uçaktan beri peşimdeydi. Hüzün ve dalgınlık hayatın bir parçası olabilirdi ama kimse bunları yaşıyorsunuz diye size yardım etmek zorunda değildi ama bu adam bunu yapmıştı. Hem de nefes nefese…
“Çok özür di- Ay! Mi dispiace tanto, non ho sentito parlare di te.”
Türkçe başlayıp İtalyanca devam ettiğim özrümün ardından onu duymadığımı söyledim. Adamın gözlerindeki çatık hal, anında yumuşadı. İtalyanca teşekkür ederek, düştüğüm utanç verici durumdan tek seferde kalkmak için bavulumu elinden aldım ve tekrar özür diledim. Bir an önce kaçma telaşı ile tam dönüp gidecekken adamın yüz hatları tamamen gevşedi. Hatta keyifli bir hale dönüştü de denebilirdi. Özel bir şakanın tadını çıkarır gibi dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme vardı ve bu kamçılanan merakımın ayaklarıma dolanmasına neden oldu.
“Sorun değil hanımefendi.”
Kulaklarıma ulaştığı an dudaklarımdan dökülen tek cevap, bir şaşkınlık nidası oldu. Unutkanlığımla, memleketlim yerine İtalyan birine rezil olmayı yeğlediğim sırada adamı alıcı gözle incelemeye başladım. Görünüş olarak çokta Türk’e benzemiyordu. Fakat yakasında Türk Hava Yollarının arması vardı ve bana bavulumu yetiştirme kibarlığında bulunuyordu. Aynı zamanda da ters bir tepki gösteriyordu. Tam bir Türk hareketiydi. Bu adamın nasıl İtalyan olduğunu düşünmüştüm ki ben?!
“Bana denk geldiğiniz için şanslısınız. Bu şehirde olduğunuz süre boyunca dalgın olmayı kendinize yasaklarsanız, işlerinizi daha kolay halledebilirsiniz efendim.”
Üç aşağı beş yukarı benim yaşlarımdaydı ama konuşma tarzı ve öğütleri bakımından babamı andırıyordu ve her kelimesinde sonuna kadar haklıydı. Uyarı dolu sözleri içimi titretse de dışım çelik gibiydi. Belki bir an için karşımda babamı gördüğümden dolayıydı bu tepkim. “İyi tatiller hanımefendi.” Bilmediğim bir ülkeye, hayalini kurduğum ama hiç görmediğim bir şehre, Venedik’e adımımı atar atmaz, Mi’liğimi konuşturmuştum. Eğer bu şehirde bir ayımı geçireceksem sürekli tetikte olmalıydım. Yoksa ya bir şeylere geç kalacak ya da bir şeyleri mutlaka kaybedecektim.
“Teşekkür ederim.”
Adam gülümsemesini biraz daha genişleterek yanımdan ayrıldı. Gerisin geri dönüp, titreyen bacaklarımın verdiği çabuklukla çıkışa doğru yürümeye başladım. Bir yandan da başka bir şey unutmuş olabilir miyim diye eşyalarımı kontrol ediyordum. Tek tekerlekli bavulumun çıkardığı gürültü, havalimanının içini birbirine kattığına göre bavulum buradaydı. Sırt çantamı önüme alıp içini karıştırmaya başladım. Cüzdan tamam, defter hıhı, kitaplar evet, kalem kutum burada. Post-itler?
Post-itler nerede?!
Olduğum yere mıhlandım ve kalp krizinden hallice yaşadığım stresle, çantamın içini karıştırmaya başladım. Post-itlerimi almadığımı düşünmek bile istemiyordum. Tüm düşünceler, duygular, arzular ve hayaller bana göre görünmezdi ve post-itler, bunları benim için görünür kılıyordu. Fikrin nerede geleceği belli olmadığı için her zaman yanımda kalemlerim ve karalama defterim bulunurdu ama Post-itler, onlar benim totemimdi. İster yazı olsun, ister çizim üzerinde taşıdıkları her şeyin bir büyüsü vardı. Zihnim durmadan fotoğraf çeken bir makineydi. Bu mesleğimin getirdiği bir özellikti sanırım. Gördüğüm yüzleri, mekânları, sokakları, hatta araba plakalarını bile unutmamı engelliyordu ve zaman zaman bu durum çok yorucu bir hal alıyordu. İşte Post-itlerin büyüsü burada devreye giriyordu. Bir çizerin gördüklerinin eliyle vals etmesi gibi, o anlarda karaladığım her şey deşarj olmamı sağlıyordu. Ayrıca her rengin ayrı bir duyguyu temsil ettiği de benim için garip bir inanış haline gelmişti. Tabi ki her çizimin ayrı bir rengi olduğu da… Kırmızı renkli olanlar, düşünülenin aksine öfkeyi yansıtıyordu benim için. Ne zaman birine kızsam elime ilk geçen renk kırmızı oluyordu ve bu aralar en çok kullandığım renk buydu. Zihnimin en derinlerindeki düşünceler karışıkken sarı renk bir şekilde beni buluyordu. Huzurlu olduğum anları yeşil temsil ediyordu. Umutlu olduğum günlerdeyse beyaz renk bana, ayrı bir olumlama veriyordu. En sevdiğim renk olan mor tutkulu, pembe şanslı, mavi kaygılı, turuncu ise muzur anlarımda tercih ettiğim kâğıtlardı. Onlarsız yeni bir başlangıç yapmak, adımlarımın prangası olurdu. Tıpkı şu anda bileklerime görünmez bir külçe bağlanmışçasına olduğum yere çakılmam gibi…
“Hadi ama. Burada olduğunuzu biliyorum.”
Ayakta bulmayı başaramadığım post-itleri aramak için dizlerimin üzerine çöktüm ve Çıfıtçı Çarşısı gibi olan sırt çantamın içindekileri tek tek çıkarmaya başladım ve saniyeler içinde etrafım eşyalarımla kaplı bir alan haline geldi. “Pasaport, kalem kutum, defter, ıslak mendil, bir ıslak mendil daha, kitap, kitap, kitap cüzdan, of! Nerede bunlar?! Telefon, çizim tableti, bu ne ya? Hah mor renkli rimelim, kulaklıııııııık, hımm bu kâğıt neymiş? Yok artık Portakal’ı bavula koymadım mı be-“ Son kelimelerimi uzun bir dalışın ardından büyük oksijen lokmalarıymış gibi yuttum ve rahat bir nefes aldım.
“İşte buradasınız!”
Rengârenk post-itleri elime aldığımda gözüme ilk ilişen pembe oldu. Artık emindim bugün şans benden yana olacaktı. Kâğıtları havalimanının ışıklı tavanına doğru kaldırdım. Hepsine birer mücevhermiş gibi bakıyordum. Dışarıdan bakıldığında ‘Gollum-Güç Yüzüğü’ ikilisi gibi göründüğümün farkındaydım. Kıymetlimis gibi durmayabilirdi ama hepsi benim bebeklerimdi. Her hücrem inceleniyormuşçasına olan dik bakışların etkisinden bir an önce kurtulabilmek için, eşyalarımı el çabukluğu ile çantamın içine tıktım ve ayağa kalktım. Dizlerimdeki tozu silkerken kimseyle göz göze gelmemeye özellikle dikkat ediyordum. Etrafta bir şeyimin kalıp kalmadığına baktıktan sonra eksik olan ayağının olduğu tarafa doğru yatmış bavulumu aldım. Çıkışa doğru seri adımlarla yürümeye başladım.
Havalimanından çıktığım an, yazın geldiğini iyice vurgulayan Temmuz ayı, tüm sıcaklığıyla beni selamladı. İçimden çocuksu bir coşku koptu. Ruhum tüm kıpırtısına kavuşmuş gibi titredi. Sanki üşüdüğü bir uykudan sıcak bir sarılmayla uyandırılmıştı. Bir anda yüreğime çöken mutluluk gibi gülümsedim. Yaz benim için hep başka olmuştu. Sıcaktı, hatta bazen bunaltıcıydı ama her şey daha canlı gözükürdü. Daha enerjik, çok daha umutlu… Temmuz ayı ise daha da özeldi benim için. Belki doğumumun bu aya denk gelmesindendi. Belki de…
Düşüncelerimin saptığı istikamet beynimin her köşesine yer etmiş hikâyeme çıkıyordu ve geçmişin en puslu seyahati, acılarla doluydu. Gelecekle ilgili kurduğum hayaller, kıpırdadıkça ruhumu derin bir mutsuzluk sarıyordu. Geçmiş ve gelecek bu yolculuğun içinde sıkışıp kalmış gibiydi ve beni öldüresiye boğuyordu. İçimde biriken, kimseye söylemediğim hislerin birdenbire patlayarak beni zerreler halinde dağıtacağından korkmaya başladım. Derin bir nefes alma ihtiyacıyla yoldan çıkan dikkatimi neye yönelteceğimi düşünmeye çalıştım. Nerede olduğumu, nereye gideceğimi, ne yapacağımı…
Elim gayri ihtiyari telefonuma gittiği an, dikkatim uyandı. Uçaktan itibaren kapalı olan telefonuma, yeni bir hat almadan dokunmayacağıma dair verdiğim söz, zihnimde yankılandı. Duraksadım. Hiç bilmediğim bir şehirde yolumu nasıl bulacağımı düşünerek gözlerimi etrafta dolaştırdım. Taksilere gideceğim butik otelin ismini verebilirdim ama yanımdaki birikmişin bu turist yolculuğunu kaldırabileceğini sanmıyordum. Kartlarımı kullanamazdım. Burada kimseye fark ettirmeden bir ay geçireceksem, mümkün olduğu kadar az para harcamalıydım. Kaygılı ifademe düşen kıvırcık bukleleri yüzümden yumuşak bir dokunuşla çektim. Gözlerim biraz ötemde duran acenteye yere takıldı. Önünde duran broşürler tanıtım rehber miydi? Eğer öyleyse, içinde mutlaka şehri kuşbakışı gösteren bir harita da bulunurdu. Gürültülü bavulumun eşliğinde ayaklarım, bunun umuduyla kendiliğinden büfeye doğru yöneldi. Gezilip görülecek yerlere ait broşürlerden birini elime aldım ve hızlıca göz attım. Ufak krokiler haricinde istediğim gibi bir harita yoktu. Elim kitap kalınlığındaki tanıtım rehberini gitti ve bingo! Daha kapağını açar açmaz, içinden düşündüğümden de büyük ve ayrıntılı bir yol harita çıktı. Bu işimi fazlasıyla görür diye düşünerek acentenin ufak penceresine doğru eğildim.
“Quanto costano questi opuscoli?”
Broşürler ve tanıtım rehberinin fiyatını sorduğum sözlerimin peşi sıra elimdekileri uzattım. Acentenin içindeki adam, dünyanın en saçma şeyini duymuş gibi yüzüme aval aval bakıyordu. Bir an doğru kelimeleri kullanmadığımı düşündüm ama adamın bakışları sorduğum sorunun cevabını bilmem gerekiyormuşçasına afallamıştı. Konunun tam özüne işleyen bir sessizlik yaşandı ve en sonunda pes eden adam broşürlerin bedava olduğunu söyledi. Gözlerim şok tanımına uygun bir şey yapmasa da içim bu durumu garipsemişti. Sonuçta, utanmasalar aldığın nefesten para alacak bir memlekette senelerimi geçiriyordum. Bedava şeyler bizim bünyemize tersti. “Grazie!” Teşekkür ederek, şaşkın bir kayıtsızlıkla beni izleyen adamın görüş alanından çıktım. 70x100 büyüklüğündeki haritayı dikkatlice açtım. Havalimanının, ardından da otelin konumunu buldum. Gözümle hayali bir rota oluşturdum ve güzergâhıma en yakın olan ulaşım şeklini araştırdım. Belli bir yere kadar otobüs ya da metro kullanabiliyordum. Açıkçası deniz altından giden metroyu deli gibi merak etsem de, ilk önce görmek istediğim yerler denizin üstündeydi ve bunun için otobüs bulunmaz bir tercihti. Kalan yolu da develerle mi devam edecektim yoksa yürüyerek mi, gittiğim zaman karar verirdim.
Şimdi Venedik’e hoş bulduk deme zamanıydı.
Düşüncelerimi harekete geçirmek için otobüs durağına doğru ilerledim. Hangisini kullanmam gerektiğini bilmez halde etrafa bakınırken, iki katlı, üstü açık, tur otobüsü dikkatimi çekti. İçinde tek tük insanlar vardı ama kalkmak üzere gibi de duruyordu. İşimi şansa bırakmamak için koşmaya başladım. Bir yandan da beklemelerini rica eden yarı Türkçe yarı İtalyanca cümleler sarf ediyordum. Ne kadar anlaşılıyordu bilmiyordum ama bilet kesen adam, beni son anda fark etti. Otobüsün açık kapısından şoföre bir şeyler söyledi. Nefes nefese kalmış, tere bulanmış, birkaç kere düşme tehlikesi atlatmış ve büyük ihtimalle bavulumun diğer tekerleğini de kırmıştım. Yine de koşmaktan vazgeçmiyordum. Otobüsün yanına yaklaştığımda soluklanmak için biraz yavaşladım. Kalbimin atışı büyük ihtimalle dışarıdan bile gözükecek kadar güçlüydü. Çok uzun zamandır koşmadığımı bağıran ciğerlerim, beni ateşe vermek ister gibi cayır cayır yanıyordu. Boğazım sızım sızım sızlıyordu. Aldığım her nefes acı veriyordu. Fakat bir yandan da daha çok nefes alma ihtiyacı yaratıyordu. Bu garip ikilemin arasında, bilet satan adamın önünde durdum.
“Buona serata.”
İyi akşamlar dilediğim adama, izleyecekleri tur yolunu sordum. O tarife başlarken ben de titreyen ellerimin verdiği çabuklukla, elimde savurup durduğum haritayı açtım ve söylediği yerleri parmaklarımla takip ettim. Bugün gerçekten şanslı günlerimden birindeydim. Önce bavulum, sonra post-itlerim, şimdi de otelime en kolay ve en ucuz ulaşacağım yol…
Kafamda yarattığım rotaya en yakın güzergâhı bulmanın verdiği sevinçle gülümsedim. Adımın elindeki desteden bir bilet aldım ve kırık bavulumu sürükleyerek otobüse bindim. Üst kata çıkışım kadar koltuklar arasında yürüyüşüm de zorluydu. Yine de deli gibi bir heyecan furyası beni içine çekiyordu. Bu duyguyu da gizleme gereği duymadım. Sıcak bir tebessümle, otobüsteki göz göze geldiğim insanlara iyi akşamlar diledim. En öndeki koltuklara doğru yürüdüm. Ben yerimi aldığımda otobüs hareket etmeye başladı. Diken üstündeymiş gibi koltuğun ucunda, tehlikeli bir serüvene çıkmak üzere olan birisinin hem kabına sığamayan hem de ürkek haliyle oturdum.
İtalya…
Venedik…
Sanat ve yaşamın ahenkle bütünleştiği şehir, göz kamaştırıcıydı. Ne çok hayal barındırıyordu içinde. Ne planlarım vardı, kalpten yapılan ve şu anımın yanından geçmeyen…
Kul kurar, kader gülermiş ya hani…
Zihnimden geçenlerin bu noktasında, çok derin bir nefese ihtiyacım var gibi iç çektim. Koltukta arkama dayandım ve az önceki heyecanımı baltalayan sıkıntıyla Venedik’i izlemeye devam ettim. Batmak üzere olan güneşin gökyüzünü boyadığı, insanı rahatlatan o ren cümbüşü binaların arasında dolaşıyordu. O an gözüme gökkuşağının sonundaki altın kesesi gibi çarpan heybetli, klasik mimarinin öncülerinden olan kar beyaz bina ilişti ve tur rehberi megafondan bağırdı.
Biblioteca Nazionale Marciana
Gözlerim olabildiğince büyürken, İtalya’nın en eski kütüphanesini hayranlıkla izlemeye başladım. Kitap bağımlısı olan benim için, bu binanın önünden bile geçmek nefes kesiciydi. Çok büyüktü ve içinde envai çeşit klasik eserleri barındırıyordu. Sanırım tatilimin büyük çoğunluğunda nerede olacağımı biliyordum…
Biblioteca Nazionale Marciana… Bekle beni.
Yorumlar
Yorum Gönder