Şehadet - Hürriyet için alıntısı

 ERTUĞRUL

Dışarıdaki gökyüzü, demlenmiş bir çay karası değil, daha çok yeni dökülmüş sıcak asfaltın o donuk, kurşuni rengindeydi. Şehrin üzerine çöken bu gri tavan, caddedeki su birikintilerini birer aynaya dönüştürüyor; hayatın telaşını soluk birer yansımaya hapsediyordu. İçerideki hava ise yoğun bir kavrulmuş çekirdek kokusu ve kahve makinesinden çıkan o mekanik tıslamalarla doluydu.


Benim için soğuk, sadece bir mevsim değil, bir zırhtı. Zihnimin içindeki o bitmek bilmeyen muharebe gürültüsünü bastıran, kanın akışını yavaşlatıp insanı en ilkel hayatta kalma güdüsüyle baş başa bırakan sadık bir dost… Ama bu dost, her gelişinde yanında o lanetli misafiri de getirirdi.


Sağ omzumdaki mermi sıyrığı, kış uykusuna yatmış bir vahşi hayvanın ininden gerinerek çıkması gibi, derimin altında sinsi bir sızıyla uyanmıştı. Avuçlarımın arasındaki porselen kupanın sıcaklığı, parmak uçlarımı hafifçe yakarken zihnim çoktan o isimsiz operasyonun yapıldığı, buz kütlelerinin yüzdüğü karanlık sulara dalmıştı. Sol elimle gayriihtiyari sağ omzumu sıvazladım. Kazağımın yünlü dokusu altında, o sertleşmiş, hissizleşmiş dokuyu parmaklarımla okudum. 


Oradaki deri, vücudumun geri kalanından farklı bir dil konuşuyordu; pürüzlüydü, duygudan yoksundu ama geçmişin hayaletlerine karşı en hassas radarımdı. Nemli kazağımın tenime temas eden o serin ürpertisi, sızıyı daha da katmerli kılıyordu.


Kahvemden ilk yudumu aldığımda, acı sıvı boğazımdan aşağı inerken omzumdaki zonklamayla garip bir senkron yakaladı. Bu acıyı seviyordum. Çünkü bu sızı, suyun altındaki o karanlıktan sadece bedenimin değil, ruhumun da bir parçasıyla, "ben" olarak çıktığımın tek somut kanıtıydı.


“Merhaba, Ertuğrul değil mi?”


Ses, bir su altı bombasının basıncı gibi çarptı kulaklarıma. Öyle berrak, öyle duruydu ki; beni zihnimdeki telsiz hışırtılarından ve barut kokusundan çekip bir anda bu steril kafe ortamına fırlattı. 


Başımı kaldırdığımda karşılaştığım ilk şey, derinliğiyle insanı yutan devasa gözlerdi. Kahve tonundaydılar ama kirpiklerinin yoğunluğu o rengi siyahın en koyu sınırına çekiyordu. Elimi dikkat çekmeye bir hızla omzumdan çektim.


Kız, benden beklediği o anlık onayı alamayınca, “Ertuğrulsun,” dedi kararlı bir tonla. Üzerindeki yağmur damlalarını saklayan kabanını ağır ağır çıkardı.


“Nereden biliyorsun?”


Kabanını, oturmayı düşünmediği yan sandalyeye titizlikle bırakırken “Anlamadım?” dedi ve yavaşça tam karşıma yerleşti. Göz teması bir saniye bile kopmadı.


“Adımın Ertuğrul olduğunu nereden çıkardın?”


Gözbebeklerinde o çok küçük, milisaniyelik tereddüdü yakaladım. Sıradan bir insanın kaçıracağı, ancak karanlıkta hedef seçmeye alışmış bir çift gözün ıskalamayacağı o mikro ifade...


“Duyduklarımdan ve gördüklerimden.”


Duydukları, muhtemelen annemin “oğlum da asker" temalı mahalle fısıltılarıydı. Ama asıl mesele gördükleriydi. “Neymiş o gördüklerin?” diyerek arkama yaslandım. Bedenimi kapatmak yerine, alanı daha iyi kontrol etmek için hafifçe kollarımı iki yana açtım.


“Kafedeki en izole, en tenha köşeyi seçmişsin,” dedi, parmaklarını sandalyenin üzerinde yerleştirirken. “Fakat bu, kalabalıktan kaçan bir içe dönüğün tercihi değil. Bu, alanı domine etmek isteyen birinin tercihi. Sırtını duvara vermişsin, kapı tam 45 derecelik açıyla görüş alanında. Masadaki her objeyi —kahve fincanını, peçeteliği— birer engel ya da savunma aracı gibi konumlandırmışsın. Bilinçaltın hala güvenli bölge oluşturmaya çalışıyor olmalı.”



Önümde duran sandalyeyi çekti ve oturdu. Bu analiz, bir sivilin bakış açısı olamazdı. İnsanlar genelde cam kenarındaki manzarayı veya karşılarındakini izlerdi; bense çıkış yollarını, kör noktaları ve potansiyel tehdit unsurlarını. Karşımdaki kadın, adeta bir röntgen cihazı gibi zihnimin katmanlarını soyuyordu.


“Bu benim adımı Ertuğrul mu yapar?” diye sordum, sesimdeki buz gibi ifadeyi koruyarak.


“Bu seni her an tetikte olmaya programlanmış bir asker yapar,” dedi, yüzünde hafif ama analizden emin bir tebessümle. “Seni Ertuğrul yapan ise... Bakışlarındaki o 'hiçbir yere ait değilmişsin' hissi ve sanırım şu dikenli, kimseyi yaklaştırmayan dilin.”


Gözlerimi hafifçe kısarak, masanın üzerindeki o görünmez ama aşılmaz sınırı korumaya çalıştım. Zihnimin bir köşesinde, annemin haftalardır süren o şefkat maskesi altındaki ısrarlı telkinleri yankılandı.


“Sadece bir kahve iç Ertuğrul, sadece bir kez konuş...” 


Karşımda oturan bu kadının, ruhun dehlizlerini tarayan bir psikolog olduğunu anlamam için bir operasyon brifingine ihtiyacım yoktu; analiz yeteneği bir silah gibi kuşanılmıştı. Yine de kartlarımı açık oynamaya niyetim yoktu. Stratejik bir sessizliğin, en iyi savunma olduğunu biliyordum.


“Çok fazla polisiye roman okuyorsun herhalde,” dedim, sesimdeki o soğuk, metalik tınıyı hiç yumuşatmadan. Sesim, bir bıçağın kınından sıyrılırken çıkardığı o tiz ve kararlı ses gibiydi. “Ya da sadece insanların açıklarını bulup, o boşluklardan sızarak tahmin yürütmekte profesyonelsin. Hangisi?”


Bakışlarımı, onun o derin ve dikkatli gözlerine diktim. Normal bir sivil, bu buz gibi bakış karşısında ya gözlerini kaçırır ya da huzursuzca kıpırdanırdı. Fakat o, sanki fırtınalı bir denizde demir atmış bir gemi gibi sakindi.


“İnsanların 'açık' dediği şeylere ben 'ipucu' diyorum,” dedi, ses tonunu benim aksime yumuşak ama otoriter bir dengede tutarak. “Ve hayır, polisiye romanları genelde kurgusal hatalarla doludur. Ben gerçeklerle ilgileniyorum. Senin gerçeğin ne?”


Yorumlar