12'nin Gölgesi - 3. Bölüm
MİNE
Stadyumun otoparkı, gece ayazının keskin ve metalik kokusuyla doluydu. Tommy’nin "gri kurt" adını verdiği o heybetli arabasını bulana kadar, devasa araç selinin arasında adeta bir labirentteymişiz gibi gezmek zorunda kalmıştık. Hatta aynı yerden birkaç kez geçtiğimizi, sürekli Dennis ve vakıftaki arkadaşlarla karşılaşmamızdan dolayı anlamıştım. Onlarla maç başlamadan önce ayrılmak zorunda kaldığımız için, ciğer donduran soğuğa rağmen ayak üstü konuşmak ve vedalaşmak zorunda kalmıştım.
Arabayı bulup içine yerleştiğimizde, dışarıdaki o uğultu ve taraftar çığlıkları kalın camların ardında boğuk bir fısıltıya dönüştü ama içimdeki bir kıpırtı… İşte o bir türlü dinmek bilmiyordu. Tommy ile diz dize gelip gözlerinin derinliklerine bakmadan da dinecek gibi değildi. Kucağımdaki sonsuzluk güllerini usulca bıraktım. Yaprakları, az önce Tommy ile birbirimize kenetlendiğimiz o anın izlerini taşıyordu; biraz ezilmiş, biraz hırpalanmış ama üzerlerine düşen loş ışıkla hala parıl parıldılar.
“Ee, anlat bakalım şu Anna meselesini.”
Tuana’nın sesi arka koltuktan yankılanınca irkildim. Bir an için onun da benimle birlikte olduğunu unutmuştum. Tuana başını iki koltuğun arasından öne doğru uzatıp, meraklı gözlerle bana bakmaya başladı. Açıkçası bu konuya bu kadar ilgi göstereceği aklımın ucundan geçmezdi.
Ona Rob’un beni ilk gördüğü an Elsa’ya benzettiğinden, Tommy ile henüz yolun çok başında olduğumuz o günlerdeki saçma ama bir o kadar da içimizi ısıtan esprilerinden bahsettim. Beni dinliyordu, evet, ama bakışlarındaki uzaklık bana bambaşka şeyler düşündüğünü fısıldıyordu. Tam "Bırak şimdi Anna’yı. Asıl senin neyin var?" diye soracakken, ön ve arka kapılar aynı anda, sert bir hamleyle açıldı.
Buğulanmış camlar yüzünden gelenlerin kim olduğunu ilk saniyede seçemediğimiz için ikimiz de yerimizde sıçradık. Ben daha önüme dönemeden Tommy, şoför koltuğundaki yerini almıştı bile. Minnesota’nın o dondurucu havasıyla birlikte, yeni alınmış bir duşun taze şampuan kokusu ve o kendine has erkeksi esintisi bir anda arabanın içini kapladı.
“Beklettiğimiz için üzgünüm.”
Aslında hiç de bekletmemişti. Yarım saatin geçtiğinden bile şüpheliydim. Bakışlarım, alnına yapışmış ıslak saç tellerinde gezindi. Yine yapmıştı işte; bizi birkaç dakika daha fazla yalnız bırakmamak için her şeyi aceleye getirmiş, saçlarını kurutmaya bile vakit ayırmamıştı.
“Neden arabayı çalıştırmadınız?” diye sordu, sesindeki o korumacı tonla. Kaşlarım hafifçe havalandı. Bu neden benim aklıma gelmemişti? Çünkü bir araba nasıl çalıştırılır bilmiyordum. Bunu itiraf etmek demek gururuma dokunduğu için, “İçerisinin sıcaklığı yeterliydi,” diye geçiştirdim. Sonra gözlerimi siyah, ıslak saçlarında dolaştırırken “Ama ıslak saçla geleceğini bilseydim, motoru çoktan ısıtmış olurdum,” diye ekledim.
“Bana hiç bakma. Zatürre olman için klimanın soğuk tarafını bile sonuna kadar açabilirim.”
Tuana’nın arkadan gelen buz gibi sesiyle başımı çevirdim. Rob’un şaşkınlıktan donup kalmış ifadesini görünce neredeyse kahkaha atacaktım. Rob, sanki hayatında ilk kez böyle bir duvarla karşılaşmış gibi bana dönüp sessizce, “Ben şimdi ne dedim?” diye sordu. Bilmediğimi belli edercesine omuz silktim ama içten içe Tuana’nın bu sertliğinin altındaki nedeni merak ediyordum.
Tam o sırada, kucağımda duran elim, Tommy’nin sıcacık parmakları tarafından esir alındı. Bakışlarımı ona çevirdiğimde, mesafemizin ne kadar fark ettim; neredeyse burunlarımız birbirine değecekti. Gözlerindeki o yorgun ama derin maviliklere bu yakınlıkla tamamen hapsolmuştum.
“Şimdi sana bir soru soracağım,” derken sesi her zamankinden daha alçak ve etkileyiciydi. “Ama lütfen, bu sefer sadece kendini düşünerek cevap ver.”
“Bu artık daha da imkânsız,” diye fısıldadım. Kendimi düşünmek demek, artık onu daha da fazla düşünmek demekti; biz çoktan iç içe geçmiştik. Biz…
Sözlerim üzerine yüzünde yorgun ama içimi eriten sımsıcak bir tebessüm yeşerdi. Onca okuduğum kitabın bir gün işe yarayacağını biliyordum ve bu yüzden kendime hayali bir beşlik çaktıktan sonra “Dinliyorum,” dedim. Tommy parmaklarıyla elimin üzerini usul usul, sanki kırılacak bir hazineye dokunur gibi sevmeye başladı. Dokunduğu her santimetrekareden vücuduma yayılan o tanıdık sıcaklık, Minnesota’nın ayazında üşüdüğüm tüm saniyeleri bir anda hafızamdan sildi.
“Big Mike, galibiyet kutlaması için evinde büyük bir parti veriyor. Tüm takım orada olacak. Kaptan olarak gitmemi, takımı yalnız bırakmamamı bekliyorlar ama… Eğer sen istemezsen, sadece ikimizin olacağı başka bir şey yapabiliriz.”
Gözlerinin içine bakıp ruhundaki o ince sızıyı yakalamaya çalıştım. “Sen istiyor musun?” diye sordum usulca.
“Seninle baş başa olmayı ve şu an içimde bir çığ gibi büyüyen her şeyi konuşmayı tercih ederim ama…” dedi ve sustu. O 'ama'nın ardındaki sorumluluğu, takımına duyduğu sadakati biliyordum.
“Ama kaptanları olarak orada olmalısın,” diyerek cümlesini onun yerine tamamladım ve ona güven veren bir şekilde gülümsedim.
“Ve bu yüzden biz de gitmeliyiz.”
Tommy’nin bakışları hala emin olup olmadığımı tartıyordu, sanki zihnimin en kuytu köşelerini okumaya çalışıyordu. “Çok gürültülü olacak,” dediğinde, sesi beni vazgeçirmeye çalışan bir uyarı gibiydi. Bir yanım, albinizmden kaynaklı hassasiyetimi ve kalabalık fobimi düşündüğünü söylerken; diğer yanım, acaba benimle toplum içinde bu kadar görünmekten mi çekiniyor diye fısıldadı. Ama o kötücül düşünceyi doğmadan boğazladım ve Tommy’nin burnunu hafifçe burnuma sürttüm. Gözlerini kapatırken ciğerlerini dolduran derin bir nefes aldı. Beklemediği bu ani temas, saatlerdir üzerindeki olan tüm gerginliği bir anda yumuşatmış gibi görünüyordu.
“Kalbimdeki gürültüden başka bir şey duyacağımı sanmıyorum Gerçek Tommy.”
Fısıltım sıcak bir buğu gibi dudaklarına çarpınca gözleri usulca aralandı. O maviliklerdeki minnet duygusunu görebiliyordum. Çok yakındık… O kadar yakındık ki tekrar dudaklarını dudaklarımda hissetmek istemekten kendimi alıkoyamıyordum. Tam o büyüleyici anın içinde kaybolacakken, arkadan aynı anda yükselen iki sahte boğaz temizleme sesi duyuldu. Tuana ve Rob o kadar senkronize olmuşlardı ki, önceden prova yapsalar bu kadar uyumlu bir nota çıkaramazlardı.
Tommy hafifçe geri çekilip gülümsemesini gizlemeye çalışarak, “O zaman gidiyoruz,” dedi. O motoru çalıştırırken başımı onaylarcasına salladım. “Gidiyoruz,” derken ki sesimdeki kararlılığı ben bile sevmiştim.
“Pardon ama neden bana kimse sormuyor?”
Tuana’nın arka koltuktan yükselen o isyankâr, bir o kadar da bezmiş sesi, Tommy ile aramızdaki o kırılgan romantizmi keskin bir bıçak gibi ortadan ikiye böldü. Omzumun üzerinden, en yakın arkadaşıma baktım. Kollarını göğsünün üzerinde sıkıca bağlamış, sanki dışarıdaki karanlıkla bir kavgası varmış gibi ters bir ifadeyle camdan dışarı bakıyordu. O meşhur duvarlarını çoktan örmüştü bile.
“Çünkü rahatsız olduğun konulara zaten kimse bir şey sormadan, gayet net cevaplar veriyorsun Gökkuşağı,” dedi Rob. Sesi, her zamanki o iflah olmaz, her şeye rağmen gülen neşesiyle doluydu. Tuana’nın az önceki o sert ‘zatürre’ çıkışından aldığı pası, profesyonel bir oyuncu gibi göğsünde yumuşatmış ve tam doksana takarak gole çevirmişti.
Tuana’dan bir cevap bekledi ama arkadan gelen tek şey, buz gibi bir sessizlik ve öfkeli bir nefes oldu. Rob, dikiz aynasından Tommy’ye göz kırptıktan sonra konuşmaya devam etti.
“En başta gitmek istemediğini söylemediğine göre… Kesinlikle gidiyoruz demektir. Kendini Olaf ile dansa hazırlasan iyi olur Anna. Çünkü bu gece seninle fazlasıyla uzun olacak gibi…”
Tuana, ‘Anna’ benzetmesini duyunca bakışlarını camdan çekip Rob çevirdi. Gözlerinden şimşekler çaktığına yemin edebilirdim. “Bana bak kardan adam,” diye söze başladı sesi titreyerek.
“Eğer o partide etrafımda dolanıp durursan, seni güneşe bile gerek kalmadan ellerimle eritirim.”
Rob, bu tehdidi bir iltifatmış gibi kabul ederek genişçe gülümsedi.
“O anı heyecanla bekliyor olacağım.”
**-**
Tabiki Big Mike’ın evine daha önce gitmemiştim ama malikanesine giden cadde, daha bir blok öteden yanıp sönen farlar ve asfaltı zangırdatan bas sesleriyle kendini belli ediyordu. Tommy sokağa saptığında, yolun her iki yanına gelişigüzel, adeta bir güç gösterisi gibi park edilmiş lüks spor arabalar, devasa cipler ve parıltılı modifiye araçlar, Minnesota’nın dondurucu karanlığında bir açık hava sergisi gibi dizilmişti. Evin devasa pencerelerinden taşan ritmik neon ışıklar; kar beyazı sokakları mor, gece mavisi ve kışkırtıcı bir fuşya rengine boyuyordu.
Tommy, direksiyonu kararlı bir hamleyle kırdı ve bahçe kapısının hemen dışındaki son boşluğa arabayı ustalıkla yerleştirdi. Motorun o tok, güven veren sesi sustuğu an, dışarıdaki partinin kontrolsüz uğultusu arabanın içine hücum etti. Ben daha etrafı tam anlamıyla inceleyememişken Rob arka koltuktan, hayranlık dolu bir ıslık patlattı.
“Bu adam parti konusundaki tek rakibim olabilir.”
Omzumun üzerinden Rob’a baktım. Gözlerini malikanenin ışıklarına dikmişti ve ciddi anlamda tahtını birine kaptırmış bir kralın kıskançlığıyla ortamı süzüyordu.
“Partileyenlerdensin yani?”
Tuana’nın sesindeki o her zamanki alaycı tını bu kez yerini saf bir meraka bırakmıştı. Rob, bakışlarını malikaneden çekip yanındaki çevirdi; yüzüne bir anda o iflah olmaz, her şeyi bilen gülümsemesini yerleştirdi. “Genelde partileri düzenleyenim,” derken sesi bir otorite gibi yankılandı. Aksini düşünmemize izin vermeyen bir tondaydı. Ardından gözlerinde anlık, derin ve imalı bir ifade belirdi.
“Dün biraz... meşgul olduğum için bu seferkini Mike’a kaptırdım.”
O an arabanın içindeki hava bir saniyeliğine değişti. Tuana’nın o aşılmaz, ciddi ifadesi bir anda gevşedi; dudaklarının kenarında belli belirsiz, suç ortağına has bir kıvrılma belirdi. Aralarındaki o şifreli bakışmadan ve ses tonlarındaki o gizli tınıdan çıkardığım tek bir sonuç vardı: Dün ne yaşandıysa ikisini de derinden ilgilendiriyordu. Sanırım bunu en yakın zamanda öğrensem iyi olacaktı.
Tommy, emniyet kemerini çözerken bakışları bir anlığına yan profilimde oyalandı. Başımı yavaşça ona doğru çevirdiğimde, o derin maviliklerde sessiz bir soru işareti gördüm; sanki o gürültülü ve vahşi kalabalığa girmeden önce bana son bir kez, hâlâ emin olup olmadığımı soruyordu. Eğer "hayır" deseydim, o kontağı tek bir hamlede çevirir ve bizi bu ışık selinden çok uzaklara, sadece ikimizin olduğu sessiz bir kıyıya götürürdü, biliyordum.
Onunla baş başa kalmayı, diz dize oturup bu geceyi, hatta belki de öncesini konuşmayı her şeyden çok istiyordum ama şu an değil... Şu an, burada, omuz omuza savaştığı takımının yanında galibiyetini doyasıya kutlamalıydı. Bu zafer onun hakkıydı ve ben, o tacın parıltısını gölgeleyen değil, onu daha da parlatan kadın olmak istiyordum. Bizim kutlamamız için, birbirimizin ruhuna dokunmak için önümüzde upuzun bir ömür vardı sonuçta, değil mi?
Bu düşüncenin verdiği huzurla ona tüm içtenliğimle, kalbimdeki tüm o şefkati gözlerime taşıyarak gülümsedim. Bu sessiz onay ona yeterli gelmiş olacak ki, yüzündeki o gergin hatlar bir anlığına gevşedi ve kararlı bir şekilde hareketlendi. Kapısını açıp dışarı çıktığında, Minnesota’nın o bıçak gibi keskin ayazı bir dev gibi arabanın içine hücum etti; ama o, benim kapımı açmak için arabanın etrafından dolanırken dondurucu rüzgârdan çok daha hızlı, çok daha çevikti.
Saniyeler içinde benim tarafımdaki kapı tok bir sesle açıldı ve Tommy, bir eliyle kapıyı tutarken diğer eli bana doğru uzandı. Bu doğal, gösterişten uzak centilmenliği karşısında yüzümdeki gülümseme her zamankinden daha derin, daha gerçek bir hal aldı. Parmaklarım onun sıcak nasırlı elleriyle buluştuğu an, beni dışarıdaki o vahşi enerjiye karşı koruyan sihirli bir kalkanın içine çekmiş gibiydi.
Soğuk havada birbirine karışan nefeslerimiz havada küçük buharlar oluşturuyordu. Botlarım karlı zemine değer değmez, boştaki eliyle belimi sahiplenici, "bu kız bana ait" dercesine otoriter bir tavırla kavradı. Sanırım bayılacaktım. Beni kendine o kadar yakın, o kadar sıkı tutuyordu ki, bahçe kapısına doğru attığımız her adımda onun kaslarındaki gücü, kalbindeki o kararlı ritmi ve omuzlarındaki o devasa sorumluluğu kendi bedenimde hissediyordum. Bu his… daha önce tatmadığım bir güçtü. Biz yürürken, Big Mike’ın malikanesinden taşan bas sesleri yer sarsıntısı gibi ayaklarımızın altından geçiyordu ama Tommy’nin kolunun altındayken, sanki fırtınanın tam ortasındaki o mutlak sessizlik noktasındaydım.
“Hey! Gelenlere bakın!”
Bahçe kapısından içeri girdiğimiz an, projektörler ve neon ışıklar üzerimizde parladı. Tommy’nin parmakları belimde hafifçe sıkılaştı. Bu sadece bir partiye giriş değil, dünyaya karşı el ele verilmiş ilk meydan okumaydı.
“Kaptan burada! Brooks geldi!”
İlk nida, havuz başındaki kalabalık bir gruptan bir patlama gibi yükseldi. Bir anda onlarca kafa, sanki tek bir komut almışçasına bize döndü. Elindeki içecek bardaklarını zafer nişanı gibi havaya kaldıranlar, geceyi delen ıslıklar ve adını bir marş gibi haykıranlar...
Big Mike’ın malikanesinin önündeki o devasa veranda, saniyeler içinde stadyumun coşkulu tribünlerini aratmayan bir atmosfere büründü. Tommy, hafifçe başıyla selam verip yürümeye devam ederken, adımları betona mühür vururcasına kararlıydı; bir saniye bile tereddüt etmiyor, bu ilginin içinde boğulmak yerine onu yönetiyordu.
“Hey Tommy! Müthişti dostum, o son pas neydi öyle!”
“Gecenin kralı geldi, yolu açın beyler!”
Tommy’nin elini daha sıkı, parmaklarımın eklemleri beyazlayana kadar neredeyse bir can havliyle tuttum. Etrafta ritmik olarak çakan neon ışıklar, albinizmden dolayı savunmasız olan gözlerimi her zamankinden daha fazla yoruyor, dünyayı zihnimde bulanık ve tekinsiz bir rüyaya çeviriyordu. Ancak Tommy’nin o devasa gölgesi bir zırh gibi üzerime çöktüğünde, hiçbir şeyin önemi kalmıyordu; o benim için yeryüzündeki en güvenli sığınaktı.
İnsanlar arasından, adeta köpüren bir sevgi selini yararak ilerliyorduk. Takım arkadaşları -o dev cüsseli ve her biri birer beton kütlesini andıran adamlar- Tommy’nin sırtına dostane ama her biri kemik sızlatan cinsten sarsıcı darbeler indiriyordu. Zafer nidalarını vahşi tebriklerle süsleyip üzerimize birer sağanak gibi yağdırıyorlardı. Ancak Tommy, bu gürültülü ve sert erkek dünyasının tam kalbindeyken bile, her adımda beni bir hamle öne çıkarıyordu. O kalabalığın içinde sadece bana özel, aşılmaz ve korunaklı bir geçiş yolu açıyordu.
Varlığımı oradaki her bir göze sessizce, ama benim ruhumun en derinlerinde gök gürültüsü gibi yankılanan o en yüksek tondan ilan ediyordu. "O burada, o benim ve o şu an bu dünyadaki her şeyden daha önemli." der gibiydi her hareketi. Açıkçası onun bu ödün vermeyen, sahiplenici ve kararlı hali, soyunma odasının o buz gibi kapısından çıktığım andan beri içimi zehirli bir sarmaşık gibi kemiren, o karanlık tünelde üzerime bir kâbus gibi çöken şüpheleri tek tek söküp atıyordu. Zihnimde bir felaket senaryosu gibi kurduğum o korkular, Koç’un o soğuk imalarının yarattığı o aşılmaz sandığım görünmez duvarlar bir bir yıkılıyordu; Tommy’nin bana attığı, içinde binlerce yemin barındıran o tek bir gurur dolu bakışla sanki bir anda un ufak olmuşlardı.
Burnuma çalınan o taze şampuan ve deri kokusuyla karışık gece havasını ciğerlerime çekerken, kalbimdeki o devasa tonluk yükün kuş tüyü gibi hafiflediğini hissettim. Göğüs kafesimdeki o sıkışma yerini derin, huzurlu bir genişlemeye bırakmıştı. Sanırım ben gerçekten abartmıştım. Koç'un bakışlarını, Tommy’nin o andaki duraksamalarını, kendi korkularımla besleyip devleştirmiştim. Oysa onun beni kendinden uzaklaştırdığı yoktu; aksine, o beni dünyanın geri kalanından uzaklaştırıp kendi evreninin tam merkezine yerleştiriyordu.
“Tucker! Bu gece kaç kişiyle biter?”
Arkamızdan yükselen bu cüretkâr soruyla kaşlarım istemsizce çatıldı ve merakıma yenik düşerek omzumun üzerinden geriye baktım. Rob, sanki bu malikâne babasının eviymiş gibi bir rahatlıkla, daha kapıdan adımını atar atmaz birinin elinden kaptığı neon pembe bardakla tempoya çoktan ayak uydurmuştu. Zafer sarhoşluğunu her hücresinde hissediyor, etrafa ışık saçıyordu. Önce parmaklarıyla üç yaptı, sonra sanki az bulmuş gibi vazgeçip beş işaret etti. Bu gizemli sayıların ne anlama geldiğini çözmeye çalışırken gözlerim hemen yanındaki Tuana’ya kaydı.
Tuana, her zamanki vakur ve o erişilmez duruşundan milim sapmamıştı. Etrafındakilere, adeta görünmez bir duvara çarpmışlarcasına ‘bu dünyadan değilmişim gibi davranın’ dercesine buz gibi bakışlar fırlatıyor, o mahşeri kalabalığın içinde kendine aşılması imkânsız, soğuk bir koridor açıyordu. Rob’un o flörtöz ve gürültülü hallerini tamamen kendi haline bırakarak, ondan kaçarcasına adımlarını hızlandırdı ve yanımıza ulaştı.
“İşte bu!”
Müziğin ciğerlerimi sarsan bas sesini bile bastıran o devasa haykırışla önüme döndüm. Evin o heybetli giriş kapısına ulaştığımızda, Big Mike elinde dev bir şampanya şişesiyle tam karşımızda belirdi. Üstündeki gömleğin düğmeleri yarıya kadar açık kalmış, yüzüne ise dünyaları fethetmiş bir fatihin o gururlu ve sarhoş edici gülümsemesi yerleşmişti.
“Brooks geldiğine göre, eğlence tam anlamıyla başlayabilir gençler! Hoş geldin Kaptan!”
Mike’ın gür sesi verandada yankılanırken, bakışları bir anda bana döndü. O an, o dev cüsseli çocuk sanki eski dönemlerden, asil bir balodan fırlamış bir beyefendi gibi önümde derin bir reverans yaptı. Eğilirken elindeki şişeyi bir asa gibi tutuyor, gözlerindeki hayranlık ve neşe parlıyordu.
“Ve hoş geldiniz kraliçem!” dedi, sesi saygıyla harmanlanmış bir coşkuyla.
Müzik tam o saniyede o kadar yükseldi ki, "kraliçem" hitabı basların ve çığlıkların arasına karışıp kayboldu sandım. Ama hayır... Ben o kelimeyi zihnimin en derinlerinde, kalbimin en hızlı attığı yerde çok net bir şekilde duymuştum. Yanaklarımın anında kor gibi ısınmaya başladığını, cildimdeki o tatlı yanmayı hissettim. Albinizmden dolayı solgun olan tenimde bu kızarıklığın nasıl parladığını tahmin edebiliyordum.
Tommy, bu manzaraya karşı bir an duraksadı. Belimdeki eli hafifçe sahiplenici bir şekilde kasıldı. Yavaşça bana doğru eğildi; sıcak nefesi kulağıma çarptığında dünyadaki tüm o gürültü bir anda sessize alındı. Sadece onun o sıcak, derin ve hafifçe muzip kokan sesi kaldı.
“Bana bu çocuğu şu an, tam burada infaz etmemem için bir şey söyleyin kraliçem,” diye fısıldadı. Sesi dudaklarımın kenarında bir gülümsemeye sebep olurken, gözlerinin içindeki o kıskançlıkla karışık hayranlığı gördüm. Tommy’nin ‘kraliçem’ kelimesini Mike’tan ödünç alıp kendi imzasıyla ruhuma işlemesi, ortamın tüm gürültüsünden daha etkiliydi.
“Sanırım… Bu geceyi bununla hatırlamak istemeyiz.”
Tommy, bu cümlem üzerine kısa bir an duraksadı; bakışları dudaklarımda saniyelik, yakıcı bir tur attıktan sonra tekrar gözlerime kenetlendi. Söylediklerimi zihninde tartıyor olmalıydı. Birkaç saniyenin ardından hak verircesine ağır ağır başını salladı. “Haklısın, infaz yarını bekleyebilir,” dedi. Bunu o kadar buz gibi, o kadar ciddi bir ifadeyle söylemişti ki bir an için Mike’ın gerçekten tehlikede olduğunu sanıp gözlerim dehşetle açıldı. Tommy ise o şok olmuş, saf ifademe daha fazla dayanamayıp yavaş bir edayla dudaklarının kenarını kıvırdı. O nadir, sadece bana özel olan muzip gülümsemesi yüzünde yayıldığında gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum.
“Hadi içeri girelim, daha fazla üşüme.”
O söyleyene kadar, Minnesota’nın o jilet gibi keskin ayazında hala dışarıda dikildiğimizi tamamen unutmuştum. Tommy, belimdeki elini usulca aşağı kaydırıp parmaklarımı buldu ve o güçlü, nasırlı avucunun içine benim ufak parmaklarımı adeta bir sırrı saklar gibi yerleştirdi.
Birlikte o devasa, oymalı giriş kapısından içeri adımımızı attık. İçerisi, dışarıdaki ayazın aksine kor gibi sıcaktı; sanki mevsim bir saniyede kasım ayının soğuğundan temmuz sıcağına dönmüştü. Havada pahalı parfümlerin, zafer terinin ve Mike’ın her köşeye yerleştirdiği o şekerli kokteyllerin kokusu vardı. Müzik içeride adeta aç bir canavar gibi kükrüyordu; baslar doğrudan kemiklerimde yankılanıyor, her vuruşta kalbimin ritmini zorla kendine uyduruyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu duyusal bombardıman alışık olduğum sessizliğe göre oldukça rahatsız ediciydi.
Geniş salona girdiğimiz an, devasa kristal avizelerin binlerce prizmadan kırılan keskin ışığı, albinizmden dolayı solgun olan tenimde ve gümüşi saçlarımda vahşi bir dansa başladı. Işıklar tenimde parlıyor, saçlarımı bembeyaz bir hale çeviriyordu. Göz alıcıydı, evet, ama bu kadar çok ışığa maruz kalmak benim için dünyayı her an patlamaya hazır bir parıltı yığınına çeviriyordu ve bu da en az ses kadar rahatsız ediciydi.
Tommy, üzerimdeki bu baskıyı hissetmiş gibi elimi biraz daha sıkı tuttu. Kalabalığı, adeta bir buz kıran gemisi gibi yararak en köşedeki, nispeten daha loş ve o mahşeri gürültüden bir nebze de olsa korunaklı bölgeye doğru beni yönlendirdi. Yürüdüğümüz her santimde tüm bakışların, o meraklı fısıltıların ve telefon ekranlarının üzerimizde toplandığını hissedebiliyordum. Kim olduğumu, kaptanın yanındaki bu "beyaz kızın" kim olduğunu sorgulayan o görünmez oklar tenime batıyordu. Bu durum, müzikten de o kör edici ışıktan da çok daha fazla huzursuzluk vericiydi.
Yine de bozuntuya vermemeye kararlıydım. Tommy’nin yanındaki varlığımın bir zayıflık değil, bir gurur nişanı olduğunu kanıtlamak istercesine çenemi kaldırdım. Duruşumu dikleştirip, içimdeki tüm o çekingenliği bastırarak sevdiğim adama layık bir özgüvenle, onun adımlarına eşlik etmeye gayret ettim. Omuzlarım dikti ama kalbim, Tommy’nin avucundaki elim gibi titremeye devam ediyordu.
“Bir şeyler içmek ister misin? Daha doğrusu ne içmek istersin?”
“Ben… alkol kullanmıyorum,” dedim, sesimdeki o hafif, neredeyse suçlu gibi duran çekingenliği gizlemeye çalışarak. Bu kadar hareketli, herkesin kadeh kaldırdığı bir partide ‘sıkıcı’ görünmekten korkan yanım bir anlığına sızlamıştı. Ama Tommy’nin yüzünde, sanki ortak bir sırrı paylaşıyormuşuz gibi bir rahatlama ifadesi belirdi.
“Biliyorum,” dedi, parmaklarımı güven verircesine hafifçe sıkarak. “Ben de kullanmıyorum. Maç sonraları ayık kalmak her zaman daha iyidir, özellikle de kaptansan.”
Rahatlamış bir ifadeyle gülümsedim. Mike’ın evin her köşesine saçtığı o neon renkli, buzlu kokteyllerin bizim için uygun olmadığını bilmek, iyi hissettirmişti. Tommy’de bana benzer bir karşılık verdikten sonra gözlerini etrafta gezdirdi ve sanırım mutfağa giden koridoru kestirdi.
“Sen burada otur, biraz rahatına bak,” dedi, beni nispeten daha loş ve kalabalıktan izole olan o kadife koltuğa yönlendirirken.
“Ben mutfağa bir bakayım. Meyve suyu, su ya da en azından içebileceğimiz mantıklı bir şeyler bulabilirim sanırım. Hemen döneceğim.”
İçimden bir ses “Gitme,” diye yalvarmak istese de dilimden sadece cılız bir “Tamam,” kelimesi döküldü. Koltuğa tamamen yerleştiğimi görene kadar yanımda bir kale gibi duran Tommy, arkasını dönüp gitmeden önce son bir kez gözlerimin içine bakıp o sessiz güveni verdi. Ardından o devasa omuzlarıyla kalabalığın arasına karıştı.
Onun koruyucu gölgesi benden uzaklaştığı an, üzerimdeki zırh bir anda sökülüp alınmış gibi hissettim. Işıklar hala çok parlaktı, müzik hala çok yüksek... Ama en zoru, Tommy’nin boşalttığı o alana sızan meraklı bakışlardı. Ellerimi dizlerimin üzerinde kenetleyip, sanki görünmez olmaya çalışırcasına koltuğun loş köşesine, gölgelerin içine biraz daha sindim.
Tuana… Ah… Tabii ya, nerede bu kız?
Gözlerim istemsizce etrafı taramaya başladı. En son hemen arkamda duran kız, bir anda ne olmuştu da bu mahşeri kalabalıkta buhar olup uçmuştu?
Bakışlarım tekrar Tommy’nin olduğu tarafa kaydı; takım arkadaşlarının arasından geçerken her birine kısa selamlar veriyor, sırtına vurulan tebrikleri ustalıkla geçiştirip hedefine kilitlenmiş bir şekilde mutfağa ilerliyordu.
Tam o sırada, görüş alanıma neon renkli, içinde egzotik meyve parçacıkları yüzen bir kadeh girdi. Bakışlarım kadehten sahibine doğru ağır ağır yükseldi ve birkaç dakikadır göğüs kafesimde tuttuğum o sıkışmış nefes, huzurla ciğerlerime indi.
“Yalnız bu şeyin içinde her ne varsa… aşırı iyi.”
Tuana, sanki kendi krallığındaymış gibi bir rahatlıkla yanıma yayılarak oturdu ve içkisinden büyük bir yudum aldı. Ardından kalabalığı, sanki bir savaş alanını izleyen mağrur bir komutan gibi süzdü. “Tommy seni burada, tek başına, kurtlar sofrasında bırakıp nereye gitti?” diye sordu. Sesi, müziğin ritmine inat gayet net ve sarsıcıydı.
“İçecek bir şeyler bakmaya gitti,” dedim, onun varlığıyla gevşeyen omuzlarımı serbest bırakarak.
Tuana hafifçe gülümsedi ama bu gülüşte biraz alay, biraz da takdir gizliydi. “Her yer alkol dolu ama tabii senin alerjin olduğunu biliyordur,” dedi. Aslında bilmiyordu... Açıkçası saydığım alerjilerden sonra bir de ‘alkol alerjisi’ gibi yeni bir detayla onun gözünü korkutmak ya da üzerimdeki o ‘hassas’ etiketi derinleştirmek istemiyordum.
“Takdir edilesi ama seni bu bakışların tam ortasında bıraktığının farkında değil sanırım,” diye devam etti Tuana. Göz ucuyla, hala bize doğru fısıldaşarak bakan ponpon kız grubuna doğru öyle bir bakış fırlattı ki; kızlar sanki suçüstü yakalanmış gibi anında kafalarını başka yöne çevirdiler.
Tuana’nın bu doğal, sert ama şefkatli korumacılığı sayesinde sırtımı koltuğa daha rahat yasladım. “Rob nerede?” diye sordum, aralarındaki o gizemli gerilimi deşmek ve bakışları üzerimden atmak isteyerek. Tuana, sanki yüzüne ağır bir küfretmişim gibi bir anda kaşlarını çatarak bana döndü.
“Ne bileyim ben?” derken sesi bir anda sivrilmişti. “Oradan bakınca sahibi gibi mi duruyorum?”
Tuana’nın o savunmacı ve bir o kadar da telaşlı çıkışı, aslında aralarındaki o görünmez kıvılcımı itiraf eder gibiydi. Dudaklarımda, sadece en yakın arkadaşların birbirine atabileceği o "her şeyi biliyorum" imalı gülümsemesi belirdi.
“Buradan bakınca nasıl durduğunuzu sanırım duymak istemezsin.”
Tuana, bardağını tam dudaklarına götürürken bir anlığına havada duraksadı. Gözlerini kaçırmaya, salonun tavanındaki kristal avizelerde kaybolmaya çalıştı ama benim bakışlarımın ağırlığı altında bunun imkânsız olduğunu biliyordu. Yine de o meşhur "hiçbir şey olmadı" maskesini takınmaya çalışarak omuz silkti. Tabii ki pes etmeye niyetli değildim.
“Ama ben aranızda ne olduğunu duymak için can atıyorum,” diye devam ettim, fısıltım müziğin baslarına kafa tutarcasına netti.
“Hazır yalnızken, bana dün neler olduğunu anlatsan hiç fena olmaz.”
Ayy benim bebeklerim gelmiş 🥰
YanıtlaSilKraliçem dedi yaa kraliçem 🥹🫠❤️🔥 Tommy eriyorum sanaaa 🫠
YanıtlaSilRob ve Tuana 🙈 bunlar efsane geliyor bence 😉🙈
YanıtlaSilRob biraz sussan mı aşkım parti falan niye karıştırıyorsun oraları 🤫karşın has Türk kızı var Tuana’nın gözündeki karizman yerle yeksan oluyor 😅
YanıtlaSilTommy’nin Mine’ye kırılacak bir hazine gibi hissettirmesi 🥹 Tommy nasıl bir aşksın sen ya 🥹🫠🥰
YanıtlaSil