Post - it 2. Bölüm
OYLUM
Bazen sadece yorgun oluyordu insan. Ne küs, ne yalnız ne de âşık.
Nefes aldığınız sürece, Yaradan’dan başka hiç kimseye güvenmemeyi, 30’lu yaşların başında tecrübe etmek, en büyük sınavlarımdan biriydi sanırım. Kederli biri sayılmazdım. Benimki daha çok, ete kemiğe bürünmüş bir varlık gibi yanı başımda hissettiğim, hem düşmanım hem de arkadaşım olan kader tarafından seçilmiş olmanın verdiği saf acıydı. Nasıl da en ummadık yerden vurmuştu bana, tepetaklak etmişti tüm bildiklerimi…
Hangi günahın bedelisin, sen mühürlü kaderim…
Hep mi cefa, gördüğün reva… Yok mu sende hiç vefa?
Yıllardır uyutularak kabullenmeye zorlandığım durum, anestezi altında imzalanan bir anlaşma niteliğindeydi. Etkisi geçmeye başladığı an nasıl bir acıya maruz kaldığımı bir ben bilirdim bir de Allah. Ne bir aptalın gölgesiydim ne de bir sevda kölesi ama yıllardır bunlardan biri olduğuma inanılmıştı. Hem de en güvendiklerim tarafından…
Mühürlü kaderim ben gibi erir misin?
Mühürlü kaderim bir yol verir misin?
Gün olur bu rüyadan ben de geçerim, O gün sen de bitersin.
Hangisi daha acıydı emin değildim. Yaşanılan bir duyguyu unutmak mı yoksa uğruna her şeyi feda ettikten sonra tam elde edecekken vazgeçmek mi?
Olmuyor, ne yapsam olmuyor…
Çok mu gördün hevesleri.
Hep mi hüsran, hem mi veda… Yok mu sende hiç deva?
Derinlerden gelen müzik, kulağımdan düştüğünü bile fark etmediğim kulaklıkların eseriydi. Gece uyumayan insanların, gündüze sığmayan acıları olurdu. Yine yaşantımın aynasına ondan yansıyan son görüntülere ağlarken sabahı etmiştim. Bunu, mor renkli, kalın, kadife perdelerin arasından sızmaya çalışan güneşin arsızlığından anlıyordum.
Her yeni gün umut beslerdi. Kaderini sil baştan yazmak isteyenler için bu umut, gün ışığında saklıydı.
Dikkatlice ayağa kalktım. Double çift kişilik yatağın, ipek çarşaflarına serpilmiş mor gül yapraklarına, lanetlilermiş gibi dokunmamıştım. Ucuna nasıl iliştiysem, öyle de kalktım. Bu oda da fazlalıkmışım gibi hissediyordum. Oysaki ziyadesiyle eksiktim. Burası bir balayı süitiydi. Her detay, aylar öncesinden düşünülmüş ve otele bildirilmişti. Ayarlamalar yapılırken tek tek kontrol edilmişti. Süit, kelimenin tam anlamıyla kusursuz görünüyordu. Tabi bir düğün olsaydı. Hangi gelin, hayalindeki balayına tek başına çıkardı ki? Düğün hazırlığı yaparken, tüm anılarınızın cenaze namazını kılan bir gelinseniz bu mümkündü. Peki, her şey yanlışken size gelen tek doğrunun hissiyatı neden birden huzursuz hissettirmeye başlamıştı?
Ya yanlış zamanda doğru yerdeydim ya da doğru zamanda yanlış yerde…
İkisinden de tam anlamıyla emin değildim. Bu kararsız olduğumu mu gösterirdi yoksa çaresiz mi? Yanımdan ayrılmayan beni sürekli bir şeylere teşvik veya tahrik eden kader, bu soruları her sorduğumda sinir bozucu bir şekilde soluyor, üstü beyaza boyanmış bir duvar resmi gibi silikleşiyordu. Peki o zaman hala neden bir cevap bekliyordum?! Kaderden medet umulmadığını daha kaç kez tecrübe etmem gerekiyordu? Sen gayret etmezsen o senin için kılını bile kıpırdatmazdı.
Bunu öğrenemedin mi Oylum?!
Bu yüzden çivi çiviyi söker diye çıktığın yolda, gerekirse kanaya kanaya yürüyeceksin, ah bile demeyeceksin. Yaralarımın iyileşmesini zamana değil, kendine bırakacaksın. Kaybettiğin yerde, en dibe vurduğun anda, yanan canını, daha fazla gidecek yerinin olmayışını ve yalnızlığını umursamadan, yeniden, daha hızlı ve bir o kadar güçlü başlatacaksın hayatına!
Söz verdin. Mi Atze sözü!
*
Pişmanlığa yakın bir duygunun ucundan dönmüştüm. Her şeyi kitabına defterine uygun yaşama isteği beni fazlasıyla sıkıyordu. Burası benim odamdı. Ben tasarlamıştım, ben ödemiştim. Her milimini ben hak etmiştim. Balayı süiti olması umurumda bile değildi. Burası benim bir ay boyunca sığınacağım ana rahmimdi. Her şeyi unutacağım, geçmişimden arınacağım, ne yapacağıma karar vereceğim ve küllerimden tekrar doğacağım yerdi. Bunu hiçbir düşüncenin mahvetmesine izin vermeyecektim. Özellikle de karanlığın…
İlk iş olarak ağır, gri kadife perdeleri sonuna kadar açıp gün ışığını selamladım. Manzaramın tam ortasına, suların içine oturmuş yapının pencerelerindeki ışık oyunları gözümü kamaştırdı. Sanki gün ışığı da bana bu şekilde karşılık vermişti. Kıkırdadım. Neredeyse tavana kadar uzanan ahşap pencere kanatlarını, iki yana doğru açtım ve temiz havanın rahatça içeri girmesi için önünden çekildim. Odanın tavanını tamamen kaplayan mor balonları, iplerinden tek tek yakaladım. Odamın önündeki ufak, sevimli balkona çıkana kadar sürüklediğim balonları, uçlarından sarkan fotoğraflarla beraber gökyüzüne saldım. Onların havadaki süzülüşünü izlerken sanki dokuz yılımın yükü de salına salına omuzlarımdan kalktı. Ferahladığımı hissettim. Yenilendiğimi…
Yatağın üzerindeki mor gülleri topladığım gibi çöpe attım, çöpü de direk kapının önüne bıraktım. Her şeyin başlangıcı olan özel üretim mor güllerin, yeni başlangıcıma ortak olmasını istemiyordum. Yatağın etrafına yerleştirilen mumları çekmecelere tıktım. Bir şey yakacaksam, o İlker’in nefret ettiği tütsüden başka bir şey olmayacaktı. Belki bende yarattığı kötü anıların enerjileri, bu sayede yok olur giderdi.
Geceden beri dokunmadığım bavulumu yere yatırdım. İçler acısı halini bile en iyilerine değişmezdim. Çünkü bana benziyordu. Yıllar ondan çok şey alıp götürmüştü, çok zorlanmıştı, çok hırpalanmıştı, sağdan sola atılıp durmuştu. Yine de dolup taşan içini bir kez bile yarı yolda bırakmamıştı. Taşıyamayacağı yükleri bile gerektiğinde omuzlanmıştı da bana mısın dememişti. Onunla üniversiteyi kazandığımda kurduğum bağ, bizi bu güne kadar taşımıştı. İlelebet sürer miydi bilmiyordum ama şu tekerlekleri tamir edersem, en azından birkaç yılı daha çıkaracağımıza emindim.
Yanıma aldığım üç beş parça eşyayı dolabıma yerleştirdim. Bunların bir ay için bana yeteceğini sanmıyordum ama yettirmekten başka çaremin olmadığının da farkındaydım. En sevdiğim, ezbere bildiğim başucu kitaplarımı komedinin üzerine koydum. Diş fırçamı ve tarağımı unuttuğum halde, yoga matımı almıştım. Bavulumu hazırlarken bile rahatlama konusundaki umudum gözlerimi yaşarttı. Gülmekten…
Kalemlerimi, boyalarımı, kâğıtlarımı ve kedim Kekik’in fotoğrafının olduğu çerçeveyi, ceviz masaya yerleştirdikten sonra sırt çantamı boşaltmaya başladım. Kişisel birkaç ihtiyacım için dışarı çıkmam gerekecekti ama ondan önce durum değerlendirmesi yapmalıydım. Türk parası, ülke sınırlarından çıktığı anda değersizleşirdi. İtalya içinde bu böyleydi. Kaçış planım için yanıma aldığım birikmişimi, geri dönene kadar idare ettirmem gerekiyordu. Kredi kartlarımı, ölüm fermanımı imzalamak zorunda kalmadığım sürece kullanmamalıydım. Çalıştığım şirketin uluslararası ayağı ile bağlantıya geçebilirdim. Fakat bunun arkadaşlarıma kırmızı dipli mum göndermekten kalır yanı olmadığını düşününce vazgeçtim. Ailemin, en çok da İlker’in nerede olduğumu anlamalarını sağlayacak en ufak bir ipucu istemiyordum. Bu yüzden telefonumu da geldiğimden beri açmamıştım. Uygun bir vakitte, acil durumlar için kullan-at hattı almadan da açmayı düşünmüyordum.
Birikmişimi çıkarıp tekrar saydım. Her güne ne kadar bütçe ayırabileceğimi hesapladım. Yemekleri otelde yer, neredeyse her yere yürüyerek gidersem, gün boyunca müptelası olduğum kahveyi iki kez içebilirdim. Hatta şanslıysam yanında ufak tatlılarla kendimi şımartabilirdim bile… Tabi öncelikli olarak, hem ucuz, hem de lezzetli ürünleri olan bir yer bulmalıydım. Ha birde her yere yürüyebilmek için de kestirme güzergâhlar…
Havalimanından aldığım haritayı yatağın üzerine açtım. Renkli kalemlerimi elime aldığım gibi, bulunduğum oteli, görmek istediğim yerleri, özellikle de Marciana Kütüphanesi büyük halkalarla belirledim ve farklı renkte kalemler kullanarak en yakın güzergâhları işaretledim. Ağzımda tuttuğum kapağa ait kalemi kapattıktan sonra haritanın üzerinden doğruldum
Pembe Post-it aşkına…
Gerçekten İtalya’ya adımımı attığım andan itibaren şans bana arka çıkmaya kararlı gibi duruyordu. İşaretlediğim tüm yerler, otel ve kütüphane arasındaydı. Yani her gün kütüphaneye gidebilir, bu sırada da görmek istediğim yerlerin güzergâhını tercih edebilirdim. Bir de yol üzerinde kahve içebileceğim bir yer bulursam…
Bir taşla, üç kuş!
Hevesli bir nefes alıp saati kontrol ettim. Sanırım bugün, ihtiyaçlarımı almak bahanesiyle sadece çevreyi keşfedebilecektim. Yarından itibarense nereyi istersem… Paraların hepsini yanımda taşımak delilik olacağı için birkaç parçaya bölüp, odanın belli yerlerine sakladım. Ortalıkta kalan eşyalarımı da gerekli yerlerine yerleştirdim. Elime ilk geçen beyaz post-itle gülümsedim ve alacağım şeylerin listesini yaptım. Üzerimi değiştirmeden önce Venedik serüvenim de bana yoldaşlık edecek olan sırt çantamı hazırladım. Cüzdanım, pasaportum, kalemlerim, karalama defterim ve asla unutmamam gereken post-itlerim…
Havanın sıcaklığına dikkat ederek, yürüyüş yaparken zorlanmayacağım rahat bir şeyler giydim. Gözlerimdeki elalığı vurgulayan yeşil renkli rimelimi tazeledim. O an çillerimin daha da belirginleştiğini fark etmenin mutluluğuyla sırıttım. Küçük kız kardeşimin ‘Yüzüne bok sıçramış gibi duruyor’ yakıştırmasına rağmen onlarsız bir anımı bile düşünemiyordum. Bu yüzden makyajla yıldızım barışsın diye uğraşmıyordum.
Kıvırcık saçlarımı, parmaklarımı geçirerek kabarttım. Mor kulaklıklarımı boynuma astım. Sırt çantamı iki kolumdan geçirip taktım ve yatağın üzerindeki haritayı katlayıp elime aldım. Aynadaki görüntümü son kez kontrol ettim. Ufak bir keşif gezisi için hazırdım.
Peki, İtalya bana hazır mıydı? İşte bunu birazdan anlayacaktım.
Yorumlar
Yorum Gönder