Ana içeriğe atla
12'nin Gölgesi - 1. Bölüm
MİNE
Evren sizi dinlerdi. Sadece dilinizden dökülen kelimeleri değil, zihninizin en kuytu köşelerinde sakladığınız, belki kendinize bile itiraf etmekten çekindiğiniz düşünceleri bile… Sanki görünmeyen bir deftere yazar, zamanı geldiğinde sayfaları tek tek açardı ve ben, şu an… kendimi bildim bileli kurduğum o hayallerin en güzeline uyanmışım gibi hissediyordum. Öyle bir güzellikti ki bu ne okuduğum kitaplarda karşıma çıkmıştı ne de bir başkasının hikâyesinde dinlemiştim.
Kendimi, daha ilk sayfasından bağlanacağımı bildiğim bir kitabın başrolü gibi hissediyordum. Sayfalar benim için çevriliyor, satırlar benim için yazılıyor, mürekkep benim mutluluğum uğruna kâğıda akıyordu. Her şey olması gerektiği gibiydi… ya da ben öyle olduğuna inanmak istiyordum.
Ve en garibi, bu his karşılıksız değildi.
Kalbinin bir karşılığı var Mine…
Bu cümle zihnimde yankılandıkça, bedenim sanki dünyaya ait olmaktan çıkıyordu. Yerçekimi etkisini yitiriyor, ayaklarımın altındaki zemin silikleşiyordu. Göğsümde çarpan kalp, artık sadece bana ait değilmiş gibi atıyordu; sanki her atışı birine ulaşmaya, birine ait olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu. O ‘birinin’ adı zihnimde yankılandığında ise her şey daha da gerçek, daha da ürkütücü bir hâl alıyordu.
Tommy.
Onun bana olan duyguları… Düşündükçe aklımı kaybedecek gibi oluyordum. Çünkü bu, hayalini bile kurmaya korktuğum bir şeydi. Korktuğu şeyle sınanırmış ya insan…
Allah’ım, bu sınav hiç bitmesin.
Göğsüme bastırdığım bukete doğru başımı yavaşça eğdim. Sonsuzluk gülleri… Solmayan, zamanın dokunamadığı çiçekler.
“Çiçekleri sevdiğini söylemiştin. Ben de sana dilediğin kadar sarılabileceğin bir çiçek buketi hazırlattım. Hem bunlar solmaz da…”
“Bunlar… Sonsuzluk gülü.”
“Ee... Benim aşkımdan da bir parça esinlenmiş demek ki.”
Tıpkı şu an hissettiklerim kadar kalıcı olmalarını ister gibi çiçekleri göğsüme biraz daha sıkı bastırdım. Kokularını alamayacağımı bilerek, yine de derin bir nefes çektim içime.
Ve sonra…
Aldım.
Delirmiş olabilirdim. Mantığım bunun imkânsız olduğunu söylüyordu ama duyuyordum. O koku… Tommy’nin kokusu. Onun parfümü, sanki her bir yaprağın içine işlenmişti. Burnumda dolaşan o tanıdık his, kalbimin ritmini altüst ediyordu. Bunu yapmamam gerekiyordu. Alerjimi tetikleyebilirdi, nefesimi kesebilirdi. Beni öldürebilirdi ama o an, nefessiz kalmak bile bu histen vazgeçmekten daha katlanılabilir geliyordu.
Koku zihnime ulaştıkça anılar peş peşe canlanmaya başladı. Sanki biri zihnimin içinde eski bir film makarasını hızla çeviriyordu. İlk tanışmamız, ikinci karşılaşmamız, birlikte geçen anlarımız, bakışlarımız, kahkahalarımız, sessizliklerimiz, ses veremediklerimiz…
Ama en çok bazı anlarda takılı kalıyordu bu makara.
İlk öpücük.
Sonra ikincisi.
Ve üçüncüsü...
Hayallerimde defalarca canlandırdığım o kusursuz anla hiçbir ilgisi yoktu. Ne zamanlama mükemmeldi ne de hareketlerimiz, en azından benimkiler… Her şey biraz aceleci, biraz dağınık ve biraz da sakardı. Nefeslerimiz birbirine karışıyor, kalp atışlarımız sanki yarışıyordu. Ama o karmaşanın içinde öyle bir gerçeklik vardı ki…
Dudaklarımda bıraktığı o hafif acı, okuduğum tüm hikayelerden daha anlamlıydı.
Kitaplarda anlatıldığı gibi havai fişekler patlamadı belki. Gökyüzü aydınlanmadı, dünya durmadı. Ama içimde… içimde bambaşka bir şey oldu. Sanki çok eski, tozlanmış bir piyanonun başına biri oturmuş ve tüm tuşlara aynı anda basmıştı. Gürültülü, düzensiz ama bir o kadar da büyüleyici bir akor yankılandı içimde.
O anın ağırlığıyla ellerim titremeye başladı. Parmaklarımı sıkıp bu titremeyi durdurmaya çalıştım ama başaramadım. Tırnaklarım avuç içime batıyor, derimi acıtıyordu ama bu bile içimde yükselen o kontrolsüz dalgayı bastırmaya yetmiyordu. Çünkü bu sadece heyecan değildi. Bu, hayal bile etmeye hakkım olmadığını düşündüğüm bir gerçeğin beni bulmasıydı. Ve ben… bunun gerçekten yaşandığını hâlâ tam olarak kavrayamıyordum.
Sanki biri omuzlarımdan tutmuş, beni yıllardır baktığım ama asla dokunamadığım bir rüyanın içine itmişti. Geri çekilmek istesem de mümkün değildi. İçindeydim. Gerçeğin tam ortasında.
Ama bu kadarı fazlaydı.
Evren… evren her zaman cömert olmazdı. Fısıltılarınızı duyup onları gerçeğe dönüştürdüğü gibi, en savunmasız anınızı da sabırla beklerdi. Tam her şeyin yoluna girdiğine inandığınız o kırılgan noktada, sizi gerçekle yüzleştirmekten çekinmezdi. En tatlı rüyanın ortasında, tam “artık her şey yolunda” dediğiniz anda…
Sizi acımasızca uyandırırdı.
Ve ben… uyanmak üzere olduğumu iliklerime kadar hissediyordum.
Koç McCarty’nin soyunma odasına girişi bunu kanıtlar gibiydi. Kapı öyle bir hızla açılmıştı ki, çıkan ses sadece kulaklarımda değil, göğsümün içinde de yankılanmıştı. O tok ses, birkaç saniye önce odaya hâkim olan nefeslerimizi paramparça etmişti. İçeri dolan soğuk hava, mutluluğumuzu bir anda dağıtırken, sanki benim içimde yanan o görünmez, kırılgan ateşe de dokunmuştu.
Tommy’nin kollarının arasındaydım.
Bu gerçek, bir anlığına her şeyin önüne geçti. Kalbimin ritmi onun göğsüne çarpıyor, nefesim boynuna değiyor, varlığım onun varlığına karışıyordu. Birkaç dakika önce dünyadaki tek gerçek buydu. Ne geçmiş vardı ne gelecek. Sadece o an… sadece biz.
Ama o kapı açıldığında, o ‘biz’ parçalanmaya başladı.
Başımı yavaşça kaldırdım. Koçun gözleri… Direkt Tommy’deydi. O bakışta bağırış yoktu. Hakaret yoktu. Onlardan çok daha ağır bir şey vardı. Sessiz, bastırılmış ve tehlikeli bir öfke… Sanki içinde büyüyen bir fırtınayı zorla dizginliyordu. Çenesi kilitlenmiş, omuzları taş gibi sertleşmişti. Elleri yumruk yapılmıştı ve o bunu saklamaya bile çalışmıyordu. Ama ben o bakışın içinde… bir şey daha olduğunu fark etmiştim.
Hayal kırıklığı.
O an, içimde bir şey yerinden oynadı. Tommy’nin kolları hâlâ etrafımdaydı ama artık eskisi gibi hissettirmiyordu. Az önce beni koruyan, saran o sıcaklık yerini tedirgin edici bir farkındalığa bırakmıştı. Yanlış bir yerde, yanlış bir zamanda, olmaması gereken bir şeyin tam ortasında duruyormuşum gibi.
Nefesim sığlaştı. Ciğerlerime dolan hava yetersiz kalıyordu sanki; ne kadar derin nefes almaya çalışsam da içimdeki o daralmayı gideremiyordum. Kalbim hâlâ deli gibi atıyordu ama artık sebebi bambaşkaydı. Az önce içimi dolduran o sıcaklık yerini keskin, rahatsız edici bir gerginliğe bırakmıştı.
Yavaşça geri çekilmiştim. Bu hareketim küçük olmalıydı. Neredeyse fark edilmemeliydi. Dikkat çekmeden, o anın içinden usulca sıyrılmalıydım. Ama öyle olmamıştı. En ufak hareketim bile büyüdü, ağırlaştı, anlam kazandı. O an, dünyanın en büyük kopuşu gibi hissettirmişti. Sanki bir şey kırıldı. Sessizce, kimse duymadan… ama geri dönülmeyecek gibi hissettiren cinsten…
Tommy’nin parmakları bir anlığına kolumda kalmıştı.
O dokunuş…
Gitmeme izin vermeyen ama kalmamı da engellemeyen bir tereddüt gibiydi. Parmaklarının baskısı ne güçlüydü ne de tamamen silik. Sanki o da ne yapması gerektiğini bilmiyordu. “Dışarıda beni bekle. Birazdan seni bulacağım. Söz veriyorum.”
Sesi alçaktı. Kontrollüydü. Ama içindeki gerilim saklanamıyordu. Her kelimenin arasında sıkışmış bir acele, bir baskı vardı. Sanki bu cümleyi kurarken bile zamanla yarışıyordu.
Okyanus rengi gözlerine baktım. Her zamanki gibi inanmak istedim. Ona inanmak… belki de o an yapabileceğim tek şeydi. Çünkü başka bir ihtimali düşünmek, o an ayakta kalabilmemi imkânsız hale getirirdi. Başımı hafifçe sallamıştım. Bu bir onaydı ya da kendimi buna inandırma çabası.
Ama içimde yükselen his… bambaşkaydı.
Tarif edemediğim, adını koyamadığım bir ağırlık çökmüştü içime. Sanki az önce yaşadığım her şeyin üstüne ince, görünmez bir gölge düşmüş; ışığı tamamen söndürmese de eskisi gibi parlamasına izin vermiyordu.
Bu… bir vedanın başlangıcı gibi gelmişti.
Henüz kimse gitmemişti. Kimse “bitti” dememişti. Eller hâlâ hatırlanacak kadar sıcaktı, bakışlar hâlâ aklımın içinde canlıydı. Ama yine de içimde bir yer, çok derin bir yer, bunun uzun sürmeyeceğini fısıldıyordu.
Sebebini açıklayamıyordum.
Ortada söylenmiş tek bir kelime yoktu. Kopuşu ilan eden bir cümle kurulmamıştı. Her şey hâlâ mümkün görünüyordu dışarıdan bakıldığında. Belki de gerçekten hiçbir şey yoktu. Belki de bu, benim zihnimin bana oynadığı bir oyundu. Hüsnü kuruntularım, korkularımla birleşmiş ve bana olmayan bir sonu yaşatmaya başlamıştı.
Ama şunu çok iyi biliyordum; Bazı şeylerin kelimelere ihtiyacı yoktu.
İnsan büyüdükçe, söylenmeyenleri duymayı öğrenirdi. Sessizliklerin içindeki anlamı, bakışların arasına sıkışmış gerçekleri… Birinin size ne söylemediği, bazen ne söylediğinden daha fazla şey anlatırdı.
Ve ben…
Bu sessizliğin içinde yankılanan o kırılmayı duyabiliyordum. Bazı sonlar, daha başlamadan kendini hissettirirdi. Henüz ilk adımı atarken bile, yolun nereye çıkacağını bilirdiniz ya hani… İçinizde küçük bir ses, sizi uyarırdı. “Dikkat et,”derdi, “Bu hikâye sandığın gibi bitmeyecek.”
Ama insan o sesi dinlemezdi. Çünkü bazı hisler, sonucu bilseniz bile yaşamaya değerdi.
Evren…
Evren bazen sadece dilekleri gerçekleştirmezdi. Size tam da istediğiniz şeyi verir, onu gerçek kılar, dokunabileceğiniz kadar yakınlaştırırdı. Kalbinizi inandırır, umutlarınızı büyütürdü.
Sonra…
Dengeyi hatırlardı. Bazen bu denge acımasızdı. Çünkü siz daha yeni sahip olmuşken, o çoktan almaya karar vermiş olurdu. Siz daha “bu benim” demeye alışamadan, o sizden vazgeçmenizi beklerdi.
Ve bu sefer…
Alacağı şeyin tam ortasında durduğumu hissediyordum.
“Bu muhabirler Thomas için buradaysa… Neden şu an Rob’la konuşuyorlar?”
Ne zaman yürümeye başladım, soyunma odalarına giden o rutubetli, loş tünelden nasıl çıktım, kalabalığı hangi ara yarıp geçtim ve Tuana ile aramdaki o aşılmaz mesafeyi ne zaman kapattım; hiçbir fikrim yoktu. Ayaklarım, zihnimden bağımsız hareket etmiş gibiydi.
Tuana’nın dikkati, bir avcı titizliğiyle Rob’un üzerindeydi. Kollarını göğsünde sımsıkı bağlamış, omuzlarını bir kalkan gibi dikleştirmişti. Gözleri… o bakışları tanıyordum. Çevresindeki binlerce insanın uğultusu, patlayan flaşların kör edici beyazlığı ve muhabirlerin birbirini ezen mikrofonları onun için birer gürültü kirliliğinden ibaretti. Sanki stadyumun o ışıklı devasa silüeti silinmiş, geriye sadece baktığı o tek nokta kalmıştı. Birine bu kadar uzun süre bakmak normalde bir meydan okumaydı. Hatta bir kavga davetiydi ama onun bakışlarında başka bir şey vardı: Tedirgin bir merak, çözmeye çalıştığı bir bilmeceye karşı duyulan o ham huzursuzluk.
“Çünkü o da dikkat çeken isimler arasında.”
Zihnimdeki karmaşıklığı bir kenara iterek ana odaklanmaya çalışmıştım. Tuana’nın gözleri kısa bir anlığına benden yana kaydı. Söylediklerim zihninde bir yankı bulmuş ama hoşuna gitmemişti; kaşlarının ortasında o tanıdık, ince çizgi belirdi. Ama sonra… bakışları aşağı indi.
Kucağımdaki çiçeklere.
O an yüzündeki ifade değişti. Kaşları bu sefer daha belirgin bir şekilde çatıldı. Dudakları hafifçe aralandı ama söyleyeceklerini tartar gibi bir saniye duraksadı. Gözlerinde, tanıdığım o hafif rahatsızlık parladı.
“Onlar gerçek mi?” diye sordu.
Sesi alçak ama gürültüye rağmen anlayabileceğim kadar netti. İçinde saklanamayan bir huzursuzluk taşıyordu. Çiçeklerden, özellikle canlı olanlardan, ne kadar hoşlanmadığını biliyordum. Hatta hoşlanmamak hafif kalırdı… neredeyse kaçınırdı. Onlara dokunmaz, kokularından uzak durur, bulunduğu ortamda bile olmasına izin vermezdi. Şimdi ise bana, sanki elimde tehlikeli bir şey tutuyormuşum gibi bakıyordu.
Refleks olarak çiçekleri biraz daha sıkı tuttum. Parmaklarım sapların etrafında gerildi. Yaprakların hafif hışırtısı kulağıma ulaştı. Bir anlığına bakışlarım da onlara kaydı. Kendi olmasa da renkleri canlıydı. Fazla canlı. Gerçek olamayacak kadar kusursuz.
“Evet…” dedim tereddütle, sesim düşündüğümden daha kısık çıktı. “Benim için gerçekler.”
Bu kelimeyi söylerken içimde tuhaf bir şey kıpırdadı. Gerçek. Tıpkı Tommy gibi…
Tuana bir adım geri çekildi, aramızdaki o görünmez ama keskin sınırı tekrar çizdi. Gözlerini çiçeklerden ayırmadan, buz gibi bir sesle fısıldadı.
“İyi… Öyleyse onları benden uzak tut.”
Bakışlarını sert bir şekilde üzerimden çekti. Saçları, omuzlarındaki gerginlik, etrafa yaydığı o hırçın enerji ve kontrol etmeye çalıştığı öfkesi… Havada asılı kalan o ağır elektrik, bana sormaktan başka çare bırakmıyordu.
“Bilmediğim neler oluyor?”
Bana bakma zahmetine bile katlanmadı. Çenesi kasılmış, gözleri Ron’a tekrar odaklanmıştı. “Hiç,” dedi buz gibi bir sesle. Tek bir kelime, koca bir duvar. Ama bu duvarın arkasında fırtınalar koptuğunu görebiliyordum ve bu cevap beni tatmin etmekten çok uzaktı.
“'Hiç' için çok renkli bir saç,” dedim, bakışlarımı onun gökkuşağını andıran, her teli farklı bir isyanı temsil eden saçlarına dikerek.
Söylediğimle birlikte bir an için donakaldığını hissettim. Omuzları hafifçe çöktü, hırçınlığı yerini bir anlık boşluğa bıraktı. Durumu zorlamaya devam ederek “Kafanı bu derece karıştıran, seni bu renklerin arkasına saklanmaya iten şey ne?” diye sordum.
Bakışları nihayet bana döndü; gözlerinde hem bir savunma mekanizması hem de yakalanmış olmanın verdiği o huzursuz parıltı vardı. Ben ise cevabı onun gözlerinde aramak yerine, birkaç metre ötemizde, flaşların ve mikrofonların ablukası altındaki Rob’a çevirdim bakışlarımı.
“Rob’la mı alakalı?”
“Ne alakası var!” diye çıkıştı aniden. Sesi o kadar yüksek ve keskin çıkmıştı ki, etraftaki uğultu bir anlığına bıçak gibi kesildi. Hatta mikrofonlara konuşan Rob bile, sanki adının geçtiğini hissetmiş gibi bakışlarını kısa bir an için bizim olduğumuz tarafa çevrildi.
Tuana, durumu toparlamak istercesine sesini alçalttı ama öfkesi hala yerindeydi. “O kim ki onunla ilgili kafam karışsın?” derken bile göz ucuyla Rob’u süzmekten kendini alamıyordu. Eğer sezgilerim beni yanıltmıyorsa —ki bu konuda nadiren yanılırdım— bu düğümün ucu mutlaka Rob’a çıkıyordu.
“Sadece…” diye başladı, kelimeler dudaklarının ucuna kadar gelip orada asılı kaldı. Bir şeyler söyleyecek, belki de içindeki o ağır yükü paylaşacak gibi oldu ama sanki görünmez bir el onu geri çekti. Pes edercesine derin, sarsıcı bir nefes verdi.
“Sonra konuşuruz,” dedi, sesi artık daha bitkin çıkıyordu. “Burası… derin konular için fazla gürültülü ve bir o kadar da kalabalık.”
Yüzümde hafif, zafer kazanmış ama bir o kadar da endişeli bir gülümseme belirdi. “Yani bir şey olduğunu kabul ediyorsun.”
Başını, bu gerçeği daha fazla saklayamayacağını anlamışçasına yavaşça onaylar anlamda salladı. “Peki, gerçekten Rob’la mı ilgili?” diye üsteledim.
Duraksadı. Sanki zihninde bir terazi kurmuş, söyleyip söylememenin ağırlığını tartıyordu. Sonunda omuzlarını düşürerek teslim oldu. “Belki, sadece ufak bir yeri…” dedi fısıltıyla. İşte bu, duymayı beklediğim en son şeydi.
Zihnimde son birkaç günün dökümünü yaptım. Buraya geleli çok olmamıştı ve benim bildiğim kadarıyla Tuana, zamanının büyük çoğunluğunu otel odasına kapanıp uyuyarak, bir nevi dünyadan kaçarak geçirmişti. Hoş, ilk gün bensiz dışarı çıkmıştı ama… Hangi ara, hangi gizli boşlukta Rob’la yolları kesişmişti? Rob gibi birini kafasına takacak, saçlarının rengini değiştirecek kadar onu sarsan o olay ne zaman yaşanmıştı?
Sorular zihnimde birer birer patlarken, Tuana çoktan kendi dünyasına geri dönmüş, bakışlarını tekrar o ulaşılmaz noktaya dikmişti. Tam o sırada, flaşların son kez patladığı noktadan bir hareketlenme oldu. Rob, muhabirlere profesyonel bir gülümsemeyle teşekkür edip mikrofon kalabalığından sıyrıldı. Bize doğru attığı her adımda üzerindeki o devasa korumalıklar ve terden ıslanmış formasıyla, sahanın güçlü isimlerden biri olduğunu kanıtlarcasına yürüyordu.
Tuana, Rob’un yaklaştığını fark ettiği o salise içinde, üzerindeki tüm o öfke ve huzursuzluk tortusundan sıyrıldı. Sanki bir şalter indirilmiş gibi, saniyeler önce titreyen o sesin sahibi o değilmişçesine; her zamanki havalı, mesafeli ve hiçbir şeyden etkilenmeyen o tepkisiz haline büründü. Kollarını göğsünde daha sıkı bağladı, çenesini hafifçe yukarı kaldırdı. O anki yüz ifadesi, okunması imkânsız bir karadelik gibiydi.
Rob, aramızdaki mesafeyi kapatıp tam önümüzde durduğunda, üzerinde galibiyetin getirdiği o küstah ama inkâr edilemez derecede çekici parıltı vardı. Sanki tüm stadyum onun için inşa edilmiş gibi bir özgüvenle dikiliyordu karşımızda. Kaskını kolunun altına sıkıştırmış, alnındaki terden sırılsıklam olmuş kırmızı bandanasını tek bir profesyonel hamlede çekip çıkarmıştı. Parmaklarını nemli, birbirine karışmış saçlarının arasından geçirip onları geriye iterken gözlerini ikimizin üzerinde ağır ağır gezdirdi. O kendine güvenen, her kelimesi alaycılıkla yıkanmış ses tonuyla, “Eee?” diye sordu.
“Bu muazzam galibiyetten sonra beni kutlamaya ilk hanginiz başlamak ister? Sıraya girmenize gerek yok, ikinize de vaktim var.”
Bakışları, sanki bir hedefi işaretler gibi Tuana’nın üzerinde çakılı kaldı. Onun o tepkisiz maskesinin altındaki çatlağı arıyor, az önceki o yüksek sesli çıkışının yankılarını gözbebeklerinde yakalamaya çalışıyordu.
Tuana, Rob’un ondan bir takdir cümlesi beklediğini anladığı o saniyede, ses tellerini buzdan birer tele dönüştürdü. “Kutlama mı?” dedi. Sesi o kadar ruhsuz, o kadar mesafeliydi ki Rob’un yüzündeki o zafer sarhoşu parıltı bir anlığına sendeledi, sanki görünmez bir duvara çarpmış gibi duruldu.
“Sadece topun peşinden koşup birilerine çarptın diye madalya töreni düzenlememizi beklemiyorsundur herhalde? Eğer iltifata bu kadar açsan, az önce mikrofon uzatan o muhabirlere geri dönebilirsin. Onlar senin abartılı kahramanlık hikâyelerini manşet yapmaya bayılıyor; ama benim vaktim, senin devasa egonu beslemek için biraz fazla değerli.”
Rob, bu sert çıkış karşısında geri adım atmak yerine, bembeyaz dişlerini sergileyen o geniş, kışkırtıcı gülümsemesini daha da yaydı. “Sanırım burada aç olan biri varsa o da sensin, ne dersin Gökkuşağı?”
Tuana, sert çıkışının açlığına bağlanması ve peşine yapılan bayat yakıştırmaya cevap vermek yerine sabır dilercesine gözlerini devirdi. Rob ise hiç istifini bozmadan, elindeki bandanayı kaskının içine gelişigüzel bıraktı ve ses tonunu biraz daha alçaltıp o cüretkâr teklifini fırlattı.
“Bu gece benimle eve gelip annemin yaptığı yemeği yemelisin.”
Tuana’nın gardı bir anlığına düştü, kaşları hafifçe çatıldı. Merakına yenik düşüp boş bulunarak “Ne yemeği yaptı ki?” diye sordu.
Rob, tam olarak bu soruyu bekliyormuş gibi gözlerini parlattı. Avını köşeye sıkıştırmış bir avcı edasıyla, “Yıllar önce beni,” dedi.
Doğru mu duymuştum? İngilizcem beni yanıltmış olamazdı değil mi? O an sanki stadyumun tüm oksijeni çekilmiş gibi hissettim. Gözlerim fal taşı gibi açılırken, boğazımda düğümlenen o kahkahayı zapt etmeye çalıştım. Bu cüretkâr, neredeyse küstahça teklif başka birine yapılsa muhtemelen sahanın ortasında bir tokat patlardı. Ancak Tuana, şaşkınlığını saniyeler içinde yuttu ve yüzüne o dondurucu, yapmacık gülümsemesini yerleştirdi. Hiç duraksamadan “Üzgünüm Rob,” dedi.
“Ben veganım. Hayvansal gıda tüketmiyorum.”
İşte o an tuttuğum nefes bir patlama gibi dışarı çıktı. Kahkaham, ikisinin arasındaki o gergin ama elektrikli havayı delip geçti. Rob, beklemediği bu "ters köşe" cevap karşısında bozulup öfkelenmek yerine, benim kahkahalarıma o içten, gür sesiyle eşlik etmeye başladı.
“Bayılıyorum bu kıza,” dedi başını iki yana sallarken. Gözlerinde, Tuana’nın bu sert ama zeki duvarına karşı duyduğu o garip hayranlık açıkça okunuyordu. Galibiyetten daha tatlı bir şey bulmuş gibi bakıyordu ona.
“Tommy! Adamım! Sanırım ben Anna’mı buldum. Gerçi yaptığı esprilere bakılırsa Olaf da olabilir!”
Rob’un arkamdaki bir yere, o her zamanki patavatsız neşesiyle seslendiğini duyduğum an, dünya bir anlığına ekseni etrafında yavaşladı. Olduğum yerde döndüm. Gözlüğümü yanıma almadığım için kendime sessiz bir küfür savururken, görüşümü netleştirmek adına gözlerimi hafifçe kıstım. Tommy’yi binlerce kişinin arasından, sadece silüetinden bile tanıyabilirdim; ama şu an karşımdan gelen o figürü bu halde görmeye hiç hazır değildim.
Tommy, omuzlarında görünmez ama devasa bir yıkıntıyı taşıyormuş gibi ağır, hantal adımlarla bize doğru ilerliyordu. Yanından geçenlerin hayranlık dolu tebriklerine, sırtına vuran ellere o bildiğim nezaketiyle, hafif ve eğreti tebessümlerle karşılık veriyordu. Ama o gülüşlerin hiçbirinin kalbine ulaşmadığını, maskesinin altındaki yorgunluğu görecek kadar iyi tanıyordum onu. Belli ki soyunma odasındaki o konuşma, sandığımdan çok daha hararetli, çok daha yıkıcı geçmişti. Tommy’nin bir parçası hala o loş odada, koçun hakaretleri ve baskısı altında ezilmeye devam ediyordu.
Yaklaştıkça, yüzündeki her bir hat belirginleşmeye başladı. Az önce sahada devleşen, strateji dehası o mağrur oyun kurucudan eser kalmamıştı. Karşımda duran, sadece sığınacak güvenli bir liman arayan, ruhu hırpalanmış bir çocuktu.
Bir anda bakışları beni buldu. Etraftaki spot ışıklarının yarattığı o kaotik karanlık, görüşümü zorlaştırsa da gözlerindeki o kırılgan maviliği seçebiliyordum. O mavilikler şu an kutlama değil, adeta sessizce feryat ediyordu.
“Beni buradan çıkar... Bunu sadece sen yapabilirsin.”
Yürüdü, yürüdü... Bana yaklaştıkça, sanki son bir gayretle hayata tutunur gibi adımları hızlandı. Aramızdaki mesafe kapandıkça stadyumun gürültüsü uğultulu bir sessizliğe dönüştü.
Ve hiçbir şey söylemeden, ellerimde tuttuğum o sonsuzluk güllerini ya da dünyayı zerre kadar önemsemeden bir anda beni kollarının arasına aldı. Öyle şiddetli, öyle muhtaç bir sarılıştı ki bu; ilk anda göğüs kafesimin sıkıştığını, nefesimin boğazımda düğümlendiğini hissettim. Başını kazağımın ve formanın üzerinden boynumun çukuruna gömse bile, ben onun sıcaklığını ve düzensiz soluklarını tenimde hissediyormuşum gibi ürpermiştim. O dev adam, kollarımın arasında küçülmüş gibiydi. Sarsılıyordu. Sanki beni değil de hayata tutunabileceği tek dalı tutuyordu.
Parmaklarım kendiliğinden sırtındaki formanın sert dokusuna kenetlendi. Çiçekler aramızda eziliyordu ama umurumda değildi. Şu an sadece onun bu darmadağın halini toparlamasına, omuzlarındaki o ağır yükü bir anlığına da olsa benimle paylaşmasına ihtiyacı vardı.
“Üşümüşsün.”
Sesi, kalabalığın uğultusunu delip geçen ılık bir rüzgâr gibi kulağıma doldu. Gülümsemekten kendimi alıkoyamadım. “Yanımda yoktun,” dedim benzer bir fısıltıyla. Bu kısa cümleyle, onun yokluğunda geçen her dakikanın üzerimde bıraktığı o ıssızlığı itiraf etmiştim. Kulağımın dibinde hafif, erkeksi bir kıkırtı yankılandı. Bu ses, az önce ruhu hırpalanmış o çocuktan gelen ilk yaşam belirtisiydi. Ellerimi sırtında şefkatle dolaştırırken “İyi misin?” diye sordum. Başını hafifçe kıpırdattı ama bu hareket bir onay mıydı yoksa sadece içinde bulunduğu durumu geçiştirme çabası mı, emin olamıyordum.
“Şu an…” dedi duraksayarak, nefesi boynumu ısıtırken. “Şu an çok iyiyim.”
Ancak bu huzur anı, aniden patlayan birkaç flaşın kör edici beyazlığıyla bıçak gibi kesildi. Magazin dünyasının o acımasız ışıkları, sığındığımız bu küçük kaleyi yerle bir etmişti. Tommy, flaşları fark ettiği o salise içinde üzerindeki o savunmasız, hırpalanmış halden sıyrıldı. Sanki bir şalter indirilmiş gibi, saniyeler içinde o bildiğimiz, yenilmez profesyonel maskesini yüzüne takındı.
Geri çekildiğinde aramızdaki o sıcaklık hızla dağıldı. Cebinden çıkardığı arabanın anahtarını, bana doğru uzattı. “Gece ayazı gittikçe sertleşecek,” derken sesi artık daha kontrollü, daha mesafeli çıkmıştı.
“Biz üzerimizi değiştirip gelene kadar arabada bekleyin. Dışarıda kalıp daha fazla üşümeni istemiyorum.”
Anahtarı avucumun içine, hiçbir itirazı kabul etmeyecek bir kesinlikle bıraktı. Ardından gözlerini, arkamda duran Rob’a doğru kaydı. Sadece başıyla tüneli işaret etti; bu, "Gidiyoruz," demekti. Bakışları son bir kez beni bulduğunda, o yorgun yüzüne zoraki ama sıcak bir gülümseme yerleştirmeye çalıştı. “Geç kalmayız,” dediğinde, sadece başımı sallayabildim.
O sırada Rob, o şen şakrak halinden eser kalmamış bir biçimde yanımdan geçti. En az benim kadar endişeli, dostça bir ifadeyle kolunu Tommy’nin omzuna attı. İkisi, omuz omuza vererek soyunma odalarına giden o karanlık tünele doğru ilerlemeye başladılar. Tommy, tünele girmeden hemen önce omzunun üzerinden bana son bir kez baktı. O bakışta hala sönmemiş bir yangın ama aynı zamanda verdiğim huzurun izi vardı. Ona moral vermek istercesine gülümsemeye çalıştım ama içimdeki huzursuzluk büyüyordu. Hislerim çıkıyor muydu?
“Şu Anna meselesi ne?”
Tuana’nın meraklı ve hafif iğneleyici sorusuyla derin bir nefes aldım. Stadyumun gürültüsü üzerimize çökerken, anahtarı sıkıca kavradım.
“Anlatırım,” dedim, bakışlarımı tünelde kaybolan iki figürden zorlukla çekerek. “Önce gidip arabayı bulalım. Burada durdukça her şey daha da zorlaşıyor.”
Ayyy geldi benimkiler 😍😍😍
YanıtlaSilKoç McCarty bizi bitirdin yaa 💔💔
YanıtlaSilRob ve Tuana 🙈 ay noluyor noluyor 🙈😅😉
YanıtlaSilMine’nin her cümlesi niye bu kadar güzel 🥹 hamen basılabilir miyiz çizmem gereken konular varda 😍🫠
YanıtlaSilTommy beyciğim ah aşk adamım 🥹❤️🩹
YanıtlaSilTommy’nin Mine’ye sarıldığı yerdeyim bir süre bana dokunmayın 🥹🫂🫠
YanıtlaSilO zaman kutsal sorumuzu soralım 🙈 Yeni bölüm ne zaman gelir 🤭😍
YanıtlaSilYaaa 🥹🥹🥹 Çok güzel değiller mi ama 🥰🥰 kalbimizi bıraktık burd 💚💚
YanıtlaSil