Ana içeriğe atla
12'nin Gölgesi - 4. Bölüm
TOMMY
Kalabalığın arasına daldığım an, üzerimdeki o ağır ama alışık olduğum gürültü dev bir dalga gibi göğsüme çarptı. Sağımda solumda, zaferin sarhoşluğuyla devleşmiş adamlar sırtımı yumrukluyor, adımı bir marş gibi haykırıyorlardı. Hepsine gülümseyerek, selam vermek adımlarımı yavaşlatıyordu. Normalde bu atmosfer benim yakıtımdı; sahadaki o son saniye pasının yarattığı adrenalinin kutlamasıydı bu. Ama şimdi, adımlarım mutfağa doğru ilerlerken zihnim arkamdaki o loş köşede, kadife koltuğun üzerinde bıraktığım o gümüşi parıltıda asılı kalmıştı. Mine’yi tek başına bırakmak, içimdeki o korumacı canavarı fena halde dürtüyordu.
Mutfağa girdiğimde içerisi, oturma odasından farksız bir kaosa teslim olmuştu. Tezgahların üzerinde devrilmiş şişeler, etrafa saçılmış buz küpleri ve Mike’ın her zamanki ‘fazlasıyla abartılı’ ikramları arasında yolumu bulmaya çalıştım. Tam buzdolabına doğru hamle yapacakken, okulun buz hokeyi takımında ikinci oyun kurucu olan Miller önümü kesti.
“Tommy! Maç müthişti be dostum! Ama asıl müthiş olan...” Gözlerinde o sinir bozucu, imalı parıltı belirdi. “Dışarıdaki o... Kar tanesi kim? Bizim okuldan değil, senin çevrende de daha önce görmedik. Nereden buldun onu?”
Dişlerimi birbirine öyle bir kenetledim ki çene kemiğimin sızladığını hissettim. Miller’ın ağzından çıkan her kelime, sinir uçlarımda zehirli birer kıvılcım çaktırıyordu. “Onun bir adı var Miller,” dedim, sesimi olabildiğince alçak ama kemik kıran bir tehditkârlıkla sabitleyerek. “Ama bu seni zerre ilgilendirmez. Bu gece onun hakkında konuşup vaktini boşa harcamak yerine, antrenmanlarda bile kaçırdığın o basit pasları düşünürsen senin için çok daha hayırlı olur.”
Miller, bakışlarımdaki o buz gibi kararlılığı ve patlamaya hazır volkanı fark edince ellerini teslim olurcasına havaya kaldırdı ve bir adım geri çekildi. “Tamam Brooks, sakin. Sadece merak ettik.”
“Etmeyin Miller. Hele sen… Sakın merak etme,” diye kestirip attım.
Buzdolabının kapağını biraz sertçe açıp içeriye doğru uzandım. En alt rafta, Mike’ın muhtemelen kalabalıktan gizlediği iki cam şişe soğuk suyu ve açılmamış bir şişe yaban mersini suyunu kavradım. Şişelerin camındaki o serinlik, avuçlarımdaki o kor ateşi biraz olsun dindirdi. Şişeyi göz hizama getirip üzerindeki etiketi en küçük ayrıntısına kadar okudum. Mine’nin hassasiyetini, o narin bünyesini tetikleyecek tek bir bileşen bile istemiyordum.
“Bakın burada kim varmış…”
Duyduğum o tiz ve yapay ses, başımı kaldırmama bile neden olmadı. Katie’nin üzerindeki o iddialı amigo kız kıyafetiyle, parfümünün geniz yakan kokusu eşliğinde yanımda bittiğini hissettim. Maç sırasında yaptıklarından sonra, hangi akılla ve cesaretle karşıma çıkma cüreti gösterdiğini anlamak imkansızdı.
Elimdeki cam şişeleri, sanki birer silahı kavrar gibi sıkıca avuçladım ve dirseğimin sert bir hamlesiyle buzdolabının kapağını gürültüyle kapattım. Katie’nin varlığı, mutfağın zaten basık olan havasını iyice ağırlaştırmış, ortamdaki sıcaklığı birkaç derece daha artırmış gibiydi. Ancak bu kez damarlarımda gezen şey o tanıdık adrenalin değil, kontrol altında tutmaya çalıştığım saf ve yakıcı bir öfkeydi.
Tezgâhın üzerindeki temiz plastik bardaklara ulaşmak için arkamı döndüğüm sırada, Katie bir gölge gibi hamle yapıp önüme geçti. Yüzüne bakmadan, onu bir eşyaymış gibi görmezden gelmeye çalıştım ve diğer tarafa yöneldim; ancak o, amigo kız çevikliğiyle yine yolumu kesti. Sabrımın son kırıntılarının parmak uçlarımdan kayıp gittiğini hissediyordum. Şişelerin de sonunun benzer olmaması için daha sıkı kavradım. Sıkıntılı, ciğerlerimdeki tüm havayı tüketen bir iç çekerken bakışlarım nihayet onun gözlerine kilitlendi.
“Yolumdan çekilmeye niyetin var mı Kitkat?”
Eski günlerde ona taktığım bu lakabı şimdi bir hakaret gibi, kelimelerin üzerine basarak telaffuz etmiştim.
“Yoksa nezaketimi tamamen kaybetmemi mi bekliyorsun?”
Katie, beklediğim gibi geri adım atmak yerine, o sinir bozucu özgüveniyle bir adım daha yaklaştı. Aramızdaki mesafeyi, sanki hala o eski ‘popüler çift’ olduğumuzu sanıyormuş gibi arsızca kapattı. Elini, bir zamanlar sahiplendiği o yere, göğsümün üzerine yavaşça koydu. Parmakları kıyafetimin kumaşında mülkiyet iddia eder gibi gezinirken, bakışları dudaklarım ile gözlerim arasında zehirli bir davetle turlamaya başladı.
“Nezaket mi?” diye fısıldadı. Sesi, o her zamanki yapay cilvesiyle titreyerek kulaklarıma ulaştı. “Hadi ama Tommy... Eskiden bu kadar sert değildin. Hatta bu kadar kaba olman için yalvardığım geceler daha dün gibi aklımda. Yoksa sen unuttun mu?”
Ciddi olamazdı. Bu kadının gerçeklik algısı ne zaman bu kadar bozulmuştu? Geriye doğru bir adım atıp bu mide bulandırıcı yakınlıktan kaçmak istedim ama sırtım buzdolabına çarptı. Katie, bu boşluğu fırsat bilip daha da sokuldu; bir avcı gibi üzerime abandı. Başını hafifçe yana eğip, parfümünün o geniz yakan çiçek kokusuna karışan ağır alkol kokusunu burnumun dibine kadar soktu. Kesinlikle üzerindeki, mantığını devre dışı bırakan sarhoş cesaretiydi. Yine de söyledikleri, içimde bir yerlerde saf bir nefretin uyanmasına neden oluyordu.
“Dışarıdaki o... her neyse... Onun sana veremeyeceği her şeyi verebileceğimi hatırlıyor olmalısın ama,” dedi, parmaklarını boynuma doğru, tenimi kirletircesine kaydırarak. “Onun o donuk, beyaz teninin altında ne olduğunu bilmediğine adım kadar eminim ama benim altımda neler hissettiğini çok iyi hatırlıyorsun, biliyordum. Bu geceki zaferi, o hayaletle mahvetme Tommy. Eski günlerin hatırına bu geceyi bize ver ve sabaha kadar kutlayalım. İstersen birkaç gün hiç odadan çıkmayabiliriz.”
Göğsümdeki eli, sanki çıngıraklı bir yılan gibi yukarı tırmanıyordu. Sahada üzerime tam hızla koşan 120 kiloluk savunma oyuncularından bile hayatım boyunca bu kadar tiksinmemiştim. Mine’nin o narin, gümüşi parıltısını ve ruhumu iyileştiren varlığını bu kadının ucuz, bayat oyunlarıyla aynı cümleye sokması, beynimdeki son sağduyu kırıntısını da yakıp kül etti.
Gözlerimi kısarken elimdeki şişeleri başlarından, parmaklarımın arasına yerleştirerek tek elime aldım. Ardından boşalan elimle, göğsümdeki elini bileğinden sertçe kavradım. Öyle bir güç uyguladım ki parmaklarımın baskısı altında yüzündeki o sinsi, kendinden emin gülümseme yerini anlık bir acıya ve şaşkınlığa bıraktı.
“Eski günler,” derken sesim artık bir fısıltıdan çok, yaklaşan bir fırtınanın yeryüzünü sarsan o karanlık uğultusuna benziyordu. “Adı üstünde Katie. Eskidi ve bitti. Elini üzerimden ben uzaklaştırıyorum. Mine’nin adını da o kirli ağzından sen uzaklaştıracaksın. Anlaştık mı?”
Bileğini sertçe bıraktım. Fakat Katie, teninde beliren kırmızı parmak izlerimin bıraktığı acıya rağmen geri çekilmedi. Aksine, gözlerimin içine bakıp o akıl almaz soruyu sordu.
“Beni kıskandırmak için böyle davranıyorsun değil mi? O ucube kızı öpmen de sırf canımı yakmak içindi ama sana bir şey söyleyeyim mi? Başardın. Canım çok yandı ve şifamın sende olduğunu biliyorum.”
Bu sözler, sabrımın önünde duran son barajı da yerle bir etti ama bir çağlayan gibi kükremek yerine yüzüme sarsılmaz, hatta dışarıdan bakıldığında korkutucu derecede dingin görünen bir maske yerleştirdi. Öfkelenmem ona başka şeyler düşündürüyordu. Düşünmesi bile midemi bulandıran şeyler…
Katie, bu sakinliğimi bir zafer nişanı sandı; o sinsi ve muzaffer gülümsemesi yüzünde iğreti bir gururla tekrar yeşerdi. Onun bu kör edici, aptalca özgüveni, kurduğum oyunun en keskin parçasıydı.
Ona hak veriyor gibi yaparak bakışlarımı yapay bir yumuşaklıkla gölgeledim. Hafifçe gülümseyerek “Sanırım haklısın,” diye mırıldandım. Sesimi olabildiğince alçak, neredeyse hipnotize edici bir frekansa çekmiştim.
“Belki de hafızam sandığımdan daha zayıftır. Bazı şeyleri hatırlamak için yardıma ihtiyacım olduğunu şu ana kadar fark etmemiştim.”
Elimi sanki onu sarmalamak istiyormuşum gibi bir illüzyon yaratarak beline doladım ve kendine biraz yaklaştırdım. Bu ani ve cüretkâr yakınlaşma karşısında gözleri şaşkınlıkla irileşti ancak alkolün bulanıklaştırdığı zihni ve devasa egosu, onu hiç tereddüt etmeden kucağıma itti. “Ve sana teşekkür ederim,” diye fısıldarken yüzümü yüzüne iyice yaklaştırdım. Nefeslerimiz birbirine karışırken, dudaklarım onun dudaklarına sadece santimetreler, hatta milimetreler kala durdu. O an, beklediği o ‘büyük geri dönüşün’ sarhoşluğuyla gözlerini yavaşça kapattı; tüm dünyayı dışarıda bırakıp o sahte zafer öpücüğünü beklemeye koyuldu.
Ama ben o öpücüğü ona vermeyecektim.
“Bana yardım ettiğin için…”
Onu olduğu yerde, amigo kız antrenmanlarındaki en sert koreografilerde bile yapmadığı bir hız ve çeviklikle sertçe döndürdüm. Ne olduğunu anlayamadan, sırtı az önce benim yaslandığım buzdolabının metal yüzeyine tok ve soğuk bir sesle çarptı. Şok içinde gözlerini açtığında, yüzümde sadece avını köşeye sıkıştırmış bir yırtıcının takınabileceği o karanlık gülümseme vardı. Aptalca bir refleksle, canının yanışını bile fark etmeden o da gülümsedi; oyunun hala devam ettiğini sanıyordu.
“Çünkü bir an…”
Elimi belinden çekip buzdolabının üzerine, tam başının yanına sertçe dayayarak üzerine doğru kabus gibi çöktüm. Dudaklarım yine dudaklarının çok yakınındaydı; o vaat edilen öpücüğün çekimi hala oradaydı ama bu kez bir ödül değil, soğuk bir ceza gibi havada asılı duruyordu. Tam öpecekmiş gibi dudaklarına doğru eğildim. Sıcak nefesim onun teninde son bir umut kırıntısı yarattığı o saniyede, Katie’nin dudakları zafer kazandığını sanan hafif bir inlemeyle aralandı. İşte tam o an, o aralığa asıl zehirli oku, ruhunu paramparça edecek o cümleyi fırlattım.
“Senin ne kadar gurursuz olduğunu unutmuştum Katie. Dean’e de kendini bu ucuz cümlelerle mi sattın?”
Bu sözler, mutfağın o gürültülü havasında buz gibi bir bıçak etkisi yarattı. Gözlerimin en dibindeki o saf nefreti ve tiksintiyi görmesini sağladım; o an bakışlarımın altında ezildiğini hissettim. Katie’nin yüzündeki o muzaffer ifade, sanki üzerine asit dökülmüş gibi saniyeler içinde eriyip gitti. Gözlerindeki o sahte parıltı sönüp yerini derin bir utanca, darmadağın olmuş bir gurura ve çıplak bir çaresizliğe bıraktı.
“Midemi bulandırıyorsun.”
Son cümlemi dudaklarına doğru fısıldadıktan sonra geriye doğru hızla çekildim. Onu o iğrenç gerçeğiyle baş başa bıraktım. Şişeleri iki elime paylaştırdım ve hızla arkamı döndüm. O an, mutfaktaki onlarca çift gözün üzerimizde asılı kaldığını fark ettim. Kimse nefes almıyordu. Telefonlarıyla kayıt alan iki kızı cam şişelerle işaretlerken “Sosyal medyada tek bir video görürsem sizden yayıldığını bilirim ve bu sizin için hiç iyi olmaz kızlar,” diye uyardım. Anında telefonlarını indirdiler. Miller ve diğerleri fısıldaşmaya başlamış, bazıları Katie’nin o zavallı haline bakarak bıyık altından gülmeye başlamıştı. Okulun kraliçesinin kendi kalesinde nasıl devrildiğini izlemek, onlar için gecenin en büyük eğlencesiydi. Burada kalması yeterliydi.
Tam kapıya doğru birkaç adım atmıştım ki zihnimde yankılanan o son darbeyi vurmadan gitmemeye karar verdim. Olduğum yerde duraksadım; botlarımın zeminde çıkardığı o tok sesle tekrar Katie’ye doğru döndüm. Hala buzdolabının önünde, bıraktığım o dar alanda bir santim bile kıpırdamadan dikiliyordu. Birkaç kız yanına gelme cesaretini göstermişlerdi. Fakat aralarında en ufak bir ses çıkmıyor gibiydi.
“Ha, unutmadan,” dedim, sesimi tüm mutfağın duyabileceği kadar net ve soğuk bir tonda kullanarak. Bakışlarımı en keskin haliyle ona diktim. “Bu ortamda ucube birini arıyorsan Kit Kat, yanındaki kızlarda mutlaka bir ayna vardır. Bakmanı öneririm. Çünkü hayatımda tanıdığım tek ucube sensin ve bu geceden sonra da herkesin gözünde böyle kalacaksın.”
Bu sözler mutfağın buharlı havasında yankılanırken, bir anlık ölüm sessizliğini vahşi bir uğultu böldü. Arkamdan yükselen “Oooo…” sesleri, ıslıklar ve bastırılamayan gülüşler mutfağın duvarlarında çarparak çoğaldı. Katie’nin o yıllardır ilmek ilmek işlediği, o kusursuz ve dokunulmaz sandığı maskesinin, herkesin gözü önünde tuzla buz oluşunu izledim. Artık o okulun kraliçesi değil, kendi kazdığı kuyuya düşmüş bir mağlup gibiydi. Cevap vermesini, o zehirli dilinden dökülecek yeni yalanları ya da hıçkırıkları duymayı beklemeden arkamı döndüm.
Mutfaktan çıkıp tekrar o mahşeri kalabalığa daldığımda, üzerimdeki o kirli histen kurtulmak için sabırsızlanıyordum. Herkesin zafer haykırışları, birbirine çarpan bardakların sesi ve basların gürültüsü artık sadece birer parazitti. Kalabalığı omuzlarımla yararak ilerlerken gözlerim, karanlık bir denizde bir feneri arar gibi doğrudan o köşeye kilitlendi.
Mine oradaydı.
Tuana’nın yüzünde, bir suçüstü yakalanmışlık sezdim; o her zamanki sarsılmaz maskesi hafifçe kaydı ve gözlerini bir saniyeliğine suçlu bir çocuk gibi kaçırdı.
Mine ise... O, beni gördüğü an sanki dünyadaki tüm o vahşi gürültü, basların sarsıntısı ve kahkahalar bir saniyeliğine sustu. Göğüs kafesinin heyecanla, belki de biraz endişeyle hızla inip kalktığını, benim gelmemle birlikte omuzlarının üzerindeki o görünmez baskının yerini huzura bıraktığını fark ettim. Dudaklarının kenarında, sadece benim okuyabildiğim o minik, huzur dolu kıpırtı belirdi. Fakat Mine beni sadece kalbiyle değil, keskin sezgileriyle de görüyordu. Bakışları yüzümü titizlikle tararken, mutfaktaki o gerilimin, Katie ile olan o sert çarpışmanın tortusunu okumuş gibi hafifçe kaşlarını çattı.
“Bir şey mi oldu?” diye sordu, sesi o gürültünün içinde bir inci tanesi gibi parlayarak.
Olanları, Katie’nin o ucuz oyunlarını ve mutfaktaki o kirli atmosferi anlatarak gecenin tadını kaçırmamın hiçbir anlamı yoktu. Ama ona yalan söylemek, o duru bakışlara ihanet etmek gibi hissettirirdi. Bu yüzden, dudaklarıma yerleşen o hafif, muzaffer ama yorgun gülümsemeyle aklıma gelen ilk cümleyi fısıldadım.
“Bence kaptanlık görevimi yerine getirdim.”
Menekşe rengi gözleri, ne demek istediğimi çözmeye çalışırcasına biraz daha kısıldı. Onu büyük bir uğraştan kurtararak "Gidelim mi?" diye sordum. Sesimdeki o kararlı ama şefkatli tınıyı sadece ona saklamıştım. Elimdeki şişeleri kenardaki sehpaya bırakıp avucumu ona doğru uzattım.
“Kaptanın bu geceki asıl zafer kutlaması, sadece seninle baş başa kaldığı an başlayacak.”
Utangaç bir ifadeyle gözleri büyüyen kız, tenindeki o tatlı pembeliğin yayıldığını saklamaya çalışarak yanındaki arkadaşına baktı. Tuana, elindeki neon renkli içkiyi yudumlarken bir anda oklar onun üzerine dönmüş gibi gerilmişti. “Ne?” diyerek Mine’ye baktı, sesindeki o sert ama aslında durumu kurtarmaya çalışan tonla.
“Adam baş başa kalmak istiyor Mine, git işte.”
“Seni burada tek başına bırakamam Tuana.” Arkadaşlığına olan sadakati her zamanki gibi nezaketinin önündeydi.
“Tek olduğunu kim söyledi?”
Arkamızdan yükselen o neşeli ama bu kez biraz daha derinleşmiş sesle hepimiz o tarafa döndük. Rob, elinde iki kadehle, yüzünde her şeyi bilen o meşhur sırıtışıyla yanımıza gelmişti. Bakışlarını bir an bile Tuana’dan ayırmadı. “Seve seve Gökkuşağı’na eşlik ederim,” derken sesi her zamankinden daha kararlıydı.
Tuana, ‘Gökkuşağı,’ lakabını duyunca bardağını neredeyse kıracakmış gibi sıktı ama gözlerindeki o inatçı parıltı, Rob’un bu meydan okumasından gizli bir zevk aldığını fısıldıyordu.
“Sakın bana, bana güvenmediğini söyleme. Bence o aşamayı çoktan geçmiş olmalıyız.”
Bu da ne demekti şimdi? Rob, Tuana’ya imalı bir bakış attı. Tuana’nın yüzündeki ifade gözle görülür şekilde sakinleşti. Ne anlama gelirse gelsin, benim işime yaramıştı. Mine’ye döndüm. Elimi hâlâ ona uzatmış, parmaklarımı davetkâr bir şekilde kıpırdatarak sabırla bekliyordum. Dudaklarımın kenarına yerleşen o güven dolu gülümsemeyle göz kırptım.
“Gördün mü? Tuana emin ellerde. Şimdi sıra bizde.”
Mine, tereddütle dolu bir anın ardından bakışlarını yanındaki Tuana’ya çevirdi. Gözlerinde, arkadaşını bu ortamda bırakacak olmanın verdiği o naif suçluluk duygusu vardı. Ancak Tuana, her zamanki dik duruşu ve elindeki kadehi hafifçe havaya kaldırışıyla o sessiz onayı verdi. Mine’nin bakışları, arkadaşının gözlerinde saniyelerce asılı kaldı; "İyiyim, daha iyi olacağım merak etme, git ve bu gecenin tadını çıkar" mesajı, iki dostun arasında kelimelere dökülmeden bir köprü kurdu.
“Yarın öğlen uçağımız var, biliyorsun. Lütfen geç kalma.”
Mine’nin bu hatırlatması, zihnimde aniden çakan bir şimşek gibi tüm düşüncelerimi aydınlattı. Ah, siktir! Türkiye’ye dönüş uçakları yarındı ve ben birkaç gün daha buralardaydım. Bu cümle, az önce kalabalığın gürültüsünden ibaret olan evreni bir anda daralttı. Zaman, kum saatindeki o acımasız taneler gibi parmaklarımın arasından akıp gitmeye başlamıştı bile. Bu demek oluyordu ki Mine ile geçireceğim sadece birkaç saatim kalmıştı. Bu partiden gitme kararım için bir kez daha kendimi tebrik ettim.
Tuana, bir asker selamı verir gibi boştaki elini şakaklarına götürdü ve parmaklarını havada hızla savurarak o her zamanki alaycı ciddiyetiyle cevap verdi. “Arabam bal kabağına, yanımdaki adam fareye dönmeden önce odadayım,” derken bakışlarını yanında bir heykel gibi dikilen Rob’a çevirdi.
Rob, sanki bu ‘fare’ yakıştırmasını bekliyormuş gibi dudaklarını büküp alaycı bir ifadeyle gülümsedi. “Sanki ben de camdan 36.5 numara ayakkabının sahibini aramaya çok meraklıydım,” derken bile bir an için ‘meraklı’ olduğunu hissettirmişti.
O an, sanki evin içindeki tüm müzik bir saniyeliğine kesilmiş gibi, hepimizin yüz ifadesi aynı anda şaşkınlıkla büyüdü. Mine ile birbirimize baktık. Tuana ise, elindeki bardağı havada asılı bırakarak Rob’a döndü; gözlerinde hem bir saldırı hem de derin bir kuşku vardı.
“Sen benim ayaklarımın 36.5 olduğunu nereden biliyorsun?”
Rob’un o her zaman her duruma hazır olan yüz ifadesinde, bir anlık ‘yakalanmışlık’ tepkisini gördüm. Bu öyle bir saniyelik bir refleksti ki, muhtemelen etraftaki kimse fark etmemişti; ama en yakın arkadaş kategorisindeki biri olarak ben, o bakışın altındaki telaşı net bir şekilde diğerlerinden ayırt edebiliyordum.
“Etkilendin mi?” diye kıvırdı hemen, omuzlarını genişleterek eski rahat tavrına dönmeye çalıştı. “Sana kâhin özelliklerim olduğundan bahsetmemiştim değil mi Gökkuşağı?”
Ses tonu her ne kadar dalgacı olsa da kesinlikle kıvırıyordu. Rob’u yıllardır tanıyordum; onun kâhinlik gibi bir özelliği yoktu ama bir şeyleri ‘fazla yakından’ takip etme huyu yeni yeni nüksediyordu anlaşılan. Zihnim, hızla Rob ve Tuana arasındaki bu gereksiz yakınlığı sorgulamaya başladı. Maç başında bana Mine ile ilgili o kritik bilgiyi sızdırması, Tuana ile birbirlerini birer atom parçası gibi sürekli çarpışarak çekmeleri, şifreli bakışmalar ve şimdi de bir kadının ayak numarasını bilecek kadar detaylara hakim olması...
Rob, ya saha dışında çok gizli bir operasyon yürütüyordu ya da bu ‘Gökkuşağı’ meselesi sandığımdan çok daha derindi ve bunu en yakın zamanda konuşacaktık.
“Sanırım bu kahinlik meselesini baş başa konuşsanız iyi olur.”
Mine, duruma el koymuş gibi araya girdi. Sanki o da benim bilmediğim bir şeyler biliyordu. Narin, bembeyaz parmaklarını ürkek ama kararlı bir hamleyle ona doğru uzattığımı bile bir anlık unuttuğum avucumun içine bıraktı. Dokunuşu, tenime düşen ilk kar tanesi kadar saf, ama ruhumu boydan boya yakacak kadar tesirliydi. Parmaklarımı onun parmaklarının arasına, sanki eksik bir parçayı tamamlar gibi kenetledim; o ufak elleri, hayatım boyunca korumaya yemin ettiğim bir hazineyi saklar gibi güçlü avucumun içinde tamamen hapsettim.
Onu dikkatlice kendine doğru çektim. Ayağa kalktığı gibi aramızdaki o birkaç santimlik mesafe kapandı. Mine’nin hafifçe yükselen omuzları göğsüme değecek kadar yakınlaştı. Başımı ona doğru eğdim; albinizmin ona bahşettiği o gümüşi, ay ışığından kopup gelmiş gibi parlayan saçlarından yayılan o hafif un kurabiyesi kokusu ciğerlerime doldu.
Boşta kalan elimi, varlığına duyduğum o dizginlenemez saygıyla usulca beline yerleştirdim. Bu dokunuşla birlikte Mine’nin, sanki bir elektrik akımına kapılmışçasına küçük bir iç çekişle titrediğini hissettim. Gözleri, loş ışıkta iyice genişlemiş göz bebekleriyle doğrudan benimkilerle kenetlendi; o an partinin o sağır edici müziği, Mike’ın bitmek bilmeyen zafer naraları ve etrafımızda dönen yüzlerce yabancı siluet birer gölgeye, anlamsız birer gürültüye dönüştü. Salonun neon ışıkları artık sadece onun porselen teninde kırılıyor, sanki tüm bu kutlama sadece bizim bu sessiz kavuşmamız için düzenlenmiş gibi görünüyordu.
“Sonunda,” diye fısıldadım; sesim, dudaklarımın onun saçlarının bitiş noktasına temas ettiği o ince çizgide yankılandı. Nefesim tenini ısıtırken, dünyayı dışarıda bırakan o mührü vurdum.
“Sadece sen ve ben…”
Miller tehlikeli sulardasın aman dikkat derim ⚠️⚠️
YanıtlaSilTommy alfa adam 😎😎
YanıtlaSilKatie zorlama be kızım zorlama bas geri aaa bu ne gurursuzluk 😒😒
YanıtlaSilTommy vurdu gol oldu 🤩❤️🔥💪🏻
YanıtlaSil