Ana Dilim Aşk 1 - 2. Bölüm

 EFLAL

“Tamam çocuklar bugünlük ders bitmiştir. Çıkabilirsiniz.”
 
Gözlerim ayaklanan Atakan ve arkadaşlarına takıldı. Mert’in ayağa kalktığını bile hissetmemiştim. Bizi beklemeden yürümeye başlamasıyla kaşlarım çatıldı. Normalde bizi beklemeden asla hareket etmezdi. Erenlere döndüm. En az onlarda benim kadar şaşkındı. Hızla eşyalarımı kucaklayıp “Mert bekle!” diye bağırarak peşinden yürümeye başladım. Duraksamadan yürümeye devam etmesi daha da panik yapmama neden oluyordu. Bir şey olmuştu ve belli ki beni umursamayacak kadar kızgındı. Atakanların önde onun arkada olması yüreğimi ağzıma getirdi. En son onlara bakarsam, kavga edeceğini söylemişti ve ben bunu unutup bütün ders boyunca Atakan’a bakmıştım. Allah’ım yoksa şu anda kavga etmeye mi gidiyordu?
“Mert!”
Okuldan çıktığında adımlarımı hızlandırdım. Bu çocuğun bacak boyu neden benim iki katımdı ki sanki. “Mert!” Rotasını Atakanlardan kampüs çıkışına doğru döndürdüğünü gördüğümde bir an rahatladım ama bu sefer de kafamda deli sorular dolaşmaya başladı. Madem konu bu çocuklar değildi, o zaman Mert neden beni takmıyordu? Koşmaya başladım. Oldum olası koşmaktan korkardım. Çünkü ne zaman koşmaya başlasam ‘Şimdi düşeceğim’ diye düşünmekten kendimi yerde bulurdum. Şu anda da kampüsün ortasında yere kapaklanma ihtimaline karşı Mert’in peşinden koşuyordum.
 
“Mert beni bekler misin?” Nefes nefese sorduğum soruyla biri “Eflal” diye haykırdı. Başımı arkaya çevirip kim olduğuna bakarken koşmaya devam ettim. Doğu, elleriyle saçlarını sıkıca kavramış, Hayal elleri ağzında korkuyla bana bakıyordu. Eren ise peşimden koşarken bir şeye çarptım. Popom yerle buluştuğunda bir an gözlerim karardı ve bu karanlıkta şimşekler çaktı. Korktuğum başıma gelmişti işte. Acıyla inlerken “Kahretsin!” diye bağırdım.
Popomu tutarak gözlerimi araladım. Pahalı olduğunu düşündüğüm ayakkabılardan cool saçlara kadar, çarptığım yakışıklıyı süzerken popomun acısını bile unuttum. Bir insan hem ürkütücü hem gizemli hem de karizma nasıl olabilirdi? Kesinlikle kusursuzdu. Resmen ölüp de cennete düşmüş gibi hissediyordum. Eğer kızlara da huri gibi bir şeyler verilecekse, bu karşımdaki kaslı adamı bana verseler yeterdi. Tüm hurilere bedel yakışıklılığını incelerken, “Koştuğun yere dikkat et ufaklık,” dedi. Ufaklık mı? Taş çatlasın iki üç yaş büyüksündür benden, ne ufaklığı?!
“Bora” diye seslenerek parmaklarını şaklattı. Beni işaret ettiğinde nefesimi tuttum. Yanındaki çocuk kalkmama yardım etmek için elini uzattı. Onun da bu afetten kalır yanı yoktu ama benim gözüm çarptığım adamdan başkasını görmüyordu. ‘Keşke beni kaldıran kişi sen olsaydın yakışıklı ’diye iç çekerken yardım eline uzandım. Çocuk beni bir çırpıda havaya kaldırdı. Üzerimi silkelerken arkamda birkaç nefes hissettim. Bizimkiler ancak yanıma gelmeyi becerebilmişlerdi. Mert yüzündeki telaşlı bir ifadeyle bize doğru koşarken “Eflal” diye bağırdı. Biraz geç olsa da telaşlanması hoşuma gitmişti. Çarptığım adama omuz atarak yanıma geldi. Gözlerini üzerimde dolaştırırken “Bir şeyin var mı?” diye sordu. Bir yandan popomu silkelemeye devam ederken diğer yandan başımı hayır anlamında salladım.
“Emin misin?”
 
“İyiyim Mert.”
 
“Her koştuğunda düştüğünü bile bile neden koşmaya çalışıyorsun Eflal!”
 
Mert’in beni çocuk gibi azarlaması sinirimi bozarken çarptığım yakışıklıya baktım. Konuşmadan bizi inceliyor, yüzünde en ufak bir mimik kıpırdamıyordu. Rezil olduğuma mı yanayım bakışlarındaki ateşle mi kavrulayım bilemiyordum. Mert arkasını döndüğü an kendime gelirken bir panik duygusu bedenimi sardı. Az önceki siniri nedense bu çocuktan çıkaracaktı. Hoş bu yakışıklı onu tek parmağıyla alt eder gibi duruyordu ama olsun. Yine de rezillik çıkacaktı. Bir şey yapmalıyım diye düşünürken Mert’in olduğu yere çakılması dikkatimi çekti. Yüzünü göremiyordum ama duruşundan kas katı kesildiğini hissetmiştim. Mert, bizim hiçbir şeyden korkusu olmayan abimiz, zengin birinden korkacak ha?
 
Mert’in yanına geçmek için bir adım atmamla eski yerime geçmem bir oldu. Beni arkasında tutmaya çalışan Mert’in ifadesini göremiyordum ama çarptığım adamın yüzü ortamın gerginliğini belli ediyordu. Nefes kesici bir yakışıklılığı olan adam, istese tek eliyle nefesimizi kesecekmiş gibi duruyordu.
 
“Demir Abi.”
 
Mert’in sesindeki tedirginlik fazlasıyla belli olurken “O kim?” diye sordum. Cevap vermedi. Sadece korktuğu adama bakmayı sürdürdü. Adının Demir olduğunu öğrendiğim adam kısa bir an bakışlarını bana çevirince nefesimi tuttum. İrkilmemek için kendimi zor tutuyordum. Tüm tüylerim diken diken oldu. Tekrar bakışlarını Mert’e döndürmesiyle derin bir nefes aldım.
“Arkadaşına nerede, nasıl davranması gerektiğini öğret. Bir daha aynı şekilde karşıma çıkarsa bu kadar sakin davranacağımı sanmıyorum.”
 
Adamın ses tonu o kadar etkileyiciydi ki, tehdidini iliklerime kadar hissetmiştim. Uyarıcı birkaç saniyelik bakıştan sonra arkasını dönünce derin bir nefes aldım. Otoparka doğru yürüyüşünü izlerken hafif bir ıslık çalıp “Ne adamdı be…”
 
Beklemediğim bir anda Mert bana doğru dönüp kolumu tuttu. Sert bir hamleyle beni kendine çekince yaprağın rüzgârda savrulması gibi Mert’e çarptım. Gözlerindeki öfke bu mesafeden daha da korkutucu duruyordu. Biraz uzaklaşmak istedim ama o kolumu daha çok sıkarak beni olduğum yere sabitledi.
 
“Sakarlığını her yerde konuşturmak zorunda mısın?” Mert’in ilk kez bana sesini bu kadar yükselttiğini duyuyordum. “O çarptığın adam iyi gününde olmasaydı başına neler geleceğini biliyor musun sen?!” Hem kolumun acısından hem de bana bağırmasından gözlerim doldu. Kolumu elinden kurtarmaya çalıştım ama o sinirle bana bakmaya devam etti. “Canımı acıtıyorsun,” dediğimde gözleri kolumdaki eline kaydı ve birden parmakları gevşedi. Sanki az önce kendinde değildi. Hayal, “O kim?” diye sorarken Mert benden uzaklaştı. Kolumu ovalamaya başladım, gözyaşlarımla büyük bir savaşa girdim. Er ya da geç onların kazanacağını bilsem de elimden geldiğince direnmeye çalışıyordum.
 
“Demir Kara!” dediğinde Eren’e baktım. Ne yani, o da mı bu adamı tanıyordu? “Ünlü mafya babası Adnan Kara’nın oğlu. Babası öldükten sonra onun yerine geçti. Hoş, ölmeden önce de babasının işlerini o yapıyordu. Anlayacağınız adam dünyaca ünlü bir mafya,” duyduklarım karşısında gözlerim fal taşı gibi açıldı. Ben bir mafyaya mı çarpmıştım yani? Mert gözlerini bana çevirerek “İnan bana bulaşmak isteyeceğin adamların en sonunda bile gelmez o…” dediğinde sessizce yutkundum. Doğu, “Burada ne işi var ki?” diye tam da aklımdan geçen soruyu sordu.
 
“Özel bir üniversiteye gittiğini duymuştum ama bu üniversite olduğunu bilmiyordum.” Eren’in cümlesi bitmeden Mert lafa karıştı. “Aklınız varsa, Demir Kara etraftayken o ortamdan uzaklaşırsınız ve sen küçük hanım…” diyerek bana döndüğünde kaşlarımı çattım. “Düşeceğini bile bile koşmaktan vazgeç artık.”
 
Dudaklarım titremeye başladı. Bu ne korkudan ne rezillikten dolayıydı. Bu Mert’in ilk kez bana böyle davranmasından kaynaklanıyordu. Etraf buğulandı. Kirpiklerimi kapatıp açmaya korkuyordum. Sanki bu hareketle gözyaşlarım yanaklarımdan süzülecekti. Doğu, “Bu kadar şeyi nereden biliyorsunuz?” diye sorunca Eren alaylı bir şekilde güldü. “Demir Kara’yı herkes tanır,” dediğinde kaşlarım çatılırken “Ama önemli olan onun sizi nasıl tanıdığıdır,” diye devam etti. Mert bana bakarak “Ve sen Eflal Hanım, hiç de iyi bir tanışma yaşamadın,” deyince yanağımdan bir damla yaş süzüldü. Mert’in bakışları kısa bir an tanıdığım yumuşaklığa büründü. Hayal sırtımı okşarken “O zaman sana seslendiğimde dursaydın,” dedim. Bir şey hatırlamış gibi bakışları tekrar öfkeli halini aldı. “Seni uyarmama rağmen ağzını suyu aka aka o çocuklara bakmasaydın, seslenmek zorunda kalmazdın.” Ne tepki vereceğimi şaşırdım. Demek bu yüzden bizi beklememişti. Sinirlenmesinin nedeni o çocuklardı, peki neden onlarla kavga etmek yerine çıkışa yönelmişti. Bir tek garezi bana mıydı?
 
“Madem öfkeni frenleyebiliyorsun, bunu neden arkadan avazım çıktığı kadar bağırırken yapmadın?”
 
Böyle bir cevap vereceğimi beklemediğini bakışlarından anlarken ona doğru yürüdüm. “Eğer öfkeni frenleseydin, beni koşturtmazdın. Ben o adama çarpmazdım, böyle bir olay yaşamazdık. Bu kadar basit!” Mert bir süre gözlerimin içine baktı. Söyleyeceklerini kafasında toparlamaya çalıştığını biliyordum. “Konunun öfkemle alakası yok. İşim var, geç kaldım ve yetişmeye çalışıyorum. Bu kadar basit!” Son cümleyi aynı benim gibi tane tane söyledi. Gözümden bir yaş daha firar etti. Bu sefer onu silme gereği duymadan “Geç kalmadın, sadece beni göresin yok,” deyince sıkıntıyla iç çekti. “Söylediklerimin altında başka şeyler aramaktan vazgeç, geç kaldım diyorsam geç kalmışımdır. Yeterince derste zaman kaybettim, bir de burada beni lafa tutuyorsun.”
 
“Tamam,” diyerek burnumu çektim. “Hadi gidelim.” Mert’in kaşları çatılırken “Sen nereye?” diye sordu. “Madem ders zaman kaybı, ben de burada zamanını çalışıyorum. Gidelim, yolda konuşuruz. Sonra sen işine, ben iş avına çıkarım.” Mert’in bir anda gözleri büyüdü, sonra aniden kahkaha atmaya başladı. Bu daha çok dalga geçtiğini gösterse de bozuntuya vermemeye çalıştım.
“Hangi sektörde çalışmayı planlıyorsunuz Eflal Hanım?”
 
Zurnanın zırt dediği yerdeydim. Herkesin bir yeteneği vardı ve neler yapabileceklerini biliyordu. Ben hangi sektörde çalışacaktım ki? Bir lokantaya girsem, adamlar beni aynı gün dışarı atarlardı. Ne yemek yapabilirdim ne bulaşık yıkayabilirdim. İki yumurta kıramıyordum ama iki saniyede beş tabak kırma yeteneğim bulunuyordu. Doğu gibi akıllı değildim, elektronik şeyleri tamir edemezdim. Eren gibi soğukkanlı değildim, o iğneli şeyle asla dövme yapamazdım. Hayal’in sabrı bende yoktu. Onunla beraber gidip işaret dili kursundaki insanlarla uğraşamazdım. Sesim fena sayılmazdı ama onunla da anca türkü barda halay çekerdim.
 
“Evet?” diyerek kollarını göğsünde bağladığında “Her işin üstesinden gelebileceğime inanıyorum,” dedim. Amacım zaman kazanmaktı ama Mert bunu yememiş gibi duruyordu. “Mesela?” dediğinde derin bir nefes aldım.
 
“Gar-son-luk yapa-bilirim gibi…”
 
Çekinir bir şekilde söylediğim cümleyi Eren’in kahkahası böldü. “Bu sakarlıkla,” dediğinde gözlerim kısılırken “Elbet sakarlıklarıma göz yumacak birilerini bulurum,” dedim. Eren kahkaha atmaya devam ederken Mert, gülmemek için kendini zor tutuyordu. Daha da sinirlenmeye başladım. “Senin sakarlıklarına göz yumacak dört geri zekâlı da burada. O yüzden pek ümitlenme,” dediğinde Eren’in karnına yumruk attım. Elimin acımasına mı yanayım yoksa ona hiçbir ifade etmeyip gülmesine mi bilmiyordum.
 
“Tamam, bu kadar eğlence yeter.”
 
Mert’in araya girmesiyle herkes ona döndü. “Ben işe gidiyorum. Eğer siz de söylediğiniz gibi bana yardım etmek istiyorsanız, okulun tadını çıkarın. Evde görüşürüz.” İtiraz edecekken yürümeye başlayan Mert’in önünü kestim. Bıkkınlıkla nefesini yüzüme üfledi. Ağzındaki çilekli sakızın kokusu burnuma dolunca gülümsedim. Oldum olası en sevdiğim meyve çilekti ve bu yüzden aldığım her şeyde çilek olmasına dikkat ediyordum; pijamamda, duş jelimde, sakızımda…
“Eflal yakamdan düşer misin artık?”
 
“Hayır,” diyerek kollarımı göğsümde bağladım. Tek kaşını kaldıran Mert, “Cehenneme gitsem, peşimden mi geleceksin?” diye sorduğunda işaret parmağımla yanağımda ritim tutmaya başladım. Düşünürmüş imajı verirken “Hım,” gibi bir ses çıkardım.
 
“Sıcağı severim.”
 
“Eflal beni çıldırtma!”
 
Mert’in bağırışıyla ciddiyete bürünürken “Ben de çalışmak istiyorum,” dedim. “Amacım köstek olmak değil, destek olmak. Ben de bir işin ucundan tutmak istiyorum. Hangi işin olduğunu bilmesem de-”
 
Cümlem Mert’in bana sarılmasıyla yarıda kaldı. İlk şoku atlatana kadar kaskatı kesildim, ne tepki vereceğimi bilmiyordum. Mert temastan hoşlanmazdı, birine sarılmak onun için büyük bir olaydı ve şu anda beni kollarının arasına almış sadece nefes alıp veriyordu. Eminim ki kendi kendini sorguluyor, neden böyle bir şey yaptığına anlam vermeye çalışıyordu. Hiçbir şey sormadım. Sadece yavaşça sarılmasına karşılık verdim. Elimi sırtında dolaştırırken gülümsedim. “Biliyorum,” diyerek benden ayrılırken saçım kirli sakallarına takıldı. Nazik bir şekilde yüzünden çekti. Saçlarımı düzeltirken “Destek olmaya çalıştığının farkındayım. Sadece korkuyorum,” diye fısıldadı.
 
Korkuyor muydu? Mert Sezgin korktuğunu itiraf mı etmişti? Gözlerimi fal taşı gibi açarak Mert’e baktım, o ise benimle göz teması kurmamak için saçlarımla uğraşıyordu. “Çalışırken yanınızda olamam. Sizi birbirinize emanet etmekten başka çarem yok ama her biriniz çalışmak için bir yere savrulursanız, sizi toparlayamam. Çalışma hayatı düşündüğünüz kadar kolay değil Eflal. Bir şeylerden fedakârlık vermeniz gerekiyor; ailenizden, okulunuzdan, bazen uykunuzdan. Kısacası hayatınızdan.” Gözlerimin içine baktı. “Senin bir hayalin var ve bunu gerçekleştirmek için okulda kalmalısın. Ben sana bu uğurda destek olmalıyım.”
 
Elleri saçlarımdan kaydı, yanaklarımı kavradı. Yavaşça yanağımı okşarken “O yüzden sadece burada kal ve hayalini gerçekleştir. Tamam mı?” dedi. Sesi o kadar sakin, o kadar kadifemsi çıkıyordu ki, sanki az önce bağıran çocuk karşımda değildi. Başımı tamam anlamında sallarken hafifçe gülümsedi.
 
“O zaman akşama görüşürüz.”
 
Başımı tamam anlamında sallarken benden ayrıldı. Tıpkı onun gibi hafifçe gülümsedim. Başını bir kez salladıktan sonra arkasını dönüyordu ki kolunu tuttum. Aniden bana döndüğünde gülümsemem yüzüme daha çok yayıldı.
 
“İşten çıkarken beni sen mi alırsın yoksa ben mi eve geleyim?
 
 **-**
 
ATAKAN
 
Bazen kendimi her kıvrımında ip bulunan tahta bir kukla gibi hissediyordum. Düşünemezdim, hareket edemezdim, konuşamazdım. Bu yaşıma kadar her şeyi benim için düşünen, uygulayan, hatta bazen konuşan biri vardı. Babam… İpleri o kadar sıkı tutuyordu ki elinde, bazen o ipler bana dolanıyor, tüm hayatımı boğuyordu. Buna en büyük örneklerden biri; istemediğim bir bölümü okumaya beni mahkûm etmesiydi. Hocanın, “Çıkabilirsiniz,” demesiyle kendimi dışarı attım. Nefes almaya ihtiyacım vardı. Koşar adım binadan çıktıktan sonra derin bir nefes aldım ve yürümeye devam ettim. Sanki bu bölümden, bu binadan, bu üniversiteden ne kadar uzaklaşırsam, o kadar rahat nefes alacaktım.
 
Otoparka doğru yürürken ardımdan gelen sesleri duydum. Asrın ve Arel koşarak yanıma ulaşınca “Formdasınız beyler,” dedim. “Yavaşlasana be oğlum. Kaçan kovalanır olayı, hemcinslerle yapılmaz.” Asrın’ın nefes nefese sesiyle adımlarımı yavaşlattım. Karşıma geçen ikili soluklanırken kafama çakılan topuklu sesleriyle arkama döndüm. Efsalar bize doğru gelirken, “Hele şükür Atakan,” diyen kız “Nefes nefese kaldık,” diye devam etti.
 
“Sebep?” dediğimde şaşkınca bakan Efsa “Sana yetişmeye çalışıyoruz farkındaysan,” dedi. “Sana benim peşimden gel ya da adımlarıma ayak uydur dediğimi hatırlamıyorum Efsa.”
 
O sırada gözüm sınıfta gördüğüm çocuk ve peşindeki kıza takıldı. Hışımla yürüyen çocuğa yetişmeye çalışan kız “Mert!” diye bağırırken birden birine çarptı ve çığlık atarak yere düştü.
 
“Oha! Kız Demir Kara’ya çarptı lan!” diyen Arel’le “Demir Kara mı?” diyerek heyecanla arkasına bakan Efsa, “Hani nerede?” diye sordu. Toplaşan kalabalığa doğru bakarken “Ay inanmıyorum,” diyen kız heyecanla bize döndü. “Yakışıklı demişlerdi ama bir meteor olacağından bahsetmemişlerdi. Bu ne ya... Nefes kesici.”
 
“Evet, nefes kesme de bir numaradır.” Arel’in cümlesiyle herkes ona doğru döndü.
 
“Daha geçen sene bir kızın nefesini zevkle kesmiş,” diye devam ettiğinde kaşlarım çatıldı. Arel gözlerini bizim üzerimizde gezdirdikten sonra “Yok artık,” dedi. “Gerçekten duymadınız mı?” Belli ki diğerleri de benim gibi bir tepki vermişti. Bize doğru yaklaşıp fısıldayarak olayı anlatmaya başladı. “Biliyorsunuz, evli. Geçen sene Derin adındaki bir kız, karısı ve onunla uğraşmış. Hatta o kadar uğraşmış ki, karısı ölümden dönmüş. Demir Kara da Azrail’i eli boş gönderir mi? Buna neden olan kızı almış, rezidansın birinin terasından atmış.”
 
“Hadi lan,” diyerek kahkaha atan Asrın, “Bir de ciddi bir şey söyleyecekmiş gibi dinliyoruz,” diye devam etti. Arel’in kaşları çatılırken “Size yalan borcum mu var?” diye sordu. Ciddi olduğunu ifadesinden anlarken Asrın’ın gülümsemesi yavaşça soldu. “Gerçekten okula gelmeden önce ‘Nereye geliyoruz biz?’ diye sadece başarılarına mı baktınız?” Sona doğru sesinin kısılmasıyla baktığı yöne başımı çevirdim.
 
Demir Kara’nın bize doğru yürüdüğünü gördüm. Yanımdan geçerken bir an durur gibi oldu. Bana bakma gereği duymadan “İyi günler Soylu,” deyip eski temposunda yürümeye devam etti. Ortam birden ölüm sessizliğine büründü. Demir Kara’nın uzaklaşmasıyla Arel “Seni tanıyor,” diye fısıldadı. Başımı belli belirsiz sallarken “Bir ara babamla ortak iş yapacaklardı. Belli ki unutmamış,” dedim.
 
“Evli olması çok yazık.” Dudağını büken Efsa’nın omzuna kolunu atan Arel, “Bence ağzının suyunu sil Efsacığım,” dedi. “Yoksa o sana kanını zevkle içirtir. Zamanında karısı için babasına bile rest çekmiş, bu uğurda seni mi harcamayacak.”
 
Efsa rahatsız bir ifadeyle Arel’in kolunu ittirdi. Daha fazla zevzekliklerini çekmemek için otoparka doğru yürüdüm. Asrın “Nereye?” dediğinde arkamı dönerek geri geri yürümeye devam ederken “Biraz daha bu okulda kalırsam, boğulacağım,” dedim. “Kahvaltıya gidelim.” Efsa’nın teklifiyle gözlerimi devirerek önüme döndüm. Ben boğulmaktan bahsediyordum, o ilgisiyle beni boğmak için fırsat kolluyordu. Peşimdeki topuklu sesleri gittikçe bana yaklaşırken olduğum yerde durdum. “Efsa!” Ses birden kesildi. Arkamı dönmeden “Kahvaltıya falan gitmek istemiyorum,” dedim. Hâlâ hiçbir şey söylemeyen kızla arkama baktım. Gözlerinin sulanması vicdanımı kemirirken “Ne oldu şimdi?” diye sordum.
 
“Neden bana böyle davranıyorsun?” Kaşlarım yavaşça çatılırken “Nasıl davranıyormuşum?” deyip ona doğru bir adım attım. “Arkadaş olmaya çalıştığımın farkında değil misin?” “Farkındayım ama arkadaş istemiyorum Efsa,” dediğimde “Arel ve Asrın’ı görünce mi arkadaş istememeye karar verdin Atakan? Amerika’dayken gayet iyi anlaşıyorduk,” dedi.
 
Babalarımız yakın arkadaş olduğu için yurt dışında olduğum sürelerde sürekli yan yana geliyorduk. Sanırım artık babalarımız ortak olduğuna göre sürekli yan yana olmak zorundaydık. İlgisinin sadece yurt dışında Türk bulmasından dolayı olduğunu düşünüyordum ama belli ki yanılmıştım. Aslında fena kız değildi. Hatta bazı konularda kafa bile sayılırdı. Fakat görüşmediğimiz zamanlarda, etrafımdaki kızlardan farksız bir hal almıştı ve bu hali pek katlanılabilir sayılmazdı. Yine de eski günlerin hatırına bir kahvaltıyı çok görmemeliydim. “Kahvaltı için bildiğim güzel bir yer var. Hadi gidelim.”
 
**-**
 
MERT
 
Keçi. İnatçı keçi!
 
Kendi istediği olana kadar vazgeçmeyen inatçının tekiydi. Otobüs durağına gelene kadar peşimden ayrılmamış, en sonunda pes etmemi sağlamıştı. Şeytan diyor: ‘Bırak ne hâli varsa görsün. İş arasın, çalışma hayatının nasıl olduğunu anlasın.’ Ama kıyamıyorum işte. Saçma sapan işlere girer de başına bir bela gelir diye korkuyorum. Otobüs beklerken Eflal çantasını karıştırmaya başladı. Aradığını bulamayınca içindekileri çıkarmaya başladı. Kesin yine akbilini unutmuştu. Çantasına sığdırdığı eşyaları çevredekilere sergilerken durağa doğru bir otobüs gelmeye başladı. Gözlerimi kısıp üzerinde yazan rakamı okumaya çalıştım. Bineceğimiz otobüs olduğunu anladığımda diğer insanların yaptığı gibi nerede duracağını hesaplamaya çalıştım. Eflal ise kucağındakileri çantasına tıkmakla meşguldü. Balık istifi gibi dizilmiş insanlarla dolu otobüs biraz ilerimizde durdu. Sanki duraktaki herkes bu otobüsü bekliyordu. Saniyesinde herkes açılan kapıya yığıldı. Eflal’i önüme alıp ağır adımlarla ilerledim. “Mert,” diyerek başını omzunun üzerinden geriye çeviren eşek gözün ne diyeceğini bildiğim için “Sorun değil, bende var,” dedim. Tıkış tepiş otobüse bindik. Eflal çantasını sıkı sıkı tutarken ikimiz için de akbil bastım. Araç kalabalık olduğu için çok fazla ilerleyemedik. Eflal koltukların saplarına sıkı sıkı tutununca belli belirsiz gülümsedim. Onu tanıdığım ilk günden beri, dengeyle ilgili bir sıkıntısı vardı ve her zaman dengesini sağlamaya çalışırken ya kendini ya da etrafındaki eşyaları yerde bulurdu. Bu yüzden ailemizin en dengesiz ve sakar insanı Eflal’di.
 
Otobüsün hareket etmesiyle geriye doğru savrulan Eflal’in kolunu yakaladım. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırırken onu kendime doğru çektim. “Ayaklarınla dengeni sağlamaya çalış Eflal. Kaç kez söyleyeceğim bunu sana?” Yanakları pembeleşti. Ayakta durabileceğine emin olduktan sonra kolunu bıraktım. Otobüsün hareketiyle yaprak gibi sallanmaya başladı. Çevresindekilerden rahatsız olduklarını belli eden homurtular yükselince geriye çekilip önümde boş bir alan yarattım ve Eflal’i kolundan tutup oraya çektim. Kocaman yeşile çalan gözleriyle bana baktı.
 
“Sarıl.”
 
Şaşkın bir ifadeyle alnı kırışan kız, şoförün ani freniyle, refleks olarak bana tutundu. “Sana sarılmanı söylemiştim,” diyerek onu belinden tutup kendime çektim. Bakışlarını benden kaçırdığı için yüzünü göremiyordum ama belime sarılan ellerinin kasılmasından utandığını anladım. Aramızdaki mesafeyi kapattığım için, soluk alıp vermesini tenimde hissedebiliyordum. Ürperdim. Kokusu burnuma doldu. Otobüsün iğrenç havasızlığına rağmen bir kere daha nefes almak istediğimi fark ettim. Eflal yanımda olduğu zaman kendimi gül bahçesinde sanıyordum. Parfüm kullanmıyordu ama teni gül gibi kokuyordu. Onu tanımayanlar gül suyuyla banyo yaptığını düşünebilirdi. Hoş, o da bu durumu, annesinin doğduğunda gül suyuyla yıkamasına bağlıyordu.
 
“Mert…” Eflal’in fısıltısı beni düşüncelerimden ayırıp, şu ana getirmişti. Başını kaldıran kız bana bakmadığını görünce başımı baktığı yere çevirdim. “Duydun mu?” diye sormasıyla tekrar Eflal’e dönerken “Neyi duydum mu?” diye sordum. “Şu iki kızın konuştuklarını.” Kaşlarımı çatarken “Milletin özelinden bana ne, sana ne, bize ne Eflal” dediğimde nihayet bakışlarını bana çevirmişti. “Ama bizi de ilgilendiriyor.”
 
Tanımadığım iki kızın konuşmasının bizi nasıl ilgilendirdiğini düşünürken “KYK diye bir yer, üniversite öğrencilerine geri ödemeli burs veriyormuş,” diye devam etti. “Buna da başvuralım mı? Birkaçımıza çıksa, en azından kirayı ve faturaları düşünmeyiz.” Sanırım ilk kez Eflal’e başkalarını dinlediği için kızmayacaktım. KYK bursunu duymuştum. Aylık güzel bir para veriliyordu. Birimize bile çıksa, evin kirasını halledebilirdik. Yine de kimse kimseye bedavadan para vermezdi. Eminim ki, geri dönüşünde verdiklerinin faiziyle iki katını alacaklardı. Tam olarak araştırmadan böyle bir işe girmek saçma olurdu. “Bakarız,” dediğimde parlayan eşek gözleriyle başını tamam anlamında salladı. Yine dereyi görmeden paçaları sıvamış, belli ki hayal kurmaya çoktan başlamıştı. En kötü özelliklerinden biri buydu. Asla sonunu düşünmezdi ve benim aksime fazla hayalciydi. İneceğimiz durağa yaklaştığımızı gördüğümde durma butonuna bastım ve kalabalığı yararak orta kapıya doğru ilerlerken bir yandan da Eflal’i çekiştirdim. Kapının açılmasıyla temiz hava yüzümüze çarptı. Eflal otobüsten inerken “Oh be!” diye bağırdı. “Resmen oksijensiz hava sahasında yolculuk yapmışız.” Benim için aynı şey geçerli olmadığı için “Abartma,” deyip yürümeye başladım. Eflal’i gönül rahatlığıyla bırakacağım tek kişi vardı; Erdal abi. Nezih bir semtte denize nazır, ufak, toz pembe ve açık mavi renklerinin esas olduğu şirin bir kafesi vardı. Çalıştığım barın eski ortaklarından olan Erdal abi, alışkanlıktan mıdır bilinmez, her gece iki tekila içmeden eve gitmezdi. Bu sayede tanışmıştık ve daha ilk saniyeden yıldızımız barışmıştı. İyi biriydi. Kimseye zararının dokunduğunu görmemiştim. Kafesinde çok fazla çalışana ihtiyaç duymadığını söylüyordu ama beni kırmayacağını umuyordum.
 
“İşte geldik.” Arkamı döndüğümde Eflal’in kafeyi incelediğini gördüm. “Nereye geldik?” diye sorduğunda “Çalışacağın yere, yürü hadi,” deyip asmalarla kaplı girişinden girdim. Bizi karşılayan çalışana Erdal abi’nin gelip gelmediğini sordum. Çocuk burada olduğunu söyleyip, kim olduğumu sordu. “Fly’dan Mert demen yeterli.” Adam yanımızdan ayrıldığında, ellerimi kotumun cebine sokarak Eflal’e döndüm. Hayranlıkla kafeyi incelediğini görmek içimi rahatlatmıştı. Eğer çalışmak istiyorsa, zevk aldığı bir iş ve yer olmalıydı. Ona baktığımı fark edince yüzünde onu tanıdığımdan beri hiç kaybetmediği, iki yanağındaki derin gamzelerini ortaya çıkaran bir tebessüm belirdi. “Mert burası çok güzel.” Belli belirsiz gülümsedim. “Beğenmene sevindim.” Eflal kafeyi incelemeye devam ederken az önceki adamın bana seslendiğini duydum. Arkamı döndüğümde güler yüzüyle Erdal abinin bizi beklediğini söyledi. Eflal’e seslendim. O masum gülümsemesiyle bana baktı. O bana böyle bakarken gülümsemeden yapamıyordum.
 
“Hadi gel, Erdal abi bizi bekliyor.” Hızla yanıma gelirken “O kim?” diye sordu. “İnşallah patronun olacak olan adam,” dediğinde hızla üzerini düzeltti. Kendinden emin bir şekilde duruşunu dikleştirdi. “Gidebiliriz,” diyerek önden yürümeye başladı. Onun bu hevesli hali gülümsememi arttırırken başımı iki yana salladım. Açık olan kapıyı tıklatıp başımı içeri doğru uzattım. Bilgisayarda bir şeylerle uğraşan adam gözlüklerinin üzerinden bana baktı.
 
“Mert!”
 
Erdal abi masadan destek alarak ayağa kalkarken çalışma odasına girdik. “Habersiz geldik. Kusurumuza bakma abi.” Yanıma gelip candan bir şekilde beni kucaklayan adam “Estağfurullah Mert’im. Kapım sana her zaman açık,” dedi. Benden ayrılırken “Bu güzel kız kim? Kız arkadaşın mı?” diye sorunca Eflal’e döndüm. Utangaç bakışlarla kolundaki çantasını düzeltti. Yanakları her zamanki gibi gittikçe kızarıyordu. “Yok abi. Sana bahsetmiştim ya, yetimhanedeki dört kardeşimden biri. Eflal.”
 
Erdal abi tokalaşmak için elini uzattı. Eflal terlediğini düşündüğüm ellerini üzerine sildikten sonra adamın elini sıktı. “Memnun oldum güzel kız. Mert sizden o kadar çok bahsetti ki, hepinizi tanışmadan sevdim.” Eflal gamzelerini göstererek gülümsedi. “Ayakta kaldık. Geçin hadi çocuklar,” deyip masasının önündeki iki sandalyeyi gösterdi. Erdal abi yerine giderken Eflal gözümün içine baktı. Oturmasını işaret ettiğimde ürkek bir şekilde koltuğun ucuna oturdu. “Ee hangi rüzgâr attı sizi çocuklar?” “Abi ne şartlarda çalıştığımı biliyorsun. Şimdi bir de kardeşlerim yanıma geldi. Masraflar beş katına çıktı anlayacağın. Okul da var. Tek başıma yetişmem imkânsız. Sağ olsun hepsi de bana destek olmak için gönüllü ama benim içim rahat etmiyor. İstanbul piyasasını gördüm. Güvenilir insanlar bulmak çok zor. O yüzden sana geldim abi.” Erdal abi beni dinledikten sonra bakışlarını Eflal’e çevirdi. Baştan aşağı süzdükten sonra daha önce iş tecrübesi olup olmadığını sordu. Heyecanla sadece iş tecrübesi olmadığını söyledi. Ben ise onun arkasında olduğumu göstermek için “Her işin üstesinden kolaylıkla geleceğine eminim abi,” dedim. Eflal bana bakıp içten bir şekilde gülümsedi.
 
“Eleman ihtiyacımız yok,” dediğinde yavaşça gülümsemesi soldu. Hayal kırıklığına uğrayacağı düşüncesi kendimi kötü hissetmeme neden oldu. “Ama seni severim bilirsin. Durumunu da biliyorum. O yüzden bir deneyelim. Yalnız başta çok bir maaş veremem. Zamanla kendini kanıtlarsa maaşını tekrar konuşuruz.” Eflal heyecanla bir ses tonuyla teşekkür ettikten sonra benim güvenimi boşa çıkarmayacağını, Erdal abiyi de işe aldığı için mahcup etmeyeceğini söyledi. Erdal abi’yle el sıkışırlarken “Ne zaman başlayayım?” diye sordu. “Eğer yapacak bir işin yoksa, hemen.”
 
Eflal bakışlarını bana çevirdi. Gözleri mutluluktan kristalleri andırıyordu. Başlayabileceğini belli edercesine başımı salladığımı gördükten sonra Erdal abiye döndü. “İşim yok, başlayabilirim.”
 
“O zaman gel seni arkadaşlarla tanıştırayım.” Erdal abi odadan çıkarken onu takip ettik. Bütün çalışanlarını saniyesinde etrafında toplayan adam Eflal’i tanıttı ve işi öğrenmesinde yardım etmelerini tembihledi. Çalışanları da Erdal abi gibi iyi kalpli gözüküyorlardı. Herkes işine dönerken Erdal abi bana döndü. “Başka bir istediğin var mı?” “Yok abi, Allah razı olsun.”
 
“O zaman ben izninle işime geri döneyim. Akşama görüşürüz.” Erdal abi’nin yanımızdan ayrılmasıyla Eflal ellerini çırparak olduğu yerde zıpladı. “Çok mutluyum, çok mutluyum, çok mutluyum Mert. Burası çok güzel.” Bir anda boynuma atladı. Bana o kadar sıkı sarılıyordu ki, birkaç saniye daha sarılırsa nefessizlikten ölecektim. “Çok çok çok teşekkür ederim,” dediğinde “Eflal” diye fısıldadım. “Biraz daha sıkarsan kafamı bedenimden ayırabilirsin.” Panikle benden ayrılırken bu sefer de özür dilemeye başladı. “Tamam sıkıntı yok,” dediğimde mahcup bir şekilde gülümsedi. “Neyse güzellik benim işe dönmem lazım.”
 
Cebimdeki telefonu çıkartıp Eflal’e uzattım. “Size bir telefon alana kadar bu sende kalsın. Bir şey olursa, Cenk’i ara ve çıkarken haber ver.” Eflal başını tamam anlamında sallayarak telefonu elimden aldı. “Lütfen dikkatli ol Eflal ve en ufak bir şeyde aramayı unutma.”
 

**-**

EFSA
Aşk da gurur olur muydu? Olsaydı âşıklar nasıl buluşurdu? Israrlarım yüzünden bana gurursuz diyenler umurumda bile değildi. Eğer gururum Atakan’la arama giriyorsa olmasa da olurdu. Yeter ki O, yanımda olsun…
 
Cep telefonu sesiyle düşüncelerimden ayrıldım. Refleks olarak elim çantama gitti. O sırada Atakan’ın bluetooth kulaklığını taktığını gördüğümde çalan telefonun onunki olduğunu anladım.
 
“Alo?”
 
“Okuldan çıktım şu anda.”
 
“Oryantasyon haftası ders olmayacakmış.” Atakan’ın babasıyla resmî konuşması tüylerimi diken diken yapmıştı. Sanki aralarında sevgi yoktu. “Efsa’yla kahvaltı-” derken bir anda sustu. Gözüm telefonunun ekranına kaydığında Ali amca telefonu kapattığını gördüm. Her zamanki gibi söyleyeceği neyse söylemiş, oğlunun cevap vermesini beklemeden telefonu kapatmıştı. Derin bir nefes alan Atakan gözlerini yoldan ayırmadan kulaklığı çıkarıp kenara fırlattı. Boş bulunup irkildim. Bir anda yolun sol tarafına geçti. Gaza bastı ve ilerideki adadan U dönüşü yaptı. Gayriihtiyari “Okula mı dönüyoruz?” diye sordum. Direksiyonu sıkarken sinirle gülümsedi. “Keşke,” dediğinde Ali amcanın yanına gittiğimizi anladığım için daha fazla soru sormadım.
 
Uzun yolu olabildiğince kısaltan Atakan, holdingin önüne geldiğimizde adamların kapıyı açmasını beklemeden arabadan indi. Bir an inip inmemek arasında kaldım ama buraya kadar gelmişken babamı görmemek olmazdı. Ayrıca Ali amca da gözüne girmeli, kaleyi içten fetih etmeliydim. Sonuçta Atakan’ın kiminle evleneceğinde söz sahibi olacaktı ve şimdiden bonusları toplamaktan zarar gelmezdi. Ben arabadan inene kadar Atakan çoktan içeri girmişti. Ben de çalışanlarla çok fazla göz göze gelmemeye çalışarak peşinden ilerledim ve onu asansörün önünde yakaladım. Yukarı çıkana kadar ağzını bıçak açmamıştı. Babasına mesafeli olmasını anlıyordum ama ona olan sinirini benden çıkarması canımı yakıyordu. Babamların odalarının bulunduğu kata geldiğimizde asansörden indik. Atakan’ın adımlarına yetişmek için, ayağımdaki yüksek topuklularla koşmaya çalışıyordum. Bir an ayağım takılınca sendeledim. Düşmemi engelleyen kişi, şahane bir refleksi olan Atakan’dı.
 
“Yürümesini beceremiyorsan şunları bir daha giyme.” Dili zehir gibiydi. Her bir kelimesi ruhumu ateşe veriyor, ömrüm boyunca taşıyacağım bir iz daha bırakıyordu. Kolumu bırakıp yürümeye başladı. Ben de acele etmeden peşinden ilerledim. Sekreter bizi gördüğü gibi ayağa kalktı.
 
“Babam odasında mı?”
 
“Ali Bey, Ertan Bey’in odasında efendim.” Bir an içim sevinçle doldu. “Yaşasın bir taşla iki kuş,” deyip Atakan’ın yanından geçtim ve babamın odasına doğru yürüdüm. Kapıyı çalmadan açtım. Babam ve Ali amca irkildiğini hissedince yanaklarım ısındı. “Nezaket kurallarına ne oldu Efsa?” Sanırım yeni bende nezaket kurallarına yer yoktu. Yine de şu anda polemiğe girmek istemeyeceğim için özür diledim. “O kadar özledim ki, bir an düşünemedim.” Babam yine de tasvip etmeyen bakışlarıyla “Daha iki saat önce birlikteydik kızım,” dedi.
 
Ali amcaya yöneldim. “Seni özlediğimi nereden çıkardın babacığım. Ben Ali amcamdan bahsediyordum,” deyip belli belirsiz bir tebessümle bana bakan adama sarıldım. Ali amca, oğluna karşı ne kadar mesafeli olursa olsun bana kızı gibi davranırdı. Belki öz amcam değildi ama yerini aratmıyordu.
 
“Farklı görünüyorsun Efsa,”
 
Benden ayrılan adam alıcı gözüyle beni inceledi. O da en az babam kadar bu halimden memnun olmamıştı. Gülümsemeye çalışarak “Yeni okul, yeni imaj,” dedim. Belli belirsiz başını sallayan adam “Bir büyükelçinin kızına yakışmıyor,” dedi. “Emekli büyükelçi,” diye düzelttim. Babamın rahatsızca boğazını temizlediğini duysam da gözlerimi Ali amcadan ayırmadım. “Yine de böyle giyinmen uygun değil.” Kibarca kendine çeki düzen ver diyen adamın bakışları arkamdaki bir noktaya kaydı. Yüzündeki mimik kırıntılarını da kuşlar yemiş gibi gözüküyordu. Belli ki Atakan’a bakıyordu. “Odama geç,” Yanımdan geçip gitti. Her adımı öfkesini açığa çıkarıyordu. Oğlu onu bu kadar sinirlendirecek ne yapmış olabilirdi?
 
Odadan çıkıp kapıyı kapattılar. Masadaki kâğıtlara odaklanmış olan babama döndüm. Ellerimi arkamda kenetleyip ağır adımlarla yürümeye başladım. Babamın arkasına geçip omzunun üzerinden bir şeyler yazdığı kâğıtlara baktım. “Ne istiyorsun Efsa?” Sanki böyle bir şey sormasını beklemiyormuş gibi panikle geriye çekildim. “Bir tanecik kızın yanındayken ne ile ilgilendiğine baktım sadece,” dediğimde elindeki kalemi bırakıp gözlüğünü çıkardı. “Bir tanecik kızın, iş saatlerinde yanıma gelirse, ilgisiz kalmayı göze alacağını hâlâ öğrenememiş mi acaba?” Bozulduğum için dudağımı sarkıttım. “Ama o zamanlar konsolosluktaydın ve kafanı kaşıyacak vaktin olmuyordu baba. Artık emekli oldun ve kendi işini yapıyorsun.”
 
Babam gözlerini ovalarken “İşte bu yüzden daha fazla çalışmam gerekiyor,” dedi. Daha sonra aklına bir şey gelmiş gibi baktı. “Sahi senin okulda olman gerekmiyor muydu? Öyle anlaştığımızı sanıyordum,” damağımı şaklatarak babamın masasına dayandım. Babamın rahatsızca boğazını temizleyince saniyeler içinde eski konumu aldım. “İlk hafta etkinliklerle, tanışmayla falan geçecekmiş. Atakan’la kahvaltıya gidiyorduk ama Ali amca arayınca buraya gelmek zorunda kaldık.” Babam başını tamam anlamında sallarken “Baba,” dedim en masum ses tonuyla. “Bir şey sorabilir miyim?” Babamın şaşkınlıkla alnı kırıştı. Genelde bu ses tonumu bir şey istemek için kullanırdım. “Sor bakalım,” dediğinde masasındaki kalemlerden birini elime aldım.
 
“Ali amca, neden bu kadar sevgisiz? Özellikle Atakan’a karşı.” Babam kaşlarını çatarken “Onu nereden çıkardın?” diye sordu. Omuz silkip kalemi avuçlarımın içinde yuvarladım. “Konuşmaları hep patron çalışan ilişkisi gibi…” Babam hafifçe gülümsedi. “Bir nevi öyleler,” dediğinde gözlerimi kısarak ‘Onu kast etmediğimi biliyorsun’ bakışını attım.
 
“Ali, sadece oğlunun her konuda kendine benzemesini istiyor. Ona bu konuda hak veriyorum da. Sonuçta zamanı geldiğinde tüm bu servet onun olacak.”
 
“Konumuz bu değil,” dediğimde şefkatli bir şekilde gülümsedi. “Her baba, çocuğunu sever. Sadece bazıları gösterişten hoşlanmaz.” Kalemi yerine koyup babamın boynuna sarıldım. “Beni seviyor musun baba?” diye sorduğumda “Canımdan öte,” diye cevap almam sevginin sıcak bir şekilde damarlarımda dolaşmasına neden oldu. “Tüm uyumsuzluklarımıza rağmen, iyi ki benim babamsın.”
 
Babam sırtımı sıvazlarken “İyi ki benim kızımsın,” dedi. O sırada kapı tıklatılıp açıldı. Pozisyonumu bozmadan başımı kapıya doğru çevirdim. Atakan her zamanki gibi ifadesizleşmeden önce hafifte olsa şaşkınlığını belli eder şekilde kaşlarını kaldırdı. “Benim işim bitti.”
 
“Harika,” diyerek babamın yanağına sulu bir öpücük bıraktım. “Evde görüşürüz babacağım.” Koltuğa bıraktığım çantamı aldım. “İyi günler Ertan amca.” Geldiğimiz gibi hızla holdingden çıktık. Yol boyunca ağzını bıçak açmayan Atakan’ın canının sıkkın olduğu her halinden belliydi. Suratı asık, bedeninin her hücresi gergin, çenesi kenetliydi. Ona baktığımın farkındaydı ama öylesine farkında değilmiş gibi davranıyordu ki, sanki varlığımdan bihaberdi. Kim bilir Ali amca yine ne sorumluluklar yüklemişti bedenine… Yavaşladığımızda etrafıma bakındım. Deniz kenarında ufak bir kafenin önünde durduk. Daha önce buraya gelmemiştim. Hatta İstanbul’da böyle bir yer olduğunu bile bilmiyordum. Merakla Atakan’a baktığımda saatlerdir ilk kez bana baktığını gördüm. “Menemeni harikadır.” Kelimeler onun ağzından alınan ender bir armağandı ama şu anda söylediği şey beni mutlu etmemişti. Kolay kilo alabilen biri olduğum için sürekli yediklerime dikkat etmem gerekiyordu ve Atakan’ın ilk kez içten bir şekilde önerdiği şeyi yiyemeyecektim. Arabadan indik. Atakan her zamanki gibi önden ilerlemeye başladı. ‘Bu sefer peşinden koşmayacağım,’ diyerek ağır adımlarla peşinden ilerledim.
 
“Atakan hoş geldin.” Garsonun laubali karşılayışı kaşlarımı çattı. Belli ki Atakan buraya çok sık geliyordu. Yine de onun gibi birine adıyla seslenmesi yanlıştı. “Nasılsın Serkan?” Atakan’la garson muhabbet ederek deniz manzarasına en hâkim olan masaya doğru ilerlediler. Resmen benim varlığımı unutmuşlardı ve bu fazlasıyla sinir bozucuydu. Garson masadaki rezerve yazısını aldı. Atakan benim olduğumu hatırlamış olacak ki yerine oturmadan önce bekledi. Sandalyeme doğru ilerledim. Garson centilmen bir şekilde sandalyemi çekti. Otururken Atakan’a bakarak “Rezerve mi yaptırdın?” diye sordum. Başını hayır anlamında sallayarak o da karşıma oturdu. “Bu masa bana aittir. Ben yoksam her zaman rezerve yazısı durur.”Gözlerimi kafenin içinde dolaştırdım. Şirindi ama başka bir özelliği yoktu. Atakan gibi birine uymuyordu.
 
Peki, bir masaya sahip olacak kadar sık neden buraya gelmişti?
 
“Burayı çok mu seviyorsun?” Atakan bana cevap vermeyip sadece manzarayı seyretti. Temiz havayı ciğerlerine doldurdu. Milimetrik bir gülümseme yüzüne yerleşti. Dudağının kenarındaki kıvrım belli belirsiz gözüktü. Hafifçe boğazını temizleyen biriyle bakışlarımı âşık olduğum adamdan yüzü tanıdık gelen kıza çevirdim. Birkaç saniye nereden tanıdığımı hatırlamaya çalıştım. “Hoş geldiniz efendim.” Atakan da bakışlarını kıza çevirdi. Benim gibi, tanıdık gelen simasına bakarken kaşlarını çattı. Sonra aniden alnı şaşkınlıkla kırıştı. Onun burada olmasını beklemiyormuş gibi duruyordu. “Sen şu okuldaki kızsın,” dediğinde bakışlarımı kıza çevirdim. İşte şimdi nereden tanıdığımı hatırlamıştım. “Aa evet. Şu yetimlerden birisisin değil mi? Adın neydi? Hah. Efal.”
 
**-**
 
EFLAL
 
“Eflal.”
 
Verilen formamsı kıyafetleri giymiş, önlüğümü henüz takmıştım ki, adımın seslenildiğini duydum. Bana doğru gelen, benden çok da büyük durmayan çocuğa baktım. “25 nolu masaya bir adet menü götürür müsün?” Bahsettiği masanın hangisi olduğunu bulmaya çalıştım. Dolu olan masalarda tek başına oturan kimse yoktu. “Neden tek menü?” diye sorduğumda çocuğun mutfak kısmına girdiğini gördüm. Büyük ihtimal aceleden beni duymamıştı. Omuz silkip kenarda duran menülerden bir tanesini elime aldım ve önünde hiçbir şey bulunmayan çiftin oturduğu masanın 25 numara olduğunu düşünerek onlara doğru yürüdüm. Adam deniz manzarasını izliyordu, kadınsa adamı. Belli ki biri denize aşıktı, biri de denize âşık olana… Yanlarına gittim. Beni fark etmediklerinde kibarca boğazımı temizledim. Kadının bana dönmesiyle aslında onun benimle yaşıt olduğunu fark ettim. Tanıdık gelen bir yüzü vardı ama nereden tanıdığımı bir türlü hatırlamıyorum. Kesin magazin dergilerinde falan görmüşümdür. Yoksa bu kadar gösterişli birini nereden tanıyacağım düşüncesiyle “Hoş geldiniz efendim,” dedim.
 
Yanındaki adamda bana doğru döndü. Gözlerimizin buluşmasıyla köşeli jetonum düşmüştü. Bu o okuldaki çocuktu. Kaşlarını çatan çocuğun kısa bir süre sonra yüz hatları gevşedi. Şaşkın bir ifadeyle kaşlarını kaldırınca alnındaki birbirine paralel üç çizgi belirginleşti. “Sen şu okuldaki kızsın.” Beni hatırlamıştı. Beni nasıl hatırlamıştı? Daha bir kere, sadece beş dakika gördüğü birini insan nasıl hatırlardı? Yoksa o da benim gibi, benim ona bakmadığım zamanlarda bana mı bakmıştı? Yanındaki kız bakışlarını bana çevirdi. Hoşnutsuz bir şekilde beni inceledi. Bu hareketiyle onu da nereden hatırladığımı çıkarmış oldum.
 
“Aa evet,” dedikten sonra dirseklerini masaya dayayarak omuzlarını dikleştirdi. “Şu yetimlerden birisisin değil mi?” deyip düşünür gibi sesler çıkarırken “Adın neydi?” dedi. Cevap vermek için ağzımı açıyordum ki, “Hah! Efal,” diyerek rahat bir tavırla kollarını göğsünün üzerinde kavuştururken arkasına dayandı.
 
Bir an tüylerim diken diken olmuştu. Benimle öyle bir tarzda konuşuyordu ki, sanki iğreniyordu. Daha adamakıllı tanımadığı birine neden gıcık olurdu ki insan?
 
“Adım Eflal ve evet ailesi olmayanlardan biriyim. Tekrar hoş geldiniz.” Elimdeki menüyü hangisine uzatacağıma karar veremezken beklenen soru geldi. “Neden tek menü getirdin? Farkındaysan iki kişiyiz.” İşte ben de bu sorunun cevabını merak ediyordum.
 
“Çünkü bu senin için Efsa,” deyip elimdeki menüyü alan çocuk kıza uzattı. Adı Efsa’ydı. Şimdi hatırlamıştım. Hatta hoca ikimizin de isminin cennetle alakalı olduğunu söylemişti. “Benim yediğim şey her zaman bellidir.” Şimdi o çocuğun alelacele mutfağa girmesini anlıyordum. Efsa gülümseyerek menüyü eline alırken “Menemen mi yiyeceksin?” diye sordu. Çocuk başıyla kızı onayladı. Kız menüyü açarken ters bir şekilde bana baktı. “Karar verene kadar başımızda dikilmene gerek yok. Çekilebilirsin,” dediğinde derin bir nefes aldım.
 
Kendini haseki sultan falan mı sanıyordu bu kız? “Peki efendim,” deyip arkamı döndüm. Daha birkaç adım atmamla “Bakar mısın?” diyen kız, sabrımı zorlayacak gibi duruyordu. Yüzüme hiç alışık olmadığım bir zoraki tebessüm yerleştirdim ve arkamı döndüm. “Buyurun efendim.”
 
“Ne önerirsin bana?” Yine bir çalışmadığım soru daha… Efsa beklentiyle gözlerimin içine bakmaya başladı. Daha çalışmaya başlayalı yarım saat olmamışken ben bu kıza ne önerecektim ki. Çocuğa baktım. Yüzündeki ifadesizlik daha da gerilmeme neden oldu. “Evet?” diyen kıza tekrar döndüm. Beynim tüm hızıyla çalışıyordu. Bir an aklımda çocuğun söyledikleri belirdi. ‘Benim yediğim şey her zaman bellidir.’ Demek ki bu kafeye çok fazla geliyordu. Efsa’nın sorduğu onunda cevapladığı şey, benim cevabımın ta kendisiydi. “Menemen. Menemeni çok güzeldir efendim.”
 
Efsa sorgulayıcı bir ifadeyle tek kaşını kaldırdı. Göz ucuyla çocuğa baktığımda milimetrik bir açıyla dudağının kenarının kıvrıldığını gördüm. “Güzel,” diyerek menüyü kapatıp bana uzatan kız “O zaman ondan yemeyeceğim,” dedi. “Sezar salata istiyorum. Yalnız içinde tavuk olmasın.” Siparişi afallamama neden olmuştu ama bu histe yalnız değildim. Karşısındaki çocuk da kıza uzaylıymış gibi bakıyordu. Gayriihtiyari dudaklarımdan “Amaç?” kelimesi döküldü. Efsa bana hesap mı soruyorsun bakışlarını gönderirken “Yani şey,” diyerek durumu toparlayacak bir şeyler düşünmeye çalıştım.
 
“Tavuk olmasını istemiyorsanız, başka bir salata da tercih edebilirsiniz.”
 
“Sana fikrimi sorduğumu hatırlamıyorum Efal,” dediğinde “Eflal” diye düzelttim.
 
Neyse ne der gibi tek omuzu kaldırıp indirdi. “Canım Sezar salatası istiyor, hem de tavuksuz,” derin bir nefes aldım.
 
Sakin ol Eflal. Müşteri her zaman haklıdır. Belki de Amerika’da böyle bir salata çeşidi vardır. Sakin ol ve gülümse.
 
“Peki efendim, içecek bir şeyler alır mısınız?”
 
“Hayır.”
 
Minik bir baş hareketiyle onaylayıp “Siparişlerinizi hemen getiriyorum,” dediğimde arkamı dönmemle “Vazgeçtim. Su istiyorum,” dedi. Gözlerimi kapatıp sakinleşmek istercesine derin bir nefes aldım. Yapmacık bir gülümsemeyle arkamı döndüm. “Yalnız ne sıcak istiyorum ne de soğuk.” Bu kız kelimenin tam anlamıyla şaka olmalıydı. Beni zor durumda bırakmak istediğini düşünüyordum ama sırf bu yüzden kendini karşısındaki çocuğa rezil ediyordu.
 
“Ilık yani?” İfadesi birden değişti. Az önceki eğleniyor gibi görünen tavrı benim sorum üzerine birden yok oldu. Çenesi kasıldı, gözleri kısıldı ve kanımı donduracak bir öfkeyle bana bakmaya başladı.
 
Nedense benimle ilgili hiç de iyi şeyler düşünmediğini hissediyordum. Tamam belki Türkçeye tamamen hâkim değildi ve bazı kelimeleri bilmiyordu. Dalga geçtiğimi falan mı sanmıştı acaba?
 
“Hemen ne sıcak ne soğuk suyunuzu getiriyorum,” deyip arkamı döndüm. Yüzümdeki yapmadık gülümsemeyi saniyesinde sildim. Mutfağa doğru ilerlerken az önceki çocuk elindeki tepsiyle dışarı çıktı. Beni gördüğü gibi kaşları çatılırken “Ne oldu?” diye sordu ve gözleri arkamdaki masaya kaydı. “Denge!” deyip elimdeki menüyü yerine koydum. “Bu evrende denge diye bir şey var. Allah belli ki her şeyi vermiş; güzellik, para…ama bunu dengelemek için beynini almış.”
 
Çocuğun şaşkınlıkla kaşları havalanırken matrak bir kahkaha attı. Onun bu tepki karşısında utanmış bir şekilde gülümsedim. “Eflal’di değil mi?” diye sorduğunda başımı evet anlamında salladım. “O kadar şanssızsın ki, ilk iş gününde böyle bir müşteriye çattın. Bu kafeye bu tarz kızlar çok nadir gelir. O da sana rastladı.” Yanaklarımı şişirerek nefesimi dışarı üfledim. Bir bu konu da şanssız olduğum vurgulanmamıştı. “Bu arada ben Serkan,” deyip tokalaşmak için tepsiyi tek eline aldı ve diğer elini bana uzattı. Gün içinde aynı ada sahip iki kişiyle üst üste tanışmamıştım. Kibar bir şekilde gülümseyerek “Memnun oldum,” deyip elini sıktım. Elimdeki menüye gözleri takılınca “Ne yiyeceğine karar verdi mi?” diye sordu. Başımı evet anlamında sallarken “Bir adet tavuksuz Sezar salata ve ne sıcak ne soğuk su istiyor,” diye cevap verdim. Serkan gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. Resmen ağlanacak halimize gülmemek için kendimizi zor tutuyorduk.
 
“Tamam o zaman, sen şu çayı Atakan’a götür.”
 
İsmi Atakan’dı doğru ya. Ben bunu nasıl unutmuştum! “Sonra diğer masalarla ilgilen. Daha ilk günden seni işten soğutmayalım.” Tepsiyi elime aldım ve sakin kalmak istercesine nefes alarak arkamı döndüm. Sakarlığımı konuşturmamak, çayı dökmemek için dua ederek yavaşça masaya doğru ilerledim. Kazasız belasız getirdiğim çayı dikkatli bir şekilde Atakan’ın önüne koydum. Beni izlediğini hissediyordum. Parfüm kokusu rüzgârla burnuma doldu. İç kıpırdatıcı bir aroması vardı. Kesinlikle pahalı bir marka olmalıydı. Belli belirsiz bir tebessümle teşekkür etti. “Bir şey değ-”
 
“Neden teşekkür ediyorsun Atakan. Bu onun işi.”
 
Efsa’nın lafları ağzıma tıkmasına mı kızmalıydım yoksa beni aşağılar gibi konuşmasına mı bilmiyordum. “Nezaket kurallarına ne oldu Efsa?” Atakan’ın cümlesiyle kız kıkırdamaya başladı. Bu cümle de gülünecek ne vardı şimdi?
 
“Siparişleriniz de birazdan hazır olur, afiyet olsun.”
 
Arkamı dönüp, tekrar bir şey diyerek beni durdurmasını engellemek ister gibi koşar adım yanlarından uzaklaştım. Bir süre sonra Serkan elindeki büyük tepsiyle Atakanlara doğru yürüdü. İyi ki yemek siparişlerini ben götürmüyordum. Yoksa o tepsideki her şey kesinlikle yeri boylardı. Serkan servisi yaparken Atakan başını benim olduğum yere doğru çevirdi. Göz göze gelmemek için sanki menüleri düzeltirmiş gibi yaptım. Daha sonra kaçamak bir bakış attığımda yüzünde hoşnutsuz bir ifade yakaladım. Efsa ise ciddi bir ifadeyle Serkan’a bir şeyler anlatıyordu. Arkasını dönen çocuğun yüzünden ne hissettiğini anlamıştım. Kendi kendine söylenerek bana doğru geldi. Ne olduğunu sorduğumda beni geçiştirdi. Daha sonra da Efsa’nın benim hizmet etmemi istediğini söyledi. Gözlerimi arkasındaki masaya kaydırdım.
 
“Ben elimden geldiğince reddettim. Acemi olduğunu söyledim ama o inatla seni istediğini ve bu sayede pişeceğini düşündüğünü söyledi.” Tıslar gibi gülümserken “Ne kadar düşünceli bir müşteri,” dedim. Serkan’ın dudakları ince bir çizgi haline geldi. “Siz daha önceden tanışıyor musunuz?” diye sorduğunda başımı evet anlamında salladım ve bugün okulda sadece bir derse birlikte girdiğimizi söyledim. Serkan’ın şaşkınlıkla alnı kırıştı.
 
“Hiç konuşmadıysanız, bu kadar gıcık olması tamamen kişiliğinden.”
 
Bilmiyorum der gibi omuz silktim. O sırada cebimde bir şey titremeye başladı. Hızla elimi önlüğümün cebine soktum ve Mert’in bana verdiği telefonu çıkardım. Ekrandaki Cenk yazısını gördüğümde bir an tedirgin olsam da Mert’in olabileceğini düşünerek açtım.
 
“Alo?”
 
“Eflal,” Mert’in sesini duymak bir anda üzerimdeki tüm kötü enerjiyi yok etmişti.
 
“Nasıl gidiyor?” Sıkıntıyla iç çekerken “İyi,” diye cevap verdim. Sesimden bezginliğim belli olmuş olacak ki Mert ne olduğunu sorgulamaya başladı. Daha ilk saatten mızmızlanmak istemediğim için, inanmayacağını bilsem de “Yok bir şey ya,” dedim.
 
“Eflal. Ne olduğunu söyleyecek misin yoksa işi bırakıp geleyim mi?” Tam itiraz edecektim ki Efsa’nın çatık kaşlarıyla el salladığını gördüm. “Mert gerçekten bir şey yok. Benim kapatmam lazım. Görüşürüz.” Alelacele telefonu kapatıp cebime soktum ve koşar adım yanlarına gittim. “Buyurun efendim.”
 
“Mesai saatlerinde telefonla konuşmanıza izin var mı?” diye sorduğunda sakin kalmaya çalışarak “Üzgünüm acil olmasaydı açmazdım. Buyurun,” dedim ama belli ki cevabım Efsa’yı hoşnut etmemişti. Arkamdaki birine gözleri kaydı ve gelmesini işaret etti. Omzumun üzerinden bize doğru hızla gelen Serkan’a döndüm. “Buyurun hanımefendi?”
 
“Patronunuzla görüşmek istiyorum.” Serkan ne olduğunu anlamaya çalışır gibi Efsa’ya bakarken “Tavuksuz salatanızdan şikâyetiniz mi var?” diye sordu. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırırken Atakan’ın beni izlediğini fark ettim. Yüzündeki ifadesizlik ona ciddiyet verdiği için bir an tedirgin oldum ve gülümsemeyi kestim. “Hizmetinizden şikâyetim var,” deyip gözlerini bana çevirdi. “Bu arkadaş bizim masamızdan sorumlu değil mi?” diye sorduğunda Serkan’la göz göze geldik. Onun da bu duruma canının sıkıldığı belliydi. “Evet hanımefendi. Siz öyle istediniz.”
 
“O zaman sorar mısınız bizimle ilgilenmek yerine neden telefonla konuşuyordu? Patronunuzu görmek istiyorum.” Kendimi açıklamak için dudaklarımı aralıyordum ki, kalın bir ses “Efsa yeter!” dedi. Atakan’ın da yanımızda olduğunu görmek biraz da olsa iyi hissettirmişti.
 
Efsa, bana gıcık gelen bir ses tonuyla “Sen karışma canım. Benim birine işini öğretmem gerekiyor,” dedi. Serkan istemeye istemeye de olsa Erdal abiyi çağırmak için yanımızdan ayrıldı. Ne kadar iyi biri gibi de dursa, daha ilk saatten sorun çıkardığımı gördüğünde beni işten atabilirdi. Benim bu işe ihtiyacım vardı ve sanırım bunun için ukala bir sırıtışla beni izleyen kızdan özür dilemem gerekiyordu.
 
“Efendim acil olmasaydı inanın açmazdım. Bir seferlik affedemez misiniz?” Yüzündeki gülümseyip keyifli bir hale gelirken arkasına dayanıp kollarını göğsünün üzerinde bağladı. “Annen ölse bile, iş başındayken o telefonun açılmaması gerektiğini öğreneceksin.”
 
Kelimeler ağzından çıkar çıkmaz yüz ifadem değişti. Sanki üzerime bir bidon benzin dökülmüştü ve içimde başlayan yangın beni komple ateşe vermişti. Gözlerim kısıldı, etraf bulanmaya başladı. Yumruklarımı sıktım. Ağlamak istemiyordum. Bir yetime söylenecek en cümleyi, hiç umursamadan kelimelere dökmüştü. Belki de ilk kez bu kızdan gerçekten nefret ettiğimi hissetmiştim. “Hoş geldin Atakan,” Atakan ayağa kalkıp Erdal abinin elini sıktı.
 
“Bir sorun mu var?” Atakan her şeyin her zamanki gibi harika olduğunu söylese de Efsa, “Evet var,” diyerek çoktan lafa karışmıştı. “Çalışanlarınızı daha özenli seçmenizi öneririm beyefendi. Ben böyle bir hizmet görmedim. Saatlerdir garson benimle ilgilensin diye bekliyorum. Dikkatini çekebilmek için bir tek ayağa kalkıp oynamadığım kaldı ama Efal Hanım, telefonla konuşmaktan beni görmedi bile. Amerika’da böyle bir olay yaşansa, o yer iflas bayrağını çeker.” A
 
llah’ım hâlâ Efal diyordu. Sadece iki dakika ya, sadece iki dakika konuştuğum telefon yüzünden resmen işten kovulacaktım. Erdal abinin bana baktığını hissediyordum. Sesli bir şekilde yutkundum.
 
“Bütün çalışanlarımı özenle seçtiğime emin olabilirsiniz.”
 
Bakışlarımı Erdal abiye çevirdim. Sinirlendiğini görebiliyordum ama garip bir şekilde benden kaynaklanmadığını düşünüyordum.
 
“Hizmetten memnun olmamanız tamamen sizin sorununuz. Atakan, elinin tek bir hareketiyle masasını garsonla dolabileceğini biliyor. O, inatla garsonu çağırmanıza yardım etmediğine göre çok da önemli bir şey isteyecek olmamanız gerekiyor. Ayrıca, benim aradığım telefonu açmadığı takdirde başına neler geleceğini bildikleri için bütün çalışanlarım telefonları çaldığı an bakmakta özgürdür. Başka bir sorununuz yoksa izninizle işimin başına dönmem gerekli.”
 
Efsa dumur olmuş bir şekilde Erdal abiye baktı. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Koskoca kafenin sahibi beni bir müşteriye karşı korumuştu. Hem de rezil rüsva edercesine. Erdal abi, “İyi günler,” dedikten sonra bana baktı. Sanırım söyleyecekleri daha bitmemişti ve onu takip etmemi istiyordu.
 
Bu kadarla yırtacağını mı sanmıştın Eflal? Orada senin gururunu kurtarmış olabilir ama bu seni yalnızken kovmayacağı anlamına gelmiyor. Erdal abi yanımızdan ayrıldı. Bu kadar sorun çıkmasına neden olan siparişini söylemesi için beklentiyle Efsa’ya baktım ama o hiçbir şey söylemeyip, sadece elinin tersiyle çekilmemi işaret etti. Başımla selam verip yanlarından ayrıldım.
 
Ayaklarım geri geri gitse de soluğu Erdal abinin odasında almıştım. Kapıyı tıklatıp başımı uzattım.
 
“Gel Eflal.”
 
Önündeki kâğıtlardan başını kaldırmamıştı bile. Belli ki, gözleriyle verdiği mesajı doğru algılamıştım. Ürkek adımlarla odaya girdim ve masasına birkaç adım kala durdum. Konuya nasıl gireceğimi bilmiyordum. “Az önce Mert aradı,” diye başladığı cümleyle kaşlarım çatıldı. Erdal abi başını kâğıtlardan kaldırırken “Tıpkı seni aradığı gibi,” diye devam etti.
 
“Onun suçuymuş doğru mu?” Başımı hayır anlamında salladım. “Mesai saatleri içinde telefonu açtığım için benim suçum efendim,” deyip başımı öne eğdim. Derin bir iç çeken “Canını sıkan kişi o kızdı değil mi?” diye sorunca telaşla Erdal abiye baktım. Bunu nasıl anlamıştı? Yüzümün aldığı şekle hafifçe gülümseyen adam “Tahmin etmiştim,” dedi.
 
“Ve bu yüzden seni o ukala kıza karşı korudum ama bundan sonra mesai saatleri içinde telefonla ilgilenmezsen sevinirim. Mert için bu seferlik affediyorum.”
 
“Çok teşekkür ederim efendim. Söz veriyorum bir daha mesai saatleri içinde telefonla konuşmayacağım. Mert aramış olsa bile.” Adam başını tamam anlamında sallarken dışarı çıkmamı işaret etti.
 
Hızla odadan çıkarken aklımda dolanan tek bir soru vardı; Mert böyle bir sorun olduğunu nereden bilmişti?

Yorumlar