Post - it 3. Bölüm
OYLUM
Bazen kendi gölgene basar sendelersin ıssız sokaklarda.
Bir karayel eser üşütür yalnızlığın dibine vurur.
Çıkar gelir pişmanlıklar en zayıf anında.
Boğazında yıllanır bir düğüm, umurunda mı zamanın, senin küskünlüğünün.
Otelden beri bana yoldaşlık eden, her parçasında beni biraz daha depresif bir ruh haline sürükleyen Nev’i, bir kahve dükkânının önüne geldiğimde durdurdum. Kulaklığımı boynuma kaydırırken, ilgi çekici gibi duran dükkâna adımımı attım. Burası küçük olmasına rağmen ferah, bir o kadar da esintili bir kafeydi. Sanırım bunun nedeni, tek cephesinin tamamen açık olmasından kaynaklanıyordu. İçerisindeki atmosfer, adeta tüm çiçeklerin birleşmiş haline benziyordu ve adım attığınız an doğadaki tüm kokular burnunuza doluyordu. Bunu nasıl başarmışlardı anlamıyordum ama sabah serinliğinde orman yürüyüşüne çıkmış gibi enerjik hissettiriyordu. Masaları bir ağacın gövdesi gibi yuvarlak halkalara sahipti. Sandalyeleri ise zebraların çizgileri gibi desenliydi. Duvarları gökyüzü mavisiydi. Tavanındaki aydınlatmalar ise insana bulutları hatırlatıyordu. Huzurlu ve ferah...
“Benvenuto signoria!” *Hoş geldiniz efendim!
Gerçek anlamda hoş gelmiştim. Bonus saçlarını bir bantla dizginlemeye çalışmış siyahî kadın “Come posso aiutarla?” diye nasıl yardımcı olabileceğini sordu. Kusursuz beyaz dişlerini ortaya sererek gülümsedi. Yanağındaki badem büyüklüğündeki gamzeler derinleşti. Sanki bir anda kafenin atmosferine uygun güller o gamzelerin içinde bitmişti. Tanımadığım insanlara hediye edilen sıcak gülümsemelerin kaybedeli çok olmuştu. Yine de bu kadının gülümsemesine kayıtsız kalamadım ve mini minnacık bir tebessümü dudaklarımın kenarına yerleştirdim. Yakasına iliştirilmiş karttan ‘İfe’ ismini okudum. “Posso imparare i tuoi tipi di caffè İFE?” *İFE kahve çeşitlerinizi öğrenebilir miyim? Kahve çeşitlerini sorduğum kadın gülümsemesini bozmadan, arkasındaki tebeşirle kahvelerin isimleri yazılı olan kara tahtayı gösterdi. Gözlerim anında filtre kahveyi buldu ve tabi ki yanındaki fiyatı… Sanırım bu süreç düşündüğümden de zor geçecekti.
“C'è un problema?” *Bir sorun mu var?
Yüzüm nasıl bir şekil aldıysa, kadın bir sorun olup olmadığını sorma ihtiyacı hissetmiş olmalıydı. Gülümsemeye her zamankinden daha fazla ihtiyacım vardı. Zorlayarak yüzümdeki tebessümü biraz daha genişlettim ve bir sorun olmadığını, soya sütlü filtre kahve alacağımı söyledim. Kadın bana karşı hala o sıcak gülümsemesini sergiliyordu ama gözleri… Gözleri sanki benim ta içimi gördüğünü belli edercesine şeffaftı.
“Che dimensione dovrebbe essere il tuo caffè?” *Kahvenizi hangi boyutta alırsınız?
Cebimdeki paraya göre, kahveyi küçük boy tercih etmekten başka çarem yoktu. “Ottieni piccole dimensioni. Grazie.” Kısa bir an duraksayan kadın, önünde duran karton bardaklardan küçük olanı çekti ve diğer eline aldığı kalemin kapağını ağzıyla açtı. Adımı sorduğu anda derin bir nefes aldım. İşte başlıyorduk. “Oylum.” Hafifçe kaşlarını çattı. “Oum?”
“Oylum.”
“Olum? Oum? Om? Oğlum?”
Yurt dışındayken adımın başına her zaman buna benzer seslenişler gelirdi. Neden bu seferkinin farklı olacağını düşünmüştüm ki? “Devi solo scrivere Mİ.” *Mİ yazmanız yeterli. Burada da sadece lakabımı kullansam iyi olacaktı. Kadın karton bardağın üzerine bir şeyler yazdı. Ödeme için cüzdanımı açtığımda, bu kahvenin onlardan olduğunu söyledi. Anında bu tekliften rahatsız olduğumu belli edercesine kaşlarımı çattım. Dışarıdan bakılınca zavallı biri gibi mi görünüyordum yani? Kadın af diler gibi ellerini kaldırdı ve kendini açıklama ihtiyacı hissederek, ilk kez gelen müşterilerine ilk kahvelerin her zaman ikram olduğunu, bu şekilde reklam yaptıklarını anlattı. Bu kulağa mantıklı gelse de aklıma pek yatmamıştı. Sanki bu kafe kendi yağında kavrulan bir yere benziyordu. Ayrıca her yeni gelen müşteriyi daha sonra nasıl akıllarında tutacaklardı ki? Yine de kadının hala kaybetmediği samimiyetine karşı daha fazla direnmenin kabalık olduğunu düşünen tarafım ağır bastı. Teşekkür ederek cüzdanımı çantama geri soktum. Kahveyi teslim alacağım tarafa doğru, çantamın fermuarını kapatarak yürüdüm. O an derinlerden kulağıma dolan Nev’in sesi, başka bir şarkıya geçmişti. Bir an mp4’ümü kapatmadığımı düşündüm. Ceplerimde ufak sihirli kutumu aradım. Bulduğumdaysa kapalı olduğunu gördüm. Benden gelmiyorsa…
Dünya gerçekten bu kadar küçük bir yer miydi?
İtalya’nın herhangi bir yerindeki kahve dükkânında, bir Türk’le karşılama ihtimali bile beni heyecanlandırdı. Müziği dinleyen kişiyi bulmaya çalışırken, deli danalar gibi kendi etrafımda dönmeye başladım ve o an popo kısmımdan bacağıma doğru yayılan bir sıcaklık hissettim. Kahretsin! Telaşlı bir iç çekişle başımı omzumun üzerinden geriye çevirdim. Karşılaştığım manzara, sakarlığımı Türkiye’de bırakmadığımı gösteren cinstendi. Çantamla dağları devirmiştim. Birinin kahvesini iç ettiğim yetmiyormuş gibi, yanındaki kitaplarını, telefonunu, hatta iş olduğunu düşündüğüm kâğıtlarını, kısacası yeri göğü kahveye bulamıştım. Yerin yarılıp beni içine almasını umdum ama bu kadar ucuz kurtulamayacağımın da farkındaydım.
O kadar da şanslı değildim.
Devrilen bardağı elime aldım. ‘Çaça’ Tüm kılcal damarlarım, yanaklarıma toplanmış gibi yanarken, utana sıkıla, Çaça isimli kişiyi bulmaya çalıştım. Çalışanlar haricinde şaşıran, şoka giren, hatta kızan hiç kimseyi göremedim. Bu bir şans mıydı? Belki…
Etrafı kurulamak için peçete aradım. Bulamadım. Çantamdaki ıslak mendillerden birkaçını tezgâhın üzerine yaydım. Yaptığım hatayı nasıl telafi edeceğimi düşünürken ‘Mİ’ yazan karton bardak, mahvolmuş eşyaların yanına kondu. Aklıma gelen fikirle, çantamın içinden rastgele bir post-it çektim. Mor! Bu benim en sevdiğim renkti ve karşıma çok nadir çıkardı. Çünkü bana göre mor, asaletin rengiydi, aynı zamanda da tutkunun. Şu anki utancım düşünülürse, morun artık başka bir anlamı daha vardı.
“SCUSA!” *Affedersin!
Hızlıca post-itin üzerine ‘özür dilerim’ yazdıktan sonra maskot Mi Atze’nin üzgün ve utanmış karikatürünü karaladım. Bir yandan da gelen giden var mı diye etrafa bakıyordum. Eşyaların sahibi hala ortada gözükmüyordu. Tuvalete falan mı gitmişti? Özel eşyalarını bırakarak? Belki de o kadar özel değildi. Yani sahibi bile umursamadan sağa sola gidebildiğine göre…
Saçmalama Mi!
Sadece ilk gününde kavgadan sıyrılabilecek kadar şanslısın. Bu!
Karalama yaptığım mor Post-it’i, bana hazırlanan kahvenin üzerine yapıştırdım ve eşyalara biraz daha, dikkatli bir şekilde yaklaştırdım. Kahve içemediğime mi, birinin işini berbat ettiğime mi, popomdan aşağı hissettiğim sıcaklığın şuan inanılmaz bir serinliğe dönüşmesine mi yoksa ortak bir zevkimiz olan Türk’ü bulamadan bu kafeden ayrılacağıma mı yanmalıydım karar veremiyordum.
Resmen Venedik keşfim başlamadan bitmişti. En azından bugünlük…
*
Damarlarınızdaki kana değil, ruhunuzdaki heyecana güveneceksiniz. Tarih sayfalarındaki her büyük ve üstün hareket, heyecanın bir zaferidir.
Zihnimde yankılanan, kimden duyduğumu bile hatırlamadığım söz yüzünden, kim bilir ne zamandan kalma antika bir halının üzerinde çakılıp kalmıştım. Buram buram tarih kokan atmosferine yerleştirilmiş pembe bahar dallı otel lobisi, beni içine çektiği kadar kapı dışarı da ediyordu.
Yaşanmışlıkların aşığı bir insan için, her detay ayrı bir maceraydı. Taş duvarların yıpranmışlığına rağmen dik duruşu, üzerindeki avizelerin loşluğu sayesinde ortamın hem aydınlığın hem de gizemli bir karanlığın esiri oluşu, kırmızı halı ile kaplı merdivenlerin en ufak bir potluğa izin vermeyişi, oymalı kemerlerin esiri olan koridorlarda asılı olan tarihi şahısların portreleri, gösterişli tavanın bir bölümüne yerleşen şeffaflık ve antika eşyaların o kendine has kokusu…
Nefes almayı bile unutturacak kadar büyüleyiciydi ama sanki bir adım daha atarsam, verdiği söze ihanet eden biri gibi hissetmemi engellemiyordu. Aldığım yeni kararların, sendeye uğradığı ilk an, kürkçü dükkânına dönmüştüm. Aklımın tilki gibi çalışması, ancak yenilgiyi benimseyenlerin verdiği bir refleks olabilirdi. Fakat bu ben değildim. Acılarımın da beni buna yöneltmesine izin vermeyecektim. Gördüğüm manzara, ne kadar şiirsel olursa olsun, dinleyeceğim zamanı ben belirleyecektim ve ben…
Şehri okumak için yola çıkmıştım, oteli dinlemeyi gecelere bırakabilirdim.
Ahşap oyma detaylarına sahip geniş resepsiyonun ardında duran, siyah üniformalı dört görevlinin bakışları eşliğinde otelden çıktım. Rahatlamış bir nefes ciğerlerime doldu. Aramıza denizin girdiği tarihi yapı, sabahkine kıyasla, gözüme daha heybetli göründü. Bunun nedeni odama kıyasla alçakta olmam olabilirdi. Belki de beni meşgul eden prangalarımdan kurtulmam, görüşümdeki perde kaldırmıştı. Emin değildim. Fakat şu anda bildiğim ve istediğim tek şey, yeni hayatımın ilk günaydınını bana bahşeden yapının neresi olduğuydu. Sonuçta bu tarihi gezmeye bir yerden başlamam gerekiyordu değil mi?
Sırt çantamın içindeki haritaya bakma gereği duymadım. İlk güzergahımın paralelindeki deniz yolunu takip etmeye başladım. Güneş, kolunu omzuma attı ve bana yoldaş oldu. İliklerime kadar ısındığımı hissediyordum. Başımı gökyüzüne kaldırıp minnetle baktım. Yazı ve ona ait olan her şeyi tüm kalbimle seviyordum. Güneşle olan bu eşsiz randevunun tadını çıkararak yürüdüm.
Sen boş ver onları uç gönlünce,
Onların hiç kanatları olmadı ki…
Sen boş ver onları uç kendin gibi kelebek gibi,
Onların ruhu böyle rengarenk değil saf ve tertemiz…
Kulağımda çalan melodiye mırıldanarak eşlik ediyor, bir yandan da etraftaki hareketliliği gözlemliyordum. Bisikletiyle yanımdan geçen arkadaşlıkları, bir bankta koyu bir sohbete tutuşmuş eski âşıkları, koşuya çıkmış bir adamın köpeğini gezdiren bir kadına attığı çapkın bakışı…
Yüzüme asmayı tercih etmediğim gülümsemeyi gözlerimde taşıyordum. Belli ki içimde bir yerlerde, kırılmamış bir köşede hala saklanan bir umut vardı ve onun keyfi ruhuma kadar ulaşıyordu.
Köşeyi dönmemle, bariyerlere toslamam bir oldu. Kulaklığımı çıkarırken geriledim. Kilise olduğunu anladığım yapının ana giriş kısmı, inşaat alanı işaretleriyle kapatılmıştı. Gözlerimi çevrede dolaştırdım. Tadilatta olan tarihi bir yapının ziyarete kapatıldığını daha önce görmemiştim. En azından kendi ülkemde…
O kadar büyüktü ki ‘Mutlaka farklı bir girişi olmalı’ diye düşünerek bariyerlerin yanından yürümeye başladım. Görünürde hiçbir görevli yoktu. Şans, benden yana olmaya devam mı ediyordu? İnsanların bu alana yönelmiyor olması, düşüncelerime ters düşüyordu. Fakat ruhumdaki heyecan, beni arsızca yeni bir maceraya doğru iteliyordu. Biraz adrenalinden kimseye zarar gelmezdi. Hem en kötü ne olabilirdi ki?
Yakalanma riski yüksek, başarı şansı çok zayıf. Öyleyse neden bekliyordum ki?
Arka planda konuşan Gimli’nin repliğiyle, içeri girmenin yolunu arayan beynim tüm hızıyla çalışıyordu. Neredeyse kilisenin üç cephesini de adım adım fethetmiştim ama hiçbir giriş yolu bulamamıştım. Sanki kiliseye giren dışarı çıkamıyor, dışarı çıkan tekrar içeri giremiyordu.
Yol kapatıldı. Yol ölüler tarafından kapatıldı.
Kısır döngü içerisinde replikten repliğe koşan düşüncelerim, tam ümidini kesmek üzereyken, kiliseden çıkan birini gördüm. İçgüdüsel olarak olduğum yere pustum. İşçi görünümlü iri yarı bir adam, bariyerleri geçip ters istikametteki bir yere doğru yürümeye başladı. Etrafı kolaçan ettim. Başka gelen olmadığına emin olduktan sonra seri adımlarla adamın çıktığı yere yürüdüm. Burası ne tam anlamıyla bir kapıydı ne de bir engel. İki bariyer arasında kalan ufak alan, giriş çıkışını sağlayan bir yol görevindeydi. Ne saçma…
Son kez çevremi kontrol ettikten sonra daha fazla oyalanmadan boşluktan geçtim. İyi ki beş kilo fazlamı düğün için vermiştim. Yoksa kesinlikle buraya sıkışır kalırdım. Yakalandığım yetmiyormuş gibi cümle Venedik âlemine de rezil olmam yanıma kar kalırdı. Sahi o adam bu boşluktan nasıl elini kolunu rahatça sallayarak geçmişti?
“Come puoi fare un errore del genere?!” *Nasıl böyle bir hata yaparsın?!
Aralık kalan kapıdan sızan ses, son derece erkeksi, boğuk ve küçümseyiciydi. İnsanı ilgi göstermek zorunda bırakan türdendi. Karşısındaki ses ise ne hata yapıldıysa onun yarattığı sıkıntıyla doluydu. İki farklı sesin, hararetli bir konuşmanın ortasında olduğunu hissediyordum. Kulaklarıma birkaç nefeslik bir sessizlik yerleşti. Bilinçaltımın davetsiz ve cılız sesi, buradan gitmemi söylüyordu. Fakat merakıma yenik düşmeye meyilli tarafım çoktan kapıya doğru yönelmişti. Neredeyse bir hırsız edasıyla, çıt bile çıkarmadan aralık olan kapıdan başımı uzattım.
İnşaat iskeleleriyle dolu geniş alanın ortasında birinde beyaz diğerinde sarı baret bulunan iki adam vardı. Yüzü bana dönük adamın görüntüsü, boğuk sesiyle uyum içerisindeydi. Baretin altından gözüken saçları kızılın bir tonu olmalıydı ve kesinlikle asi bir uzunluktaydı. Dozunda bir kirli sakalı vardı. Sanki sadece birkaç gündür tıraş olmakla uğraşmamış gibi görünüyordu. Uzun sayılacak bir boya ve geniş omuzlara sahipti. Fazla iri yarı sayılmazdı. Fakat kesinlikle fit bir görünümdeydi. Vücuduna mükemmel bir şekilde oturan haki kotu, bisiklet sporuyla yakından ilgilendiğini gösteriyordu ve geri kalan kıyafetleri ile aykırı bir uyum içerisindeydi. Türler ürpertici duruşta olsa da vücudunda sanki bir tür rahatlık da var gibiydi. Sadece kendinden emin görünmüyordu. Kontrolünde onda olduğunu vurguluyordu ve bu çok iddialıydı.
“Chi è questo?!” *Bu kim?
Orada olduğunu bile fark etmediğim bir işçinin yönelttiği soru, herkesin ilgisini üzerime çekti. Ardından bir suskunluk oldu. Beyaz baretli kızıl, gözlerindeki yoğun ve baskın öfkesini benden esirgememişti. “Come sei entrato?!” İçeri nasıl girdiğimi sordu. Nutkum tutulmuş bir şekilde kalakaldım. İşkence altındaki bilinçaltım dizlerinin üzerinde yalvarıyordu. Açıklama yapmam gerektiğinin farkındaydım. Ağzımı da aralıyordum ama olayın şokundan en ufak bir sesin dahi çıktığını duyamıyordum. Bu kadar kolay yakalanmış olamazdım. Sabırsız Kızıl, bıkkın bir nefes aldıktan sonra önündeki işçiye döndü.
“Butta fuori quella ragazza!”
Şu kız mı? Bir paçavra gibi dışarı atılmamı emreden Kızıl’la silkelendim ve kendime geldim. Hem suçlu hem güçlü halimle, bana doğru gelen işçinin, üzerine doğru yürüdüm. İtalyanca kimsenin beni dışarı atamayacağını, burasının özgür bir ülke olduğunu, istediğim zaman istediğim yere girebileceğimi sıralıyordum ki adam yolumu kesti ve kolumdan tuttuğu gibi beni dışarı attı. Bu da yetmezmiş gibi, onca insanın gözü önünde bir daha bu olayın tekrarlanmaması gerektiği konusunda beni keskin bir dille uyardı. Bu bir meydan okuma mıydı yoksa bir tehdit mi emin olamadım. Kabaran Türklüğüme sakin olmasını fısıldarken adamın dudaklarından ‘Polis’ kelimesi döküldü. İşte o an, bu tatsız konuşmanın daha fazla uzamaması gerektiğini fark ettim. Polisle haşır neşir olmam, kimliğimi açık etmem anlamına geliyordu. Bu da bizimkilere lokasyon göndermekten farksızdı. Bunun olmasına izin veremezdim. Sanırım burada olduğum süre boyunca, maceracı ruhumu biraz dizginlesem yeni hayatımın hayrına olacaktı.
Ah ben gizlenmek zorunda olmayacaktım ki…
*
Kilise skandalıyla üzerime yüklenen gerginlik, yürüdükçe atamadığım bir gerilim hattına dönmüştü. Parmaklarım bu akıma kapılmış gibi karıncalanıyordu. Ellerimi yumruk yaparak bunu yok etmeye çalışsam da pek işe yaradığı söylenemezdi. Hayali kıvılcımlar saçtığımı hissediyordum ve belli ki bana yaklaşan herkesi çarpacak bir etki yarattığımın farkında olan da sadece ben değildim. Yolumun üzerinden çekilen insanlar, Roma’yı değil de Venedik’i yakabileceğime ihtimal veriyormuş gibi bakıyorlardı. Öylesine tedirgin ve temkinli…
Marciana Milli Kütüphanesi
Yalnızlığımın kemirdiği sokaklar beni, asıl olmam gereken yere çıkarmıştı. Antik çağlardan bu yana kadar var olan, belki de en zengin ve en süslü binanın karşısına geçince ayaklarım görevini yerine getirmiş gibi durdu. Gözlerim bir anlığına hayranlıkla parladı. San Marco Meydanı’na yayılmış bir şekilde duran kütüphane, yakından çok daha ilgi çekiciydi. Tüm bina arkeolojik eserlerle kaplı bir sanat eserine benziyordu ve her bir detayı ayrı bir emek barındırıyordu.
Kısacası, Müze-Kütüphane diye anılmasının hakkını veriyordu.
Gözlerim önümde duran uzun cepheyi taradı. iki boyutlu bir duvardan ziyade, birbirinin üzerine katlanmış ayaklar, revaklar, sütunlar ve saçaklıklar ile üç boyutlu bir görünüm kazanmıştı. Derinlik duygusu, içine çeken cinstendi. Baş döndürücüydü. Çatıdaki korkuluklar, pagan tanrılarının heykelleri ve Antik Çağ'ın ölümsüzleştirilmiş kahramanlarıyla örtülmüştü ve bu görüntüsüyle dudak uçuklatacak bir heybete sahip olmuştu.
Kelimenin tam anlamıyla büyüleyiciydi.
Burnuma dolan kahve kokusu, ilgimi yavaşça zemin katta bulunan dükkânlara kaydırdı. Kütüphanenin giriş kısmı, bir sürü kafeteryaya ev sahipliği yapıyordu. Birçoğundan da kahve kokuları yükseliyordu. Gelip giderken yeni uğrak noktaları bulmak hoşuma gitmişti.
Sanki bu bina, benim için tasarlanmıştı. Bana aitti. Bir o kadar bendi.
Heyecan ve mutluluk, az önce hissettiğim tüm duyguları ıslah etmiş görünüyordu. Bir an önce kütüphaneye girme telaşıyla gösterişli kapıya doğru koşturdum. Ağzım kulaklarımda, kalbimse bedenimin her bir karışındaydı. İçerisinin güzelliğinin dışarıya kadar taştığını hissetmek, nefes kesiciydi.
Birkaç öğrenci kılıklı Venediklinin çıktığı kapıdan içeri adım attığım an, gerçek anlamda nefesim kesildi. Gözlerimi yuvalarında tutmak içinse ekstra çaba sarf etmem gerekti. Kesinlikle fotoğrafları buradaki güzelliği yansıtamıyordu. Geniş bir salonu andıran giriş mekânı, şaşanın ana teması olan altın yaldızlarla boyanmıştı. Tavanın her milimi dâhil olmak üzere tüm duvarlar yağlı boya tablolarla süslenmişti. Zaman yolculuğuyla geçmişe, çok eski yıllara gitmişim gibi hissediyordum. Usta ellerden çıktığına emin olduğum sanat eserlerinin her biri, farklı bir mitolojik olayı resmediyormuşçasına canlıydı. Capcanlı… Önlerindeki cam vitrinlerde sergilenen heykeller antik çağları yansıtıyordu. Belli ki o dönemlerden kalan eserlerdi ve etkisini gram kadar bile kaybetmemişlerdi.
Buradaki her ayrıntıyı incelemeye bir ay değil, bir ömür bile yetmezdi. Kusursuz duran detaylar, enfesti. Kendime verdiğim sözü, bu şaheseri adımlarken tekrarladım. Bir aylık kısa tatilim içerisinde, bu kütüphanedeki tüm eserlere ayrı zaman ayıracak, layıkıyla tanıyacaktım. Fakat benim için öncelikli olan İtalya’nın bu en eski halk müze – kütüphanesinin, kitaplar kısmını keşfetmekti. Dünyanın en önemli klasik metin koleksiyonlarının orijinallerini, el yazmalarını ve ilk basım kitapları incelemek, bu yolculuktaki en büyük tesellimdi ve bunun için sabırsızlanıyordum.
Kütüphanenin girişini bulmak için uzun, dikdörtgen salonun diğer ucundaki kapıdan çıktım. Holü andıran bölüm, en az giriş kadar büyük ve etkileyiciydi.
“Benvenuti alla Biblioteca Nazionale Marciana.” *Marciana Milli Kütüphanesine hoş geldiniz.
Sağlı sollu konumlandırılmış tarihi merdivenlerin arasına yerleştirilmiş ahşap bankodan bana seslenen kadına doğru yürüdüm. “Benvenuto, grazie.” *Hoşbuldum, teşekkür ederim. Kadın müze için mi yoksa kütüphane için mi geldiğimi sordu. O sırada gözüm bankonun arkasındaki duvara asılmış, el yazısı şeklinde duran bilgilendirme notuna takıldı. Kütüphane hafta içi 08.00 – 19.00 saatleri arasında, cumartesi 08.00-13.30 saatleri arasında çalışıyordu ve Pazar günleri ise kapalıydı. Kütüphane kısmının giriş ve çıkışları için üyelik yapılması zorunluydu. Bunların günlük, aylık ve yıllık olmak üzere üç farklı seçeneği olduğu ayrıca not düşülmüştü. İçeride uyulması gereken bir düzine kuraldan en çok dikkatimi çeken, tüm kitapların ilk baskı olduğu ve hiçbir şekilde kütüphaneden dışarı çıkarılmayacağıydı. Gerekli durumlarda kütüphane zimmetinde bir geceliğine ayırtabiliniyordu. Soru sormaya ihtiyaç bırakmayan nottan başımı kaldırıp yüzümü merakla inceleyen kadına baktım.
“Volevo iscrivermi alla biblioteca.” *Kütüphane için üyelik yaptırmak istiyordum.
Pazar günleri hariç bir ay boyunca her gün buraya uğrayacağımı hesaplayarak, kadın sormadan bir aylık üyelik olmasını da rica ettim. Memnuniyetle gülümserken, önüme iki sayfadan oluşan bir form uzattı. Yanında verdiği kalemi aldığım gibi üyelik formunu doldurmaya başladım. Tepemde dikiliyormuş gibi hissettiğim kadın az önce okuduğum bilgilendirmeleri, bir de sesli şekilde dillendirdi.
En alt kısma imzamı atarak formu geri uzattım. Kadın yazdıklarıma kısa bir göz attı. Sisteme geçirmek için süre istedi ve bu sırada koltuklarda dinlenebileceğimi söyledi. Bankonun üzerinde duran saati kontrol ettim. Kütüphanenin kapanmasına bir saatten az zaman kalmıştı. Umarım çok zaman almaz diye düşünmeden edemiyordum. Buraya kadar gelmişken en azından kütüphanenin ana bölümünü de görsem fena olmazdı.
Biraz olsun baskı yaratabilmek için olduğum yerde bekleyeceğimi söyledim. Holü incelemek adına kendi etrafımda döndüm. Az önce çıktığım kapının iki yanında büyük kilitleri olan kapılar bulunmaktaydı. Sanırım içerisi özel amaçlar için ayrılmış yerlerdi ya da bir depo. Kim bilebilir… Fuşya renkli koltuklar sol tarafa yerleştirilmişti. Sağ tarafta ise bir kapı ve önünde çeşitli heykeller bulunuyordu. Sanırım müzeye giriş buradan sağlanıyordu.
“Singora Atze!”
Deşifre olma ihtimaline karşı isim kısmını ‘Mi Atze’ olarak doldurmam işe yaramışa benziyordu. Hızlı bir dönüşün ardından gülümsedim. Üzerinde ismim yazılı olan üyelik kartını aldım. Üstünkörü incelerken başka bir kâğıdı gözüme doğru soktu. ‘Bu ne?’ dercesine bakarak elime aldım. Yanında rakamlar yazan boş bir listeyi andırıyordu.
“Devi scrivere in questo elenco i nomi dei libri che hai acquistato dallo scaffale durante il giorno. Consegnerai questo elenco insieme alla tua tessera associativa a fine giornata.” *Gün içerisinde raftan aldığınız kitapların isimlerini bu listeye yazmanız gerekiyor. Gün çıkışında üyelik kartınızla beraber bu listeyi de teslim edeceksiniz.
Yüzüne profesyonel bir gülümseme yerleştiren görevli, bir bant kaydından konuşuyormuş gibiydi. Kütüphanenin genel prosedürü olduğunu, kitapların başına gelebilecek en ufak bir sorunda muhatap kişileri belirlemenin bu şekilde kolaylaştığını da aksanlı konuşmasına ekledi. Haklı olabilirlerdi. Sonuçta tüm kitaplar ilk baskılarındaydı ve içeride kim bilir kaç yıllarında kalma şaheserler vardı. Anladığımı belli eden bir hareketle başımı salladım.
“Posso andare in biblioteca adesso?” *Artık kütüphaneye geçebilir miyim?
Tekrar hoş geldiğimi söyleyen kadın merdivenlerden çıkarak kitaplara ulaşabileceğimi anlatıyordu. Sözlerini henüz bitirmemişken merakımın kamçılandığı ayaklarım beni çoktan tarihi merdivene yönlendirmişti. İnen birkaç kişiye müsaade ettim. Bu sırada da sıva resimleriyle dolu yüksek duvarlardan gözlerimi ayıramıyordum. En üst noktalarını birleştiren dört kubbe ve her kubbenin ortasına yerleşmiş tablolar…
Basamakları tek tek tırmanırken, sanki bedenlenmiş bir ruhun yaşamının içinde yolculuk ettiğimi hissetmemek…
Kelimeler kifayetsizdi.
Merdivenlerin bitiminde karşıma çıkan ahşap oymalı kapı, normalden daha yüksekti. Gösterişine diyecek bir şeyim yoktu. İki yanındaki yapay olduğuna inanmakta zorluk çektiğim Japon Çiçeği ağaçları, beyaz – pembe çiçeklerle bezenmişti. Bir benzerini, otelde görmüştüm. Doğayı, bina içlerine kadar öyle muntazam sokmuşlardı ki sanırım bu Venedik tarihinin bir etkisiydi.
Görünmez bir külçe ayaklarıma bağlanmış gibi zar zor son basamakları da çıktıktan sonra olduğum yere mıhlandım. Kapının ardındaki manzarayı delicesine merak etsem de bir his, biraz ağırdan almam gerektiğini söylüyordu. Kalbime ise sakin olmasını… Sanki bu kapıdan geçtiğim an, eski hayatımdan eser kalmayacaktı ve ben, buna gerçekten hazır hissettiğimi düşünen ben, tedirginliğime engel olamıyordum. Sanki bir yanım değişimi merak ederken geride kalan eski Mi, buna direniyordu.
Önünde durduğum kapı, gıcırtı ile açıldı. İrkildim. İçeriden çıkanlarla göz göze geldiğim an bunu belli etmemeye çalıştım. Samimi bir tebessüm takındım. Onlarda bir benzeri ile beni selamladı. Arkalarında gördüğüm kütüphane, beni küçük dilimi yutma eşiğine getirdi. Az önce kıpırdamamak için ısrar eden ayaklarım, kendiliğinden hareket etti. Kapanmak üzere olan kapıya izin vermeyip geçebileceğim kadar araladım.
Eski kitapların kendine has kokusu, içeri girer girmez beni hayali bir bulut gibi sardı. Bunun dağılmasından korktuğum için hareketlerimi daha da ağırlaştırdım. Balkonumsu gibi duran alana geldiğimde ne diyeceğimi bilemiyordum. Ben bu kütüphanenin iki katlı olduğunu düşünürken, sonsuz kata sahipmiş gibi görünmesi afallatmıştı. Binanın genelinin aksine yüksek tavanı cam panellerle kaplıydı ve gün ışığını tüm çıplaklığıyla içeri sızdırıyordu. Bulunduğum ara kat, kitapların birçoğuna misafirlik ediyordu. Belli alanlardaki taş merdivenlerse, aşağıya, çalışma alanlarına indiriyordu. Gün sonunda da listemizdeki kitaplar, masaların arasındaki alçak raflara bırakılıyordu.
Burada çalışmak yorucu bir iş olmalıydı.
“Venti minuti prima della chiusura.” *Kapanmaya son yirmi dakika
Megafonlardan yükselen tatlı ve bir o kadar kısık anonstan sonra hızlı olmam gerektiğine karar verdim. En azından kitap rafları arasında gezerek aradığım türleri nerede bulabileceğimi görebilirdim. Sanırım bunca kitap arasından ilk olarak Venedik tarihini öğreneceğim bölüme bakmam yerinde olacaktı. Bu nedenle raflar arasında ‘Data’ *Tarih yazan kısmı aradım. Tavaf ettiğim katta, aradığım bölüm, en sona kalmıştı. ‘Keşke sağdan değil de soldan başlasaydım’ diye düşünürken tarih kitapları arasına gömüldüm. ‘Venedik’ yazanları belirledikten sonra isimlerini not almam gerektiğini hissettim. Sonuçta elimdeki kartı ve listeyi çıkarken teslim edecektim ve yarın bana yeni bir liste verilecekti.
Çantamın içine elimi daldırarak kalemi ve post-itlerimi aradım. Elime geçen Mor ve Kırmızı post-itler kafa karıştırıcıydı. Kitaplara olan tutkumdan dolayı moru anlardım da kırmızı? Hala neyin öfkesini taşıyordum ki?
Kapanmaya son on dakika kaldığını söyleyen anonsla sorgulamayı bıraktım ve hızlıca kitapların isimlerini mor kâğıda not almaya başladım. O an gözüme en kalın ve kılıfı en cafcaflı kitap takıldı. İstemsizce parmaklarım üzerinde gezindi. Bir his, beni göründüğünden daha ağır olan kitabı raftan almaya itti. Sanırım aralarındaki en eski kitap buydu. Yine de sanki bir saat önce matbaadan çıkmışçasına canlı görünüyordu.
Kitabın sayfalarını üstünkörü çevirdim. Marciana Kütüphanesinin sayfasına gelince durdum. Fotoğraflarının, buradaki hiçbir güzelliği yansıtamadığını fark ettim.
Bugün, tarihi bina geleneksel olarak 'Libreria sansoviniana' olarak anılmakta ve büyük ölçüde bir müze sayılmaktadır. 1904'ten beri, kütüphane ofisleri, okuma odaları ve koleksiyonun çoğu, Venedik Cumhuriyeti'nin eski darphanesi olan bitişikteki Zecca'da bulunmaktadır. Kütüphane artık resmi olarak Biblioteca nazionale Marciana olarak biliniyordur. Venedik hükümeti tarafından kurulan ve ayakta kalan ve işlemeye devam eden tek resmi kurumdur.
Göz attığım satırlardan sonra sayfaları karıştırmaya devam ettim. Karşıma çıkan kilise, üzeri örtülmüş öfkemi ortaya çıkardı. Artık kırmızı post-itin neden elime geldiğini biliyordum. Hiçbir zaman şaşmazdı. O zaman bunun hakkını vermeliydim. Post-iti elime aldım ve üzerine ‘Kendisi ne kadar efsunsa içindekiler bir o kadar zehir!’ yazdım ve altına Mi karakterimin kızgın yüzünü çizdim.
“Signora stiamo chiudendo.” *Hanımefendi kapatıyoruz.
Hazırlıksız yakalanmanın verdiği irkilmeyle sıçradım ve kitabı sesli sayılabilecek şekilde kapattım. Kalemim yere düştü ve bilinmez bir diyara doğru yuvarlandı. “Me ne vado proprio ora!” *Hemen çıkıyorum Titreyen ellerimin izin verdiği çabuklukla kitabı yerine koydum. İncelenmenin etkisiyle tenim yanmaya başladı. Beklettiğim için özür dileyerek yanından ayrıldım.
Merdivenlerden apar topar indim. Tam çıkışa yönelmiştim ki kartı bırakmam gerektiğini hatırladım. Az önce beni gören adamla tekrar karşılaşmamayı umarak geri döndüm. Üyelik kartı ve boş listemi bıraktığım sırada kırmızı post-itin kitabın içinde kaldığını anımsadım. Hay aksi! Daha ilk günden, kütüphanenin en önemli kuralını ihlal etmiştim.
“Signora, la biblioteca è chiusa.” *Hanımefendi kütüphane kapandı.
Merdivenlerin ilk basamağına henüz adım atmıştım ki görevli ardımdan bağırdı. Aklıma gelen ilk bahaneyle kalemimi unuttuğumu söyledim. Kadın dünyanın en saçma bahanesini duymuş gibi bakıyordu. İçeri girmemin mümkün olmadığını, görevli arkadaşların kalemimi bulduğu gibi kayıp eşya dolabına bırakacağını anlattı.
“Puoi prenderlo quando verrai domani.” *Yarın geldiğinizde alabilirsiniz.
Yarın çok geç olabilirdi ama sanırım beklemekten de başka çarem yoktu. Umarım o adam hangi kitap olduğunu görmemişti, dilerim notum benden önce kimse tarafından bulunmazdı. Yoksa Venediklilere, kural tanımazlık, değer bilmezlik yargılarıyla bir Türk’ü rezil etmiş olacaktım. Yani memleketime yüz karası ilan edilmem an meselesiydi.
Yorumlar
Yorum Gönder