Ana Dilim Aşk 1 - 4. Bölüm

 EFLAL
 
Vicdanım bir türlü uyumama izin vermiyordu. Yatakta dönüp durarak da ben Hayal’in uyumasına izin vermiyordum. Bu yüzden mümkün olduğunca yavaş bir şekilde yataktan kalktım. Odanın içinde volta atmaya başladım. Ne kadar geniş olursa olsun, sanki duvarlar üzerime üzerime geliyor, daralan kalbimi ufacık bir kutuya koyuyordu. Bir an nefes almak için camları açmayı düşündüm. Arkamı döndüğümde odanın bir cephesini kaplayan camların açılmayacağını fark ettim. Daha ferah olur düşüncesiyle salona gitmeye karar verdim.
 
Kapıyı neredeyse hiç ses çıkarmadan açtım ve Hayal’i kontrol ederek kapattım.
Parmak uçlarında yürümeye başladım. Salondaki loş ışıklar duraksamama neden oldu. Acaba Atakan hâlâ uyumamış mıydı? İçerisini dinlemeye çalıştım. Sadece mutfaktaki makinaların sesini duydum. Temkinli adımlarla salona doğru yürüdüm. Eğer Atakan uyanıksa, görünmeden odaya dönmeliydim.
 
Salona geldiğimde loş ışıkların açık mutfaktan geldiğini gördüm. Resmen mutfağın kendi içinde gece lambası vardı ya… Susadığımı hissedince mutfağa girdim. Dolapların birinde bulduğum büyük bardağa su doldurdum. İçerken gözüm ışıklarla kaplı İstanbul manzarasına takıldı. Evin ışıkları kapalıyken sanki daha da görkemliydi. Ağır adımlarla pencereye doğru ilerledim. Gerçekten büyüleyiciydi.
 
“Değermiş değil mi?”
 
Arkamdaki sesle boş bulunup irkildim. Arkamı dönerken elimdeki su bardağı yere düştü ve büyük bir şangırtıyla parçalara ayrılıp etrafa saçıldı. Bacaklarım su içinde kalmıştı. Korkuyla Atakan’a baktım. Bakışları yerdeki cam kırıklarından bana kayınca panikle diz çöktüm. Atakan bir şeyler söylüyordu ama hızlanan nefesim kulaklarımda uğuldarken onları duymamı engelliyordu.
 
Her yerde sakarlığımı konuşturmak zorunda mıydım? Allah kahretsin. Büyük parçaları toplarken “Bırak,” dediğini duyduğum Atakan hızla yanıma geldi. “Bir yerini kesersin. Bırak yarın temizlerler.”
 
Ağladığımı koluma damlayan birkaç yaşla anlarken “Özür dilerim,” diye fısıldadım.
 
“Ben gerçekten böyle olsun istemezdim.”
 
“Eflal beni duyuyor musun?”
 
“Ben camları kırmak istememiştim. Bir an seslenince… Ne bileyim işte. Bir an elimden kaydı.”
“Eflal!”
 
Sesini yükseltmesiyle popomun üstüne oturdum. Gözyaşlarım daha hızlı yanaklarımdan süzülmeye başladı. Atakan bu yüzden ağlamak dünyanın en saçma şeyiymiş gibi bana bakıyordu. Bilmiyordu ki bardak aslında bahane… Sanki Mert’le konuşurmuşum gibi iç çekerek özür dilemeye çalışırken birden etraf ışıl ışıl oldu.
 
“Ne oluyor ya?”
 
Arel’in gözünü ovuştururken başımı öne eğdim. Ağlarken bir kişiye daha gözükmek istemiyordum.
 
“Yok bir şey. Bardak kırdım. Git yat.”
 
Atakan’ın emir veren cümleleriyle uzaklaşan adım sesleri duyuldu. Titrek bir nefes alarak yanaklarımdaki yaşları silmeye çalıştım. “Bir bardak için sence de fazla gözyaşı dökmedin mi?” Çıtırtılar eşliğinde ayağa kalkan Atakan “Sonuçta sadece bir bardak,” diye devam etti ve elini uzattı.
 
Gözlerimi kısa bir an eline kaydırdıktan sonra tekrar Atakan’a çevirdim. Bakışlarıyla tutmamı işaret edince titreyen elimi uzattım. Buz gibi olan parmak uçlarıyla elimi kavradı ve beni bir seferde havaya kaldırdı. Kısa bir an dengemi sağlamak için cam kırıklarının üzerine basacağımı düşündüm ama Atakan beni bir anda kucağına aldı. Çığlık atmamak için kendimi zor tutmuştum. Can havliyle omuzlarını, daha doğrusu omuzlarının üzerindeki tişörtü kavradım.
 
“Ne yapıyorsun?” Sanki kuş tüyü kadar hafifmişim gibi hiç zorlanmadan beni taşıyordu. Cam kırıklarından uzaklaştıktan sonra beni kucağından indirdi. Çıplak ayaklarım zemine değince neden böyle bir şey yaptığını anlamış oldum. Minnettar bir şekilde Atakan’a baktım. O ise en ufak bir tepki vermeden “İyi geceler,” diye fısıldadı ve yanımdan geçip gitti. Ben de arkada bıraktığım harabeye bir kere daha bakıp odanın yolunu tuttum.
 
**-**
 
MERT
 
Eve nasıl geldiğimi bilmiyordum. Kapının önünde durmuş anahtarlarımı çıkarırken birden kapı açıldı. Hafifçe geri çekildim. “Mert,” diyen Eren’in sesi endişesini açığa vuruyordu. Beni kenara çekip etrafa bakınırken korktuğum şeyin başıma geldiğini anladım.
 
“Kızlar senle değil mi?”
 
Kızlar mı? Hayal de mi ortada yoktu?
 
Öfke ve korku birbirlerine bıçak çekmiş, ruhuma hangisinin hâkim olacağının savaşını veriyorlardı. Eren sinirle inledikten sonra “Nerede lan bunlar?” diye bağırdı. Doğu saatin geç olduğunu hatırlatarak bize içeri girmemizi söyledi. Öfkesini her adımında belli eden Eren’in peşinden salona ilerledim. Öfke kontrolü konusunda ben her zaman Eren’den daha iyi olmuştum.
 
Salonda volta atan Eren kendi kendine söylenmeye başladı. “Başlarına bir şey geldi. Saat kaç abi? Hiç bu zamana kadar dışarıda oldular mı? Hayır. Kesin başlarına bir şey geldi. Lanet olasıca İstanbul sokaklarında, başlarına bir şey geldi!”
 
Doğu’yla tenis maçı izler gibi, Eren’in hareketlerini takip ediyorduk. Bir anda olduğu yerde durdu ve bize doğru döndü. Onun nasıl biri olduğunu bilmesem, şu anda Doğu’yu öldüreceğine yemin edebilirdim.
 
“Ben dedim ama. Çıkıp arayalım dedim. Yok evde bekleyelim, belki Mert’i bulmuşlardır dedin durdun. Al sana Mert! Kızlar nerede lan? Kızlar nerede?”
 
Doğu’nun üzerine yürürken araya girdim. Bunu diyeceğim hiç aklıma gelmezdi ama Eren’in gözlerinin içine bakarak sakin olmasını söyledim. Şu anda sinirlenmemiz hiçbir işe yaramayacaktı.
 
“Mert kızlar ortada yok. Nasıl sakin olmamı söylersin?”
 
“Söylerim çünkü bu halin, kızların nerede olacağını düşünmemize hiç yardımcı olmuyor.”
Eren keskin ve sert nefeslerini burnundan vermeye başladı. Doğu korkmuş görünüyordu. Çünkü en yakın arkadaşı kırmızı görmüş bir boğadan farksızdı.
 
“Hayal, Eflal ile birliktedir. Eflal de en son kafeden Atakan denen çocukla çıkmış.”
 
“Kim lan bu Atakan?!”
 
Eren’e çocuğun kim olduğunu hatırlattıktan sonra benim düşüncelerimi dile döktü. “Daha iki gündür tanıdığı biriyle dışarıda mı sabahlıyor bu kız?” Daha sonra Erdal abinin anlattıklarını söyledim. Kaşları daha da çatılan Eren “O zaman o arkadaş, Hayal miydi?” dedi ve gözlerindeki öfke, endişesinin gölgesinde kayboldu. “Bir şey yapalım. Çıkıp kızları arayalım. O çocuğu bulalım. Bir şey yapalım Mert!”
 
Tekrar sakin olmasını söyledikten sonra Atakan’ı nerede bulacağımızı düşündüm. Erdal abinin evini bilecek kadar yakın olduğunu sanmıyordum. Telefon numarasını bilir miydi peki? Lanet olsun. Erdal abinin numarası neydi ki?
 
“Yürü Erdal abiyi bulalım. Doğu sen evde kal. Kızlar gelirse de anında bize haber ver.”

**-**
 
EFLAL
 
Bu çocuk aklımı allak bullak ediyordu. Kelimenin tam anlamıyla dengesizdi. Bir anı bir anını tutmuyor, düşünceli mi yoksa hödük mü olduğunu anlayamıyordum. Gün ağarıncaya kadar evdekilere ne yalan uyduracağımızı düşünüp durdum. Dışarıda sabahlamamızın hiçbir geçerli yanı yoktu. Yaşananları anlatmak da artık akıllıca değildi. Çünkü hem o çocukları ararken başları belaya girecekti hem de onlara anlatmak yerine bu evde olduğumuz için bizim başımız belaya… Zaten onlara anlatacaksak bu adrenalinin ne anlamı vardı. Artık iş işten geçmişti ve yaptığımıza kılıf uydurma zamanı gelmişti ama ne?
 
Gün ışığı odanın içine hâkim olmaya başlayınca Hayal’i uyandırdım. Birkaç seferde araladığı gözleri beni bulunca yüzünde sıcak bir tebessüm belirdi. Solgun ve yara bere içindeki yüzüne biraz da olsa renk gelmişti. Düne nazaran daha iyi olduğunu görmek güzeldi ama bu durum sadece birkaç saniye sürmüştü. Gözleri bir anda karardı, yüzündeki gülümseme soldu. Telaşla etrafa bakındıktan sonra hızla yataktan doğruldu. “Rüya değil miydi?” Başımı hayır anlamında sallayınca gözleri dolmaya başladı. Dün kendini yeterince heba etmişti. Tekrar ağlamasını istemediğim için dikkatini çekmeye çalıştım. “Artık eve gitmeliyiz,” dediğimde başını iki yana salladı. “Hayal sonsuza kadar evdekilerden kaçamayız.” Tekrar başını sallarken gözyaşları boncuk boncuk yanağından süzülmeye başladı.
 
Onu kollarımın arasına alıp sıkıca sarıldım. Soluk alışverişindeki titrekliği artık daha iyi hissediyordum. Bir süre sırtını sıvazlayarak ona zaman tanıdım. Daha sonra onu zar zor kendimden ayırdım ve ufak yüzünü ellerimin arasına aldım. Süzülen yaşları elimle silerken “Her şey güzel olacak tamam mı?” dedim. Başını hayır anlamında salladı. Titreyen dudaklarını birbirine bastırdı. “Bir sorun çıkmayacak.” Nasıl bu kadar emin olabildiğimi sordu. Hâlâ tam anlamıyla bir yalan bulamamış olsam da “Aklımda bir fikir var,” dedim. “Dün geceyi anlatmadan, evde olmamamızı açıklayacak bir şey.”
 
Sorgular bir şekilde kaşları çatıldı. Daha fazla soru sormaması için “Ama bir an önce eve gitmeliyiz,” diye devam ettim. Uzanıp alnını öptüm ve hızla yataktan kalktım. Üzerimi değiştirirken Hayal de yatağı topladı. O an yırtılan elbisesi ve ona birkaç beden büyük gelen eşofmanlardan başka bir şey giyemeyeceği aklıma geldi. Bu şekilde eve gidersek yalan uydurmamız daha zor olacaktı. Ona dikkatli baktığımı fark eden Hayal ne olduğunu sordu. Ben de üzerindeki kıyafetleri gösterdim. Sanki daha önce bunu düşünmemiş gibi iç çeken kız “Ne yapacağız?” diye sordu. Bilmediğimi belli edercesine omuz silktim. “Elbisen nerede?” Hayal biraz düşündükten sonra banyoda olduğunu söyledi. Ona eşyalarımızı toparlamasını söyledikten sonra hızla odadan çıktım. Koşar adım banyoya ilerledim. Kapıyı açmamla gördüklerim yüzünden olduğum yere çakılmam bir oldu. Atakan beline havlusunu sararken kapının sesiyle sertçe bana döndü. “Dingo’nun ahırına mı giriyorsun?” Azarlamasına bile tepki veremeyecek bir hâldeydim. Nefesim kesilmişti. Gözlerim kasın kitabını yazmış vücudundan damlayan suları takip ediyor, kalbim her bir damlada daha hızlı çarpıyordu. Dilim damağım kurumuş, hormonlarım kısa bir an bile olsa, ondan süzülen sularla ağzımın içini ıslatmayı hayat etmişti.
 
“Eflal!”
 
Adımı sert bir şekilde söyleyince silkilip kendimi gerçekliğe dönmeye zorladım. Düşüncelerim yüzünden alev alev yandığımı hissediyordum. “Ben şey,” dedikten sonra buraya neden geldiğimi hatırlamaya çalıştım.
 
“Şey… Elbise, Hayal’in elbisesi,”
 
“Çöpe attım,” deyince kaşlarımı çattım. Elbisenin sahibine sormadan nasıl böyle bir şey yapardı. “Giyilmez bir hâldeydi,” deyip üzerime doğru yürüdü. Gözlerim yine parlayan tenine kaydı. Kesinlikle yazını pahalı beachlerde, güneş altında geçirmişti. Terlemeye başladım ya Atakan’ın kusursuz fiziğinden ya da banyodaki buhardan…
 
Elimle alnımdaki teri silerken “O zaman işimiz bittiğinde senin eşofmanların da çöpü boylayacak,” dedim. Önümde durdu. Ne hâlde olduğumu bilmiyordum ama Atakan bana bakarken dudakları milimetrik de olsa kıvrılmıştı.
 
“Tamam.”
 
Tamam mı? Pahalı eşofman takımlarını çöpe atmaktan bahsediyordum ve o sadece tamam mı demişti yani? Kapıdan geçmeye kalkışınca kenara çekildim. Efsunlu bir koku etrafa yayıldı. Duş jelinin kokusu teniyle harmanlanınca bambaşka bir aroma oluşturmuştu belli ki. İçini kıpır kıpır yapıyor, seni müstehcen hayallere itiyordu. Allah’ım ne zamandan beri hormonlarımın beynimi ele geçirmesine izin veriyordum ki…
 
Bir an önce buradan gitmeliydik. Hemen. Şimdi…
 
**-**
 
 MERT
 
İkinci sefer tükürdüğümü yalamanın zevkiyle bara gitmiş, Erdal abinin orada olmadığını görmüştüm. Telefonum bende olmadığı için, Cenk’e Erdal abinin numarasını sormuştum. O sırada eski patronum bara gelmiş, beni fark ettiği gibi dünkü kavgasına kaldığı yerden devam etmişti. Bu nedenle numarayı alamadan yaka paça dışarı çıkarılmıştım.
 
Öfkeden deliye dönerken sinirimi önce Eren’den sonra etraftaki masa ve sandalyelerden çıkarmıştım. Kimse aileme laf edemezdi. Hele de anneme! Bu sefer ‘Sakin ol’ diyen taraf Eren’di ama onu umursamayacak kadar gözüm kararmıştı. “Hadi eve gidelim. Belki kızlar gelmiştir.”
 
Eski patronuma olan sinirimden buraya neden geldiğimizi unutmuştum. Erdal abiye ulaşamamıştık. O zaman Atakan denen herifi bulamazdık. Polise gitsek, 24 saat geçmediği için kızları kayıp ilan etmeyeceklerdi. En mantıklısı eve dönüp beklemekti. Bu yüzden hızla taksi bulabileceğimiz ana yola doğru yürüdüm. Resmen bir gün içinde bir haftalık harcamamızı yapmıştık. Sırf bu yüzden bile Eflaller iyi bir azarı hak ediyorlardı ama şu anda tek düşündüğüm şey iyi olmalarıydı.
 
Lütfen başlarına bir şey gelmemiş olsun Allah’ım.
 
Hava aydınlanırken eve girmiştik. Doğu’nun heyecanla bize doğru geldi. Gözlerindeki parıltı, bizi görmesiyle yok oldu. Belli ki kızlar daha ortada yoktu. Saatlerdir dizginlediğim korku, öfkeyi sollamıştı. Yorgunluğumu, koltuğa oturmamla anlamıştım. Hem fiziken hem ruhen bitkindim. Alnımı elime dayadım. Başımın zonklamasını parmak uçlarımla durdurabilecekmişim gibi şakaklarımı sıktım. Ne kadar süre öyle durdum bilmiyorum ama derinlerden gelen bir anahtar sesi kulaklarımın tilki gibi dikilmişti. Çocuklara baktım. Onlarında dışarıdaki sesleri dinlediğini fark ettim. Dış kapının açılmasıyla üçümüzde aynı anda ayağa kalktık. Ben önde diğerleri arkada salondan çıkarken Eflaller neredeyse hiç ses çıkarmadan içeri girmişlerdi. Önce Hayal, daha sonra Eflal’le göz teması kurunca, gözlerine far tutuşmuş tavşan gibi oldukları yere çakıldılar. Birkaç saat önce sinirden deliriyordum ama şu anda sağ salim eve gelmeleri garip bir rahatlık vermişti. Hesap sormadan önce ikisini baştan aşağı inceledim. Eflal her zamanki gibiydi ama Hayal… Üzerinde ona büyük gelen eşofmanlar vardı. Elbisesine ne olmuştu? Yüzü gözü yara içindeydi ve birazdan bayılacakmış gibi gözüküyordu.
 
“Ne oldu ona?” Eren bana omuz atıp Hayal’e doğru yürüdü. Sanki bunu bekliyormuş gibi gözleri saniyesinde sulanan kız başını öne eğdi. Eren’in önüme geçmesinden dolayı Hayal’in yüzünü göremesem de bir terslik olduğunu Eflal’in suratından okuyabiliyordum.
 
“Biri bir şey mi yaptı?”
 
“Hayır!”
 
Eflal’in sesindeki paniği anlamamak için salak olmak gerekirdi. Sustum. Sadece mimiklerini ezbere bildiğim kızı izledim. Bir şeyler saklamaya çalışıyordu ve yine saklarken her şeyi eline yüzüne bulaştıracaktı. Eren, Hayal’i kollarının arasına aldı. Ağladığını hafifçe iç çekmesinden anladım.
 
“O zaman Hayal’in bu hali ne?” Belli ki, Hayal’in dudaklarımıza bakmamasından yararlanarak ne olduğunu öğrenmeye çalışacaktı. Eflal, gözyaşı döken arkadaşına içi acır gibi baktı. Daha sonra bakışlarını Eren’e kaydırdı. Bana bakmıyordu, hatta benim olduğum tarafa bile dönmüyordu. Yalan söyleyecekti. Yalan söyleyeceğini, hızlı bir şekilde inip kalkan göğsünden, sürekli yutkunmasından ve benimle göz göze gelmemeye çalışmasından anlıyordum. Yalan söyleyecekti ve ben şu anki sakinliğimi koruyamayacaktım.
 
“Kaza geçirdi.” Gerçekle yalan arasında bir yerde donakalmıştım. Eflal’in hareketleri yalan söylediğini gösteriyordu ama Hayal’in durumu söylediğinde gerçeklik payı olabileceğini gösteriyordu.
 
“Ne zaman? Nasıl? Bizim neden şimdi haberimiz oluyor? Doktora gittiniz mi? Bir şeyi var mı?” Eren’in soruları nefes almadan sormasını telafi edebilecekmiş gibi derin bir nefes aldım.
 
“Burada dikilmesek?” diyerek salona doğru yürüyen Eflal, yanımdan geçerken kaçamak bir bakışı bana gönderdi. Kesinlikle yalan söylüyordu ve söylemeye devam edeceğinin sinyalini o kısacık bakışta anlamıştım. Salona girmemizle herkes bir yana dağıldı. Eren, Hayal’i bir saniye bile olsa bırakmamıştı. Hoş, Hayal’in de onu bırakmaya niyeti yok gibiydi. Eflal koltuğun ucuna oturdu. Bacağını hızlı bir şekilde sallamaya başladı. Bilerek yapmıyordu. Bir şey düşündüğünde her zaman bunu yapardı. Şu anda kafasında uyduracağı yalanı planladığına emindim. Onun kaşının seğirmesinden bile ne düşündüğünü anlardım. İlk kez yanılmak istiyordum ama yanılmayacağımı bilecek kadar da iyi tanıyordum bu kızı…
 
“Eflal konuşacak mısın artık?” Doğu da vereceği cevap için sabırsızlanıyordu. Ben hariç herkes göz teması kuran kız, “Hastaneden geliyoruz,” deyince kaşlarımı çattım. Başımı Eren’e çevirdiğimde onun da bana baktığını fark ettim. Daha sonra ikimiz de gözlerimizi Hayal’e kaydırdık. O ise daha çok Eren’e sarıldı. “Dün gece kurstan çıkmış. Eve beraber gideriz diye benim yanıma gelmişti.”
 
Bakışlarımı tekrar Eflal’e döndürdüm. O ise ortadaki sehpaya odaklanmıştı. Hâlâ bacağını sallıyordu. Üstüne tırnaklarını da kemirmeye başlamıştı. “Mesaim bitince beraber kafeden çıktık. Otobüs durağına ilerlerken Hayal çantasında akbilini arıyordu. Yolun ortasında durmuş, fark etmedim. Yürümeye devam ettim. Fren sesiyle arkamı döndüğümde Hayal-”
 
Yalan söylüyordu. Öfkem her bir kelimeyi kulaklarımda uğursuz birer uğultuya dönüştürüyordu. Tahammül edilmesi zor bir gürültüye… Öne doğru eğildim. Dirseklerimi bacaklarıma bastırıp başımı ellerimin arasına aldım. Gözlerimi kapattım, derin bir nefes aldım. Sakinleşmek için bir tane daha… Ardından bir tane daha… Yalan söylüyordu ya da gerçeği çarpıtıyordu. Gerçekten Hayal kaza geçirmiş olabilirdi. Belki o çocuk bunu haber vermek için kafeye gelmişti ama Eflal, kafeden Hayal’le çıkmamış, kaza anına şahit olmamıştı. Bunu ortaya çıkarmak için artık devreye girmem gerekiyordu. Başımı kaldırdım. Hâlâ aynı pozisyondaydı ve konuşmaya devam ediyordu. Eren’e baktığımda sorgular bir şekilde Eflal’i izlediğini gördüm. İnanmıyordu. Çünkü o da Doğu da gerçekleri biliyordu. Neden yalan söylediğini düşünüyordu belki. Ya da gerçekte ne olduğunu…
 
“Yani tüm gece hastanedeydiniz.” Cümlesini yarıda kestiğim kız bana bakmakta tereddüt etti. “Şarjın bitmişti. Hayal’i yalnız bırakmamak için dışarı çıkıp bize haber veremedin yani?”
 
İşte şu anda tam anlamıyla gözlerimin içine bakıyordu ve ben onun eşek gözlerindeki tedirginliği ilk kez bu kadar çok hissediyordum. Tereddüt ederek “Evet,” dediğinde gülümsedim. Bu daha çok sabrımın son damlalarını kullandığımı işaret ediyordu.
 
“Atakan’dan telefonunu ödünç isteseydin.” Yalandan, birini kandırmaya çalışmaktan nefret ediyordum. Yine de gerçeği anlatmaları için sakin kalmak zorundaydım. Bağırıp çağırmak sadece işleri zorlaştırırdı. Gerekirse vicdanlarıyla onları baş başa bırakacak bir zaman yaratmalıydım ama yine de sakin kalmalıydım. Eflal’in göz bebekleri büyümüştü.
 
Kinayeli bir ifadeyle “Ha Atakanlı kısma daha gelmedik mi?” diye sorduğumda dudakları hafifçe kıpırdadı ama konuşmasına fırsat vermeyerek “Gerçi onun hikâyenin başında olması gerekiyordu sanırım,” diye devam ettim. Konuşmamızın Hayal’in de dikkatini çektiğini sağ tarafımdaki hareketten anladım. Kısa bir an Eren’den ayrılıp dikkatlice Eflal’e bakan kızı süzdüm. İki kız konuşmadan gözleriyle anlaşıyormuş gibi duruyorlardı. Eren’in git gide artan öfkesi gözümden kaçmıyordu. Ben ise sakin kalmak için yumruklarımı sıkıyordum.
 
“Sanırım şu anda yalanımıza ne kılıf uydursak diye düşünüyorsunuz.”
 
Bakışlarını bana çeviren ikilinin köşeye sıkıştıkları her hallerinden belliydi. Saate baktım. Okul vakitleri yaklaşmıştı. Ben de üzerimi değiştirip iş aramaya devam etsem iyi olacaktı. Ayağa kalktım. Hepsinin bakışları beni takip ederken soğuk bir şekilde gülümsedim. “Siz düşünmeye devam edin. Ben üzerimi değiştirip geliyorum.”

**-**

EFLAL
 
Yol boyunca düşünmüş, böyle bir yalana başvurmuştum. Aslında tam anlamıyla yalan sayılmazdı. Sadece gerçeği çarpıtıyordum ama yine de rahat değildim. Çünkü her an bir şey yapacağım ve foyamız ortaya çıkacakmış gibi geliyordu. Bu yüzden kimseyle göz teması kurmamaya çalışmıştım. Özellikle Mert’le. Ama bir yere kadar…
 
Mert, Atakan’la olduğumuzu ima edince ne yapacağımı şaşırmıştım. Hem yalanım ortaya çıktığı için hem de olanları bildiği için panik bedenimi tamamen ele geçirmişti. Gerçeği nasıl öğrenmişti? Hayal’le bakışlarımız birleşti. Korkuyordu. Sanki kurtar beni diyordu gözleri. Zaten bu işe onun için girmiştim, bu yalana… Şimdi onu yarı yolda bırakamazdım.
 
“Sanırım şu anda yalanımıza ne kılıf uydursak diye düşünüyorsunuz.”
 
Bakışlarımı Mert’e çevirdim. Bu sakinliği normal değildi. Eğer Hayal’in yaşadıklarını biliyor olsaydı, şu anda esip gürlemesi lazımdı. Hatta Eren’in de ona eşlik ederek çoktan o çocukların peşine düşmesi gerekiyordu. Belki de tam anlamıyla gerçeği bilmiyordu. Belki sadece kafeden Atakan’la çıktığımızı görmüştü.
 
Ya da… Tabi ya. Kesin bizi bulmak için kafeye gitmişti. Erdal abi de ona Atakan’la ayrıldığımı söylemişti. Düşün Eflal! Uydurduğun yalanı nasıl çevirebilirsin. Düşün…
 
Mert ayağa kalkınca nefesimi tuttum. Bana böyle bakmayalı uzun zaman olmuştu. Kendini zor zapt ediyor gibi görünüyordu. Gülüyordu ama bu sinirini apaçık ortaya çıkarıyordu. “Siz düşünmeye devam edin. Ben üzerimi değiştirip geliyorum.” Cevap vermek için ağzımı açtım. Kelimeler dilimin ucundaydı ama yüzündeki ifade onları yutmama neden oldu. Mert’in salondan çıkmasıyla tüm ilgi tekrar bana döndü. Odanın havası ağırlaşıp basıklaştı. Hem bakışlardan kaçmak hem daha rahat düşünmek için ben de ayağa kalktım ve odama doğru ilerledim. O sırada Mert’in odasının kapısı kapandı. Aklıma gelen delice düşünceyle hızla ilerleyip kapıyı açtım. Üzerindeki tişörtün eteklerini yarıya kadar sıyırmış, sırt kaslarıyla beni selamlıyordu. Resmen ömrüm boyunca görüp görebileceğim kası bir güne sığdırmıştım. “Eflal?”
 
İrkildim. Mert bana dönerken üzerini düzeltti. Bana bakışları yanaklarımın kızarmasına neden oluyordu. Gözlerimi kaçırırken “Konuşabilir miyiz?” diye sordum. Birkaç saniyelik sessizlikten sonra “Eğer gözlerime bakarsan, evet,” dedi. Of ya. Utanmamı da yanlış anlamıştı. Başımı kaldırıp Mert’in gözlerinin içine baktım. Öyle bir ikilemdeydim ki, birazdan ağlayacakmışım gibi hissediyordum. Bir yanım Hayal’e verdiğim sözü tutmam gerektiğini söylüyor, diğer yanım Mert’e yalan söylememem gerektiğini. Ne yapacaktım ben? “Dinliyorum,” dediğinde kapının girişinde konuşmamak için odasına girdim ve ardımdan yavaşça kapıyı kapattım.
 
“Yalan söyledim.”
 
Böyle bir şey söyleyeceğimi tahmin etmediğini bakışlarından anlamıştım. “Daha doğrusu gerçeği biraz çarpıttım,” diyerek zaman kazanmaya çalışırken çarpıttığım şeyi daha ne kadar çarpıtabilirim onu düşünüyordum. Mert bir ebeveyn edasıyla kollarını göğsünün üzerinde kavuşturdu. Kol kasları üzerindeki tişörtü yırtacakmış gibi görünüyordu. Bugün hormonlarım fazla mesai yapıyor olmalıydı. Yoksa sabah ve şu anda hissettiklerimin başka bir açıklaması olamazdı. Parmaklarını şaklatması beni gerçekliğe döndürdü.
 
“Evet?”
 
Düşüncelerim terlememe neden olurken “Özür dilerim,” dedim. Kendimi zorlayarak gözlerinin içine baktım. “Atakan’ı saklamamam gerekiyordu.” Mert’in hafifçe tek kaşı seyirdi. İşten ayrılmasının ve bize söylememesinin hesabını başka türlü sormayı düşünmüştüm ama şu anda ondan daha suçluydum. “Senin içten ayrıldığını öğrenince, Erdal abiden fazla mesai istedim. Zaten kafe kapanırken çıktığımı söyleyince, ekstra para kazanabileceğim başka bir görev daha istedim. İtiraz etti ama uzun süre ısrarım sonucunda, ayrılan bulaşıkçının yerine geçtim.” Kelimeler ağzımdan çıkar çıkmaz yüz ifadesi değişti. Böyle bir şey yaptığımı bilmiyordu ve eminim ki kendini suçlamaya başladı. “Tam işten çıkarken Atakan geldi. Ne olduğunu ben de anlayamadım. Onunla gitmezdim ama bir arkadaşımdan haber getirdiğini söyledi. Hayal olduğunu öğrenince ne yapacağımı bilemedim. Beraber kafeden ayrıldık ve hastaneye gittik. Hayal’i o hâlde görünce…” Bir an aklıma geceki hali geldi. Gözlerim yanmaya etraf buğulanmaya başladı. Yalan kısmına geçeceğim için bakışlarımı kaçırdım. Gözyaşlarımı saklama gereği düşüncesi de bunun bahanesi olacaktı. “Kaza geçirmiş. Anlattığım gibi akbilini ararken duraksamış, o sırada yola çıkmaya çalışan araba Hayal’e çarpmış ve sonra kaçmış. Arel dediğim çocuk olayı görünce hemen yanına gitmiş. Hayal olayın sıcaklığıyla bir şeyi olmadığını söylemiş ama Arel yine de onu hastaneye götürmüş. Bir gece müşahede altında tutulacağı söylenmiş. Ne yapacağını bilmediği için çocuk en yakın arkadaşını aramış, olayı anlatmış. O da benim hâlâ kafede olabileceğimi düşünerek yanıma gelmiş. Bana anlatılan buydu,” diye bir nefeste hızlıca anlattım.
 
Konuşmaya devam etmeden önce derin bir nefes alıp bu sefer daha yavaş olmaya dikkat ederek konuştum. “Telefonumun şarjı bitmişti. Hayal’i yalnız bırakmak istemiyordum. Çünkü uyumaması gerekiyordu ve kendini anlatabildiği tek kişi bendim. Hayal size haber vermeme için beni tembihledi. O yüzden arayamadım.”
 
Burnumu çekip başımı kaldırdım. Mert’in yüzüne, kahverengi gözlerine baktım. Aklıma ilk gelen resim fırtına öncesi gökyüzüydü. Karanlık ve kısmen korkutucuydu. Bakışlarımı fark ettiği an hemen gözleri düzeldi. “Bunu neden ilk sorduğumda anlatmadın?” Sanki hâlâ bana inanmıyordu. “Çünkü Hayal söylememem konusunda söz verdirdi. Neden bilmiyorum ama bilmenizi istemiyor.”
 
Gözleri hafifçe kısıldı. Bir an bakışlarımı başka tarafa çevirmek istedim ama kendimi ele vermemek için mümkün olduğunca hareketsiz kaldım. Mert bana dik dik baktı. Sanki anlattıklarımı kafasında tekrar ediyor, kendini inandırmaya çalışıyordu. “Şimdi nasıl?” diye sorduğunda afallamış bir şekilde baktım. “Ha, Hayal. İyi. Bir sorun olmadığını söyleyince eve geldik.” Yine bana salondaki gibi bakıyordu. Bu tanıdığım Mert değildi. Allah’ım ne olur inanmış olsun. “Tamam.” Derin bir nefes almak istedim ama Mert’in her mimiğimi takip ettiği aklıma geldi. “Affedecek misin bizi?” diye sorduğumda kollarının bağını çözdü. Başını bir kez evet anlamında salladı. Bu iyiye işaretti. “Tekrar özür dilerim,” dediğimde gözlerimin içine baktı.
 
“O zaman ben şimdi gideyim, sen rahatça hazırlan.” Kolundaki saate göz gezdirip “Sen de hazırlansan iyi olur. Okula geç kalacaksınız,” dedi. Belli ki yine okula gitmeyecekti. İş bulup bulmadığını sorsam beni tersler miydi? “Daha bulmadım.” Cevabıyla kaşlarımı çattım. Düşüncelerimi ne zamandan beri sesli hale getiriyordum ben? “Ama en yakın zamanda bulurum. Fazla mesai yapmanıza ya da fazladan sorumluluk almanıza gerek yok. Tam saatinde evde olun yeter.” Başımı tamam anlamında sallarken kapıyı işaret etti. “Hadi git hazırlan.” “Hayal bugün evde dinlenecek, ben de onu yalnız bırakmak istemediğim için evde kalacağım.”
 
Mert kuşkulu bir ifadeyle bana baktı. Sanırım eski güvenini kazanmak biraz zaman alacaktı. “O zaman ben çıkayım,” dediğimde bakışlarıyla kapıyı işaret etti. Bende kuyruğumu kıstırmış kedi gibi odadan çıktım. Salonda kimsenin olmadığını görünce gerisin geri odaya döndüm. Hayal üzerindekileri çıkarmadan yatağına yatmıştı. Kapıya sırtı dönüktü. Bu kadar kısa sürede uyumayacağını bildiğim içinde yavaşça yanına gittim. Duvardaki sabit bir noktaya bakan gözleri, bana çevrildi. Beklentiyle gözlerimin içine bakmaya, ağzımdan çıkan her şeyi kabullenmek zorunda olduğunu kendine hatırlatmaya çalışıyor gibiydi. “Hallettim.” Gözleri kocaman açıldı. Hızla yattığı yerden doğrulurken “Nasıl?” diye sordu. Yatağıma oturup işaret diliyle az önce konuştuklarımızı anlattım. Gülse mi ağlasa mı karar verememiş gibi duran Hayal “Ya okulda Arellere teşekkür etmeye kalkarlarsa,” dedi. İşte bunu hiç düşünmemiştim. “Etmezler ya,” dedikten sonra durup düşündüm. Mert zaten okula uğramayacaktı. Eren asla o tiplerle konuşmazdı. Doğu’nun da konuşmasına izin vermeyeceğini düşünüyordum. “Yok yok, etmezler merak etme.” Hayal dudaklarını ince bir çizgi haline getirirken “Eğer bu yalan ortaya çıkarsa, bizi hiç affetmezler Eflal,” deyince “Kimden ötürü acaba?” dedim. Sanki ben Mert’e yalan söylemeye çok meraklıydım. “Gidip söyleyelim istersen?”
 
İtiraz ederek ellerini sallayınca “O zaman otur ve ortaya çıkmaması için dua et,” diye devam ettim. Sinirlenmiş miydim? Biraz. Sanki ben saklayalım fikrini ortaya atmıştım. Hayal’in süngüsü düşmüştü. Açıkçası benim de ona moral verecek enerjim kalmamıştı. İşe gidene kadar biraz uyusam iyi olacaktı. Ayağa kalktım. Üzerimdekileri pijamalarımla değiştirdim. Çantamın içinden çıkardığım telefonu şarja taktım. Baş ucumdaki saatin alarmını kurdum ve kuş tüyü yastıklara bile değişmeyeceğim yatağıma uzandım. Hayal cenin pozisyonu almış bana bakarken, ben ağır ağır kapanan gözlerimle kendimi uykuya teslim ettim.
 
**-**
 
EFSA
 
Paylaşımcı biri değildim. Sanırım bu durum tek çocuk olmamdan kaynaklıydı. Paylaşmayı sevmiyordum. Eşyalarımı benden başka kimsenin kullanmasına izin vermem, aynı oda da birkaç kişi kalmam, arkadaşlarımın birbirlerini sevmelerine katlanamam, babamı paylaşma düşüncesini aklıma bile sokmazdım. Özellikle cici annemin babama olan temasları tahammül sınırlarımı bir hayli zorluyordu.
 
Şimdi bunlara Atakan da eklemişti. Onu biriyle paylaşmam, dip boyam gelmişken dışarı çıkma ihtimalimden bile düşüktü. Ki ben orijinal sarışındım. Yani dip boyaya ihtiyacım yoktu. Yani Atakan’ı paylaşmam o kadar imkânsızdı… Bu yüzden kıskançlığımın dozunu ayarlayamıyordum. Geçen gün yaşadığımız olay yüzünden Atakan benimle arasındaki duvara bir sıra tuğla daha koymuştu. Bu çocuğun duvarlarını yıkmaya çalıştıkça sanki daha da sağlamlaştırıyordum. Ama elimde değildi. O kıza olan bakışları vurgun yemiş gibi hissettirmiş, bir şeyler yapmam gerektiğini düşündürmüştü. Tamam belki ipin ucu kaçmıştı. Keşke hoşlandığımı gizleyebildiğim gibi, kıskançlığımı da dizginleyebilseydim.
 
Of of!!! Dünden beri Atakan’la aramızı düzeltmek için ne yapacağımı düşünmekten kafayı yemiştim. Sonuç, sıfıra sıfır elde var sıfırdı. Okulun otoparkına arabamı çektim. Bir çırpıda babetlerimle topuklu ayakkabılarımı yer değiştirdim. Aklıma Atakan’ın geçen günkü uyarısı geldiğinde kısa bir an tekrar babetlerimi giymeyi düşündüm ama yeni bir imaj sahibiysem, topuklulara olabildiğince hızlı alışmam gerekiyordu. Bu yüzden vazgeçip saçlarıma yöneldim. Ellerimle şekil verdikten sonra rujumu tazeledim. Her şeyin tamam olduğuna emin olunca da arabadan indim. Amerika’daki en yakın arkadaşım Angelina’yla mesajlaşarak kafeteryaya doğru ilerledim. Beklemediğim anda önümden bir şeyin geçmesi ve telefonumun elimden havalanması bir oldu. Bir saniye, yalnızca bir saniye aklımdan babamın bir daha telefon almayacağıyla ilgili olan sözleri geçti. Korkuyla iç çekip yakalamaya çalıştım. Telefonum gözlerimin önünde çimlerin üzerine düştü. Birkaç santim ötesi betondu ve ben gerçekten ucuz yırtmıştım. Elim, gümbür gümbür atan kalbimin üzerine giderken gözlerim önümden kaykayı ile geçen çocuğun üzerindeydi.
 
“Dikkat etsene ya!” Beyzbol şapkalı çocuğun ardından bağırdıktan sonra eğilip telefonumu yerden aldım. Bir şey olmuş mu diye bakarken tekerlek sesleri duydum. Omzumun üzerinden öfkeyle çocuğa ve daha sonra ayağının altındaki kaykaya baktım. “Bu yollar kaykayla gezmen için yapılmadı.” Öfkeli halimden fazlasıyla zevk alıyormuş gibi duran çocuk, kaykayının üzerinden indi ve ucuna basıp eline aldı. “Telefon da yolda oynanmak için yapılmadı.” Ses tonunda tüylerini diken diken yapan bir tını vardı. Fazla erkeksiydi.
 
“Bu yaptığını haklı çıkarmaz.” Ukala bir şekilde dudaklarının kenarı kıvrılan çocuk “Seninkini de,” deyince kaşlarımı çattım. Hem suçlu hem güçlü buna deniyordu sanırım. Kollarımı sinirle göğsümde bağlarken “En azından bir özür dile,” dediğimde kaşları havalanırken “Dilemesi gereken kişi sensin,” diye cevap verdi. Öfke yavaş yavaş bedenimden tırmanmaya başlamıştı. Dudaklarım aralanırken “Bana çarpacak olan sendin,” dedim ve “Yoluma çıkan sendin,” diye karşılık aldım.
 
Sinirle inlerken ayağımı yere vurdum. “Şaka mısın ya sen?”
 
“Eren hadi oğlum ya. Derse geç kalacağız.” Gözlerim arkasındaki söylenen çocuğa kaydı. Ben bu tipleri nereden hatırlıyordum ki… Tekrar bakışlarımı ukala dümbeleğine çevirdim. Gülmemek için alt dudağını ısıran çocuk başını iki yana salladı. Şu anda sinirli olmasam çok seksi gözüktüğünü düşünebilirdim ama maalesef ki gıcığın önde gideni olması tüm karizmasını yok ediyordu. Kaykayını sesli bir şekilde yere bırakmasıyla irkilip düşüncelerimden ayrıldım. “Senin kadar olamam,” deyip üzerine atladığı tahtayı ustaca sürüp arkadaşına doğru ilerledi. “Gıcık!” diye ardından bağırdım.
 
“Efso!” Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Allah’ım resmen bir takma isme sahiptim ve ne gariptir ki adımla aynı uzunluktaydı. “Ne oldu?” diye sorarak benim baktığım yöne başını çevirdi. “Kime bağırıyorsun?” Sinirle en yakın arkadaşıma döndüm. Söylemek istediğim çok şey olmasına rağmen o çocuğa haddinden fazla zamanımı harcamıştım. “Bir şey yok. Hadi gidelim.” Kafeteryaya doğru yürürken Rüya bana yetişti. Atakan’ı hiçbir yerde göremedim. Arel’i de öyle. Bir tek Asrın okuldaydı. O da yanındaki kızla fazla haşır neşir olmuştu. “Birazdan ders başlayacak,” diyen Rüya’ya cevap vermeden etrafı kolaçan etmeye devam ettim. “Girmeyecek miyiz?” Atakan derste olabilir miydi? Sanmıyorum. Okulda olsa Asrın kesinlikle onun yanında olurdu. “Şu anda ders havam yok. Sen istiyorsan gir.”
 
Boş olan bir masaya doğru ilerledim. Okulu bir gün bile ekmeyeceğini söyleyen çocuk dersi kaçırdıysa eminim ki, bir sonraki ders için bu kafede beklemeyi tercih edecekti. O zaman ben de gelene kadar, burada oturur, onu beklerdim.
 
**-**
 
ATAKAN 
 
Başka bir kız olsa, eve bırakma teklifini sormama bile gerek kalmazdı. Çünkü onlar sorardı ama bu kızlar, gerçekten farklıydı. Üzerimi değiştirirken kapı kapanma sesi duymuştum. Önce yanıldığımı sanmıştım ama evin içinde en ufak bir kıpırtının olmaması duyduğum sesin doğruluğunu kanıtlamıştı.
 
O saatte otobüs bulmaları zor, evlerinin nerede olduğunu bilmesem de yürümelerinin imkânsız olacağını düşündüğüm için aşağıdaki güvenliklere telefon açmış, bir taksi çağırtmıştım. Ücreti neyse benim ödeyeceğimin de altını çizmiştim. Kızların giriş kapısına doğru yürümesini iki karıncayı izler gibi takip etmiştim. Neyse ki taksi tam zamanında gelmiş ama tahmin ettiğim gibi kızlar binmek için tereddüt etmişti.
 
Eflal sanki görebilecekmiş gibi arkasını dönüp başını yukarı kaldırmıştı. Bir an gerilemiş, daha sonra yaptığım salaklığı fark edip pencereye daha çok yanaşmıştım. Neyse ki bir süre sonra araca binip rezidanstan ayrılmışlardı. Ben de kaldığım yerden hazırlanmama devam edip kendime bir kahve yapmıştım ve yaklaşık bir saattir sabah haberlerini izliyordum. Gözüm sürekli döşeme üzerindeki kırık cam parçalarına takılıyordu. Sanırım çıkarken evin temizlenmesi gerektiğini söylesem iyi olacaktı. Ayak sürüme sesine eşlik eden esnemeyle salona giren Arel “Günaydın,” dedi. Kendini bir un çuvalıymış gibi koltuğa bıraktı. Gözünü ovuştururken “Kızlar uyanmadı mı?” diye sordu.
 
“Gittiler bile.”
 
Duraksadı. Sanki ana avrat sövmüşüm gibi bana bakarken “Gittiler mi?” diye sordu. “Sen de izin mi verdin?”
 
“Ne yapacaktım?” Bitmiş olan kahve bardağımı mutfağa götürmek için ayağa kalktım. “En azından kahvaltı yapmak için kalmaya razı edebilirdin. Ne biçim ev sahibisin sen? Tanrı misafirine böyle mi davranılır?” Bardağı tezgâha bırakırken “Onlar senin misafirindi,” dedim. “Malak gibi uyumak yerine erken kalkıp gitmelerine mani olsaydın madem.”
 
Arel gözlerini kısarken “Kaldırsaydın o zaman,” dediğinde derin bir nefes aldım. “Ne biçim arkadaşsın sen?”
 
Önce ev sahipliğimi, şimdi de arkadaşlığımı sorgulayan çocuk anlayamadığım bir şekilde söylenmeye başladı. Aralarından cımbızla çektiğim kelimelerden, bugün kızlardan benim kabalığım adıma özür dileyeceği ortaya çıkıyordu.
 
“Hadi kalk o zaman.”
 
Arel kendi kendine konuşmayı bir kenara bırakıp neyi kast ettiğimi anlamaya çalışırken “Dersten önce kahvaltı edelim,” diye devam ettim. İfadesi değişti. Geçti Bor’un pazarı sür eşeği Niğde’ye der gibi elini salladı. Onun gibi yemek yemeye bayılan birinin bu teklifi reddetmesi sadece gıcıklığınaydı. Aklı sıra kızları kahvaltıya götürmediğim için bana vicdan yaptıracaktı. “İyi sen bilirsin. Yürü okula gidelim o zaman.”
 
Vicdan yapmayacağımı anladığı için saniyesinde ifadesi değişti. Koltuğun omuz kısmından atlayıp benim tarafıma geçti.
 
“Kahvaltısı beş numara on yıldız olan çok güzel bir yer biliyorum. Hadi gidelim.”
 
**-**
 
Arel’in yol boyunca ballandıra ballandıra anlattığı yer gerçekten de kahvaltının hakkını vermişti ama bu bize iki derse mal olmuştu. Kahvaltımız biter bitmez soluğu okulda almıştık. Daha dersin bitmesine zaman olduğu için, her zaman gittiğimiz kafeteryaya ilerledik.
 
Gözlerimi sürekli kampüsün bahçesinde dolaştırıyordum. Eflal’i aradığımı fark ettiğimde duraksadım. Neden? İki gündür tanıdığım birine neden bu kadar ilgi duyuyordum? Etrafımda tonla kız vardı ve o aralarındaki en basit olanı oydu. Dikkat çekecek hiçbir şeyi yoktu ki. İri gözleri ve gülümsediğinde ortaya çıkan derin gamzeleri dışında hiçbir şey…
 
“Atakan!” Arel’in seslenmesiyle düşüncelerimden ayrılırken “Bir şey mi oldu?” diye sordu. Başımı hayır anlamında sallarken “O zaman ne çattın kaşlarını?” dedi. Kaşlarımı çattığımı bile arkadaşım sayesinde hissediyordum. Gelir geçer bir hissi arkadaşıma anlatarak kafasını bulandırmaya gerek yoktu. Bu yüzden “Hiç,” diye cevap verip yürümeye devam ettim.
 
Efsa ve Rüya’nın kafeteryada oturduğunu gördüğümde o tarafa doğru yöneldim. Kendi aralarında konuşan kızlar, bizi fark etmeleriyle sustular. Efsa ayağa kalkıp azarlar gibi, “Nerede kaldın Atakan ya?” diye sordu. “Hani hiçbir dersi kaçırmayacaktın?” Beni mi düşünüyor, hesap mı soruyordu karar veremedim. Belki de sadece geçen günkü olayı unutturmak için ilgiliymiş numarası yapıyordu. Emin değildim. Boş sandalyelerden birine oturdum. Arel de yan masadan rica ettiği sandalyeyi bizim masaya taşıyıp yanıma oturdu. “Asrın’ı gördünüz mü?” Sorusunu karşılıksız bıraktığım Efsa, yerine otururken “Derse gittiğini söyledi,” dedi. Sesi bozulduğunu belli ediyordu.
 
“Siz neden girmediniz?”
 
“Sizi bekliyor-”
 
“Eminim yine ders olmayacaktı.”
 
Efsa, Rüya’nın konuşmasını kesti. Kız afallamış bir şekilde bakarken Efsa ona dikkatli bir şekilde baktı. Gözleriyle vereceği mesaj bittikten sonra bize doğru döndü. “Tekrar tekrar kendimizi tanıtmaktan sıkıldığımız için girmeyelim dedik,” dediğinde Arel lafa karışıp “O zaman okula gelmeseydiniz,” diye bir teklifte bulundu. Efsa babası yüzünden okula gelmek zorunda olduğunu anlatırken yine kendimi o iri gözlü kızı ararken bulmuştum.
 
“Hayalleri hiçbir yerde göremiyorum ya.” Arel’in fısıltıyla söylediği cümleye boş bulunup “Ben de,” diye iç geçirdim. Saniyesinde yaptığım salaklığı fark ettim. Şaşkınlığını gizleme gereği duymayan arkadaşım başını bana doğru çevirdi. Dudaklarının kenarı muzipçe kıvrılmıştı. Bir şey söylemesine izin vermeden ayağa kalktım.
 
“Birazdan ders başlar. Hadi gidelim.”
 
**-**
 
EFLAL
 
Sanki yıllardır uykusuzdum ve uyku açlığımı birkaç saatin içine sığdırmaya çalışmıştım. Yavaş yavaş kendime gelirken hâlâ yorgun olduğumu hissediyordum. Uzakta yankılanan ayak sesleri duydu; yaklaştıkça daha etkili ve sert gelmeye başladı. Kapının tıklatılmasıyla gözlerimi araladım. Beni karşılayan tek şey karanlıktı. Dehşetle iç çekerek yataktan doğruldum. Saati dışarıdan sızan ışıkta görmeye çalıştım. Sekize geliyordu. Allah’ım uyurken akşamı etmiştim ve işin kötüsü alarmı duymayıp işe geç kalmıştım. Panikle ayağa kalkmaya çalıştım. Bacaklarımın pikeye dolandığını fark etmem birkaç saniyemi almıştı. Dengemi kaybedip yere düşerken acıyla inledim. Kapı sert bir şekilde açıldı ve etraf bir anda ışıl ışıl oldu. Gözlerimin buna tepki olarak kısıldı. Hayal’in yatağı topluydu. Ne zaman uyanmıştı ki?
 
“Eflal!”
 
Mert’in telaşlı sesine cevaben iki yatağın arasından elimi kaldırıp “Buradayım,” dedim. Sesimden acı çektiğim belli oluyordu. Yattığım yerden doğrulmaya çalıştım. Mert de bana yardım etmeye çalıştı. Allah’ım nasıl bu kadar sakar olabilirdim. Üzerine düştüğüm kolumu ağlamaklı bir şekilde ovalarken “Çok acıyor,” dedim. Mert koluma bakarken “Sıyrılmış,” dedi.
 
Dudağımı büzerek sürtünen yere baktım. “Korkma yaşayacaksın.” Kanadı kanayacak gibi duran yara buğulanmaya başladı. “Ufak bir yara için ağlamayacaksın herhâlde değil mi?” Sulanmış gözlerimi Mert’e çevirip “Ama acıyor,” dedim. Sesimi çocuksu yapmamdan dolayı matrak bir kahkaha atan Mert “Geçer,” dedi. “Neden adam gibi yataktan kalkmıyorsun ki?” O an işe geç kaldığım aklıma gelirken gözlerim fal taşı gibi açıldı. “Geç kaldım,” diyerek dolabıma doğru koştum. “Mert odadan çıkar mısın? Yoksa Erdal abi beni işten çıkaracak.” Sanki aksini söylemişim gibi yatağıma oturdu. Belli belirsiz bir tebessümle beni izlediğini fark edince “Mert,” dedim. “Kovulmamı mı istiyorsun?” Başını iki yana sallayan çocuk yatak başıma yaslandı ve telefonunu şarjdan çıkardı.
 
“Mert!”
 
“Eflal!”
 
Mert gözlerini telefonundan ayırmadan “Kovulmanı isteseydim. Erdal abiden senin adına izin almazdım,” dedi. Doğru mu duymuştum? “İzin mi aldım dedin sen?” diye sorduğumda başını evet anlamında salladı. “Geç kalacağımı nereden biliyordun?” Kısa bir an bana baktı. Derin bir nefes aldıktan sonra “Biliyorum işte,” dedi. Beni benden iyi tanımasına bazen anlam veremiyordum. Elimdeki kotu yerine koyup dolabın kapaklarını kapattım. Mert telefonuyla ilgilenmeye devam ederken Hayal’in yatağına oturdum. “Erkencisin,” dediğimde kaşları hafifçe çatılan Mert’e “İş bulamadın mı?” diye sordum. Cevap vermedi. Telefonda okuduğu şey neyse dikkati tamamen onun üzerindeydi. İfadesi birden değişmişti. Çenesi kasıldı, gözleri kısıldı. Sanki bedeninin her hücresi gerilmişti.
 
“Mert?” Kıpırdamadı. Yaptığı tek şey hızla nefes alıp vermek, gözlerini kırmak istiyormuş gibi telefona dikmekti. Yavaşça ayağa kalkıp yanına oturdum. Bedenlerimizin arasında en fazla on beş santimetre olmasına rağmen sanki kilometrelerce uzağımda oturuyor gibiydi. Ürkekçe dizine dokunup tekrar seslendim. Bana hiddetle baktı. Tepki olarak nefesimi tuttum. Gözlerinde katıksız bir nefret parlıyordu. Onu bu kadar sinirlendirecek şeyin ne olduğunu düşündüm. Gözlerim kısa bir an telefona kaydı. Mert onu o kadar sıkı tutuyordu ki, biraz daha zorlarsa kırabilirdi.
 
“Gençler hadi yemeğe- Mert?!” Eren olanları anlamaya çalışır gibi kaşlarını çatarken “Ne oldu?” diye sordu. Mert ona da cevap vermeyip sanki her hücremi inceliyormuş gibi bana dik dik bakıyordu. Korkmaya başlamıştım. Çaresizce Eren’e baktım. Bana dışarı çıkmamı işaret edince ayağa kalktım.
 
Fakat aniden kolumu kavrayan elle tekrar yatağıma oturmak zorunda kaldım. “Oğlum ne yapıyorsun kıza?” Acıyla yüzümü buruşturdum. Tam on ikiden vurmuş gibi sürtünen yeri kavramıştı. Mert kolumu o kadar sıkıyordu ki, eklem yerleri bembeyaz kesilmişti.
 
“Mert,” diyerek kolumu çekmeye çalıştım. Koparmak istercesine daha çok sıktı. Çenesinin altında atan damarı görebiliyordum. Kalbim düzensiz bir ritimde çarpmaya başladı. “Demek dün gece Hayal kaza geçirdi ve hastanede sabahladınız?” Biz bu konuyu halletmemiş miydik? Yine nereden çıkmıştı. “Atakan ve Arel denen itler, hastanede yanınızda olduğu için bize haber vermediniz öyle mi?”
 
İkidir hastaneyi ayrı bir şekilde vurguluyordu. Gözlerim dolmaya başlarken “Canımı acıtıyorsun,” dedim. Mert sanki kendinde değildi ve ben söyleyene kadar canımı acıttığını fark etmemişti. Kolumu itercesine bıraktı. Resmen parmaklarının izi koluma çıkmıştı. Öfkeyle ayağa kalktı. Ayaklarını sertçe vurarak kapıya doğru ilerledi. O sırada yataktaki telefon dikkatimi çekti. Onu bu kadar sinirlendiren şeyi görmek için telefonu elime aldım.
 
Tuş kilidini açtığımda karşıma bir mesaj çıktı.
 
Gönderen: 0520 400….
 
Ben Arel. Bugün okulda bakındım ama yoktunuz. Aradım telefonun kapalıydı. O yüzden mesaj atıyorum. Ya sabah için Atakan’ın kusuruna bakmayın. Evi var ama sahibi olamamış öküz. Kahvaltı etmeden gitmenize izin vermiş. Misafirperverlikten nasibini alamamış varlık. Neyse. Umarım gece sizi rahat ettirebilmişizdir. Bu arada Hayal nasıl?
 
Allah kahretsin. Allah kahretsin. Allah kahretsin! Lütfen bu bir rüya olsun. Bilinçaltım yalan söylediğim için bana baskı kursun ve böyle bir şey görmeme neden olsun. Okuduklarım gerçek olmasın Allah’ım lütfen. Mert bu mesajı okumuş olmasın. Başımı kaldırdım. Oda boştu. İçeriden Eren’in sesi geliyordu. Kulak kabarttım. Mert’e nereye gittiğini soruyordu. Kapı kapanma sesi evin duvarlarında yankılandı. Hızla ayağa kalktım ve depar atarak odadan çıktım. Ufak koridoru ilk kez bu kadar hızlı geçmiştim. Salondan çıkan Doğu bana çarpmamak için geriye çekildi. Görünürde ne Eren ne de Mert vardı. Kapıyı açtım. Çıplak ayaklarımla merdivenleri indim ve kendimi apartmandan dışarı attım. “Mert!” Yağmur çiseliyordu. Etrafa bakınırken hızla yürüyen iki kişiyi gördüm. “Mert!” Hem bağırıyor hem de ıslak asfalt üzerinde koşuyordum. “Mert!” Bir an düşecek gibi oldum ama son anda toparladım. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Her atışı acı veriyordu, sanki bu acı tüm bedenimde hissediliyordu. Ayaklarımın altı acımaya başladı. Mertlerin yoldan geçen bir dolmuşu durdurmaya çalıştığını gördüğümde hızlandım. Beni duymamaları imkânsızdı. Duyuyor ve cevap vermiyordu ama pes etmeyecektim. Onu durdurana kadar seslenmeye devam edecektim.
 
“Mert!”
 
Bir anda ayağım bir yere takıldı ve havalandığımı hissettim. Çığlık attım. Başımı korumak için uğraşırken kolum boylu boyunca yere sürttü. O sırada gözlerim karardı. Sanki gökyüzündeki şimşekler benim kafamda çakmıştı ve duyduğum gök gürültüsü bunun eseriydi. Acıyla inlerken sırtüstü uzandım. Soğuğu ve ıslaklığı hissediyordum. Hâlâ Mert’in adını sayıklıyordum. Kolumun ağrısı, kalbimin yanında bir hiçti. Ağlıyordum. Yüzüme çarpan yağmurdan bunu fark etmem birkaç saniyemi almıştı. Asfalta yapışmış gibi hissediyordum. Titreyen ellerimle yerden destek alarak kalkmaya çalıştım. Hali hazırda dibe doğru gidiyorken aldığım hiçbir soluk beni yüzeyde tutmaya yeterli değil gibiydi. Bedenim boşaldı. Her şey karardı.

**-**
 
MERT

Yalan söylemişti. Biliyordum. En baştan beri bunun farkındaydım. Sadece beklemiştim. Gerçeği itiraf edeceği anı beklemiştim. Benden af dileyeceği, güvenimin daha da sarsılmasına izin vermeyeceği anı…
 
Çok geç olmadan, ne kadar şüphe duysam da gelip her şeyi anlatmıştı. İnanmış mıydım? Hayır. İnanmak istemiş miydim? Evet. Belki de o yüzden bu kadar sinirliydim. Nasıl? Gözümün içine bakarak nasıl yalan söylemişti?
 
“Abi dursana ya.”
 
Eren’i umursamadan otobüs durağına doğru yürümeye başladım. Biraz daha burada durursam elimden bir kaza çıkacaktı. Otokontrolümü elime alana kadar evden de, Eflal ve Hayal’den de uzak durmalıydım. “Ulan bana neden trip atıyorsun.” Nefes nefese bana yetişmiş olan Eren’e cevap vermeden sadece yürüdüm. Hızlanan nefesim kulaklarımda uğulduyordu. Gözüm sadece ulaşmak istediğim duraktaydı.
 
“Mert!”
 
Derinlerden gelen adımla bir anlık duraksadım. Tekrar duyduğum adımla daha hızlı yürümeye başladım. Eren arkasına bakmak duraksarken benim hızlanmamla peşimden ilerlemeye devam etti. Sanki Eflal’den kaçabilecekmişim gibi, sesini duymayacakmışım gibi hızlandım. Çiseleyen yağmur, sanki içimde yanan ateşi söndürmek ister gibi hızını arttırmıştı. “Mert ne oluyor Allah aşkına?” Durağa yaklaşan otobüsle koşmaya başladım. Eren’in de peşimden koştuğunu attığı adımların yerdeki sularda çıkardığı seslerden anlıyordum. Otobüse son anda yetiştim. Nefes nefeseydim. Cebimden cüzdanımı çıkartırken ensemdeki nefesin Eren’e ait olduğunu biliyordum. Akbili basıp boş bir yer aramak için ilerledim. Gözüm bir anlık Eflal’in olabileceği tarafa kaydı ve o an onu gördüm. Yalın ayak, pijamalarıyla kendini sokağa atmış, bana yetişmeye çalışan Eflal’i…
 
Yüzündeki ifadeyi tam seçemesem de çaresiz hali canımı acıtmıştı. Düşme ihtimali olduğunu bile bile koşuyordu. Otobüs hareket etti. Eflal’i duyamıyordum ama bana bağırdığını hissediyordum. Beklemediğim bir anda yere kapaklanan kızla şom ağzımı açmış gibi hissettim. Donakaldım. Bir saniye, yalnızca bir saniye ne yapacağımı düşündüm. Otobüsün hızlanmasıyla Eflal’den gittikçe uzaklaşmaya başladım.
 
“Dur, dur, dur, dur, dur!”
 
Orta kapıya elimle sertçe vurmaya başladım. Eren de benimle beraber şoföre durmasını söylerken birkaç yolcu da bize eşlik etti. Bizi umursamayan şoföre doğru ilerlerdim. Adam çatık kaşlarıyla dikiz aynasından beni takip ederken “Ne oluyor evlat?” diye sordu. “İnmem lazım.” “İlerideki durakta inersin.”
 
“Oraya kadar gidemem. Arkadaşıma yardım etmem lazım. Dur!”
 
“Burada durmak yasak evladım”
 
Ben şoförle tartışırken Eren yanımıza geldi. Tüm yolcuların gözü üzerimizdeydi. Arkaya bakıp Eflal’i görmeye çalıştım. Hâlâ yerdeydi ve birkaç kişi ona doğru koşuyordu. Kalbim yerinden çıkacak gibi çarpmaya başladı. Bir şey olmuş olmalıydı. Yoksa çoktan ayağa kalkardı o.
 
“O zaman aç şu lanet kapıyı!” Adam aklımı kaçırmışım gibi bana bakarken “Sana kapıyı açmanı söyledim!” diye bağırdım.
 
“Yoksa kırarım.”
 
Blöf yapıp yapmadığımı anlamaya çalışan adama ciddi olduğumu göstermek için cam kapıya tekmemi savurdum. Birkaç çığlık yükseldi. Şoför ciddi olduğumu anlayınca “Sakin ol!” dedi. Telaşı sesinden belliydi. Yavaşlamıştık. Öfkeyle arkama dönüp, tedirgin bir şekilde bana bakan adama “Ya dur ya da kapıyı aç, yoksa kırarım,” dedim.
 
“Tamam, tamam…” diyerek duraksayan adam kapıyı açtı. Otobüsün durmasını beklemeden kendimi dışarı attım. Dengemi sağlayamayıp yuvarlansam da hızla ayağa kalktım ve Eflal’e doğru nefes bile almadan koşmaya başladım. Etrafı kalabalık olduğu için ne hâlde olduğunu göremiyordum. Eren’in arkamdan seslendiğini yarım yamalak duyuyordum. İnsanları yararak Eflal’in yanına gidip diz çöktüm. Müdahale etmeye çalışan birini itekleyerek baygın kızın çamur içindeki yüzünü ellerimin arasına aldım.
 
“Eflal!”
 
Yanağına vurarak onu kendine getirmeye çalıştım. “Eflal kendine gel güzelim.” Arkamdaki insanların Eflal’in düşüşüyle ilgili yorumları kulaklarımda uğulduyordu. Gözlerimi üzerinde gezdirdim. Allah kahretsin. Her yeri ıslanmış, çamurlanmış, dizi yırtılmıştı. Kolu ve yüzündeki bazı yerler sıyrılmış ve kanıyordu. Eren de tıpkı benim gibi kalabalığı yararak yanımıza gelmişti. Donakalan arkadaşımın sadece gözleri Eflal’in üzerinde hareket ediyordu. Yüzündeki panikle bir an yere çökünce başımı eşek gözlerini aralamaya çalışan kıza çevirdim. “Eflal!”
 
Sanki gözlerini aralaması bir ömür sürmüştü. Titreyen bir sesle “Mert,” dediğinde “Şş…” dedim. Gözyaşları göz pınarlarında birikti. Yavaşça çamurlanmış saçlarını okşadım. “Ağrın var mı?” diye sorduğumda başını evet anlamında salladı. Üzerinde göz gezdirip “Neresi?” diye sordum. Titreyen dudaklarını birbirine bastırırken yavaşça hareket ettirdiği elini kalbine koydu. “Burası,” dedikten sonra ağlamaya başladı.
 
Derin bir nefes aldım. Eren ayağa kalkıp kalabalığı uzaklaştırmaya çalıştı. İnsanların bakışları rahatsız ediyordu. Sanki Eflal hem vicdanı hem de utanmanın verdiği hisle her geçen saniye daha da güçlü ağlıyordu. Ayağa kalktım ve Eflal’i kucakladığım gibi eve doğru yürümeye başladım. Eren koşarak bizim önümüze geçti ve biz gelene kadar apartmanın kapısını açtı. Dikkatli bir şekilde içeri girdik. Merdivenleri tırmanırken Doğu ve Hayal’in kapının dışında beklediğini gördüm. Doğu endişeyle Hayal ise gözyaşlarıyla kucağımdaki arkadaşına bakıyordu. Bakışlarını bana çevirdiğinde korkusu gözümden kaçmadı. “Düş önüme,” diyerek içeri girdim. Hayal başı önünde yürürken banyoya girip Eflal’i klozetin üzerine oturttum. Hayal’e yıkanmasına yardım etmesini söyledim. “Gitme,” diyerek elimi tutan Eflal gözyaşları içinde “Lütfen gitme,” diye devam etti. Sözcüklerinin çoğunu gözyaşlarına heba etmişti. Kapının önünde olduğumu söyleyerek gülümsemeye çalıştım. Bakışlarımı yaşlı gözlerle bana bakan Hayal’e kaydırdım ve hiçbir şey söylemeden dışarı çıktım.
 
“Düştü mü?”
 
“Durumu nasıl?”
 
“Ne konuştunuz bu kadar?”
 
“Ne oldu da celallendin bu kadar Mert?”
 
Eren ve Doğu’nun sorgusundan kaçmak için üzerimdeki çamurlu kıyafetleri bahane edip odama döndüm. Derin bir nefes alıp kapıya yaslandım. Şu sıralar hayatımız da duygularımız da anlam veremediğim bir hızla değişiyordu. Birkaç dakika önce Eflal’e canını yakmak isteyecek kadar kızgındım. Şu anda ise, canını acıttığım için kendime kızıyordum.
 
Ne yapacaktım? Bana yalan söylediğini bile bile nasıl hiçbir şey olmamış gibi davranacaktım? Ayaklarımı sürüye sürüye yatağıma doğru ilerledim. Üzerimdekileri çıkartıp eşofmanlarımı giydim. Yatağa oturup başımı ellerimin arasına aldım. Başımın zonkladığını şu anda fark ediyordum. Parmak uçlarımla şakaklarıma bastırdım ve sertçe ovalamaya başladım. Ne kadar süre o şekilde oturduğumu bilmiyorum ama banyo kapısının açıldığını duyduğumda duraksadım.
 
“Mert…”
 
Eflal’in güçsüz sesiyle ayağa kalkıp kapıya doğru ilerledim. “Gitti değil mi?” Kapıyı açmamla dört kişinin bakışları bana döndü. Eflal rahatlamış bir şekilde bakarken “Mert!” dedi ve bornozuna sıkıca sarılıp topallayarak bana doğru gelmeye başladı. Kaşlarımı çatmamla duraksadı. Söyleyeceği şeyler dilinin ucunda gibi duruyordu ama sanki yüz ifademle hepsini yutmuştu.
 
“Üşüteceksin. Üzerini giyin,” diyerek yanından geçip salona doğru ilerledim. Eren ve Doğu’nun peşimden geldiğini duyuyordum. Koltuklardan birine oturdum ve içimi rahatlatmak istercesine derin bir nefes aldım. Meraklı iki çift göz, karşımdaki yerini aldı. Bana olan bakışlarından kaçmak için gözlerimi kapatıp başımı ovmaya başladım.
 
“Mert…”
 
“Eren sonra,” desem de yanıma oturduğunu koltuğun kıpırdanmasından anladım. Tekrar seslendiğinde sıkıntıyla iç çekip “Efendim Eren,” diyerek gözlerimi açarak ona doğru döndüm. Karşımda Hayal’i bulmamla kaşlarımı çattım. Kız ürkek bakışlarla “Konuşabilir miyiz?” diye sordu. Gözlerimi Eren ve Doğu’ya kaydırdım. Konuşsun der gibi başını sallayan Eren’le tekrar Hayal’e döndüm.
 
“Konuşalım bakalım.”
 
Derin bir nefes alan kız, titreyen elleriyle geçen gece yaşadıklarını anlatmaya başladı. Anlattığı şeyler içimdeki öfkeyi tekrar harekete geçirmişti. Az kalsın tecavüze uğruyordu ve o, bize, ailesine gelmektense o çocuklarla mı kalmayı tercih etti. Kısa bir an Eren’e baktım. Patlayacak barut gibi ayağını sallıyor, gözlerini dikmiş Hayal’e bakıyordu. Doğu ise olanları anlamaya çalışırmış gibi bakıyordu. Böyle bir olay yaşadığını düşünmediği her halinden belliydi. Bir süre sonra ağlamaya başlayan Hayal, Eflal’in bir suçu olmadığını, yalan söylemek konusunda baskı yaptığını söyledi. Bize neden söylemek istemediğini açıkladı. Kendince haklıydı ama bu durum, ne olursa olsun bizden saklanmayacak bir şeydi.
 
Ve beklediğim oldu. Eren ayağa kalktı. Ufak bir voltadan sonra ortadaki sehpayı tekmeleyip yeri göğü inletecek şekilde bağırmaya başladı. “Sen böyle bir şeyi bize nasıl söyletmezsin lan!” Hayal’in dudaklarının arasından ufak bir hıçkırık kaçtı. Eren kızın üzerine doğru yürürken araya girdim.
 
“Başını kaldır! Kaldır o lanet başını!” Doğu’yla Eren’i tutmaya çalışırken Hayal daha sesli bir şekilde ağlamaya başladı. “Kim o şerefsizler? En ince ayrıntısına kadar tarih edeceksin lan bana!”
 
“Abi kız seni duymuyor. Sakin olup adam gibi konuşsan.”
 
Omzumun üzerinden arkama baktım. Hayal bacaklarına sarılmış, başını önüne eğmiş, titreye titreye ağlıyordu.
 
“Tamam sakinim.”
 
Eren’e döndüğümde teslim olur gibi ellerini havaya kaldırdı. “Tamam, bırakın abi sakinim,” Doğu’yla birbirimize baktık. İkimiz de bırakıp bırakmamak arasında kararsız kalmıştık. “Bırakın ya,” diyerek ellerimizi iten Eren üzerini düzelttim. Bağırmaktan kıpkırmızı olan teni normal rengini alana kadar tetikte bekledik. Yanımdan geçmeye kalkınca yolunu kestim. Kaşlarını çatarak bana bakan Eren “Çekilsene,” dedi. Tek kaşımı kaldırarak “Nereye?” diye sordum. “Odama gideceğim. Çekil!” Gözlerimi kısarak doğru söyleyip söylemediğini anlamaya çalışırken “Mert! Çekil!” deyip beni kenara itti ve Hayal’e bakmadan salondan çıktı. Kan çanağına dönmüş gözleriyle ardından bakan kız, tekrar başını kucağındaki boşluğa soktu.
 
Hıçkıra hıçkıra ağlarken yanına gitmeyi düşündüm ama bir anda aklıma yanında olmam gereken asıl kişi geldi. Yalan söylemişti. Hem de iki kez. Fakat bunu isteyerek yapmamış, sadece arkadaşına verdiği sözü tutmaya çalışmıştı. Öte yandan o çocukların evine de gitmek istememiş, yine arkadaşını yalnız bırakmamak için gitmişti. Suçlu değildi. Sadece kurbandı. Bu olayda suçlu olan kişi Hayal’di ama onun da yaşadıkları ve korkmuş olması, bu suçu affedilebilir yapıyordu. Doğu’ya Hayal’in yanında kalmasını tembihleyerek salondan çıktım. Eflallerin odasının önüne geldiğimde hâlâ giyinmemiş olma ihtimaline karşı kapıyı tıklattım. İçeriden ses gelmeyince yavaşça kapıyı açtım. Eflal çoktan giyinmiş, hatta yatağına girip, cenin pozisyonu alarak uykuya dalmıştı. Yavaşça kapıyı ardımdan kapattım ve ağır adımlarla yanına gittim. Gerçekten yaşadıkları onu yormuş gibi görünüyordu.
 
Hayal’in yatağına oturdum. Öne eğilip dirseklerimi dizlerime bastırdım ve çenemi kenetlenmiş ellerime dayadım. Eflal’in biraz hızlı gelse de belli bir düzenle inip kalkan bedenini izledim. Ara ara vücudunun değişik yerleri kasılıyordu. Huzursuz bir görüntüsü vardı.
 
“Mert…” Sayıklar gibi adımı söyleyince doğruldum. Kaşlarını çatmış, acı çekiyor gibi gözüküyordu. Tekrar adımı fısıldamasıyla ayağa kalkıp yanına oturdum. Yüzüne düşen saçları çekmek için elimi uzattım. Parmaklarımın tenine değmesiyle kaşlarımın çatılması bir oldu. Çok sıcaktı. Olması gerekenden çok sıcak… Elimi yüzünde dolaştırdım. Bu kadar sıcak olması normal değildi. Hafifçe dürterek uyandırmaya çalıştım.
 
“Mert.”
 
“Eflal gözünü aç.”
 
“Gitme.”
 
“Gitmiyorum eşek göz. Aç gözünü hadi.”
 
“Mert gitme…”
 
Eflal’in benimle konuşmadığını, sadece kabusunda sayıkladığını anlayınca ayağa kalktım. Koşar adım odadan çıkıp mutfağa ilerledim. Derin bir kabın içine su doldururken buzdolabında sirke olup olmadığını araştırıyordum. Benim telaşımı hisseden Doğu “Hayırdır abi,” diyerek yanıma geldi.
 
“Doğu, bizde sirke var mıydı?”
 
“Var,” diyerek dolapların birinden sirkeyi çıkardı. “-da. Ne oldu?” Sirkeyi elinden kaptığım gibi kabın içine boca ettim.
 
“Eflal’in ateşi mi var?” diye sorduğunda başımı evet anlamında sallarken kabı elime aldım ve koşar adım odaya döndüm. Peşimden koşturan Doğu, beni sollayıp Eflal’e doğru eğildi. Kabı, başucundaki dolabın üstüne koydum.
 
“Çok ateşi var.”
 
“İyi ki söyledin,”
 
Eflal’in az önce saçını kurulamak için kullandığı havluyu alıp silkeledim ve kabın içine soktum. “Evde ateş düşürücü var mıydı?” Doğu koşarak yanımızdan ayrıldı. Onun çıkardığı gürültüye Eren odasından çıktı. Kapının pervazına tutunup içeri bakarken “Ne oldu?” diye sordu. “Hastalandı mı?” Havluyu sıktım ve Eflal’in yanına oturup eklem yerlerini silmeye başladım. Dişlerini takırdatarak “Çok soğuk,” dedi. Eren, karşımdaki yatağa otururken “Hastaneye gidelim mi?” diye sordu. Başımı hayır anlamında sallarken “Düşmezse, gideriz.”
 
“Üşüyorum,” diyen kıza rağmen alev alev yanan havluyu tekrar suya daldırdım. O sırada Hayal’in odanın girişinde bizi izlediğini gördüm. Kızarmış gözleri Eflal’in üzerindeydi ama büyük ihtimal Eren odada olduğu için içeri giremiyordu.
 
“Mert, ben nöbetçi eczaneye gidiyorum.”
 
“Paran var mı?”
 
“Var.”
 
Dış kapının sesi duyuldu. Sirkeli suyla Eflal’i silmeye devam ettim. Eren bir havlu daha getirmek için ayağa kalktı. Kapının önündeki Hayal’i görünce duraksadı. Yüzünü göremiyordum ama bedeninin gerildiğinin farkındaydım. Hayal ise ürkekçe geçebilmesi için kenara çekildi.
 
“Çok soğuk.”
 
Eflal’e döndüm. “Yapma ne olur,” dediğinde ısınmış havluyu tekrar suyun içine bıraktım. Pikesiyle üzerini örtmeye çalıştı. Ben açtım, o mızmızlanarak örtmeye çalıştı. Ben açtım. En sonunda dayanamayıp pikeyi kenara koydum. Havluyu sıkıp alnına yerleştirdim. Eren’in getirdiklerinle eklem yerlerini silmeye devam ettim. Sanırım bu gece uzun olacaktı.
 
**-**
 
ATAKAN
 
“İyi ki eğlenmeye çıktık.”
 
Efsa, müziğin ritmine kendini bırakmış oturduğu yerde dans ederken “Birinin gözü mekândaki kızlarda, diğerin gözü elindeki telefonda, ötekisi ise kendini iyice soyutlamış bu ortamdan,” diye devam etti. Soyutlayan kişinin ben olduğunu tahmin etmek güç değildi. Çünkü oldum olası gece hayatını sevmezdim ve bu gecede buraya sırf iki yakın dostumu kırmamak ve sürekli sorun çıkaran imajı vermemek için gelmiştim. Mekândaki kızları inceleyen kişiyi de tahmin etmek zor değildi. Peki, Arel neden sürekli telefonuna bakıyordu?
 
“Benim eğlence anlayışım bu kızım.”
 
Asrın, Efsa’yla laf dalaşına girerken bakışlarımı Arel’e çevirdim. Kaşlarını çatmış, gözlerini telefonuna kilitlemişti. Masadaki fıstıklardan birini alıp ona doğru fırlattım. Tam isabet dedirtecek şekilde kafasına çarpan fıstıkla başını kaldırıp etrafa bakındı ve ona bakan tek kişiyle göz göze geldi. Ne olduğunu sorar gibi başımı salladım. O da cevaben yok bir şey der gibi omzunu silkip tekrar telefonuna döndü. Bas baya vardı bir şey işte ama belli ki bu ortamda söylemek istemiyordu.
 
Telefonumu elime aldım ve Arel’e mesaj yazmaya başladım.
 
Gönderilen: Arel
 
Beklediğin mesaj olmadığı için üzgünüm ama sormak zorundaydım. “Neyin var?”
 
Mesajı gönderip Arel’e baktım. Tam da düşündüğüm gibi mesajın ona iletilmesiyle kısa bir an heyecanla gözleri parladı ama ekranda benim ismimi görmesiyle o ışık yine aynı karamsarlığa döndü. Başını kaldırıp bana baktı. Gözlerimi mesaj yazmasını işaret etmek için telefona kaydırdım. Tekrar Arel’e çevirdiğimde çoktan mesajla ilgilenmeye başladığını gördüm. Parmakları görünmeyecek kadar hızlı tuşların üzerinde hareket etti. Bitirdiğini başını kaldırmasıyla anladım. O an telefonum titredi. Mesajı okumak için gözlerimi telefona kaydırdım.
 
Gönderen: Arel
 
İki saat önce Eflal’e mesaj attım ama hâlâ cevap yok.
 
Okuduğumu anlamaya çalışırken kaşlarım çatılmıştı. Eflal’e mesaj mı atmaktan bahsetmişti o? Numarasını nereden bulmuştu ki? Bir anda aklıma o gece, bana ulaşmadan önce Eflal’i aradıklarını söylediği geldi. Çakal Carlos numarasını kaydetmişti belli ki. Arel’e baktım. Sıkıntıyla dudağını yamulttu. Tüm gün okulda benim kabalığım yüzünden özür dilemek için kızlara bakındığını görmüştüm ama bu kadar ileri gideceğini tahmin etmemiştim. Tekrar mesaja dönüp cevap yazmaya başladım.
 
 
Gönderilen: Arel
 
Sana cevap vermek gibi bir zorunluluğu olduğunu sanmıyorum. Beklemeyi bırak ve beni zorla getirdiğin gecede eğlenmene bak.
 
En yakın arkadaşıma bakışlarımı çevirmemle onun telefona bakması bir oldu. Mesajı okurken kaşları çatıldı. Daha sonra hızlı bir şekilde mesaj yazdı ve telefonum avucumun içinde titredi.
 
 
Gönderen: Arel
 
Ama ben Hayal’i sormuştum. En azından iyi olup olmadığını söyleyebilirdi. Aklım ondayken eğlenemiyorum. Gamsız biri olarak sen benim için de eğlen…
 
Ufak bir kahkaha dudaklarımın arasından kaçtı. O an Efsa’nın bakışlarının bana çevrildiğini hissettim. Telefonun tuş kilidini kapatıp masaya koydum ve uzanıp tekila shotlardan birini elime aldım. Onun kadar olmasa da ben de bütün gün kızlara bakınmıştım ve okula neden gelmediklerini düşünmüştüm. Arel’in çoğu zaman beni yakaladığını hissetmiş, bu yüzden gerilmiştim. Çünkü daha önce hiçbir kız kafamı bu kadar kurcalamamıştı ve ben Eflal’e duyduğum şeyin gelir geçer bir şey olduğunu düşünüyordum. Kendimin kabul etmek istemediği şeyi, başkalarının gözlerinde görmek can sıkıcıydı ama belli ki Arel o anlarda bana bakarken başka şeyler düşünüyordu. Ben yanlış anlamıştım. Benim o kızları, daha doğrusu Eflal’i aradığımı fark etmemişti ve ben üzerimde tonlarca yük kalkmış gibi rahatlamıştım.
 
Limon dilimini elime alıp shot bardağını Arel’e doğru gösterdim. Gözlerini kıstı. Ukala bir şekilde sırıttım. Gamsız olduğumu vurgulamak istercesine dilimi bardağın ucundaki tuzda gezdirdikten sonra sertçe kafama diktim. O yakıcı tat boğazımdan inerken limon dilimini emmeye başlamıştım. Arel’in gözleri daha da kısıldı. Benim ise gülümsemem biraz daha genişlemişti. Bardağı masaya koyup, yenisini elime aldım. 

“Bu gece çok uzun olacak.”


**-**
 
MERT
 
Sabaha kadar nöbet tutmuş, sürekli Eflal’in ateşinin yükselip yükselmediğini kontrol etmiştim. Neyse ki, gün ağrırken ateşi normale dönmüştü. Onun huzurlu bir şekilde uyumasını izlerken göz kapaklarım ağır ağır kapandı. Bir anda kapının açılmasıyla irkilerek gözlerimi açtım. İçimin geçtiğini o an fark ediyordum. Aniden arkamı döndüm. Gece rahat geçirebilmesi için benim odamda uyumasını söylediğim Hayal, beni görünce duraksadı. Gözleri kısa bir an Eflal’e kaydı. Kaşlarını çatarken bir sorun olup olmadığını sordu. Şu anda ona kızgın olmam gerekiyordu ama Eren benim yerime de yaptıklarının bedelini ödettiği için üzerine fazla gitmemeye karar verdim. Başımı bir sorun yok dercesine salladım ve sesimle Eflal’i uyandırmamak için Hayal gibi işaret dilini kullandım.
 
“Dalmışım.”
 
Hayal dudaklarını birbirine bastırırken “Yorgun görünüyorsun,” dedi. “Görevi ben devralabilirim. Sen dinlen.” Bir an yatsam en az bir gün uyuyacak kadar yorgun olduğumu hissettim ama uyumak gibi bir şansım yoktu. Hafta sonları Erdal abinin kafesi çok kalabalık olurdu. Yaşadıkları yüzünden dün için Erdal abiye açıklamayı yapmış ve izin almıştım. Fakat bugün için mutlaka erkenden iş başı yapması gerektiğini söylemişti. Eflal’i bu hâlde işe gidebileceğini sanmıyordum. Gitse bile o yoğun tempoya ayak uyduramazdı. Bu yüzden bir günlüğüne onun yerine ben çalışacaktım. Saati kontrol ettim. Sanırım bir an önce hazırlanıp geç olmadan yola koyulmalıydım.
 
Eflal’in yanına gittim. Ateşini kontrol ettikten sonra Hayal’e döndüm. “Ben gidiyorum. Gözünü üzerinden ayırma. Bir sorun olursa da hemen telefon et.” Hayal sorgular bir ifadeyle kaşlarını çatarken “Nereye?” diye sorarak ekledi, “Uyandığında seni görmek isteyecektir.”
 
“Erdal abi de onu işinin başında görmek isteyecektir.”
 
Hayal’in anladığını kaşlarının gevşemesiyle anlarken “Çok geç kalmamaya çalışırım,” dedim. Başını tamam anlamında sallayan kıza dikkatli olmalarını tembih ettikten sonra odadan çıktım. Kendime gelmek için soğuk bir duş aldım ve ‘Uykun yok, uykun yok,’ diye kendi kendimi telkin ederek üzerimi giyindim. Mutfağa gidip kendime sert bir kahve yaptım. Bugün pazar olduğu için belli ki Eren ve Doğu kendine izin vermişti. Kahvemi içerken Eflal’i izlemeye devam ettim. Onu bir an bile gözümün önünden ayırmak istemesem de, şu anda gitmek zorundaydım. Ben daha iyi bir iş bulana kadar, bu işe ihtiyacımız vardı.
 
**-**
 
Uzun bir yoldan sonra nihayet kafeye varabilmiştim. Tertemiz boğaz havasını içime çeke çeke kafeye girdim. Çalışanlar masaları düzenliyordu. Bir tanesinin dikkatini çektim. Eflal’in tarifine göre bu Serkan olmalıydı. “Daha açmadık,” derken dikkatli bir şekilde bana baktı. “Sen, Eflal’in arkadaşı olan çocuk değil misin?” Başımı evet anlamında sallarken tokalaşmak için elimi uzattım.
 
“Mert,” dediğimde elimi sıkan çocuk “Serkan,” diyerek devam etti.
 
“Hayırdır. Eflal’den çok seni görmeye başladım. Bunalıp işi mi bıraktı?”
 
“Hasta biraz,” dediğimde sanki böyle bir şey dememi beklemiyormuş gibi “Aa!” dedi. “Geçmiş olsun.” Başımı sağ ol anlamında bir kez salladım.
 
“Erdal abi odasında mı?”
 
“Henüz gelme-”
 
“Mert?” Serkan cümlesini tamamlamadan arkamda bir ses duyuldu. Omuzumun üzerinden Erdal abiye baktım. Şaşkın bir ifadeyle bize doğru gelen adam “Günaydın,” dediğinde arkamı döndüm.
 
“Günaydın abi.”
 
“Yorgun görünüyorsun.”
 
“Biraz uykusuzum abi.”
 
“Hangi rüzgâr attı seni?” Bakışlarını çevremde dolaştıran adam “Eflal nerede?” diye sordu. Sanırım bugün de ortada gözükmemesinden dolayı rahatsız olmuştu. “Ben de seninle bu konuyu konuşacaktım abi,” dediğimde başını tamam anlamında sallayan adam “Odama geçelim,” deyip yürümeye başladı. Peşinden ilerledim. Odasına girdiğimizde masasının önündeki koltukları işaret ederek oturmamı söyledi. O yerine oturana kadar ayakta bekledim. Onun oturmasıyla yerime oturdum. Bu hareketimin hoşuna gittiğini bıyık altından gülümsemesiyle anladım.
 
“Ee anlat bakalım. Nerede benim koca gözlü kızım?” diye sorduğunda dün yaşananları ayrıntısına kadar anlattım. Önce o da benim gibi Eflal’in yalanından dolayı sinirlenir gibi oldu ama konu ciddi olduğu ve arkadaşına söz verdiği için affedilebileceğini söyledi. Hayal’in de üzerine gitmememiz gerektiğini tembihledi. Hastalandığını ve tüm gece ateşini düşürmek için uğraştığımızı anlattım.
 
“Şimdi nasıl?”
 
“Ateşini düşürdük ama halsizdi. O yüzden hiç işten bahsetmedim. İzin verirsen onun yerine bugün ben bakayım.”
 
Erdal abi düşünceli bir ifadeyle yüzüme bakarken “Daha iş bulamadın mı?” diye sordu. Başımı hayır anlamında salladığımda dudakları ince bir çizgi halini aldı. Başvurduğum yerlerin ismini verdim. Daha görüşmeden beni reddettiklerini söylediğimde derin bir nefes aldı. O da bunun kimin başının altından çıktığını biliyordu. Bir süre ikimiz de konuşmadık. Odanın içine sessizlik hâkim olunca gerildiğimi hissettim. “Tamam bugünlük bizim çalışanımız ol bakalım.” Rahatlamış bir şekilde teşekkür ettim. Çocuklardan birini çağırdı ve bana yedek üniformamsı kıyafetlerden vermesini söyledi. Çok odadan çıkarken ayağa kalktım ve tekrar teşekkür ederek ben de odadan çıktım. Çalışmayı çok özlemiştim. Alt tarafı birkaç gündür çalışmıyordum ama yıllar geçmiş gibi hissediyordum ve uzun zaman sonra çalışmak eminim ki bana iyi gelecekti.

**-**
 
ATAKAN
 
Sırf Arel’e gamsızlığımı kanıtlamak için içtiğim alkolün haddi var hesabı yoktu. Damarlarımdaki alkol miktarı arttıkça Eflal’i daha fazla düşünmeye başlamıştım. Sarhoş olmadan içmeyi bırakmıştım. Çünkü biraz daha devam edersem, kontrolümü kaybedeceğimi hissetmiştim.
 
Kontrol delisi bir babanın, kontrol delisi oğlu…
 
Gün ağarırken mekândan ayrılmıştık. Herkes evlerine dağılmış, ben ise güneşin doğuşunu izlemek için deniz kenarını tercih etmiştim. Banka oturmuş, temiz havayı ciğerlerime doldurmuştum. Sanki baş ağrım, deniz havasıyla azalmıştı. Ne kadar süre orada oturduğumu bilmiyordum ama telefonumun zil sesi beni kendime getirmişti. Telefonumu cebimden çıkarırken sahilin kalabalıklaştığını fark ettim. Ekranda gördüğüm isimle kaşlarımı çattım. Şu anda Ali Soylu’yla konuşacak enerjiyi kendimde hissetmiyordum. Telefonu açmadan sessize alıp cebime soktum. Manzarayı izlerken telefonum tekrar çalmaya başladı. Sanırım babamdan kaçış yoktu. Telefonu açmak için tekrar cebimden çıkardım ama gördüğüm isim kaşlarımın çatılmasına neden oldu.
 
“Arel?”
 
“Ne haber Atakan ya? Uzun zamandır görüşmüyoruz.” Abartılı bir şekilde gözlerimi devirirken “Ne oldu Arel? Birkaç saat içinde beni özlemiş olamazsın değil mi?” dedim. Düşünme sesi çıkaran çocuk “Özledim desem yer misin?” diye sordu. Hafifçe gülümseyerek damağımı şaklattım. “O zaman gerçeği söylüyorum. Kapıda kaldım.” Ufak bir kahkaha atarken “Kapıda mı kaldın?” diye onun cümlesini tekrarladım. “Gülme abi ya. Anahtarımı unutmuşum. Doğa’yı uyandırırım diye kapıyı da çalamıyorum. Kaldım ortada.” Küçük kardeşine bağlılığını kendime benzetirken “Saatlerdir ne yapıyorsun ya?” diye sordum. Arabada uyumaya çalıştığını ama her tarafının tutulduğunu söyledi. “Ee?” dediğimde bana gelip gelemeyeceğini sordu. Gülümsedim. Dünkü emrivakisine verdiğim tepki yüzünden sanırım artık gelmek için izin isteyecekti. Sanırım o kızlar bir işe daha yaramıştı.
 
“Evde değilim.”
 
“Lan adamın havasına bak. Evi var gitmiyor. Neredesin?”
 
“Bebek’te,” dediğimde, “Asrın’ı mı aradım ben bu kafayla lan,” dediğini duydum.
 
Ufak bir kahkaha atarken “Semt olarak Bebek’te,” diye düzelttim. “Ne yapıyorsun orada?”
 
“Sen arayana kadar kafa dinliyordum.” Birkaç saniyelik sessizlikten sonra, “O zaman ben kapatayım,” dedi. Gücendi mi diye düşünürken telefonu kapattı. Bir an kendimi kötü hissettim ama daha sonra Arel’in böyle bir şeye takılmayacağını düşündüm. Telefonu cebime koyup manzarayı izlemeye devam ettim.
 
Her on dakika da bir babamın araması ne kadar sinirimi bozsa da denizle sakinlemeye çalışıyordum. Beklemediğim bir anda etraf karardı. İlk saniye panikledim. Daha sonra gözlerimin üzerindeki soğuk elleri hissettim. Ellerimi anaokulundan kalmış bir oyunla sabrımı zorlayan kişiyi çözmek için yüzümde gezdirdim. Bir kız eline göre fazla büyüktü ama erkek eline göre fazla yumuşak…
 
“Bil bakalım ben kimim?” Derin bir nefes aldım.
 
“Sesini inceltmen alkol kokunu bastırmıyor Arel Tophanecioğlu.”
 
Bir anda etraf ışıl ışıl oldu. Arel bankın üstünden atlayıp yanıma oturdu. “Ne yapıyorsun kardo?” diyerek kollarını bankın sırtlığına yasladı. Bacaklarını öne doğru uzatmış ve bilek kısımları üst üste gelecek şekilde duruyordu. Yine emrivaki yapıp yanıma gelmişti. “Ne arıyorsun burada Arel?” Sesim öyle bir çıkmıştı ki canımın sıkkın olduğunu sanırım daha iyi belli edemezdim. Arel pişkin bir biçimde “Seni,” deyip sırıttı.
 
“Telefonla aradığımda kafanı şişirdiğimi ima edince yanına geleyim dedim.”
 
“Genel olarak SENİN kafamı şişirdiğini ima ettim.” Arel beni umursamadan bacaklarını sallayarak manzarayı izlemeye devam etti. Belli ki gerçekten çok sıkılmıştı ve benim ona söyleyebileceğim laflar umurunda değildi. Başımı iki yana sallayarak derin bir nefes aldım. Sessizce dalgaları izlemeye devam ettik.
 
Sanırım geceden kalmanın kötü yanlarından biri, sabah olduğunda midenin kazınmasıydı. Sanki bunu hissetmiş gibi “Acıktın mı?” diye soran Arel’e başımı çevirdim. “Ben çok acıktım ya.” Benim bile acıktığım anda, Arel’in acıkmamasını beklemek hayalci bir davranış olurdu. “Senin şu kafeye gitsek mi?” Şaşkın bir ifadeyle alnım kırıştı. Arel benimle göz göze gelmemek için denize bakarak konuşuyordu. Onun oraya neden gitmek istediğini bal gibi biliyordum. Tüm gece Eflal’den mesaj beklemiş, cevap alamamıştı. Kafede mutlaka yakalayacağını biliyordu. Böylece o dilsiz kızla ilgili istediği soruyu sorabilecek, gerekirse arsızlığını kullanabilecekti ama aklı sıra sanki bunları düşünmüyormuş gibi beni oraya götürmeye çalışıyordu. “Yok ya,” deyip onun gibi denize doğru döndüm. Bakalım gerçeği itiraf edecek miydi? “Sıkıldım oradan. Başka yerler keşfedelim.” Arel’in sert bir şekilde başını bana çevirdiğini hissettim. “Ne demek sıkıldım oradan? Allah çarpar!” Yüzünü göremesem de profilimi izlediğini biliyordum. O yüzden bozuntuya vermeden “Çok şaşaalı bir yer değil. Bir süre sonra sıkılıyor insan,” dedim. Derin bir nefes alırken sıkılacak bugünü mü buldun diye söylenen Arel’e tepki vermemek için mümkün olduğunca hareketsiz kalmaya çalıştım. “Canım menemen istedi benim. En güzel orası yapıyor ya. Ondan teklif etmiştim.”
 
Dudaklarımı düşünür gibi büzdüm. “Daha güzel yapan yerler de vardır. Araştırmak lazım.” ‘Hay senin araştırmacı ruhuna,’ gibi fısıldayan Arel “Boğaz havası alalım biraz ya,” dedi. Yapmacık bir şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım. Arkadaşıma döndüğümde beklentiyle beni izlediğini fark ettim. “Şu anda yaptığımız şey ne?” diye sorduğumda yüzü düşen çocuk “Aman be!” deyip önüne döndü. Kollarını göğsünün önünde bağlarken “Ne inatçı çıktın sen de. Eflal’i görürüz diye oraya gidelim dedim. Hayal’i merak ediyorum,” dedi.
 
Beklediğim cevabı alınca ayağa kalktım. Arel afallamış bir şekilde bana bakarken başımla yürümesini işaret ettim. “Menemeni daha iyi yapan yer bulana kadar. En iyisi orası. Yürü hadi…”
 
**-**
 
MERT
 
Verdikleri kıyafetler biraz küçük olsa da bir günlük idare edebilirdim. Önlüğümü takıp dışarı çıktım. Sanki saatlerdir içerideymişim gibi kafenin birçok masası dolmuştu. Bahsettiğim yoğunluk buydu. Çalışanlara doğru yürürken Serkan denen çocuk beni fark etti. Gözleri üzerimde dolaştıktan sonra yüzünde matrak bir gülümseme belirdi. “Senin kadar yapılı garsonumuzun olmaması ne kadar kötü.” Hafifçe gülümsedim. O sırada gözüm deniz kenarında oturan iki kişiye takıldı. Gözlerimi kısıp tanıdık gelen simaları daha net görmeye çalıştım. Sarışın olan çocuğun bize doğru bakmasıyla kaşlarım çatıldı.
 
Atakan! Karşısındaki de Arel olmalıydı. Bu çocukların burada ne işi vardı? Yoksa… Ulan! Onlara doğru yürümeye başladım. Serkan’ın nereye gittiğimi sorduğumu duyuyordum ama cevap vermedim. Sadece sakin olmamı telkin ederek yürüdüm. İlk önce beni Arel fark etti. Kim olduğumu anlamaya çalışır gibi bana bakarken bir de yüzü mutlak bir şaşkınlık ifadesiyle çarpıldı. Arkadaşını dürtüp geldiğimi haber verene kadar masalarına ulaştım. “Hoş geldiniz…”
 
Atakan başını deniz manzarasından bana doğru çevirdi. Göz göze geldiğimiz an hafifçe kaşları havalandı. Burada ne işim olduğunu sorguladığına emin olduğum için “Teşekkür edip gideceğim,” diye açıklama yaptım. Şaşkınlığı daha da artmıştı. Bakışlarımı tedirgince bana bakan Arel’e çevirdim. “Geçen gece, Hayal’i o adamların elinden kurtardığın ve daha sonra yalnız bırakmadığın için teşekkür ederim.”
 
Hafifçe dudakları aralanan çocuk başını iki yana salladıktan sonra “B-bir şey de-değil. Kim olsa ay-aynı şeyi yapardı,” dedi. Kekelemesini afallamasına vermiştim. Sanırım kızların bana anlatacağını düşünmemişti ya da anlatırlarsa benim gelip teşekkür edeceğimi. Yaptığı çok büyük bir şeydi ve ben ‘Sezar’ın hakkı Sezar’a’ prensibini savunurdum.
 
“Emin ol yapmayan çok kişi gördüm. Teşekkür ederim. Sana borçlandım.”
 
“Borç falan yok,” diyen çocuğa içten bir tebessümle bakarken “Kim olduklarını hatırlıyor musun?” diye sordum. Kaşları çatıldı. Sanki o geceyi hatırlamaya çalışıyor gibi bana baktı. “Sokakta koşarken arkalarından gördüm. Hayal’i kurtardığım yer ise karanlık bir yerdi. Yani yüzlerini göremedim.” Anladığımı belli edercesine başımı salladım. Atakan’a döndüğümde sanki her hücremi inceliyormuş gibi bana dik dik baktığını fark ettim. “Sana da teşekkür ederim,” dediğimde tek kaşını sorgular bir şekilde havaya kaldırdı. “Ne kadar tasvip etmesem de kızların geceyi sokakta geçirmesine izin vermemişsin. Eyvallah.”
 
Tepkisiz bir şekilde suratıma bakan çocuğun konuşmasına fırsat vermeden ellerimi masaya koyup öne doğru eğildim. “Şimdi gelelim asıl konumuza,” diyerek gözlerimi ikisinin arasında dolaştırdım. “Sizi bir daha kızların yanında görürsem, bırak yanında görmeyi telefonla onlara ulaşmaya çalıştığınızı duyarsam… Hele de sizin yüzünüzden Eflal ve Hayal’in başına bir şey geldiğine şahit olursam, anam avradım olsun canınızı almak için bir saniye bile düşünmem.”
 
Arel’in afallamış bir şekilde dudakları aralandı. Atakan ise kaşlarını çatarak bana bakmayı sürdürdü. “Birbirimizi anladığımızı düşünüyorum,” diyerek ikisi arasında gözlerimi gezdirip masadan destek alarak doğruldum. Arel gözleriyle beni takip etti ama Atakan az önce olduğum yere bakmaya devam etti. Sanki söylediklerim yüzünden donakalmıştı. Yapmacık bir gülümsemeyi yüzüme yerleştirdim ve “Bir şeye ihtiyacınız olursa, seslenmeniz yeterli. Afiyet olsun,” deyip arkamı döndüğüm gibi ne olduğunu anlamaya çalışan Serkan’a doğru yürüdüm.

**-**
 
ATAKAN
 
Sanırım az önceki olanları hazmetmem zaman alacaktı. Hiç tanımadığım biri gelip beni açık açık tehdit etmişti. Korkusuz olmasını gözlerinde görebilmiştim ama ben de onun tehdidine pabuç bırakacak bir insan değildim. Sırf bu yüzden bile o kızlara yakın olup, ona söylediği tüm sözleri yutturabilirdim.
 
“Ben şimdi Hayal’in iyi olup olmadığını nasıl öğreneceğim?” Arel’in cümlesi beni düşüncelerimden alıp gerçekliğe bıraktı. Hayal kırıklığına uğramış arkadaşımla derin bir nefes aldım. Bu tehdide ben sinirlenirken o üzülmüştü.
 
Allah’ım bu çocuk gerçekten o dilsiz kızdan hoşlanıyor olabilir miydi?
 
“Çok basit,” dediğimde buruk ifadesi beklentiyle doldu. Sanki ağzımdan çıkacak her cümleyi kayıtsız şartsız kabul edecekmiş gibi duruyordu. “Öğrenmeyeceksin.” Bir an bakışları dondu. Böyle bir şey söylememi beklemeyen çocuk birkaç saniye sonra kaşlarını çattı. “Senden yardım geleceğini umanda kabahat!” Arkasına dayandı ve sinirle kollarını göğsünün üzerinde bağlarken bakışlarını denize çevirdi.
 
Gerçekten bu kızdan hoşlanıyordu. Neden? Bir insan bir ya da iki kere gördüğü birine sadece ilgi duyardı. Çünkü o kişiyi tanımazdı ve hayatıyla ilgili şeyleri merak ederdi. Benim Eflal’e duyduğum gibi… Hoşlanmak fazla değil miydi?
 
Siparişlerimiz geldiğinde geriye yaslandım. Garsonlar masamızı donatırken menemenlerin enfes kokusu burnuma doldu. Gerçekten acıkmıştım. Başka bir isteğimiz olup olmadığını soran adama teşekkür ettim. Arel çoktan kahvaltıya başlamıştı. İşte onun tripi ancak yemeğe kadardı. Bir süre sonra kızgınlığından eser kalmayan çocuk, kahkahalarla dün gece yaşananların üzerinden geçti. O sırada telefonum çaldı.
 
Dikkatim ekrandaki isme kaydığında yediğim tüm lokmaların boğazıma dizildiğini hissettim. Çatalımı bıraktım. Ellerimi peçeteye silip gelen mesajı okumak için telefonumu elime aldım.
 
Gönderen: Baba
 
Aradığım telefonlar ne zamandan beri cevapsız kalıyor? Bu mesajı gördüğün gibi beni ara.
 
Sanki mesajı babam okumuş gibi sesi kulaklarımda çınlamıştı. Birden ürperdim. Üzerimde böyle bir etki bırakmasından nefret ediyordum. Sanki adamıyla konuşuyordu. “Ne oldu?” diyen Arel’e, “Yok bir şey,” diyerek telefonun tuş kilidini kapatıp masaya bıraktım.
 
Yanına gidecektim ama kahvaltım bittikten sonra. Nasılsa bu ana kadar beklemişti. Birkaç saatten daha zarar gelmezdi.

**-**
 
EFSA
 
Babam yüzünden geceden erken ayrılmak zorunda kalmıştım. Eve geldiğimde babamın açıklamasını dinlemeden sitem etmiş, en sonunda da trip atarak kendimi odaya kapatmıştım. Sabah Nagehan’ın sesiyle zar zor gözlerimi açmış, babamın benle konuşmak istediğini söylediğinde tekrar yummuştum. Kaprisimi umursamayan kadın beni zorla yataktan kaldırmıştı. İyi ki de kaldırmıştı, yoksa Ali amcaların at çiftliğine gidemeyecektim.
 
Meğer babam, kahvaltıya gideceğimiz için beni erken çağırmıştı. Atakan’ın yanından erken ayrıldığım için trip atmıştım. Oysa ki babam bu günümü de onunla geçirebileceğim bir plan yapmıştı.
 
Canım babam… Benden beklenmeyecek bir hızla hazırlanmış ve babamın yanında yerimi alarak yola çıkmıştım. Uzun bir yoldan sonra çiftliğe gelmiştik. Atakan ortada gözükmüyordu. Eminim sabaha kadar eğlenmeye devam etmişlerdi ve şu anda uyanamamıştı. Ali amca, sinirli gözüküyordu. Elinde telefon sürekli bir yeri arıyor ve her seferinde biraz daha kaşlarını çatıyordu. Bizi görünce telefonuyla ilgilenmeyi bırakıp yanımıza geldi. Atakan’a ulaşamadığını, kahvaltıya onsuz başlayacağımızı söylediğinde suratım asılmıştı. Masaya otururken gözüm küçük belayı aradı. Pera… Ne kadar iyilikle yaklaşırsam yaklaşayım, her zaman kötülük bulduğum Atakan’ın küçük kardeşi. Suna Teyze, okuluyla pikniğe gittiğini söyleyince derin bir nefes almıştım. Sırf Atakan’ı görmek için o bücüre katlanmayı bile göze almıştım ama sevdiğim çocuk yoksa, Pera’yla da uğraşmak istemiyordum. Neyse ki, şans yüzüme gülmüş sarı cadı benden uzak bir yere gitmişti. Masadaki tek genç bendim. Kimse çocuğunu getirmemişti ya da çocuklar gelmek istememişti. Hoş, Atakan’ın olmayacağını tahmin etsem ben de bir bahane uydurur gelmezdim.
 
Ah Atakan Ah! Kim bilir kiminle ne yapıyorsun şu anda?! Kahvaltımızı yaparken gözüm sürekli etrafta dolaşıyordu. En ufak bir harekette Atakan’ın geldiğini düşünerek heyecanlanıyordum. Sonu hüsran olsa da en azından kahvaltının sıkıcılığından biraz da olsa uzaklaşıyordum. Ali amca hem babamlarla konuşuyor hem de oğlunu aramaya devam ediyordu.
 
Gözlerindeki kıvılcımların ateşe dönüştüğü anlarda ben de çaktırmadan telefonumu elime aldım. Daha fazla iş dinlemek istemiyordum. Masanın altından Rüya’ya mesaj atıp ne yaptığını sordum. Beni bu ortamdan kurtarabilecek tek kişi oydu. Suna teyze ve yanındaki kadınların konuşmasını dinliyormuş gibi yaparken telefonum titredi. Babamları kontrol ettim. Daha sonra gelen mesajı okumak için başımı öne eğdim.
 
Gönderen: Rüya
 
Yârimin adını vücuduma yazdırmaya gidiyorum.
 
Gözlerim fal taşı gibi açılırken mesaj beklemekle zaman kaybetmek istemedim. Masadakilerden izin isteyerek ayağa kalktım ve beni duymayacakları bir yere ilerlerken Rüya’yı aramaya başladım.
 
“Alocuğum Efsocuğum.”
 
“Rüya sen ne saçmalıyorsun?”
 
Sesim fısıltıdan farksız olsa da, sitemim fazlasıyla belli oluyordu.
 
“Neredesin sen? Neden fısıltıyla konuşuyorsun?”
 
“Ali amcalardayım. Sen neredesin asıl?”
 
“Yoldayım.”
 
Umursamaz tavırları beni çileden çıkarırken “Rüya! Sen ya aklını kaçırdın ya da hâlâ ayılamadın. Dövme yaptırmaktan bahsettiğinin farkında mısın?” dedim. Sesimi yükselttiğimi hissedip arkaya dönüp babamları kontrol ettim.
 
“Aklım da fikrim de yerinde Efsocuğum. Asıl senin neyin var? Ne zamandan beri dövmeye bu kadar karşısın?”
 
Derin bir nefes aldım. Dövmeye karşı değildim ama ömrüm boyunca bedenimde değişmeyecek bir şey taşımayı saçma buluyordum. İnsanlar değişirdi, beğenileri farklılaşırdı. Bugün hoşuna giden şey, ertesi gün seni rahatsız edebilirdi. Neden ölene kadar bu yükün altına gireyim ki?
 
Öte yandan Rüya, Asrın’ın adını yazdırmayı düşünüyordu. Anlattığına göre liseden tanışıyorlardı ve ona sonsuz bir aşkla bağlıydı. Sırf onu daha fazla görebilmek için, bu üniversiteyi tercih etmişti. Platonik bir aşkı vücuduna kazıtmak ne derece doğruydu? Kısa bir an Atakan’ın ismini dövme yaptırdığımı hayal ettim. Elime ne geçecekti? Gördüğü anda, bana âşık mı olacaktı? Aksine, bence uzaklaşırdı. Asrın da ise bu, sadece egosuna katkı sağlamak anlamına geliyordu. Rüya’yı böyle fark edip peşindeki kızların arasına koyacağına, hiç fark etmemesi daha iyiydi. Ama gel de bunu, bu kıza anlat!
 
“Efsa orada mısın?” Rüya’nın sorusuyla başımı iki yana sallayıp kendimi gerçekliğe dönmeye zorladım. Nerede olduğunu, dövmeyi nerede yaptırmayı planladığını sordum. İnternetten araştırma yaptığını, elinde iki üç yer olduğunu, hiçbirini gözünün tutmadığını söyledi. Buna rağmen hâlâ dövme yaptırmaya gitmesini aklım almıyordu.
 
“Elimdeki son adrese gidiyorum.”
 
“Ben de geliyorum. Hemen adresi at ve sakın ben gelmeden dövme yaptırmaya kalkışma.”
 
Telefonu kapattım. Babamlara doğru ilerlerken mümkün olduğu kadar gülümsemeye çalışıyordum. Masanın başında dikilmeye başladığımda babamın gözleri diğerleriyle beraber bana kaydı. “Ben müsaadenizi istesem,” diye konuya girip Rüya’nın bir sıkıntısı olduğunu ve yanında olmam gerektiğini söyledim. Herkes sorun olmayacağını söylerken babam ayağa kalktı. Beni biraz uzağa çekip ciddi bir şey olup olmadığını sordu. Yeni arkadaşıma karşı bu kadar ilgili olması gözlerimi yaşartabilirdi. Acaba şu anda ne için yanlarından ayrıldığımı bilse, yine de Rüya'yla arkadaşlık yapmamı ister miydi? ‘Aşk acısı’ dediğimde gülümseyen babam, şoförün beni bırakmasını söyledi. Yanağına uzun bir öpücük bırakıp teşekkür ettim ve eşyalarımı topladım.
 
“Afiyet olsun.”
 
Kahvaltı masasından uzaklaşıyor olmak bile rahatlatıyordu. Derin bir nefes aldım. Arabaya binip Rüya’nın gönderdiği adresi şoföre söyledim. Yola çıktık. Rüya’yı tekrar arayıp, ben gelmeden dövme yaptırırsa onu öldüreceğimin altını çizdim.
 
Asrın yazdırmak ne demekti ya… Git kuş, böcek yaptır çok istiyorsan, o kendini beğenmişin adını vücuduna kazıtıp neden egosuna bir tuğla daha ekliyorsun ki…
 
Uzun bir yoldan sonra Rüya’nın bir apartmanın önünde durduğunu fark ettim. “Burası,” diyerek şoförü durdurttum. “Bizim işimiz uzun sürebilir. Siz dönebilirsiniz. Teşekkürler.” Arabadan inerken Rüya beni fark etti. Bana doğru gelirken “Ben de kendi arabanla gelirsin diye, etrafta kırmızı mini Cooper arıyorum,” dedi.
 
“Böyle bir planımız olmadığı için, kahvaltıya babamla gittim.”
 
Dudağını büzen kız bana sarılırken “Benim için Atakan’la rahatını bozmasaydın Efsocuğum,” dedi.
 
“Emin ol Atakan olsaydı, zaten bu deli saçması fikrin için rahatımı bozmazdım.” Gözlerini kısmış bir şekilde benden ayrıldı.
 
“Sen Atakan dersin ama zor zamanında yanına Rüya gelir. Unutma,” dediğinde gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
 
“Güldürme beni, sana çok sinirliyim.” Sinirlenecek ne olduğunu söylemesi beni çileden çıkarmaya yetmişti.
 
“Sen dövmeli tiplerden iğrenmiyor muydun? Ne zaman fikrini değiştirdin?”
 
“Dün gece,” diyen kızla kaşlarımı çattım. Dün gece çok içmemiştim. Rüya sürekli yanımdaydı ve eğlenceden birlikte ayrılmıştık. Ben ne kaçırmıştım?
 
“Asrın, Atakan’a dövmeli bir kızı gösterdi ve ‘Ne kadar seksi gözüküyor o şekillerle’ dedi.” Alnımı kırıştırarak “Yani?” deyince Rüya abartılı bir şekilde gözlerini devirdi. “Tüm gece düşündüm. Asrın’ın bu zamana kadar takıldığı tüm kızlarda dövme vardı. Demek ki bu adam dövmeden hoşlanıyor. Ben de şansımı arttırmak istedim.”
 
Allah’ım düşündüğü şeye bakar mısınız? Şans attırmak ne ya? Bir dövme yaptırdığı için Asrın ondan hoşlanacak değildi ya… Hem de kendi ismi olan bir dövme!
 
“Rüya. Az mantıklı düşünür müsün? Bu çocuk dövmeli kızlardan hoşlanıyor olabilir ama hiçbirinde Asrın’ın adının yazdığını sanmıyorum.”
 
“Efso seni daha zeki sanırdım. Kimden bahsettiğimizi hatırla istersen. Adını vücuduma kazıttığımda egosu daha da yükselecek. Böylece dikkatini çektireceğim.”
 
Allaha şükür zekamdan yana bir sıkıntım yoktu. Sinirle inlerken ayağımı yere vurdum. “Onun egosunu yükselttiğinde sana daha tepeden bakacağının farkında mısın? Dalga geçecek, ezik diyecek! Nasıl bu kadar aptal olabiliyorsun Rüya!” Sesim sokakta yankılandı. Yanımızdan geçen kişiler bize bakmaya başlamıştı. Rüya kaşlarını çatmış bana bakarken ağzını bıçak açmadı. Şu anda bir çizgi filmde olsak büyük ihtimal saçlarımın hepsi havaya dikilmiş olurdu. Bir kadın, bir erkek için kendini nasıl bu kadar aşağılardı ya? Bir anda kendimi düşündüm. Atakan için yaptıklarımı… Benim de Rüya’dan kalır yanım yoktu bir ara ama en azından sırf benimle ilgilensin diye Atakan’ın adını orama burama yazmaya çalışmamıştım. “Haklı olabilirsin,” dediğinde derin bir nefes aldım.
 
“Adını yazdırmayacağım ama dövme yaptıracağım. Hatta şimdi yaptıracağım,” deyip arkasını döndü ve bir apartmanın altındaki dövmeci dükkanına doğru ilerledi. “Gözüm tutsa da tutmasa da bu yerde dövme yaptıracağım.” Rüya söylene söylene yürürken peşinden koşturmaya başladım. Allah’tan topuklu ayakkabı giymemiştim. Yoksa büyük ihtimal şu anda yere yuvarlanmış olurdum.
 
Önden Rüya, arkasından ben dükkâna girdik. Şaşkınlığımı gizlemek gerçekten güçtü. Kırmızı ve siyahın hâkim olduğu mekân filmlerdeki dövmecilere benzemiyordu. Fazla düzenliydi ve temiz. Dövme resimleri tek tek çerçevelenmiş ve duvara asılmıştı. Modern aksesuarlar seçilmişti. “Kimse yok mu?” Rüya’nın sesiyle adım sesleri duyuldu. Yaklaştıkça daha güçlü ve etkili gelmeye başlamışlardı.
 
Koridorun başında görünen kişiyle gözlerimin fal taşı gibi açılmasına engel olamadım. Bu çocuğun burada ne işi vardı? Adı neydi? Hah Eren!
 
“Yine mi sen?” Rüya arkasını dönüp, kaş göz işareti yaparak susmamı söylüyordu. “Bizi mi takip ediyorsun?”
 
Eren geçen seferki gibi ukala bir şekilde sırıtırken “Farkındaysan dükkanıma gelen sensin,” dedi. Dudaklarım yavaşça aralanırken gözlerimi etrafta dolaştırdım. “Burası senin mekânın mı?” diye sorduğumda kollarını göğsünde birleştirdi. Bir anda tüm kasları şişti, dövmeleri gerildi. Kendinden emin bir şekilde “Öyle denebilir,” diye cevap verince gözlerim dövmelerinden çocuğun yüzüne kaydı. Benimle uğraşmaktan zevk aldığı her halinden belliydi. Rüya’nın yanına gidip koluna girdim ve “Gidiyoruz,” diyerek kapıya doğru çekiştirmeye başladım. “Nereye ya? Ben burayı sevdim.” “Dışı seni yanıltmasın. Kesin mikrop kaparsın.”
 
Rüya bana direnirken saçmaladığımı söyledi. Onu çekemeyeceğimi anladığımda pes ettim. Tekrar Eren’e döndüğümde az önceki keyifli halinden eser kalmadığını fark ettim. Belli ki onu pis görmem rahatsız etmişti. Aslında üzerindeki ucuz kıyafetlere kıyasla fazla bakımlı gözüküyordu ama içi kötüydü işte. Pis!
 
“Ben dövme yaptıracaktım.” Bakışlarını benden Rüya’ya kaydıran çocuk “Nasıl bir şey düşünüyorsun?” diye sordu. Sesindeki ton, tüylerimi diken diken yapmıştı. “Aklımda bir şey vardı,” diyen arkadaşım bana bakarak “Ama ondan vazgeçtim,” dedi. Bu yüzden vicdan yapmamı falan bekliyorsa, daha çok beklerdi. “O yüzden,” diyerek tekrar önüne dönerken “Şu anda aklımda bir şey yok,” diye devam etti. Eren neresine yaptırmak istediğini sordu. Rüya ensesinde bir bölgeyi gösterdi. Çocuk birkaç kataloğu eline tutuşturdu ve birazdan geleceğini söyledi. Benimle göz teması kurmaması vicdanımdaki ufak bir noktayı harekete geçirmişti. Rüya koltuğa oturdu ve kucağındaki katalogları incelemeye başladı. Neredeyse her şeyi beğeniyor, daha sonra vazgeçiyordu. En sonunda düş kapanında karar kılmıştı. Fotoğrafta güzel gözüküyordu ama fazla büyüktü.
 
“Karar verdin mi?” Eren yanımıza geldi. Rüya seçtiği dövmeyi gösterirken çocuk hafifçe gülümsedi.
 
“Güzel tercih.”
 
Gözlerimi kıstım. Güzel tercihmiş! Kesin herkese aynı şeyi söylüyorsundur ukala. “O zaman ben dövmenin kalıbını çıkartayım. Saçlarını sıkı bir topuz yapsan iyi olur. Hem dövmeyi yaparken bizi engellemesin hem de bugün pek dövmeye değmesin.” Rüya başını tamam anlamında salladıktan sonra çantasında toka aramaya başladı. Eren bana doğru ters bir bakış atıp tekrar yanımızdan ayrıldı.
 
O gözden kaybolana kadar arkasından baktıktan sonra Rüya’ya döndüm. “Gerçekten onu yaptırmakta kararlı mısın?” Eline aldığı bir lastikle saçlarını toplayan arkadaşım “Evet, çok güzel değil mi?” diye sordu. Güzeldi ama onun gibi ufak tefek biri için fazla büyüktü. “Eh işte,” diyerek içimde yaşadığım çelişkiyi kelimelere yansıtmıştım. Eren kalıcı hazırladıktan sonra bizi bir odaya götürdü. İçeri girer girmez ürpermiştim. İçerisi hastane gibi kokuyordu. O dişçi koltuğuna benzeyen dövme koltuğu fobimi harekete geçirmişti. Çıkan sesler dişçinin makinalarını andırıyordu. Rüya üzerini çıkarmadan önce bana baktı. Kaşlarını çatarken neyim olduğunu, rengimin gittiğini söyledi. Dilim iyi olduğunu söylese de içim kıpır kıpırdı. Bu halim Eren’in bile dikkatini çekmiş olacak ki, Rüya yüz üstü uzana kadar gözlerini benden ayırmamıştı. Daha fazla ayakta duramayacağımı hissettiğimde taburelerden birine oturdum. “Efso istersen dışarıda bekle?” Başımı hayır anlamında sallarken “İyiyim ben,” dedim. “Ayrıca seni bu çocuğu tanımıyoruz. Seni böyle bir odada yalnız bırakamam.”
 
Tekrar Eren’in bam teline basmış olacağım ki, kaşlarını çattı. Rüya yine gözlerini belertmişti. Bu sefer de çocuğa davranışım yüzünden vicdanıma dokunmaya çalışıyordu ve başarıyordu da. Bu çocuğa neden bu kadar gıcık oluyordum bilmiyorum ama daha fazla üstüne gitmesem iyi olacaktı.
 
**-**
 
MERT

Tüm gün işimin hakkını vererek çalışmıştım. Gündüz işi bana göre değildi. Yine de bu işin üstesinden de gelebilmiştim. Çok yorgundum. Hem uykusuzluk hem de bu yoğun tempo bedenimi haşat etmişti. Bir an önce paydos edip eve gitmek ve rahatsız edilmeden uyumak istiyordum.
 
“Mert!” Omzumun üzerinden arkama baktım. Serkan bana doğru gelirken “Erdal abi seni çağırıyor,” dedi. Anladığımı belli edercesine başımı salladıktan sonra Erdal abinin odasına doğru ilerledim. Açık olan kapıdan içeri baktım. Hararetli bir şekilde bir şeyler yazan adamın dikkatini çekmek için kapıyı çaldım. Gözlüklerinin üzerinden bana baktı ve “Gel Mert,” deyip tekrar önündeki kâğıtlara döndü.
 
“Beni çağırmışsın abi.”
 
“Sana iş buldum.” Kaşlarımı çattım. Doğru mu duymuştum? Bana iş mi bulduğunu söylemişti? Hiçbir tepki vermeyince başını kaldıran adam “Bir sorun mu var?” diye sordu. Başımı hayır anlamında sallarken “Sadece, beklemiyordum,” diye cevap verdim. Babacan bir şekilde gülümseyen adam elindeki kalemi kâğıtların üzerine bıraktı. Gözlüğünü gözünden çıkarırken koltuğuna yaslandı. Kollarını kolçaklara koymasıyla omuzları dikleşti. “Saydığım bir adamın, sevdiğim bir oğlu var. Onun da gösterişli bir kulübü. İRON’ubiliyor musun?” Gözlerim fal taşı gibi açılırken “Demir Kara’nın kulübü olan İRON mu?” diye sordum. Ses tonum şaşkınlığımı açığa çıkarmıştı. “Evet orası,” diyerek eşyalarını toparlayamadan, “Babası askerlik arkadaşımdı. Demir’in çocukluğunu bilirim. Eminim beni kırmaz ve kulübünde senin için bir yer bulur,” diye devam etti.
 
“Üzerini değiştir. Görüşmeye gidelim.”
 
“Abi,” deyip doğru kelimeleri yan yana getirmek için sustum. İRON’a hiç gitmemiştim ama Cenk’in anlattığına göre orada eğlenenler saygın ailelerin çocuklarıydı. Cepleri para dolu insanlar… Benim çalıştığım barlardaki gibi ucuz biraya tav olan insanlara benzemezlerdi. Eminim ki orada çalışmak için bile olsa belli bir eğitiminin olması gerekiyordu.
 
“Çok teşekkür ederim ama o kulüp beni aşar.” Erdal abi kaşlarını çatarken kendimi açıklama gereği duydum. “Benim bildiğim en iyi iş, barmenlik ama yine de o yerde çalışabilecek kadar yetenekli olduğumu sanmıyorum. Öte ki taraftan garsonluk yaparsam, oraya takılan insanlara nasıl hizmet edebileceğimi bilmiyorum. Benim gibi birini ne yapsınlar?”
 
Erdal abi düşünceli bir şekilde bana bakarken “Bir gidip konuşalım,” dedi. “Demir her zaman en iyisini ister ama hâlden de anlar. Eminim ki sana yardımcı olacaktır. İşe almasa bile, işe girmene yardım edeceğini biliyorum. Kimse Demir Kara’ya karşı gelemez.” İtiraz etmeye kalktım. Beni bakışlarıyla susturdu. “Hadi git üstünü değiştir. Bir an önce şu işi halledelim.”
 
**-**
 
Daha ne olduğunu idrak edememişken kendimi kulübün sokağında buldum. Erdal abi elini kolunu sallayarak girişe doğru yürümeye başladı. Tedirgin olmuştum. Bunun nedeni siyah takım elbiseli adamların gözünün bizim üzerimizde olmasından dolayıydı. İri yarı, kel bir adam bize doğru yürümeye başladı.
 
“Oo… Erdal abi. Hangi rüzgâr attı seni?” Erdal abi, kel adamın elini sıktı. “Hayırlı bir rüzgâr Vedat,” deyip gülümsedikten sonra Demir’in içeride olup olmadığını sordu. Adının Vedat olduğunu öğrendiğim kel adam gözlerini kısa bir an bana kaydırdı. Avuç içlerimin terlediğini hissettim. “Az önce geldi abi. Yalnız biraz sinirli.” Başını tamam anlamında sallayan Erdal abi yürümeye başladı. Ben de adama hafif bir selam vererek peşinden ilerledim. Demir Kara ve siniri hakkında milyon tane olay dinlemiştim. Eminim ki Erdal abi, o sinirli halini kendi gözleriyle de görmüştü. Nasıl bu kadar korkusuz olabiliyordu?
 
İçeri girmemizle dudaklarımın aralanması bir oldu. Burası anlatılanlardan da gösterişliydi. Daha önce hiç bu kadar büyük bir yerde çalışmamıştım. Dekoratif eşyaların bir tanesinin bile benim bir senelik maaşım olduğuna emindim.
 
“Beğendin mi?” İrkildim. Erdal abiye baktığımda keyifli bir şekilde gülümsediğini gördüm. “Çok güzel.”
 
“Öyledir,” diyerek bakışlarını mekâna çeviren adam “Uzun zamandır gelmiyordum. Dekorasyonunu yenilemiş,” diye devam etti. “Önceki hali de çok güzeldi ama bu, tam anlamıyla Demir Kara’nın kulübü olduğunu gösteriyor.” Heyecanlanmıştım. Böyle bir yerde çalışacağımı daha önce hayal etmemiştim. Erdal abi söylediğinde çalışamayacağımı söylemiştim ama şu anda… Burada çalışmak istiyordum.
 
Etrafı inceleyen adam “Görünürde yok. Çalışma odasındadır,” deyip merdivenlerden inmeye başladı. Ben de kulübü incelemeyi bırakıp peşinden aşağı indim. Büyük mekânda belli bir yol kat edip, loş ışıklı bir koridora girdik. Bir anda Erdal abi olduğu yerde durup arkasını döndü. Allah’tan etrafa bakınmıyordum. Yoksa adama çarpmam kaçınılmaz olurdu.
 
“Birazdan neye şahit olacağını bilmiyorum ama içeri girmeden seni uyarmam gereken şeyler var.” Bir anda gerilmiştim. “Demir Kara’yı ne kadar tanıdığını bilmiyorum. Fakat isterse o seni, kuşaklar öncesine kadar bulabilir. Bu yüzden işe alın ya da alınma, üç şeye dikkat etmelisin. Birincisi, yani en önemlisi, burada olan burada kalır. Eğer Demir, üçüncü kişinin ağzından olanları duyarsa, ki emin ol ondan bir şey saklamak imkânsızdır. Önce bunu kimin söylediğini bulur, daha sonra o kişiyi en ağır şekilde cezalandırır. Baba olduktan sonra yumuşadığı söyleniyor ama onun damarlarında Adnan Kara’nın kanı dolaşıyor. Asla değişmeyecektir.”
 
Kalbim düzensiz bir ritimde atarken başımı tamam anlamında salladım. “İkincisi, ne olursa olsun yalan söyleme. En nefret ettiği şeydir ve ortaya çıktığı an gözünün yaşına bakmaz. Üçüncüsü ise, asla ama asla Demir’in söylediklerini, yaptıklarını, emirlerini sorgulama. Yoksa sinirlenir ve bedeli ağır olur.”
 
Ben nasıl bir işe yarayacaktım böyle. Demir Kara’yı tanıyordum ama Erdal abinin ciddi bir yüz ifadesiyle yaptığı uyarı tüylerimi diken diken yapmıştı. Kolumu pışpışlayarak “Gerilme,” dedi. “Sadece uyarıyorum. Çünkü o bunlarla ilgili asla açıklama yapmaz.” Başımı tamam anlamında salladım. Erdal abi cesaret vermek istercesine gülümsedi ve arkasını dönüp yürümeye devam etti. Bir an peşinden gitmek ve gitmemek arasında kaldım. Daha sonra buraya kadar gelmişken, Erdal abiyi yarı yolda bırakamayacağımı düşündüm. Kaçmak korkakların işiydi ve ben cesur biriydim. Sonuçta Demir denen kişi, haksız yere kimsenin canını yakmazdı. Sadece konuşacaktık.
 
Erdal abinin peşinden ilerlemeye başladım. Bir anda koridoru inleten bir ses yükseldi. Olduğum yerde durdum ve ne konuştuklarını anlamaya çalıştım. Erdal abi başıyla yürümemi işaret etti ama sanki her adımımda karşımızda duran kapının ardındaki ses biraz daha yükseliyordu. Neden bu kadar gerildiğimi anlamıyordum. Daha önce Demir Kara’yla karşılaşmıştım. Benim yaşlarımda gözüküyordu. Eflal adama freni patlamış kamyon gibi çarpmıştı. Buna rağmen hâlâ yaşıyordu ama piyasada dolaşan namı ve az önce duyduğum sesler ürpermeme neden olmuştu. Kapının önüne geldik. Erdal abi ufak bir tıklatmadan sonra kapıyı açtı. Bir anda bizi karşılayan sigara dumanıyla nefesimi tuttum. Bu koku benim içtiğim dandik markalara benzemiyordu. Kesinlikle birinci sınıf bir tütünle yapılmış, sert bir sigaraydı. İçerideki üç kişinin bakışları üzerimize çevrildi. Demir Kara gerçekten sinirli gözüküyordu. Yanında, daha önce okulda gördüğüm çocuk ve sarışın başka bir çocuk daha vardı. Hararetli bir konuşmanın ortasına dalmış gibi hissediyordum. “Yanlış zamanda gelmemişizdir umarım,” Demir’in bakışları saniyesinde yumuşarken ayağa kalktı. “Erdal amca!” Bize doğru gelirken Erdal abi de ona doğru yürümeye başladı. Baba-oğul gibi kucaklaştıktan sonra “Hoş geldin,” diyen Demir ondan beklenmeyecek bir içtenlikle gülümsedi. “Otursana,” diyerek masasının önündeki siyah deri koltukları işaret etti.
 
Erdal abi bana doğru döndü ve yanına gelmemi işaret etti. Demir’in bakışları bana kayarken başımla selam verdim. Kaşlarını hafifçe çatan Demir, beni incelerken “Seni nereden tanıyorum?” diye sordu. “Bir kere okulda karşılaşmıştık. Daha doğrusu arkadaşım size çarpmıştı.”
 
Demir bana bakmayı sürdürdü ama sanki bahsettiğim anın hangisi olduğunu hatırlamaya çalışıyordu. Erdal abi tekrar yanına gitmemi işaret edince ağır adımlarla ilerledim. Elini koluma koyan adam “Mert benim evladım gibidir,” dedi. Onun beni böyle tanıtması onore etmişti. Demir tekrar oturmamızı işaret ederek kendi yerine geçti. Erdal abi odadaki diğer iki kişiyle selamlaştıktan sonra koltuğa oturdu. Ben de karşısındaki yerimi aldım. “Ne içersiniz?” “Ben bir şey almayayım,” diyen adam bana doğru döndü. Ben de Demir’e dönüp “Ben de. Teşekkürler,” dedim.
 
Erdal abi iki konuda yardımını istediğini söyledi. Biri bana iş vermesiydi. Peki diğeri neydi? Bir anda Hayal’in yaşadığı olayı anlatmaya başladı. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Erdal abi her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlattı. Demir’in öfkesi yüzünden okunuyordu. Suratı asılmıştı, bedeninin her hücresi gerilmiş, çenesi kenetlenmişti. Eline aldığı kalemi parmaklarının arasında o kadar hızlı döndürüyordu ki, bir an kafasını boşaltmak için bu taktiği kullandığını düşündüm. Neden bu kadar sinirlendiğini anlamamıştım. Tamam bu iğrenç bir durumdu ve kimse kayıtsız kalamazdı ama Demir’in verdiği tepki biraz aşırı gibiydi sanki. Sonuçta Hayal’i tanımıyordu.
 
“Hangi sokakta?”
 
Başını sertçe bana çevirdi. Bir an nefesimi tutarken “Arkadaşına hangi sokakta saldırmışlar?” diye sordu. Bilmediğimi ama öğrenebileceğimi söyledim. Başını tamam anlamında sallarken “Öğren,” deyip elindeki kalemle birini işaret etti. “Bora’ya söyle ve gerisine karışma.” Başımı gösterdiği yere çevirdim. Okuldaki diğer çocuğun adını şimdi hatırlamıştım.
 
Bora’ya söyle ve gerisine karışma.
 
Çocukların eşkâlini vermeden bulabileceklerine mi inanıyordu. Ama o Demir Kara’ydı. İstemesi yeterliydi. Eminim ki Hayal’in yüzünü hatırlayamadığı iki iti, eliyle koymuş gibi bulacaktı ve bedelini ödetecekti. Tekrar Demir’e dönerken “Teşekkür ederim,” dedim. Öfkesi gerçekten de anlatılanlar gibi volkana benziyordu. Patladığı an akan lavlar daha sana ulaşmadan ısısı ile yanıyordun.
 
“Diğer konu ne?” Bakışlarını Erdal abiye çevirdiğinde rahat bir nefes almıştım. Sadece bakışları bile üzerimde baskı yaratıyordu. Kimseden korkmayacağımı düşünürdüm ama bu adam, benimle yaşıt olmasına rağmen, saygıyla önünde eğilmeme neden olacak kadar ürkütüyordu. Erdal abi beni ufak da olsa tanıttıktan sonra işe ihtiyacım olduğunu söylemişti. Demir’in bakışları bana döndü. “Demek yetimhanede büyüdün.” Başımı evet anlamında salladım. “Kardeşlerine bir gelecek sağlamak için, kendi geleceğini erteledin.” Erdal abinin anlattıklarını bana sorarak onaylamak istiyor gibiydi.
 
“Okula gitmem, sokakta kalmalarından önemli değildi.” İfadesiz bir suratla beni izledi. Kafasından geçenleri anlamak güçtü. “Erdal amca benim hayatımdaki yeri çok büyüktür. Senin için referans olduğuna göre belli ki onun için de sen.” Erdal abiye bakarak gülümsedim. O da babacan bir tavırla karşılık verdi. “O arada olduğu için seni işe alıyorum,” dediğinde heyecanla Demir’e döndüm.
 
“Yarın iş başı yaparsın. Cem’le ne pozisyonda çalışacağını konuşursunuz. Diğer arkadaşlar da sana gerekli şeyleri öğretirler.”
 
“Teşekkür eder-” Daha cümlem bitmeden elini kaldırıp beni susturdu.
 
“Başlangıç için iki bin,” dediğinde tükürüğümü yuttum. “Dolar,” dediğinde öksürük krizine girdim. Demir’in tek kaşı havaya kalkarken “Az mı?” diye sordu. Başımı hayır anlamında sallarken “Hayatımda o kadar parayı yan yana hiç görmedim,” diye cevap verdim. Tepki vermedi. Onun için birine aylık iki bin dolar vermek, sanırım ekmek almak gibi bir şeydi. “Bu kulüp benim için çok değerli Mert,” dediğinde başımı anladığımı belli edercesine salladım. “Ama geleceğin de senin için çok değerli. O yüzden okuluna devam etmeni istiyorum. Okuldan kalan zamanlarda buraya geleceksin ve Vedat sana çıkmanı söyleyene kadar çalışmaya devam edeceksin.”
 
Tam itiraz edecektim ki Erdal abi rahatsızca boğazını temizledi. Aklıma onun yaptıklarını sorgulamamam geldiğinde sustum. “Ehliyetin var mı?” Sorusu afallamama neden oldu. “Ev-evet. Bir ara taksicilik yapmıştım da neden-”
 
“Güzel…” Sözümü bitirmeme bile izin vermeyen Demir bakışlarını arkamda bir yere kaydırdı. “Cem, Mert’e bir araba tahsis edin.”
 
Araba mı? Nasıl yani? Bildiğimiz ayağımızı yerden kesmeye yarayan… Yok, bu çok fazla. “Ama Demir Bey-” Yine elini kaldırıp beni susturmuştu. Erdal abiyle göz göze geldik. O da bana susmamı bakışlarıyla anlatıyordu. Böyle bir durumda nasıl susulurdu ki? Adam iki bin dolar maaş, hususi bir arabadan bahsediyordu. Hem de sadece birkaç saat çalışma için. Başka biri bana bu teklifi yapsa büyük ihtimal aklını kaçırdığını düşünürdüm. Parası çok olabilirdi ama bir çalışana saçmasına gerek yoktu. Neden bu kadar iyiydi? Arada Erdal abi olduğu için mi? “Diğer konuda da aklın kalmasın,” düşüncelerim etrafa kaçışırken Demir’e döndüm. “En yakın zamanda hesabı kesilir. Rahat ol.”

Yorumlar