12'nin Gölgesi - 2. Bölüm
TOMMY
“Ben seni profesyonel lige erkenden sokmak için kıçımı yırtarken sen disiplinsiz, küçük bir çocuk gibi sahadaydın. O kızın, senin geleceğini bir saniyede nasıl karartabileceğini görmüyor musun?”
“Türkiye’de o koçun seni neden o kadar hırpaladığını anlamamıştım. Şimdi anlıyorum Brooks. Sen dizginlenmesi gereken, kontrolden çıkmaya her an meyilli bir çocuksun.”
“Gerçeklerle yüzleş Brooks! Birkaç ay sonra buraya temelli yerleştiğinde ne o kız yanında kalacak ne de bugünkü o çocukça kahramanlıkların. O kız, senin kariyerinin önünde sadece bir engel, bir ayak bağı! Yarın gazeteler senin oyununu, o kusursuz paslarını değil; sahanın ortasındaki o rezil öpücüğünü yazacaklar. Geleceğinin avuçlarının içinden kayıp gittiğinin farkında mısın?”
“O kız çekip gittiğinde veya sen onu orada bıraktığında elinde ne kalacak? Patlamış flaşlar ve bitmiş bir kariyer mi? Şimdi otur ve düşün Brooks. Asıl istediğin şey ne? Saçma sapan bir aşk mı yoksa efsane olmak mı? Seçimini yap. Çünkü Amerika, aşk masallarıyla uğraşanları değil, sadece kazananları hatırlar.”
Mantık 'yapman gerekeni' söylerdi, kalp ise 'onsuz yapamayacağını'. En büyük yorgunluk, ikisinin tam ortasında durup beklemekti.
Koç McCarty’nin zehir zemberek sözleri sadece kulaklarımdan girmemiş, ruhumun her hücresine itina ile işlemişti. Sert parmaklarının göğsüme bastırışı hala tenimdeydi. Bundan birkaç ay önceki Tommy olsaydı, duygularını bir kenara itip hiç düşünmeden mantığın çizdiği o hatasız haritada, milimetrik adımlarla ilerlerdi. Ama şimdi işler değişmişti. O yolu yürümeye değer kılan tek menzil, tünelin ucunda beni bekleyen o menekşe gözlü kadındı.
Zihnimdeki o amansız soru yankılanıyordu: Geleceğimi inşa ederken neden şimdiyi yaşamaktan, nefes almaktan vazgeçmem gerekiyordu?
Belki yaptığım profesyonelce değildi, belki bir oyun kurucu için fazla duygusaldı ama hey… bir daha asla bu yaşta olmayacaktım. Bu tutkuyla, bu heyecanla bir daha kimsenin elini tutamayacaktım. Eğer Mine yanımda olmazsa, kalbim hiçbir zaman bu kadar hızlı, bu kadar hayat dolu çarpmayacaktı. Hayatım boyunca beklediğim o ‘gelecek’ için, elimdeki tek ‘şimdi’den vazgeçmek… Bu aslında, skor tabelasında galip görünürken ruhunda hükmen mağlup sayılmak değil miydi?
Kazanırken kaybetmek… işte tam olarak buydu.
Tünelin rutubetli, ağır kokusu genzimi yakarken adımlarım beton zeminde ruhsuz bir ritimle yankılanıyordu. Yanımda yürüyen, kolunun ağırlığıyla bana destek olmaya çalışan Rob’un varlığını bile tam olarak hissedemiyordum. Zihnimde tek bir ses, Koç McCarty’nin o buz gibi iması dönüp duruyordu.
“Ya NFL ya Mine.”
Bu cümle, önümde aşılması imkânsız, kapkara bir duvar gibi yükseliyordu. Oysa ben o duvarı yıkmak değil, Mine’nin elini tutarak üzerinden aşmak istiyordum. O benim dengemdi; üstelik bunu bedeniyle değil, ruhuyla sağlamıştı. Hayatımın geri kalanındaki tüm o devasa statların ışıkları bir araya gelse, onun yokluğundaki karanlığımı aydınlatmaya yetmeyecekti.
“İyi misin dostum?”
Rob’un sesi tünelin boşluğunda kırıldı. Bakışlarımı yerden kaldırmadan, sesimdeki bitkinliği gizleme gereği duymadan cevap verdim. “İyiden çok uzağım Rob.”
“Ne oldu?”
“Koç McCarty ile beklenen konuşma gerçekleşti.”
“Siktir…” Rob, küfrüyle birlikte kolunu omzumdan çekti ve çevik bir hamleyle önüme geçip geri geri yürümeye başladı. Gözlerini gözlerime dikmiş, yüzümdeki en ufak bir sarsıntıyı yakalamaya çalışıyordu.
“Ne dedi o moruk?”
Derin bir nefes aldım, ciğerlerime dolan rutubetli hava göğsümü yakıyordu. “Her zamanki meseleler işte,” dedim, sesimi düz tutmaya çalışarak. “Odaklanma, profesyonellik, gelecek planları… Adamın dilinde tek bir şarkı var: ‘Kazanmak için her şeyden vazgeç.’ Ama o ‘her şeyin’ içine neleri sığdırdığını bilsen, şaşırırsın.”
Rob, söylediklerimin altındaki o zehirli yükü hissetmiş gibi aniden duraksadı. Yüzündeki o her zamanki alaycı ifade yerini katı bir ciddiyete bıraktı. “Vazgeçmek mi?” dedi, sesi kısıktı ama keskindi. “Elsa’dan uzak durmanı mı istedi yani?”
Cevap vermedim. Dudaklarımı birbirine o kadar sert bastırdım ki çenemin kasıldığını hissettim. Henüz kendi içimde bile itiraf edemediğim, kabullenmekten kaçtığım bir yarayı, en yakın dostuma bile açacak gücüm yoktu. Suskunluğum, Rob için en net cevaptı.
“Ciddi olamazsın dostum,” dedi hayretle başını iki yana sallarken. “O adam kendinde nasıl böyle bir hak görür? Senin özel hayatın, senin duyguların... Bunlar onun oyun tahtasındaki piyonlar değil!”
Bakışlarımı tünelin sonundaki belirsizliğe diktim. “Sanırım dünyada birinin böyle bir hakkı varsa, o kesinlikle McCarty’dir Rob,” dedim, sesimdeki yorgunluk tünelin duvarlarında yankılandı. “Benim buraya gelmem, bu formayı giymem, NFL radarına girmem için neler yaptığını, ne riskler aldığını biliyorsun. Bana sadece koçluk yapmadı, yolumu açtı.”
Rob, hırsla bir adım daha attı. “Ne olursa olsun! Sana böyle bir teklifle, böyle bir şantajla gelemez. Bu profesyonellik değil, bu zorbalık. Bunu babanla konuşmalısın Tommy. O buna sessiz kalmaz.”
Babam… İsmi geçtiği an zihnimde bir boşluk oluştu. Sahi, maç bittiğinden beri o nereye kaybolmuştu? Protokol tribünündeki o vakur duruşu, her başarımdaki o gururlu ama mesafeli bakışı… Şu an nerede olduğunu bilmiyordum ama onun da McCarty ile aynı dili konuşacağından korkuyordum. Onlar için başarı, feda edilen her şeye değen bir kutsaldı.
“Şu an değil Rob,” dedim konuyu kapatmak istercesine. “Hadi gidip bir an önce hazırlanalım. Kızların daha fazla bu ortamda, bu keşmekeşin içinde kalmasını istemiyorum. Hangi muhabirin hangi köşeden çıkacağı, hangi patavatsız soruyu soracağı belli olmuyor. Mine’yi bu karmaşadan uzak tutmalıyım.”
Rob, daha fazla üstelemedi ama bakışlarındaki o korumacı öfke sönmemişti. Soyunma odasının o ağır, metal kapısını sertçe itip içeri girdiğimiz an, dünya bir anda ekseninden kaydı.
İçerisi tam bir kaos mahalli, zaferin kontrolsüz patlamasıydı. Hoparlörlerden yükselen baslı müzik duvarları titretiyor, havada uçuşan beyaz havlular ve şampanya niyetine patlatılan su şişelerinin saçtığı damlalar ışıkta parlıyordu. Takım arkadaşlarımız galibiyetin adrenaliniyle kendinden geçmiş, birbirlerine sarılıp bağırıyorlardı. Kapının açılmasıyla birlikte sanki tek bir organizmaymış gibi tüm kafalar bize, daha doğrusu bana döndü.
“İşte burada! Gecenin kahramanı! Altın çocuk!” diye kükredi savunma hattının koca cüsseli devi Mike.
Daha ne olduğunu anlayamadan, bütün takım bir çığ gibi üzerime çullandı. Birileri boynuma atılıyor, diğerleri terden yapışmış saçlarımı tek tek karıştırıyor, bir başkası ise sırtımı sanki devirecekmiş gibi yumrukluyordu. Mutluluktan gözü dönmüş bir grubun vahşi saldırısına uğramış gibiydim. Beni bir anda omuzlarına alıp havaya kaldırdıklarında, McCarty’nin zihnimdeki o zehirli fısıltıları, takımın marşları ve kahkahaları arasında bir anlığına boğuldu.
Beni havada sarsıyorlar, adımı haykırıyorlardı. Rob da bu curcunaya anında eklemlenmişti; bir yandan diğerleriyle zıplıyor, bir yandan da bana bakıp “Anın tadını çıkar Brooks!” diye bağırıyordu.
Havada, omuzların üzerinde sarsılırken bir an için tavanın kirli ışıklarına baktım. Herkes kazandığımızı sanıyordu. Herkes bir şeyleri kutluyordu. Ama ben, o gürültülü sevgi gösterisinin tam ortasında, hayatımın en büyük mağlubiyetini almamak için neyi feda etmem gerektiğini düşünüyordum. Kalbim, McCarty’nin tehdidi ile Mine’nin sıcaklığı arasında bir sarkaç gibi gidip geliyordu.
“Beyler! Dinleyin beni!”
Big Mike’ın kükremesiyle beraber ortamdaki kaos bir anlığına dondu. İçerideki o vahşi, ham enerji tek bir noktada toplandı.
“Bu gece uyumak yok! Bu zaferi sadece burada kutlayıp bitirecek değiliz. Bir saat sonra herkes benim evimde! Şehirdeki en büyük partiyi veriyoruz, itiraz kabul etmiyorum! Babamın zulasındaki alkol, müzik ve sabaha kadar sürecek bir kutlama... Brooks da baş köşede olacak!”
Sözleri bitmeden odada yeni ve çok daha şiddetli bir gürültü dalgası koptu. Islıklar kulakları sağır ediyor, metal dolaplara vurulan yumruklar bir savaş tamtamı gibi yankılanıyordu. “Big Mike’ın evi! Big Mike’ın evi!” temposu yükselirken beni yere indirmelerini işaret ettim. Ayaklarım zemine değdiği an, Rob yanımda bitti ve omzuma o her zamanki sert, kardeşçe yumruklarından birini attı. Gözlerinde o iflah olmaz haylaz parıltı vardı ama bakışlarının derinliği, az önce tünelde bıraktığımız o zehirli konuyu hâlâ çiğnediğini fısıldıyordu.
“Gördün mü adamım? Evren hâlâ senin için işliyor,” dedi Rob, sesini zafer marşlarının arasından bana duyurmaya çalışarak. “McCarty’nin kurallarından, NFL stresinden ve o kafandaki zehirli düşüncelerden kurtulmak için ihtiyacın olan tek şey bu. Biraz gürültü, biraz kaos ve biraz da…” Sesini hafifçe alçaltıp, sadece benim duyabileceğim bir tonda göz kırptı. “…Elsa ile baş başa kalabileceğin, kimsenin sizi fark etmeyeceği o kalabalık köşelerden biri.”
Kalbimdeki o sıkışmışlık hissi, Mike’ın bu daveti ve Rob’un cezbedici imasıyla beraber daha da içinden çıkılmaz bir hal aldı. Koç’un “profesyonel ol, uzak dur” diyerek altına dinamit döşediği bu gecede, tüm takımın önünde devasa bir kutlama patlak vermişti. Gitmemek, sadece bir partiyi reddetmek değil; bu takıma, bu zafere ve kardeşliğimize sırt çevirmekti. Ama gitmek… Mine’yi o kurtlar sofrasının, o gürültülü ve dedikodu kaynayan ortamın tam ortasına atmaktı. Bu geceden sonra bunu ister miydi, emin olamıyordum.
“Geleceksiniz değil mi?” diye sordu Mike. Dev elini omzuma koyup beni hafifçe sarsarken, sesindeki coşku soyunma odasının duvarlarında yankılanıyordu. “Gecenin kahramanı olmadan o parti başlamaz kaptan.”
Zihnimdeki Koç McCarty gölgesini bir anlığına kenara itip Mike’ın samimiyetine odaklandım. “Ailen nerede?” diye sordum, bir yandan üzerimdeki terli formanın ağırlığından kurtulmaya çalışırken.
Mike, bembeyaz dişlerini sergileyen geniş bir gülümsemeyle cevap verdi. “Bu gece kazanırsak evi bana bırakmaları konusunda dün geceden anlaşmıştık. Sabaha kadar kimse bizi rahatsız etmeyecek; kale tamamen bizim.”
“Emin misin?” dedim, sesimdeki tereddüdü gizleyemeyerek. Kendi içimdeki fırtınalar yetmezmiş gibi bir de ebeveyn krizi yaşamak istemiyordum.
Mike, elini omzumdan çekip gözlerimin içine dürüst bir hayranlıkla baktı. “Senin nisan ayındaki draftlarda NFL’ye gireceğine ne kadar eminsem, bundan da o kadar eminim dostum.”
Bu cümle, odadaki tüm gürültüyü bir anlığına susturdu. NFL... Draftlar... Geleceğim. Mike bunu bir gerçeklik, kaçınılmaz bir son gibi telaffuz etmişti. Sanırım bu odaya, o tünelden geçip geldiğimden beri ilk kez bu kadar keyifli ve sahici bir şekilde gülümsemiştim. Onun bu sarsılmaz inancı, Koç’un zehirli uyarılarına karşı içimde bir kalkan oluşturmuştu. Yine de kalbimdeki asıl pusula dışarıdaydı; Mine’ye sormadan, onun o menekşe gözlerindeki onayı almadan son sözü söylemek istemiyordum.
“Biraz zaman ver Mike. Önce şu üzerimizdeki sahanın tozunu, terini ve yorgunluğunu bir atalım,” dedim. Sesimdeki o 'kaptan' otoritesi geri gelmişti ama bakışlarım hâlâ Rob’un üzerindeydi. Beni daha fazla zorlamaması, omuzlarımdaki bu yükü daha fazla deşmemesi gerektiğini anladığında, bakışlarındaki o baskı bir nebze azaldı. Rob, Mike’a dönüp durumu toparlayan o son hamleyi yaptı.
“Geliyoruz ama baş köşeyi dörtleyelim.”
Ayy Tommy beyciğimi özlemişim 🥹
YanıtlaSilKoç benim bile kalbim kırıldı 💔Tommy bunları hak ettim ya 🥺 biz bunları hak ettik mi sayın koç 😭ben sana sırtımı yaslamıştım yıktın beni şu an💔🤧
YanıtlaSilYıkılacağız ya mahvolduk gerçekten 🤧 bu konuşmadan sonra biz mahvolduk kesin 😭💔
YanıtlaSilAyrılıkk kokuyor diye şarkı söylemek istemiyoruz Koçççç 🥹🥹🥹
YanıtlaSil