Ana Dilim Aşk 1 - 1. Bölüm

 EFLAL

Her uyandığımda, o soğuk beton duvarlar arasına hapsolmuş, loş ışıklı ama sadece bizim olan odayı bu denli özleyeceğim aklıma bile gelmezdi. Ruhuma kazınan seneleri, silmek için tabii ki sadece birkaç ay yeterli değildi; zamanın o keskin, uyuşturucu etkisini beklemeliydim. Buraya, yeni hayatıma da bir gün istemsizce alışacağımı biliyordum. Ancak şu aralar, gözümü açtığım an beni selamlayan, o güven veren, pürüzsüz beyaza inatla teslim olan lila rengi duvarlar, içimde garip bir buruklukla karışık bir yabancılık duygusu yaratıyor, kendimi yalnız ve köksüz hissetmeme neden oluyordu.
 
Annem... ben daha beş yaşındayken, gökyüzünün sessizliğine, meleklere özenircesine bu dünyadan sessizce elini çekmiş, kendi hayatına son vermişti. Sanırım bir çocuğa, ardında bıraktığı kara lekeyi ve terk edilmişliği, ancak bu kadar şefkatli, bu kadar masum bir dille anlatılabilirdi. Beni kaderin acımasız kollarına terk edip intihar eden annemden sonra, duyduğuma göre kimse, o küçük sorumluluğu almak istememişti; sanırım anne tarafımın benimle bir sorunu vardı. Baba tarafımın ise sorunu yoktu, çünkü benim bir babam yoktu.
 
Bu yüzden daha beş yaşında bana yetimhane yolları gözükmüştü. Beş yaşında bir çocuk için o büyük duvarlar ne kadar korkutucudur, tahmin bile edemezsiniz. İlk günler, ciğerim yırtılırcasına bağıra bağıra ağladığımı, sesimin o geniş, boş koridorlarda yankılanıp bana geri döndüğünü hatırlıyordum. Geceleri ise, kimsenin o zayıflık anımı duymaması için yastığı suratıma bastırarak hıçkırdığımı ölsem unutamazdım. Şu anda ise oraya dönmek için saatlerce ağlayabilirim.
 
İçimdeki o keskin özlem yarasını biraz olsun rahatlatmak istercesine, derin, ciğerlerime kadar inen bir nefes alıp çarşafı buruşturarak yatakta döndüm. Yanımdaki tek kişilik dar yatakta, her zaman gözlerinin ardında başka bir dünya saklı olduğuna ve cennetin hurilerinden biri olacağına inandığım arkadaşımın hâlâ derin ve masum bir uykuda olduğunu gördüm. Yüzümde hafif, yorgun bir gülümseme yayıldı. Hayal... Yetimhanedeki en yakın dörtlü grubumuzdan, o hassas, narin ve tek kız olanı.
 
Bizler, bu dünyaya çileli, eksik geldiğimizi düşünürken, aslında bencilce bir isyanın içindeydik; O, hayata gözlerini bizden iki kat, belki de on kat daha büyük bir çileyle, daha doğar doğmaz kaderin acımasız bir tokadıyla açmıştı. Hangi anne, canından yeni kopardığı, o mis kokulu bebeğini, daha hastane yatağında, hemşirelerin merhametine bırakıp kaçardı?
 
Hayal, sadece istenmeyen bir bebekti. Ama onu, koşulsuz seven ve isteyen birileri vardı; Yetimhane Müdürü, o babacan, gri saçlı Bülent Amca.
 
Peki, kaderin bu ağır eli, ondan ailesi dışında daha neyi almıştı?
 
Sözcüklerin sihrini, seslerin melodisini, yani konuşma ve duyma yetisini… Hayal, bu dünyayı sessizliğin o sağır edici karanlığında dinleyen, sadece gözleriyle konuşan bir melekti.
 
“Eflal!”
Mert... O, dört arkadaşımın arasından en çok sırrımı paylaştığım, ruhumun en derin yaralarını bilen, belki de en değer verdiğim kişiydi. Grubumuzun yılmaz abisi, koruyucusu ve sessiz direğiydi. Onun varlığı, o yetimhane duvarlarının ardında bize daima bir gelecek vaadi sunmuştu. Yaşı gereği bizden iki sene önce, yüzünde hüzünlü bir azimle o kapıdan ayrılmıştı. Amacı basitti: Bizim de o duvarların gölgesinden çıkacağımız güne kadar, yeni hayatımıza sağlam bir zemin hazırlamak, güvenli bir yuvanın ilk taşlarını döşemekti.
 
Hatta bu uğurda, kendi parlak hayallerini bile ertelemeyi göze almıştı. Mert, zekiydi; Türkiye’nin en iyi mühendislik fakültelerinden birini kazanmıştı. Ama bize baktı, koca bir bilinmezliğe adım atacak dört kardeşine. Ve acı bir kararlılıkla, "Okul ile işi aynı anda götüremem, sizin için bir düzen kurmalıyız,"diyerek kazandığı üniversiteyi dondurmuştu. O gün, o dilekçeyi imzalarken aslında kendi geleceğinden bir parça feda ediyordu. O diplomayı, bizim rahat bir nefes almamız karşılığında rafa kaldırmıştı.
 
Onun bu gözü kara fedakarlığı içimi yakıyordu. Bu yüzden, çok daha fazla çalışmıştık. Onunla aynı bölümde olmasak da aynı üniversitede olmak için diğerleriyle birlikte gecemizi gündüzümüze katmıştık. Sonuç: kazanmıştık ve Mert’e baskı yapıp neredeyse yalvararak üniversite kaydını tekrar yaptırmasını sağlamıştık.
 
“Geliyoruz!”
Miskinliğin tadını çıkarırcasına, o yumuşak yorganın altından ağır bir dirençle yataktan doğruldum. Sırtımdaki her bir eklemi hissedecek şekilde gürültüyle gerindim. Ayaklarımı yataktan sarkıtıp, sessiz, uzun bir esneme daha yaptım. Çıplak ayak tabanlarımın, bu yeni evin buz gibi soğuk parkesine değmesiyle derim ürpererek titredi. Bu anı kısa tutmak için ayaklarımı sürüyerek hemen yanı başımdaki yeni olduğu her halinden belli olan terliklerimi bulup giydim. Yavaşça ayağa kalkıp, esneme seslerimin odanın boşluğunda yankılanmasına izin verdim.
 
Bu pervasız rahatlığım, elbette Hayal’in hiçbir şey duymamasından kaynaklanıyordu, ancak onu uyandırırken bu denli hoyrat olamazdım. Yavaşça yanına yaklaştım; uykudan yeni uyanmış bir kuşu ürkütmemek istercesine, yetimhanedeki ablaların bize yıllarca uyguladığı o nazik rutini tekrarladım: Elimi saçlarına götürüp şefkatle okşadım.
 
Gözlerini, uzun kirpiklerinin altından birkaç seferde, ağırca araladı. Beni gördüğü gibi yüzünde bir gülümseme oluştu. “Günaydın,” dedim. Hayal, dudaklarımı pür dikkat izliyordu; işitme engeli, bize sabrın ve iletişimin yeni bir yolunu öğretmişti. İşaret dili haricinde dudaklarımızı da okuyabiliyordu. Sadece tane tane konuşmamız gerekliydi.
 
“Mert’in gazabına uğramadan kalksak iyi olur.”
 
Hayal, yorganın altında neşeyle kıkırdayarak yataktan doğruldu. Elleri, havada zarif bir kuğu gibi hareket ederken, işaret diliyle cevabını yapıştırdı: "Bence sen, her türlü o gazaba uğrayacaksın."
 
Omuz silkerek ona hak verdim. Bize, Bülent Amca’nın öğrettiği en önemli şey, belki de hayat felsefemizin temeliydi: Hayata 1-0 yenik başlasak bile, bu eksiği kapatmak, hatta bunu telafi edip öne geçmek bizim elimizdeydi.
 
On sekiz yaşına geldiğimizde, o soğuk ama korunaklı yetimhane duvarlarından ayrılmamız gerekiyordu. Hayatımızı kendi ayaklarımız üzerinde devam ettirebilmek için bir işe ihtiyacımız vardı; yenilmişliğimizi telafi etmek içinse bir mesleğe. İşte bu yüzden, Bülent Amca’nın manevi desteği ve inancı ile arkadaşlarıma bu durumu bir görev bilinciyle aşılamış, onları zorla ders çalışmaya zorlamıştım.
 
Bana sinir oluyorlardı, özellikle o inatçı erkekler, ama bu durumdan zerre kadar pişman değildim. Çünkü bu zorlamanın sayesinde, hepsinin iyi birer burs alabilmesini sağlamıştım. Belki aynı bölümleri kazanmamıştık, ama en azından şimdi, aynı üniversitenin kampüsünde bir araya gelebilecektik. Bu, yeniden kurulan ailemiz için yeterince iyiydi.
 
Sıkıntıyla iç çekip, Hayal’in yüzündeki alaycı ifadeye karşılık verdim. "Başa gelen çekilir,” derken kapıyı açtım ve ona doğru ufak bir göz kırptıktan sonra odadan çıktım.
 
Artık evimiz dediğimiz bu yer, sıradan, birbirine benzeyen apartmanların sıralandığı bir mahallede, giriş katında bulunan, ufak, basık bir apartman dairesiydi. Öylesine boş ve ruhsuzdu ki, bu durum sadece az sayıdaki eşyadan kaynaklanan bir şey değildi. Sanki bunca zamandır, evin içinde hiçbir neşe, hiçbir anı dolanmamış, çıplak duvarlara hiçbir hikâye yazılmamıştı.
 
Belli ki çok uzun süre bu evde kimse yaşamamıştı, belki de kapıdan girer girmez insanı karşılayan baskın rutubet kokusundan dolayı kimse yaşamak istememişti. Bu mevsimde, balkon kapısı ve pencereler sürekli açık olduğu için sorun olmasa da, kışın o sert, dondurucu soğuklar geldiğinde, grubumuzun en hassas üyesi olan Doğu’nun kaçınılmaz bir şekilde astım atakları geçireceği aşikardı.
 
Doğu… Belki de aramızda en şanslı olan oydu. Çünkü o, hayatın o taze, sıcak yüzünü on iki yıl boyunca tecrübe etmişti. Tam on iki koca sene, kendi annesi ve babasıyla yaşamıştı. On iki yaşında yetimhaneye geldiğinde, bizden on iki yıllık bir anı zenginliği taşıyordu.
 
Bir trafik kazasında annesi ve babası vefat edince kimsenin sahiplenmediği çocuğa yine Bülent amca kol kanat germişti. İlk zamanlar, olayların şokundan, o büyük kayıp hissinin dehşetinden midir bilinmez, ağlamak yerine donuk bir ifadeyle sessizce yatağında oturmuştu. Gözleri cam gibiydi ne görüyordu ne düşünüyordu bilemezdik. Kimseyle tek kelime bile konuşmazken, her geçen gün biraz daha kendi içine, kendi yarattığı güvenli kabuğa kapanmıştı. Ta ki Eren’in o hırçın, ısrarcı enerjisiyle karşılaşana kadar…
 
Ah Eren! İçindeki fırtınaları dışına yansıtan çocuk… İlk zamanlar o kadar asi, o kadar ketumdu ki, onunla konuşmak, hatta aynı ortamda nefes almak bile imkânsız gibiydi. İçinde babasına duyduğu derin nefret, sanki tüm vücudunu ele geçirmiş, etrafına görünmez bir dikenli tel örmüştü. Başlarda ondan deli gibi korkarken, zaman geçtikçe aslında göründüğü kadar kötü, o kadar tehlikeli olmadığını anlamıştım. Bu farkındalığı Mert'e borçluyduk.
 
Mert ve Eren, o sert, aşılmaz duvarları aşarak kurmuşlardı arkadaşlıklarını. Eren’in duvarları vardı, evet, ama en yakın arkadaşının hatırı için, bizim de o savunma hattından geçmemize ve onun kırılgan iç dünyasını görmemize izin vermişti. O anlar, Eren’in gözlerindeki o keskin parıltının aslında büyük bir kırgınlığı gizlediğini gösteriyordu.
 
Mert gittikten bir sene sonra, Eren de on sekizini doldurmuş ve yetimhaneden ayrılmak zorunda kalmıştı. O da tıpkı Mert gibi, bize sağlam bir temel atmak ve söz verdiği yuvayı kurmak için acımasız bir hayat mücadelesine başlamıştı. Şimdi, beş parçalı ailemiz, Mert’in fedakarlığı ve Eren’in asi azmi sayesinde, rutubetli ama bizim olan bu dairede yeniden bir araya gelmişti.
 
“Hele şükür. Ufacık koridoru beş dakikada bitiren tek insansın.”
 
Eren'e dil çıkartarak çekyatların birine oturdum ve Doğu'nun bizim için hazırladığı tostlardan bir tanesini elime aldım. Görüntüsü vasat olsa da kokusu şahaneydi. Eren ayağıyla bacağımı dürttü.
 
“Hayırdır yine hayatımızı film şeridi gibi gözlerinin önünden mi geçirdin?”
 
Sorusunun peşine Doğu’nun kıkırtıları salonu doldurdu. Gözlerimi tosttan ayırdım ve çaprazımda oturan çocuğa doğru öldürücü bir darbe gibi çevirdim. Kendimi bildim bileli sabah kalkar kalkmaz yaptığım ilk şey, hayatımın bir özetini çıkarmaktı. Ya nereden geldiğimizi unutmaktan korkuyordum ya da hatırlayarak güçlü kalmaya çalışıyordum. Fakat her ne için olursa olsun bu durum dalga konusu olamazdı.
 
Doğu’nun tostunu ısırırken bile güldüğünü görünce “Çok mu komik Doğu?” diye sordum. Ses tonumdan bu duruma ne kadar sinirli olduğum belli oluyordu ama bu salondaki erkeklerin zerre kadar umurunda değildi. Gülümsemesini saklama gereği duymayan çocuk “Biraz komik,” dedi. Bu cevap gözlerimin kısılmasına neden oldu. Öyle mi? Bakalım söylediklerimden sonra gülmeye devam edebilecek misin?
 
Elimde tuttuğum yarısı yanık tostu evirip çevirirken “Ben bu tostu yerken senin kadar gülemeyeceğim ama,” dedim. “Senin yüzünden bir gün kanser olacağım.”
 
Doğu’nun şaşkınlıkla alnı kırışırken “Farkındaysan kız olan sensin, yani bu işleri senin yapman gerekiyor. Buna rağmen ben yapıyorum, bir de laf yiyorum. Madem beğenmiyorsun, bir dahaki sefere güzellik uykunu daha kısa tut ve kahvaltıyı sen hazırla. Zaten ne kadar uyursan uyu bir işe yaramıyor.”
 
Nefessiz kurduğu cümleye şok olmuş bir edayla baktım. Resmen bir söyle bin laf işit buna deniyordu. Fakat belden aşağı çalışmıştı. Bu nedenle arkamdaki yastığı Doğu’nun kafasına fırlattım. Yani… amacım Doğu’nın kafasına fırlatmaktı. Fakat yastık ne hikmetse yarı yolda gitmekten vazgeçmiş ve sehpanın üzerindeki çaya kafa atmayı tercih etmişti. Ortalık bir anda şangırdarken “Ne yapıyorsun kızın sen ya?” diye çıkıştı. “Hem sakar hem çirkin. Seni kim alacak, daha doğrusu alacak mı merakla bekliyorum.”
 
“Doğu!”
 
“Ne bağrışıyorsunuz?”
 
Duyduğum tapılası sesle arkamı döndüm. Mert’in çoktan hazırlanmış bir şekilde salona teşrif etmişti. Harika… okula gelmekten vazgeçer diye ödüm kopuyordu. Eren, kahverengi deri görünümlü eski çekyatın üzerinde, sanki bir kavga başlatmaya can atıyormuş gibi alaycı bir gülümsemeyle oturuyordu. Hedefi belliydi: Mert.
 
“Okula gitmek istemeyene bakar mısınız? Bayram çocuğu gibi giyinmiş.”
 
Mert, her zamanki ağırbaşlı ve sabırlı tavrıyla bu kışkırtmaya cevap vermek yerine, siyah, dar bir tişörtle yanıma oturdu. Otururken kasılan kolu ve tişörtünün yakasından hafifçe gözüken karmaşık, geometrik bir desene sahip dövmesi dikkatimi çekti. Hemen sehpanın üzerindeki, kenarları nar gibi kızarmış tostuna uzandı.
 
Oldum olası yapılı bir çocuktu ama bizden ayrı kaldığı süre belli ki ona yaramıştı. Sadece işte çalışmamış, vücudunu heykeltıraş titizliğiyle geliştirmesine de yaramıştı ve orasına burasına dövmeler yaptırarak o şahane vücuduna zarar vermişti.‘Kesin aklına Eren girdi,’diye düşünürken “Şunun kafasına vurun da kendini bir resetlesin. Yine gözleri takılı kaldı,” cümlesi kulağıma doldu. Eren bugün ciddi anlamda kaşınıyordu. İçimdeki sabrın son demlerini kontrol etmeye çalışarak, Mert’e döndüm ve yaklaşık bin kere sorduğum, ama cevabını asla kabullenmediğim o soruyu tekrarladım.
 
“Şu dövmeleri yaptırırken gerçekten canın hiç acımadı mı?”
 
Mert, gözlerini tavana çevirerek derin bir iç çekti. O sırada Eren, kanepeye yayılmış bir vaziyette, yüksek bir sesle tepki gösterdi. “Hey Allah’ım ya!” Eren’i duymazdan gelmeye ant içerek, Mert’in yorgun gözlerinin içine baktım. O, ağzındaki peynir ve sucuk dolu lokmayı bitirmeden, bıkkınlığının aksine yumuşak bir tonda cevap verdi.
 
“Acımadı Eflal.”
 
Sesindeki bıkkınlığa rağmen “Peki sırtındaki o koca dövme de mi acımadı?” diye sordum. Mert, çaresizce nefesini dışarı üfledi. Tam bu anda, sağımdan bir el, hızla uzandı ve ağzıma, bitiremediği yarım tostumun kalanını tıkıştırdı.
 
Kolunu kaplayan kalın, koyu hatlı, ilkel bir sembolü andıran dövmelerden, bu izinsiz müdahalenin sahibinin kim olduğunu anlamak zor değildi: Eren.
 
“Milletin acısından sana ne Eflal. Dövme yaptırmaya karar verdin de bizim haberimiz mi yok?” diye söylendi.
 
Zar zor tostan bir lokma daha ısırırken, ağzım dolu olduğu için sadece başımı hayır anlamında sallayabildim. O an, ağzımdaki lokmayı bitirmeye çalışırken, salondan çıkarılan tek ses, benim çiğneme sesimdi. Eren, uzun bu sessizlik anının tadını çıkarırken "Huzur," diyerek kendini iyice çekyata, sırt üstü attı.
 
Tam o sırada, kapı aralığından zarifçe Hayal süzüldü. Yüzünde hala o masum gülümsemesi vardı. İşaret diliyle "Günaydın," diyerek Eren’in yanına, çekyatın köşesine oturdu. O da okul için hazırlanmış, saçlarını toplamış, pırıl pırıl görünüyordu, tıpkı diğerleri gibi… Tek hazırlanmayan olarak bir şeylerden feragat etmem gerekiyordu. Mesela tostumdan…
 
Yarım tostu sehpaya bırakıp ayağa kalktım. İlk izlenim için tek şansın vardı. İnsanlar bir saniyeden kısa sürede hakkınızda karar verirlerdi. Tek bir bakışla, göz açıp kapayana kadar… Bu yüzden odaya gidene kadar ne giyeceğimi düşündüm. Zaten çok fazla kıyafetim yoktu ama ilk izlenimde insanları etkileyebilmek için en doğru olanları seçmeliydim. Dolabımı açarken kapakta duran aynada gördüğüm manzarayla yüzüm buruştu. Saçlarımın dipleri yağ içindeydi, oysa daha dün yıkanmıştım. Birkaç saç modeli yapmaya çalıştım, hiçbirinde istediğim sonucu elde edemeyince saate baktım. Banyo yapmak için zaman yoktu ama saçlarımı yıkamadan kimse beni bu evden çıkaramazdı. Bu nedenle daha fazla oyalanmadan banyoya koştum ve her yanımı su içinde bırakarak saçlarımı yıkamaya başladım. Yüzüm gözüm köpükler içindeyken de bir yandan ne giyeceğimi düşündüm. Baş aşağı durduğum için mi yoksa suyun soğukluğundan kaynaklı mı bilmiyorum, çok daha hızlı düşünmüştüm. Havluyu başıma sardıktan sonra koşarak odaya döndüm. Dolaptaki buz mavisi yırtık kotumu ve beyaz tişörtümü üzerime geçirdim. Saçlarımın nemini alıp taradım. Ellerimle hafifçe şekil verirken salondaki homurtuları duyabiliyordum.
 
“Eflal hadi!”
 
Mert'in sesi, dairenin küçük koridorunda bir tokat gibi yankılanırken, kelimenin tam anlamıyla elim ayağım birbirine dolaştı. Ufacık lila odanın içinde, yeni aldığım deri görünümlü sırt çantamın nereye kaybolduğunu panikle düşünürken, adımın yüksek tınılı ve emir veren hali daha da paniklememe neden oldu.
 
“EFLAL!”
 
Gözlerim odanın her köşesini tararken, sonunda çizgili sapını yatağın altından gördüm. Hızla çekip çıkardım. “Eflal, yemin ederim ki biraz daha oyalanırsan okulun ilk gününü es geçeceğiz!” Hayıflanmama ve kendi kendime söylenmeme fırsat kalmadan, kapı eşiğinden depar atar gibi salona fırladım. Herkes ayaklanmış, gitmeye hazırdı.
 
Mert, her zamanki gibi rahat ama ciddi bir tavırla, parmaklarını cep telefonunun ekranında gezdiriyordu. Başını kaldırmadan, sanki bir askere emir veriyormuş gibi "Hazır mısın?" diye sordu.
 
"Evet," diyerek çantamı çapraz bir şekilde taktım ve o anın heyecanıyla saçlarımı dramatik bir şekilde savurdum. Mert, bana doğru saniyelik, keskin bir bakış attı, sonra tekrar telefonuna döndü.
 
“Saçların ıslak.”
 
Omuzlarımı silkip, kendi kendime kurduğum sahneyi bozmamaya kararlıydım. "Biliyorum. Böyle daha seksi." Saçlarımı, şampuan reklamlarındaki gibi havalı bir kavisle savurmaya çalışmam, Hayal’in kontrolsüz bir kahkaha atmasına neden oldu. Seksi olmaya çalışırken her zaman eksi olan, komik duruma düşen kızdım ben.
 
O an, Eren ve Doğu, özellikle de sessiz ve içine kapalı Doğu, bu abartılı şamatadan rahatsız olmuş bir şekilde bana baktılar. Mert ise, nihayet beklediği an gelmiş gibi, başını telefonundan kaldırma zahmetine bile girmedi. Ama sesi, az önceki kayıtsızlığından eser taşımıyordu.
 
"Seksi sana sonradan eklememi istemiyorsan, git ve saçlarını kurutmadan geri gelme."
 
Kıpırdamadığımı, o asi, genç kız tavrımı sürdürdüğümü fark edince, hafifçe başını bana çevirdi. Bakışlarındaki keskin ifade, o anlık ağabey otoritesinin tüm gücünü taşıyordu.
 
"Hemen!" derken ki ses tonu, şansımı fazla zorlamamam, yoksa okulun ilk gününe sırtımda saç kurutma makinesiyle gidebileceğim anlamına geliyordu.
 
Koşar adım banyoya gittim. Saçlarımı kurutup tekrar salona döndüm. Mert ne işle uğraşıyorsa hala gözlerini telefondan ayırmamıştı. “Herkes hazır olduğuna göre, çıkalım.” Yüzüme bakmadan hazır olduğumu nasıl anlamıştı acaba? Belki kurutma makinesini boşa çalıştırdım. Ne biliyorsun?
 
Hep beraber evden çıktık. Otobüs durağına doğru ilerlerken, Mert’in hala telefonunun ekranına gömülmüş olması ve bu büyük güne karşı gösterdiği kayıtsızlık, sinirimi bozmaya başladı. Tam ona içerlemek üzereydim ki, bir anda Eren'in keskin sesi yükseldi.
 
“Dur!”
 
Eren, uzaktan gelen, tıklım tıklım bir dolmuşa doğru aniden depar atmasıyla, biz de zoraki peşinden koşturduk. Son anda yakaladığımız o eski, paslı araca tıkış tepiş bindik. Balık istifi bir şekilde birbirimize yapışmış, ter ve egzoz kokusunun karıştığı o dar alanda, büyük, gösterişli üniversiteye doğru ilerledik. Kokudan neredeyse bayılacağım anda, ineceğimiz durağa geldiğimizi görünce, can havliyle ve ciğerimi patlatırcasına bağırdım.
 
“Müsait bir yerde!”
 
Çaresizliğimden olacak ki, sesim fazla yüksek ve tiz çıkmış olmalıydı; dolmuştaki herkes anlık bir sessizlikle bana doğru döndü. Araç durduğu gibi, yeni doğmuş bir bebek gibi kendimi dışarı attım ve ılık sonbahar havasını ciğerlerime çekerek derin bir nefes aldım. Ruh ikizlerim gibi, bizimkilerin de hemen arkamda olduğunu sanki bir titreşimle hissediyordum.
 
Gözlerimi etrafta dolaştırırken, şaşkınlık ve hayranlık arasında neye tepki vereceğimi şaşırdım: Daha ilk günden okulun bu kadar kalabalık olmasına mı, yoksa etraftaki herkesin aşırı havalı ve kaygısız durmasına mı?
 
“Sanırım bu okuldaki herkes baba parasını çok seviyor.”
 
Benimle aynı hayal kırıklığını paylaşıp, bunu farklı bir alaycılıkla yorumlayan Eren’e doğru döndüm. Herkes etrafındaki lüks arabaları ve pahalı kıyafetleri incelerken, grubun lideri olarak o anı yakalamam gerektiğini düşündüm.
 
“Herkes buraya baksın!” dedim, sesime gerekli otoriteyi katmaya çalışarak. Bakışlar üzerime toplandığı an, boğazımı temizledim.
 
“Bugün burada—”
 
Şikâyet eden, homurdanan sesler yükselmeye başladı. Eren, kolları göğsünde kavuşmuş bir vaziyette, gözlerini devirerek araya girdi: “Biliyoruz. Çok büyük bir vazifeyi gerçekleştirmek için toplandık. Her zamanki teranen.”
 
Sinirle yumruğumu sıkıp, tok bir ses çıkaracak şekilde Eren’in koluna geçirdim. Acı çekip ağlaması gereken çocuk, ukala bir şekilde kahkaha atarak gülmeye başladı.
 
“Eren, uğraşma şununla da bir an önce lafını bitirsin.”
 
Kısılan, öfkeli gözlerimi Mert’e çevirdim. O ise, telefonunu çoktan cebine atmış, o bildik ‘Ee, devam et’ bakışını atıyordu. Ne kadar bozulsam da, gururumu belli etmemeye çalışarak, o meşhur cümleyi tamamlamak üzere başladım:
 
“Bu insanlık için küçük ama—”
 
“Bizim için büyük bir adım değil mi Eflal?”
 
Bu kez Doğu’nun sesiydi. Ona, ‘Sen de mi Brütüs?’ der gibi baktım. İkide bir sözümün kesilmesi yüzünden hevesim kursağımda kaldı, suratım anında düştü, kırgınlıktan gözlerim doldu. Bu zayıflığı gizlemek için başımı hızla öne eğip, sanki tüm enerji bedenimden çekilmiş gibi, "Neyse, hadi gidelim," dedim. Tam pes etmiş bir şekilde yürümeye yeltenirken, kolumda güçlü bir el hissettim. Mert beni durdurup, hızla kendine çevirdi. Parmakları çenemi nazikçe kavradı ve gözlerimi görebileceği kadar başımı kaldırdı.
 
“Ne söyleyeceksen söylemeden hiçbir yere gitmiyoruz.”
 
Bir şekilde elinden kurtulup, aramızdaki birkaç santimlik sıcak mesafeyi yeniden kurdum. “Her zamanki TERANEM işte Mert, boş ver.” Eren, tıslamaya benzer, alaycı bir şekilde gülümsedi. O an, o yumruğu koluna değil ağzına atmalıyım diye düşündüm.
 
“Tamam, o zaman tekrar hatırlat bize.”
 
Mert’in ısrarcı tavrı, istediğini almadan bu işin bitmeyeceğini gösteriyordu. Sıkıntıyla derin bir iç çektim ve kelimeleri isteksizce döktüm. “Buraya ne şartlardan geldiğimizi unutmamamızı, okulun kıymetini bilmemizi, ne olursa olsun birbirimizden kopmamamızı, güçlüklere karşı direnmemizi, yıkılmamamızı falan—”
 
Mert cümlemi bitirmeme bile izin vermeden, hızla beni kendine çekti ve sıkıca sarıldı. Bu anlık, beklenmedik hareketi afallamama neden oldu. Ardından Hayal, Eren ve Doğu da bize sarılınca, o kalabalık, havalı okulun kapısında, adeta Teletabilerin Türkiye temsilcisi gibi, tuhaf bir sevgi yumağı haline geldik.
 
Kırgınlığım, onların sıcaklığıyla saniyesinde azaldı. Yüzümde belli belirsiz, içten bir tebessüm belirdi. Eren, kucaklaşmanın ortasında boğuk bir sesle mırıldandı.
 
“Sarılalım sıkı sıkı deyin de tam olsun.”
 
Gülüşmeler eşliğinde, etrafımdaki sımsıcak kalabalık yavaşça dağıldı. Derin bir nefes alırken, yanaklarım Mert’in sıcacık elleriyle tekrar kavuştu. Gözlerimin içine bakarken, daha derinlere inmek, ruhumu okumak istiyor gibiydi.
 
“Bizi, bizden başka hiç kimse yıkamaz Eflal Bozan. Bunu sakın unutma.”
 
 **-**
 
EFSA
“Efsa’cığım, baban uyanman gerektiğini söylüyor.”
 
Kafamdaki bitmek bilmeyen uğultuyla çalan alarm yetmezmiş gibi, cici annemin o yapay şefkatle sarmalanmış, gittikçe artan tınılı sesiyle nasıl uyumaya devam edebilirdim ki?
 
İpek nevresimlerin arasına gömülüp, soğuk yastığın altına başımı soktum ve kulaklarımı olanca gücümle kapattım.
 
Bir süre sonra tekrar, bu kez daha keskin ve ısrarcı bir tonda, “Efsa!” diye bağırmasıyla lüks yatağımda debelendim. O anki sıkıntımı ve isyanımı yastıkla yatak arasına boğuk çığlıklar halinde saklamıştım. Bu kadını, babamın yanında durduğu için, bir yerden sonra kabullenmiştim ama bazen sınırlarını, özellikle de özel alanımın çizgisini fazlasıyla aşıyordu. Senelerdir annelik rolünü üzerine yakıştıramamış, sadece büyük bir aksesuarmış gibi taşımıştı. Tek iyi olduğu şey, babamın yanında parıltılı kıyafetlerle boy gösterdiği o sosyetik davetlerde tüm dikkatleri üzerine çekmekti. En azından birimizin işine yarıyordu bu durum.
 
Duyduğum ayak sesleri daha güçlü gelmeye başladı. Belli ki Nagehan yanıma geliyordu. Kulağımın dibinde yüksek perdeden bağırmasına tahammül edemeyeceğim için, o yanıma gelmeden bir karşı hamle yapmalıyım diye düşündüm.
 
“Nagehan! Babama söyler misin, üniversitenin ilk günü ders olmaz. Neden bu kadar saçma bir saatte kalkmak zorundayım acaba?”
 
“Çünkü, Amerika’ya, o özlediğin hayatına dönebilmek için elindeki tek şansın bu okul.”
 
Babamın sesiyle, yastığı hışımla başımdan attım ve ani bir panikle yataktan doğruldum. Yıllarca Büyükelçilik yapmasından kaynaklı o buz gibi ciddiyet, emekli olmasıyla bile gram azalmamıştı. Özellikle de okul, iş ve hayatımı yönetme konularında.
 
“İşlerin başına geçeceksen, o işleri en ince ayrıntısına kadar çok iyi öğrenmelisin. Bu yüzden, gidiş biletine sıkı sıkı tutunsan iyi olur.”
 
Bu şartlı sevgiye ve tehditvari motivasyona cevap vermemek için yanağımı öfkeyle dişledim. Babamsa, her zamanki duygu barındırmayan, donuk bakışlarından birini bana gönderip, hiçbir şey olmamış gibi gözden kayboldu.
 
Sıkıntıyla inleyerek tekrar sırt üstü yatağa uzandım. Babamdan ve o demir gibi katı kurallarından nefret ediyordum. Ben Türkiye’ye dönmek istememiştim ki. Neymiş; senelerdir işlerinden dolayı yurt dışındaymış, emekliliğini memleketinde geçirmek istiyormuş. ‘Memleket doğduğun yer değil doyduğun yerdir’sözünü hiç mi bilmiyordu bu adam? İlla doymak için dedemin kurduğu o koca holdingin başına mı geçmesi gerekiyordu yani? Neden kendi yarım kalmış hayatını, benimkine bu kadar acımasızca empoze etmeye çalışıyordu?
 
‘Doğduğun toprakları görmek istemiyor musun Efsa?’diye sormuştu. Daha kundakta bir bebekken beni ayırıp götürdüğün, adını bile unuttuğum yerleri neden görmek isteyeyim ki? Benim memleketim, benim anılarımın olduğu yer, okyanusun ötesiydi.
 
Babamın bu otoriter tavrından dolayı bazen annemin nasıl biri olduğunu merak ediyordum. Babam gibi katı biri miydi yoksa daha toleranslı mı? Bu adamı nasıl çekmişti? Hoş, babamla ayrıldıklarına göre çekmemişti. Acaba babamın hangi huyu onu deli etmişti? Neden ayrıldıklarını sormam boşa zaman kaybıydı. Bu yüzden annem, sadece bir tahminden ibaretti. Gerçeği asla öğrenemeyecektim. Tıpkı hiçbir zaman bir anneye sahip olamayacağım gibi…
 
Derin bir nefes alarak ayağa kalktım. Bugün yeni hayatımın ilk günüydü. Büyükelçinin kızına yakışır cici ve örnek biri olmak yerine, hayallerimin peşinden koşabilecek, kendi kimliğimi bulabilecektim.
 
Giysi odama geçtim. Yurt dışından gelen kıyafetlerimi es geçip, babamdan gizli aldıklarıma yöneldim. Bordo etek ve göbeğimi açıkta bırakan beyaz büstiyerimi giydim. Aynanın karşısına geçip saçlarıma hacim kazandırırken Nagehan’ın sesi tekrar kulaklarımı doldurdu.
 
“Efsa, hazır mısın?”
 
Bu seni neden bu kadar ilgilendiriyordu ki? Gözlerimi abartılı bir şekilde devirerek “Beş dakika!” diye bağırdım. Kıyafetime uygun topuklu ayakkabılarımı ve çantamı dolaptan çıkardıktan sonra banyoya gittim. Her zaman yaptığım makyajı bir tık abartarak daha şuh bir görünüm kazandım.
 
“Efsaacığım!”
 
Cici annemin evlere şenlik sesi tekrar duyulduğunda derin bir nefes aldım. Bu, daha çok sakin kalmak istediğim için yaptığım bir hareketti. Tam cevap vermek için ağzımı açmıştım ki “Atakan geldi canım,” diye devam etti. Bir an donakaldım, doğru duyup duymadığıma emin olamadım. Okula birlikte gitme teklifini kabul etmiş miydi yani? Gerçekten aşağıda beni mi bekliyordu?
Apar topar koşturarak merdivenlerin başına geldim ve aşağısını dinlemeye çalıştım. Duyduğum sesle içimdeki heyecan dalgası tüm vücuduma yayıldı. Atakan, ilk ve tek aşkım, tanımadığım memleketimi bana sevdirecek tek kişiydi. Sadece o bu ülkede yaşadığı için, Türkiye’ye gelme fikri bana çok da kötü gelmemişti.
 
O benim platoniğimdi.
 
Hızla odama döndüm. Hazırlıklarımı tamamlayıp aynanın karşısında geçtim. Gördüğüm kız, kesinlikle çok ateşliydi. Kusursuz. Tıpkı lisedeki gibi. Artık Atakan’ın dikkatini çekebilirdim. Tabi bir an önce aşağı inebilirsem…
 
Odadan koşturarak çıksam da merdivenlerden inme işini ağırdan aldım. Ona karşı duygularım ne kadar yoğun olsa da bir adım atılacaksa bunu ilk onun atmasını istiyordum.
 
Merdivenlerden indiğimde karşımda Atakan yerine evdeki çalışanlardan sorumlu Ferdane Hanım’ı buldum. Gözlerim holü tararken “Neredeler Ferdoş?” diye sordum. Dudaklarını aralayan kadının konuşmasına gerek kalmadı. Babamlar salondan çıkarken Atakan’la göz göze geldim. Kalbim Zara’da %50 indirim görmüş kadının heyecanıyla çarpıyordu. Başını belli belirsiz selam verir gibi kıpırdattı ve dudaklarının kenarında milimetrik bir gülümseme belirdi. Allah’ım o bana böyle bakarken, ona olan ilgimi nasıl gizleyecektim.
 
“Günaydın”
“Hazırsan çıkalım mı?”
 
“Olur.” Babamla göz göze geldim. Yeni halimden hoşnut olmadığını yüzü gizlese de gözleri saklayamıyordu.
 
“Söylediklerimi unutma Efsa.”
 
Bakışlarına destek çıkan cümlesine kibarca gülümseyerek karşılık verdim. İmajımı değiştirdim diye, ideallerimden vazgeçecek değildim. Amerika’ya geri dönmek istiyordum ve bunun için o okulu bitirmek zorundaysam, bitirecektim. Babamın yanında duran Atakan’a gözlerimi kaydırdım. Bakışları nedense bana babamı hatırlattı. Ne yani? Sürekli etrafında olan kızlardan biri, hatta daha iyisi olmamdan rahatsız olmuş olamazdı değil mi?
 
“Çıkalım mı?” diye sordum, sorunun cevabını beklemeden, hatta Atakan'ın başını sallamasını bile önemsemeden hemen yürümeye başladım. Arkamdan, onun babamla vedalaştığını duydum. Adımlarımı bu yüzden biraz daha yavaş tuttum. Atakan’ın da peşimden geldiğini anladığımdaysa hızlandım ve o yabancı, ama bir o kadar da gösterişli lüks evin kapısından dışarı çıktık. Otoparka doğru yürürken, gözlerimi yuvalarında tutmakta zorlandım; resmen, simsiyah, canavar görünümlü bir Bugatti, tüm asaleti ve vahşiliğiyle beni selamlıyordu.
 
Atakan’a doğru döndüm, hayranlığımı gizleyemeyerek “Yeni mi?” diye sordum. Başını, sanki sıradan bir oyuncaktan bahsediyormuş gibi umursamazca evet anlamında salladı.
 
“Diğer, daha mütevazı ama daha karakterli olan arabanı sevdiğini sanıyordum,” dediğimde, kapıları açarken yüzünde kısa süreli bir gölge belirdi.
 
“Ben seviyordum, babam sevmiyormuş.”
 
Ali Soylu. Babamın üniversiteden kolej arkadaşı, aynı zamanda da şu andaki en büyük iş ortağıydı. Babamla bu kadar yakın olmalarının nedeni, ikisinin de aynı katı, kontrolcü kafada olmasıydı. Hoş, Ali Amca, babamdan bir tık daha katı, hırslı ve işkolikti. Atakan’ı kendi çelik kalıbına oturtmaya çalışıyor, onunla ilgili en ufak detaydan en büyük karara kadar her şeyi kendisi alıyordu.
 
En azından benim babam, kendi kararlarıma çoğu zaman saygı duyuyordu. Bunun nereye kadar böyle gideceğini bilmesem de Atakan’ın bu zoraki itaatkarlıktan dolayı ne kadar mutsuz olduğunu her halinden anlayabiliyordum. O pahalı zırhın içinde yalnız duruyordu.
 
Yola çıktığımızda, arabanın içindeki baskın sessizlik, sadece motorun gaza yüklendikçe çıkardığı kükreme sesi yüzünden dağılıyordu. Araba kullanmayı tutkuyla seviyordum ama sağ koltukta oturup dünyayı seyretmek nedense daha çok hoşuma gidiyordu.
 
Atakan’a göz ucuyla baktım. Sadece yolla ve direksiyonla ilgilenmesi sinirimi bozuyordu. Kafasından neler geçtiğini merak etmekten, o anki ciddi ifadesinin ardındaki kırılganlığı görmekten kendimi alıkoyamıyordum.‘O konuşmazsa görevi devral Efsa’diyerek kendimi içten içe gazladıktan sonra, olabilecek en nazik şekilde boğazımı temizledim.
 
“Benimle beraber gitmeyi kabul ettiğin için teşekkür ederim.”
 
Bana bakmaya tenezzül bile etmeyen çocuk, monoton bir sesle “Önemsiz,” diye cevap verdikten sonra, bir duvarla konuşuyormuş gibi hissederek önüme döndüm.
 
Neden benimle ilgilenmiyordu anlamıyordum. Çevresinde istemediği kadar çok, onu pohpohlayan kız vardı, ama ben onların hepsinden farklıydım; hiçbir zaman onu sıkmamıştım, yani sıkmamaya çalışmıştım. Hoşlandığımı bile belli etmemek için elimden geleni yapıyordum. Ne derece başarılı olduğum tartışılırdı ama en azından deniyordum.
 
Ayrıca ben, babasının en yakın arkadaşının kızıydım. Sadece yaz tatillerinde, zoraki görüşsek de çocukluk arkadaşı sayılırdık. Bunun için bile olsa benimle iki kelam etmesi çok mu zordu? Daha ne istiyordu ki?
 
Okula geldiğimizde gördüğüm kalabalık dudaklarımın aralanmasına neden oldu. Sanırım tüm aileler babam gibi düşünmüş, çocuklarını erkenden kaldırıp okula postalamıştı. Güvenlikten geçmeyi beklerken kapının önünde sarılmış tipler dikkatimi çekti. Aklıma lisedeki kategorize olmuş gruplar geldi. Tiplerine bakılırsa bu grup kesinlikle inek ve burslulardan oluşan ezikler grubuna girerdi.
 
Nihayet uzun bir bekleyişten sonra içeri girdik. Atakan arabayı paralı otoparka girerken Atakan’ın en yakın arkadaşları Arel ve Asrın’ı gördüm. Kendi aralarında hararetli bir şekilde konuşurlarken Atakan arabayı park etti. Hâlâ bizi fark etmemiş olmaları garipti. Tam kapıyı açtığım an Atakan sesli bir şekilde arabayı bağırttı. Olduğum yerimde sıçrarken ona doğru döndüm. O bana bakmak yerine belli belirsiz bir gülümsemeyle arkadaşlarına bakıyordu. Arellerin bizi fark ettiğini anladığımda arabadan indim. Atakan’da kontağı kapatıp aşağı indi. Gülümseyerek bize doğru gelen iki çocuk da beni fark etmedi.
 
“Almış lan.”
 
Arel, arkadaşına sarılmak yerine arabayı incelemeye başladı. Asrın ise Atakan’ı kucakladı. “3A yeni bir okula hazır mı acaba?” diye sorduğunda Atakan’dan değişik bir homurtu çıktı. Arel “Almış lan!” diyerek kendi tekrarladı.
 
“Ali amca dediğini yapmış ve almış.”
 
“Ben bunun kadar sevinmedim.”
 
Kendimi dış kapının dış mandalı hissedince gözlerimi etrafta dolaştırdım. Belli ki hâlâ kayıt günü tanıştığım kız, Rüya gelmemişti. Kendimi daha da yalnız hissederken arabaya doğru dayandım. O sırada yanımızda bir araba durdu. Filmli camlardan gördüğüm kadarıyla, babasının arabasından inen kişi gülümsememe neden oldu. Rüya’ya doğru yürümeye başladım. Topuklu ayakkabılarımın sesi asfalt üzerinde yankılandı. Rüya söylene söylene yürürken “Günaydın,” diyerek dikkatini çektim. Kısa bir duraksadı. Sanki çıkaramamış gibi attığı birkaç saniyelik bakıştan sonra gözleri olabildiğine açıldı.”
 
“Günaydın Efso,”
 
“Efsa,” diye düzeltmemle gülümseyen kız “Biliyorum,” dedi. “Ama Efsane Efsa uzun olacağı için, Efso gibi bir kısaltmayı tercih ettim.” Gülümsemeye çalıştım. “Efsane gözüküyorsun. O kayıt sırasındaki kıza ne yaptıysan, çok iyi olmuş.” Gülümsemem yüzüme daha çok yayıldı. En azından biri, yeni imajımı beğenmişti. “Ama ben kayıt sırasındaki güler yüzlü kızın nerede olduğunu merak ediyorum,” dediğimde birkaç dakika önceki moduna geri döndü. “Babası tarafında katledildi,” diyerek iç çekti. “Üniversiteli olduğumu hâlâ idrak edemedi. Anaokulunun ilk gününe gider gibi beni elimden tutup okula getirdi ya. Kendimi bebek gibi hissediyorum.”
Gülsem mi ağlasam mı bilemezken az önce kapının önünde gördüğüm tiplerin bize doğru yürüdüğünü fark ettim. Rüya kendi derdini bırakıp, nereye baktığımı anlamak için arkasını döndü. İğrenir gibi bir ses çıkardıktan sonra benimkine benzer bir düşünceyi kelimelere döktü.
 
“Merhaba, burslular. Hoş geldin eziklik.”
 
 **-**
 
EFLAL
 
Okula girmemle nereye bakacağımı şaşırmam bir oldu. Bir üniversite ve içindeki öğrenciler ancak bu kadar uyumlu olabilirdi. Gösteriş, sanırım zenginlerin olmazsa olmazıydı. Üzerimdeki kıyafetlere göz gezdirdim, daha sonra da arkadaşlarımınkilere. Bu üniversite için ne kadar özenirsek özenelim fazla gündelik duruyorduk. Bir anda canım sıkıldı, enerjim yerlerde sürünmeye başladı. ‘Hiç mi bizim gibi insan yok,’ diye iç geçirirken Hayal işaret dilini kullanarak “Neyin var?” diye sordu. Diğerlerinin duymaması için sadece dudaklarımı oynattım.
“Sıradanlığın bayrağını ele almış, en önde yürüyoruz. Şu insanlara baksana, bizi ezmeleri an meselesi.”
Hayal kaşlarını çatarak dudak hareketlerimi izledikten sonra “Merak etme,” dedi. “Birlikte olduktan sonra her şeyin üstesinden geliriz.” Başımı tamam anlamında sallarken birden “Neyin üstesinden geliriz?” sorusuyla Mert’e döndüm. Hayatta en sevmediği şeylerden biri kendini küçük gören insanlardı. Eminim korkumu söylediğimde bana uzun bir konuşma yapacak, zengin insanların bizden farksız olmadığını, hatta bizim onlardan daha üstün olduğumuzu, sadece hayatın çelmelerine takılmakla zaman kaybettiğimizi söyleyecekti. Haklıydı ama şu anda bunu dinleyecek enerjiyi kendimde hissetmiyordum.
 
“Size soruyorum.”
 
Gözlerini ikimiz üzerinde dolaştırdığını hissederken Hayal, “Ne soruyorsun?” diye sordu. Onun doğrucu Davut olduğunu bildiğim için lafa atlayıp “Ee şey,” dedim.
 
“İçimde kötü bir his var. Sanki kötü bir şey olacakmış gibi hissediyorum.”
 
Yalan da sayılmazdı. Mert sorgulayıcı bir şekilde beni süzmeye başladı. Eren, “O okuldandır yavrum. Okulun iyi yanını gördün mü hiç sen?” diye sorarken Doğu lafa karıştı ve “Daha ne kadar kötü bir şey olabilir ki Eflal. Zaten dipteyiz, sondayız, depresyondayız,” dedi. Gözlerimi kısmaktan kaz ayaklarım oluşacaktı artık. “Kendi adına konuş,” dediğimde aynı benim şekilde gözlerini kısarken “Haklısın Polyanna. Çok mutlusun ama dışına yansıtamıyorsun,” diye çıkıştı. Benimle her zaman uğraşırlardı ama sanki bugün, bu durum ekstra öz içeriyordu.
 
“Doğu!”
 
“Yeter!”
 
Mert’in sesiyle ikimiz de ona dönerken “Daha ilk günden kendinizi kavgacı diye tanıtmak istiyorsanız, buyurun devam edin,” demesi utanmama neden oldu. Bir süre sessizce birbirimize bakarken Mert, “Hadi, bir an önce gidip ders var mı yok mu öğrenelim,” dedi. Bu sefer sorgulayıcı bakışlar atma sırası bana geçti. “Neden?” diye sorduğumda benim bakışlarımı umursamadan “İşe gideceğim,” deyip yürümeye başladı. Koşarak Mert’in önüne geçerken “İşe mi gideceksin?” diye sordum. Olduğu yerde duran çocuk abartılı bir şekilde gözlerini devirirken “Ama söz vermiştin,” diye devam ettim.
 
“Okula gelecektin.”
 
“Şu anda ben neredeyim Eflal?”
 
Ağzımda bir şeyler gevelerken başımı öne eğdim. Yanaklarımda hissettiğim sıcakla derin bir nefes aldım. Mert’in yardımıyla başımı kaldırdığımda “Geçimimizi sağlamak için çalışmam gerekiyor,” demesi vicdanıma bir tekme attı. Zaten kendinden ödün verip iki senedir bizim için çalışıyordu. Artık kendini düşünme zamanı gelmişti ama o yine eski düzende devam etmeye çalışıyordu. Buna o dur demiyorsa, ben diyecektim.
 
“Çalışmamız gerekiyor.”
 
Mert’in elleri yanaklarımdan uzaklaşırken “Siz çalışmayacaksınız,” dedi. Kaşlarımı çattım. Her zamanki korucu tavrı ön plandaydı ve sadece tek bir işle beş boğazı doyuramayacağının da fazlasıyla farkındaydı. Bu nedenle işi baştan sıkı tutmaya çalışıyor, gündüz bile çalışmayı planlıyordu. Tam cevap verecektim ki Doğu benden önce davrandı.
 
“Hayırdır Mert, yakında sen bizim elimizi soğuk sudan sıcak suya da sokmazsın.”
 
Neyse ki bu alaycı tavrı bugün sadece bana değildi. Çok şükür… “Onu bırak Doğu, ben çocuklarımın anası ol demesinden korkuyorum,” diyerek araya giren Eren, Doğu’ya bir beşlik çaktı. Onların ittifakıyla kahkahalar havada uçuşurken Mert’in ciddi ifadesi yüzünden silindi. Onun da belli belirsiz gülümsemesiyle rahatlarken, “Anca beraber kanca beraber,” diyen Doğu’ya katıldım.
 
“Hadi bakalım beyler bayanlar. O zaman az laf çok iş”
 
Ellerimi de birbirine vurarak bizimkilere heyecan vermeye çalışırken Hayal “Tam bana göre,” deyince ufak bir kahkaha attım. Eren gülümseyerek, Hayal’in saçlarını karıştırdı. Zar zor ondan uzaklaşan Hayal kaşlarını çatıp sert hareketlerle “Eren!” diye uyardı. Elleriyle saçlarını düzeltmeye çalışırken burnundan soluyordu. Eren “Bırak dağınık kalsın,” dediğinde öfkeyle baktı. Mert yürümeye başladığında ise peşinden ilerledik.
 
Bölümlerimiz farklı olsa da ilk sene için bazı ortak dersler tercih etmiştik. Sanırım bizim ailemizin okula oryantasyonu da bu şekilde olacaktı.
 
‘Sora sora Bağdat bulunur’ prensibinden yola çıkarak ilk dersin olacağı sınıfı bulduk. İlk günden beklenmeyecek kadar kalabalık olan sınıfa girdiğimizde uğultu kulaklarımı tırmaladı. Kısa bir an Hayal’in yerinde olmak istedim. Hayal ise bu gürültüyü duymasa da okuduğu dudak hareketlerinden rahatsız olduğunu çatık kaşlarıyla belli ediyordu. Amfide boş bulduğumuz yere oturduk. Hayal, Doğu ve ben öndeydik. Hemen arkamızdaki sırada ise Mert ve Eren oturuyordu.
 
Gözlerimi sınıfta dolaştırdım. Herkesin heyecanlı olduğunu bakışlarından anlıyordum. O sırada sınıfa birkaç kişi daha girdi. Kesinlikle filmlerden fırlamış gibi duran bir gruptu. Efsunlanmıştım. Bakışlarımı güzel kızlardan ve bakımlı erkeklerden ayıramıyordum. Para gerçekten insanları güzelleştiriyordu. Eğer ebeveynlerden biri melek değilse, bu durumun başka bir açıklaması olamazdı.
 
“Daha ilk günden kavgacı olarak tanınmamak konusunu hatırladın mı?”
 
Sırtımda hissettiğim ürpertiyle duruşumu dikleştirdim. Mert’in bana doğru eğilip kulağıma doğru fısıldamasıyla fısıldamaya devam etti. “Eğer o çocuklara bakmaya devam edersen, birkaçının ağzını burnunu kırmak zorunda kalacağım.” Tehdidi ile dudaklarımın aralanmasına neden olan Mert’e doğru başımı çevirip baktım. Çok ciddiydi. Tamam her zaman ciddiydi ama şu andaki ifadesi çocukların idam sehpasına çoktan çıkarmış, ayağıyla taburesini itmeyi bekleyen bir infazcı gibiydi. Merhametsiz…
 
Bakışlarıyla ‘Anladın mı?’ diye sorunca önüme döndüm. Fazlasıyla anlamıştım ama buna cevap vermek istememiştim. Kapı kapanma sesiyle önüme dönerken hoca olması için fazla genç, öğrenci olması için fazla yaşlı bir adam içeri girdi. Eşyalarını masaya koyduktan sonra güler yüzüyle bize döndü. Sanki sınıfta ben hariç kimse onun geldiğini görmemişti.
 
“Merhaba arkadaşlar!”
 
Sınıftaki uğultu tam gaz devam etti. Adam bir süre daha bekledi. Tek tük sessizlikler olsa da hala gürültü yüksekti. “Merhaba geveze arkadaşlar!” diye bağıran adamın sesi amfinin dört bir köşesine yayıldı. Birden ortam sessizleşti. Hayal kaşlarını çatarak bana dönüp “Ne dedi?” diye sordu. Bu mesafeden dudaklarını okuyamamıştı. İşaret dilini kullanarak “Merhaba arkadaşlar, dedi,” dedim. Başını tamam anlamında sallayan kız tekrar hocaya döndü. Bende yanımdaki Doğu’ya doğru yaklaştım. “Sanırım Hayal dudak okumakta zorlanıyor. Bundan sonra biraz daha öne oturalım,” diye fısıldadıktan sonra Doğu önce Hayal’e baktı. Sonra bana dönüp başıyla onayladı.
 
“Ben Serkan Demiray. Ekonomiye giriş dersinizin asistanıyım. Profesör bugün derse gelmeyeceği için sizinle tanışma faslını bana bıraktı. Lisedeki gibi tek tek ayağa kaldırıp içtimaaya çekmeyeceğim. Daha çok muhabbet ortamı olsun istiyorum...”
 
Sınıftaki gergin ortam dağılırken Serkan Hoca’nın “Herkes ekonomi-finans bölümü mü?” sorusuyla tekrar uğultu yükseldi. Belli ki bizler gibi farklı bölümlerden olup bu dersi alan çok kişi vardı. Adamın suratı buruşurken ellerini havaya kaldırdı. “Tamam tamam,” diye bağırarak kontrolü eline aldıktan sonra “Sanırım askeriyede içtimayı neden tercih ettiklerini anladım,” diyerek gülümsedi ve ön sırada oturan bir çocuğun yanına gitti.
 
“Söyle bakalım yakışıklı. Seni hangi rüzgâr buralara attı?”
 
Kurduğu cümleyle dudaklarım aralandı. Birkaç kız kıkırdadı. Bazıları bu tavra şaşırmıştı. Çocuk ayağa kalkmaya çalışırken “Lisede değiliz, kalkmana gerek yok,” deyip eliyle oturmasını işaret etti.
 
“Bize biraz kendinden bahseder misin? Kimsin, nereden geldin, hangi bölümde okuyorsun, neden bu üniversiteyi, neden o bölümü tercih ettin?”
 
Çocuk kendini tanıtırken sınıftan çıt çıkmadı. Herkes yeni sınıf arkadaşını tanımak için fazla meraklıydı. Eren hariç, o nedense daha çok parmaklarıyla sırada ritim tutmayı ve şarkı mırıldanmayı tercih ediyordu. Çocuğun anlatacakları bittikten sonra yanındakine geçti. Sıra bana yaklaştıkça anlamsız bir panik bedenimi sarıyor, elimi kolumu nereye koyacağımı şaşırtıyordu. Dilim damağım kurumuştu. Alt tarafı kendimi tanıtacaktım ama sanki ulusa seslenecekmişim gibi heyecanlı hissediyordum.
 
“Biraz da arkadan devam edelim.”
 
Hoca bize doğru yürürken panikle arkamı döndüm. Sadece iki kişi olduğumu gördüğüm an yüreğim ağzıma geldi. İki kişi sonra tekrar öne geçmeye kalkmazsa ki bence kalkmazdı, sıra bize gelecekti. Terlemeye başladım. Ellerimle kendimi yellerken Hayal elini bacağıma koydu. Ne zaman stresli olsam istemsizce bacağımı sallıyordum ve Hayal elini koyana kadar bacağımı salladığımı hissetmemiştim. Başımı yanımdaki kıza doğru çevirdim. Onun da benden kalır yanı yoktu. Yine de “Sakin ol. Sadece birkaç soru,” diye işaret etti. Başımı her ne kadar tamam anlamında sallasam da nefesim kesiliyordu. Ya daha ilk günden saçmalarsam, tıpkı diğerlerine yaptıkları gibi bana da gülerlerse, rezil olursam…
 
“Evet. Sanırım siz daha önceden tanışıyorsunuz.”
 
Ses o kadar yakından gelmişti ki nefesimi tuttum. Korkarak bakışlarımı hocaya çevirdiğimde, elini Mert’in omzunda olduğunu gördüm. Yüzündeki sıcak gülümseme bile artık ısıtmıyordu. Heyecandan hissizleşmiştim.
 
“O zaman önce senden başlayalım delikanlı.”
 
Mert arkasına yaslanıp rahat bir tavırla kollarını göğsünde bağladı. Bu hareketiyle bana heyecanlanacak bir şey olmadığını göstermeye çalıştığının farkındaydım ama dışarıdan bakanların böyle düşünmeyeceğini biliyordum. Herkes Mert’in ağzından çıkacak kelimeleri beklerken ben utançtan yerin dibine girmek istiyordum.
 
“Mert Sezgin. İstanbulluyum. Tanışmaktan da öteyiz. Aileyiz,” dediğinde sınıftan oo sesleri yükseldi. “Ertem Lisesinden mezun olduk. Bursluyuz eğer bir önemi varsa. Kendimi üç kelime ile özetlemem gerekirse. Hım... Valla yetimhanenin müdürüne göre serseri, işe yaramaz, düzenbaz. Bana soracak olursanız ki bana sordunuz, dürüst, korumacı, adam gibi adam!” dediğinde sınıftan gülüşmeler yükseldi.
 
Eren, “Adamın dibi,” diye bağırdığında Mert o şahane gülümsemesini bize bağışlayarak konuşmaya devam etti. “Ha bu durumda ne müdürümüz kötü ne de ben. Melek gibidir Bülent amca ama bir türlü yıldızımız barışmadı maalesef. Ben mühendislik fakültesindeyim ama bu dersi neden seçtiğimi sorarsanız, yine size ailemi gösteririm. Onlar nereye, ben oraya…”
 
Serkan Hoca diğer öğrencilere bakmadığı gibi ağzı hafifçe aralanmış bir şekilde Mert’e bakıyordu. Şaşkındı. Mühendis olacak birinin bu bölümü neden seçtiğini merak etmiyordu ve belli ki açıklamaları ona yetmemişti.
 
“Özgüvenine hayran oldum Mert. Bir ara yanıma uğrar mısın? Aramıza hoş geldin. Şimdi seni tanımamıza vesile olan aileni tanıyalım izninle.”
 
Tüm bakışlar üzerime dönmüştü. Yerin dibine girmek istiyordum. “Bir yakışıklı, bir güzel olarak devam edelim isterseniz,” dediğinde kendimin güzel kategorisine koymadığımı fark ettim. Bakışları benim üzerime odaklanınca da “Be-bende mi sıra?” diye sordum. Kekelememden dolayı gülüşmeler duyunca yer yarılsa da içine girsem diye düşündüm. “Eğer senin içinde sorun olmazsa,” diyen hocayla derin bir nefes alıp ayağa kalkmaya çalıştım. Doğu kolumu tutup beni hafif havalandığım yere oturttu. O kadar stresliydim ki tam bir geri zekâlı gibi davranıyordum.
 
“Ben Eflal Bozan.”
 
“Eflal mi? Daha önce duymamıştım. Anlamı ne?”
 
“Meyveleri yerde, kökleri gökyüzünde olan cennetteki bir meyve ağacının adı.”
 
Hoca ismimi ilgi çekici bulmuş gibi gülümsedi ve “Devam edebilirsin,” dedi. Nerede kalmıştım? Hah… “İstanbulluyum. Ertem Lisesinden mezunum. Kendimi üç kelime ile özetlersem kesinlikle zeki, azimli, zorlukların üstesinden gelebilen-”
 
“Dört kelime deseydiniz sakarı da eklerdi.”
 
Eren’in sözümü bölmesine mi yoksa sınıfın kahkahalarla gülmesine mi bozulacağıma karar verememiştim. Başımı geriye doğru çevirdim ve bakışlarımla‘Kavga mı istiyorsun kaamoonnn’diye haykırdım. Eren ise kollarındaki dövmeleri herkesin gözüne sokmak ister gibi kollarını göğsünün üzerinde bağladı ve geriye yaslandı. Asabımı en çok bozan şey ise, kahkahaları arasında bana göz kırpmasıydı. Eren!
 
“Şşşşş… Arkadaşınıza müdahale etmeyin.”
 
Serkan Hoca’nın müdahalesiyle sesler en aza indi. Hoca’nın bakışları tekrar bana dönerken “Devam et Eflal,” dedi. Bakışlarımı Eren’den Serkan Hoca’ya çevirirken bir çocukla göz göze geldim. Sınıfa en son girenlerden biriydi. Sarışındı ve sanırım renkli gözlüydü. Filmlerden çıkmış gibi demiştim değil mi? Karar değiştirmiştim. Kesinlikle moda dergilerinden fırlamıştı. Bu yakışıklılığın başka bir açıklaması olamazdı.
 
“Eflal?” diyen birine “Hı?” diye cevap verdim. O sırada kolumdaki çimdikle inledim. Nerede olduğumu hatırladığım an ellerimi dudaklarıma bastırdım. Sınıftaki kıkırtılar yüzünden başımı öne eğdim. Kimseyle göz göze gelmek istemiyor, sadece ağlamak istiyordum. Serkan Hoca bana yardım etmek istermiş gibi “Hangi bölümde okuyorsun?” diye sordu. Cılız bir sesle “Ekonomi- Finans,” dedim.
 
“CEO olmak istiyormuşsun.”
 
Beni konuşturmaya çalışmasına minnettardım. Mert’in beni silkelemeye çalışan bakışlarını sırtımda hissediyordum. Sanırım ilk günden özgüvensiz gibi görmemem gerekiyordu. Başımı kaldırdım. Gözlerimi bana içten bir tebessümle bakan hocamdan ayırmadan “Amerika da en iyi CEO’ların arasına girmek istiyorum,” dedim.
 
“Doğuştan beri tutkulu bir çalışma aşkına sahibim ve kendimi bu bölümde geliştirerek bir şirketi yavaş yavaş büyültebileceğime inanıyorum. Neden bu okul derseniz, Ekonomi- Finans bölümünüz dünya sıralamasında ilk 3’te ve bu nedenle devlet üniversiteleri yerine sizi tercih ettim. Umarım pişman olmam…”
 
Adamın gülümsemesi daha çok yüzüne yayıldı. Üzerimden büyük bir yükün kalktığını hissederken rahat bir nefes aldım. “Sanırım şu ana kadar bu derse idealleriyle gelen tek kişisin. Pişman olmaman için elimizden geleni yapacağımıza emin ol. Hoş geldin,” dedikten sonra bakışlarını yanımdaki kişiye döndürdü. Hayal telaşla elimi kavrarken ellerinin ter içinde kaldığını hissettim. Doğu öne doğru eğildi ve kenetli ellerimizin üstüne elini koydu. Eren’se Hayal’in ince omuzlarına elini yerleştirdi. Serkan Hoca, “Bir sorun mu var?” diye sorduğunda hepimiz ona doğru döndük.
 
“Hocam arkadaşımız doğuştan duyamıyor ve konuşamıyor.”
 
Adamın yüz ifadesinden dolayı Hayal elimi daha çok sıktı. Ona doğru döndüğümde gözlerinin dolduğunu fark ettim. Serkan Hoca ellerini şaklatarak dikkatimizi çektikten sonra işaret dilini kullanmaya başladı. “Sen anlat. Ben arkadaşlarına tercüme ederim,” deyince dudaklarımın aralanmasına engel olamadım. Sınıfa doğru dönen adam, “Çocuklar arkadaşınızın söylediklerini ben size tercüme edeceğim. O yüzden sessiz olun,” deyip tekrar bize doğru döndü. Hayal işaret dilini kullanarak soruları cevaplarken tüm sınıf pürdikkat onu izliyordu. Özellikle de az önce hayran kaldığım çocuğun yanında oturan bebek suratlı varlık.
 
“İsmim Hayal Muthafçılar. İstanbulluyum. Ben de Ertem Lisesinden mezun oldum. Kendimi üç kelime ile özetleyecek olursam, gözlemci, mecburen suskun, ama yine de eğlenmesini bilen derdim,” deyip gülümsedi. Biraz da olsa stresini atmış gibi durduğu için bakışlarımı sınıfta dolaştırdım. Hayal konuşurken insanların nasıl tepkiler vereceğini merak ediyordum ama nedense gözlerim sürekli tebessüm eden bebek suratlı varlığa takılıyordu.
 
“Ben bankacılık ve finans bölümünde okuyorum. Neden bu bölüm diye sorarsanız, günün birinde sağar ve dilsiz birinin de çok iyi yerlere geleceğini tüm dünyaya kanıtlamak istiyorum. Bu üniversiteyi de tercih etmemin nedenlerinden biri arkadaşlarımdan kopmak istememem. Diğer nedenim ise engelli öğrencilere verdiğiniz önem. Şu anda da gözlerimle görüyorum. Çok teşekkürler.”
Hayal’in cümlesi bitince ona doğru döndüm. Nasıl hissettiğini biliyordum. Rahatlamış bir şekilde gülümserken, “Asıl bu üniversiteyi tercih ettiğin için biz teşekkür ederiz. Hoş geldin Hayal. Seni aramızda görmek çok güzel,” diyen adama hafifçe başını salladı. Hoca’nın bakışları arkamızdakilere kaydı.
 
“Şimdi de seni tanıyalım mı?”
 
Eren’den bahsettiğini anlayınca arkama döndüm. Eren bıkmış bir ifadeyle “Eren Akın,” dedi. “Diğerleriyle aynı şeyleri bir daha söylememe gerek olduğunu sanmıyorum. Eren denince akla gelen üç kelime; inatçı, gıcık, pislik. En çok duyduğum kelimeler bunlar.”
 
Uğultu ve gülüşmeler oluşunca Hoca uyaran bir ifadeyle gözlerini sınıfta gezdirdi. “Ben işletme bölümünde okuyorum. Valla puanım ona yetti ona girdim. Neden bu üniversite sorusuna gelirsek tamamen yanımdaki kan kardeşim yüzünden. Dedi ki: kız kısmı yalnız bırakılmaz. Dedim: adam lazım mı? Bir baktım buradayım.”
 
Sınıf kahkahaya boğuldu. Eren’in mahalle çocuğu ağzı yüzünden Serkan Hoca bile gülmeye başladı. Bu çocukta kesinlikle şeytan tüyü vardı; ne kadar laçka olursa olsun kimse ona kızamıyor, sadece gülüp geçiyordu.
 
“Kavgaya geldim diyorsun yani.”
 
“Aileme,” deyip bizi işaret ettikten sonra “Dokunanı itinayla kaşırım,” diye devam etti. Sınıfta gülüşmeler devam ederken Hoca grubumuzun son kalan kişisine baktı. Doğu yüzünü buruştururken “Çok gerekli mi?” diye sordu. Adamın hafifçe kaşları çatılarak “Seni tanımamazlığa gelmemi istiyorsan, tabi ki anlatmayabilirsin,” demesiyle Doğu yanaklarını şişirerek nefesini üfledi.
 
“Doğu Topuz. İstanbulluyum ve Ertem Lisesinden mezunum. Üç kelime sorusu vardı değil mi? Ben kendimi tek cümleyle özetleyeyim. Hayatın attığı kazıklara rağmen, hayatını yaşamaya devam eden delinin biriyim işte. Ben de uluslararası ilişkiler bölümünde okuyorum. Neden mi? Bir nedeni yok. Arkadaşıma arkadaş önermiş. O da geldi bana önerdi. Ben de bundan sonraki kuşaklara hayırlısıyla öneririm inşallah. Neden bu üniversite diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Valla Hocam burs var, dediler geldik. Bir bakıp dört sene sonra çıkacağız inşallah.”
Sanırım en olaylı tanıtım bizden çıktı diye düşünüyordum. Hoca da bana katıldığını belli edercesine “Hoş geldiniz muhteşem beşli,” deyince gülümsedim. Stresten kasılan kaslarım hocanın başka öğrencilere yönelmesiyle gevşerken arkama yaslandım. Gözüm yine bebek yüzlü varlığa takıldı. Sürekli bize doğru bakıyordu, daha doğrusu Hayal’e. Yüzündeki gülümsemenin ne kadar içten olduğuna inansam da çevresindekilerin bakışlarını yakaladığım an hissettiklerim tam tersini söylüyordu.
 
Serkan Hoca biraz ön sıralardan biraz arka sıralardan ilerleyerek sınıftaki herkesi tanırken, sıra doğal afetlerden oluşan gruba geldi. Ara ara oluşan uğultular nedense ortadan kaybolmuştu. Belli ki herkes onları merak ediyordu, Hayal bile. Bebek yüzlü varlık konuşmaya başladığı andan itibaren dünyayla tüm bağlantısını koparan arkadaşım, çocuğun dudaklarından gözlerini ayırmıyordu.
 
“İsmim Arel Tophanecioğlu. Ankaralıyım. Bilkent Lisesinden mezun oldum,” dediğinde Serkan Hoca “Bilkent Üniversitesine bağlı liseden bahsediyorsun değil mi?” diye sordu. “Evet Hocam. Kendimi üç kelime ile özetleyemem ama deneyeyim. Çok konuşkanım,” derken yanındaki çocuk, “Ona geveze deniyor,” diye lafını kesti. Bir Eren vakası daha yaşıyorduk. Arel hiç bozuntuya vermeden “Konuşmayı seviyorum diyelim,” diye devam edince gülümsedim. Sanırım bu konularda bir tek ben bu kadar agresif oluyordum. “Çalışkanım ve meraklıyım. Ekonomi ve Finans bölümündeyim. Neden bu bölüm sorusuna cevabım: çükü hayalim,” dediğinde nefesini tutan arkadaşıma döndüm. Yanaklarının kızardığını gördüğümde, görüş alanına girip “Sana mı dedi şapşal, kendine gel,” diyerek dudaklarımı kıpırdattım. Bana susmamı işaret edince gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
 
“Hep babamın işlerini idare etmek istedim. Bunun için de en iyisi bu bölümdü. Neden Bilkent değil de bu üniversite diye sorarsanız, bu bölümün en iyisi olduğu için.”
 
Serkan Hoca teşekkür edip yanındaki çocuğa geçince Hayal arkasına yaslandı. Çantasını kurcalamaya başladığında dudaklarım aralandı. Ne yani? Sadece bu çocuğu mu merak etmişti?
“Adım Asrın Kocabaş.” Duyduğum sesle tekrar çocuklara döndüm. Eren’in zengin versiyonu olan çocuk konuşmaya devam etti. “Ben de Ankaralıyım, Bilkent Lisesinden mezunum. Yanımdaki şahsiyetler en yakın arkadaşlarım. Benim gibi bir varlığa üç kelime yeter mi bilmiyorum ama yakışıklı, karizmatik, cool diyebiliriz başlangıç için,” deyip eliyle saçlarını düzelterek kollarını arkaya dayadı. Ben bizimkilere mi özgüvenli demiştim? Bu çocuğun özgüveni kendinden ayrı egemenlik kurmuştu. “Ekonomi ve Finans bölümündeyim. Babam artist olamazsan bari işlerimin başına geçersin dedi. Ben de Arel ve Atakan’ın yolundan ilerleyeyim dedim. Neden bu üniversite? Tabi ki en iyiler, en iyiyi seçer.”
 
Ukalalığı biri bulsaydı, bu kişi kesinlikle Asrın denen çocuk olurdu. Hoca da benimle aynı düşünmüş olacak ki sadece “Aramıza hoş geldin, bakalım derslerde de en iyi olacak mısın?” dedi. Asrın kendinden emin bir şekilde “Tabi ki,” diye cevap verince “Göreceğiz,” diye karşılık aldı. Adam anlayamadığım birkaç saniyelik bakıştan sonra yanındaki, az önce göz göze geldiğim çocuğa hitap etti. “Sanırım sen, Asrın’ın bahsettiği Atakan’sın,” dediğinde derin bir nefes aldım. Acaba görüntüsü kadar sesi de etkileyici miydi? Mantıklı mı konuşuyordu yoksa arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim sözünü kanıtlayacak mıydı? Resmen çocuğun ağzından çıkacak kelimeleri bekliyordum. Mert, ikimizin arasına girmek istercesine dirseklerini masaya dayayarak öne eğildi. Kaşlarının çatıklığını fark etsem de gözlerimi Atakan denen çocuktan ayırmadım.
 
“Atakan Soylu. Ankara da doğdum. Bilkent Lisesinden mezunum ama liseye kadar yurt dışında yaşadım. Kendimi özetleyecek olursam; söz dinleyen, oyunu kuralına göre oynayan, sabırlı derdim sanırım. Babamın zoruyla İşletme Bölümüne girdim. Çünkü zamanı geldiğinde onun yerine geçmeliyim, zamanı gelene kadar da bu işleri iyi öğrenmeliyim. Bu üniversite de dünya sıralamasında başlarda olduğu için boğulacaksam büyük denizde boğulayım diyerek tercih ettim.”
Ses tonu o kadar güzeldi ki kullandığı kelimeler sanki melodi gibi dilinden dökülüyordu. Konuşmayı bitirdiğinde bile büyülenmiş gibi Atakan’a bakmayı sürdürdüm. Ta ki yanındaki ince sesli kızın kulağımdaki bütün güzel şeyleri yok etmesine kadar.
 
“Adım Efsa, soyadım Erdem.” Aksanı bozuktu. Sanki Türkçeyi yeni öğrenmiş gibiydi. Belki de ağzını yaya yaya konuşmasının nedeni buydu. Ya da sadece zengin, şımarık kızların kendi aralarında oluşturduğu dili kullanıyordu.
 
“Efsa mı? Bu dönem çok farklı isimler duyuyordum. Efsa ne demek?”
 
“Tam emin değilim ama cennet ırmaklarından birinin ismi diye hatırlıyorum.”
 
“İki farklı ismin de anlamı Cennet’te kesişiyor desenize,” dediğinde sarışın kız kısa bir an bana baktı. “Allah başka yerde kesiştirmesin,” diyerek hocaya döndüğünde dudaklarımın aralanmasına engel olamadım. Yüzü içimi rahatlatan, hayranlık yaratıcı bir güzelliğe sahipken dili tam bir yılana aitti.
 
“İstanbul doğumluyum ama bir yaşından beri Kaliforniya da yaşadım. Amerikalıyım desem yeridir yani. Türkçem o yüzden biraz bozuk. Oxford’tan mezunum.” Yanındaki çocuğu süzdüğünü hissederken ağzına kürekle vurmak isteyeceğim konuşmasına devam etti. “Kendimi üç kelime ile özetleyecek olursam zevkine düşkün, tuttuğunu koparan ve güzel derdim.” Eren “Ne kadar da alçak gönüllü bir kız,” diye fısıldadığında gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. “Amerika’daki finans şirketinin başına geçmek zorundaymışım. Başka türlü Amerika’ya kaçma şansım yokmuş. Babamın koştuğu şartlar arasında maalesef ki bu okulda okumak bulunuyor.”
 
Buradan anladığım kadarıyla uzaktan davulun sesi hoş geliyordu. Zengin ailelerin çocukları, kendi hayallerini değil de ailelerinin hayallerini yaşamak zorundaydılar. Belki de ilk kez zengin olmadığım için mutlu olmuştum.

Yorumlar