Ana Dilim Aşk 1 - 5. Bölüm

 EFLAL
 Sirke.
 
Kendime gelirken keskin bir sirke kokusu tüm duyularımı sarmıştı. Sirkeden nefret eden biri için, bu durum fazlasıyla can sıkıcıydı. Ağır hareketlerle gözlerimi araladım. Kirpik diplerime kadar her yerim deli gibi sızlıyordu. Yine de gözlerim karanlığa alışana kadar açıp kapatmaya devam ettim. Ben uyurken neler olduğunu hatırlamıyordum. En son Mert’in peşinden koştuğumu, bir ara gözlerimin karardığını ve kendime geldiğinde Mert’in başımda olduğunu hatırlıyordum. Sonra beni kucaklayıp eve getirmişti ve Hayal o buz gibi suyla yıkanmama yardım etmişti. Suyun soğukluğunu hatırlayınca ürperdim ve tüylerim eş zamanda dikildi.
 
Üzerimi giyindim ve kimseyle yüzleşemeyecek kadar yorgun hissettiğim için yatağıma uzandım. Gerisi tamamen kayıptı. Ter içindeydim ve banyo yapmadan kendime gelemeyecekmişim gibi hissediyordum. Yavaşça yataktan doğruldum. Kısa bir an yine gözüm kararır gibi oldu. Elimden geldiğince hareketsiz bir şekilde oturmaya çalıştım. Midemde aktif bir yanardağ vardı sanki. Lavlar fokur fokur kaynıyor, dışarı çıkmak için uğraştıkça içten içe beni yakıyorlardı. Ağzım kurumuş, boğazım yutkundukça daha çok sızlamaya başlamıştı. Saatin kaç olduğuyla ilgili en ufak bir fikrim yoktu. Baş ucumdaki saati, pencereden sızan ışıkla görmeye çalıştım. Gece yarısına geliyordu. Resmen tam tamına bir gündür uyuyordum.
 
Ne olmuştu bana böyle… Yavaşça ayağa kalktım. Sanki bacaklarımda tonlarca yük varmış gibi ağır adımlarla yürüdüm. Kapıyı açmamla koridorun sarı ışığının gözüme girmesi bir oldu. Tepki olarak gözlerim kısıldı. Refleksle elim havaya kalkıp gözüme siper oldu. Kirpiklerimi kırparak, ışığa alıştıktan sonra banyoya doğru ilerledim. Bir anda Hayal, Eren ve Doğu salon kapısında belirdi. Üçünün de suratında tedirgin bir ifade vardı. 

“Bir şey mi oldu?” 

“İyi misin?”
 
“Canın bir şey mi istedi?”
 
Onlar beni soru yağmuruna tutarken benim gözlerim tek bir kişiyi arıyordu. Mert yoktu. Ben uyurken ne yaşandı hatırlamasam da o kararından vazgeçmemişti. Göğsüme yumruk yemiş gibi hissettim. Gözlerim saniyesinde yaşardı. Etraf, bizimkilerin telaşlı yüzleri buğulandı. “Gitti değil mi?” Ufak bir hıçkırık dudaklarımın arasından kayıp gitti. Hayal koşarak yanıma gelip beni kollarının arasına aldı. Onun sıcaklığı bile rahatlamamı sağlamıyordu.
 
Mert yokken kendimi savunmasız hissediyordum. Sanki o, bunca zamandır beni tüm dünyaya karşı savunan kalın geçilmez kale duvarlarıydı ve benim dört bir yanımı sarmıştı. Bu grubun içinde en güvendiğim insan, gözüm kapalı kendimi emanet edeceğim kişi oydu ve o gitmişti. Çırılçıplaktım. Korkuyordum. Ne yapacağımla ilgili hiçbir fikrim yoktu. Sadece ağlamak istiyordum. Uyumak ve Mert geri dönene kadar uyanmamak…
 
“Gelecek,” dediğinde bakışlarımı Eren’e çevirdim. “Senin yerine sabah işe gitmiş. Şu ana kadar çoktan gelmesi gerekiyordu ama kesin, mesai bittikten sonra iş aramaya koyulmuştur.”
 
Az da olsa rahatlamıştım. Hayal’in kollarının arasından çıkıp gözyaşlarımı sildim. Akan her bir damla başımın zonklamasına ekleniyordu sanki.
 
“Sen iyi misin?”
 
Doğu’nun sorusuna iyi olduğumu belli edercesine başımı sallayarak cevap verdim. Onlar da benim gibi az da olsa rahatlamışlardı. “Bizi çok korkuttun,” diyen Hayal’e ne olduğunu sormak için sabırsızlanıyordum ama önce üzerime yapışmış olan sirke kokusundan kurtulmalıydım. Hemen banyoya girdim ve sirke kokusunu tüm hücrelerimden atmak istercesine vücudumu keseledim. Her yerimin alev alev yandığını hissediyordum. O kadar bastırmıştım ki, bornozumu giyerken iç çekmekten bir hal olmuştum. Odaya dönüp üzerimi giyindim ve tekrar banyoya dönüp saçlarımı kuruttum. Daha sonra salona dönerken herkesin kendi halinde oturduğunu fark ettim. Beni görmeleriyle istifini bozmayan ekibin arasına karıştım ve ben uyurken yaşananları anlatmalarını istedim. Duyduklarım bunca olayı boşuna yaşamışız gibi hissettirmişti. Hayal yaşanan her şeyi ben ateşler içinde baygınken anlatmıştı. Bir bakıma omuzlarımdaki yükün azalması rahatlamamı sağlamıştı ama yine de madem gerçekler ortaya çıkacaktı tüm bunlara ne gerek vardı?
 
Mert günlerdir uykusuz olmasına rağmen, sabaha kadar benimle ilgilenmiş, daha sonra da benim için işe gitmişti. Hâlâ onun içinde bir yerlerde önemli olduğumu görmek iyi hissettirmişti. Yine de attığı yalanlar ortaya çıkmış biri olarak yüzüne nasıl bakacağımı düşünüyordum. Tıpkı Hayal gibi… O da Eren’le papaz olmuştu.
 
Biz Mert’le ne kadar yakınsak, Eren ve Hayal de öyleydi. Eren’in ders vermeye çalıştığının farkındaydım. Birkaç gün sonra eskisi gibi yakın olacağını hepimiz iyi biliyorduk ama Hayal’in kendini daha fazla üzmesine sessiz kalamazdım. Allem ettim kallem ettim. Eren’in ağzından gidip burnundan çıktım ve en sonunda pes edip barışmasını sağladım. Eren kolay parlayan ama çabuk sönen biriydi. Bazı konularda çok inatçıydı ama Hayal onun hassas noktasıydı. Bu yüzden direnen ruhunu yıkmak zor olmamıştı. Bakalım ben Mert’in gönlünü nasıl alacaktım?
 
**-**
 
Saat geç olduğu için herkes yatmış ama ben Mert gelir umuduyla salonda beklemeye devam etmiştim. Midem kazınıyordu. Uyurken yaşanan olayları dinlemekten ve daha sonra Mert’le yapacağım konuşmayı tekrar tekrar aklımdan geçirmekten yemek yemeği unutmuştum ama belli ki midem bunu unutmamıştı. Kendime bir şeyler hazırlamak için ayağa kalkacaktım ki, anahtar sesi duydum. Hemen toparlandım ve Mert kapıyı açana kadar girişin önünde bittim. Sessizce içeri girmeye çalışan çocuk belli ki beni orada beklemiyordu. Çünkü görür görmez hafif de olsa irkildi ve sesli bir şekilde nefesini dışarı verdi. Yorgun gözüküyordu. Hatta göz altlarının ilk kez bu kadar morardığını görüyordum.
 
“Sen hâlâ yatmadın mı?” Fısıltıyla konuşsa bile sitemini anlamıştım. Uykusu olduğunda neden bu kadar huzursuz oluyordu ki... Ayakkabılarını çıkartırken gözleri ayaklarıma kaydı. Kaşlarını çatarak “Terliklerin nerede?” diye sordu. Başımı eğip çıplak ayaklarıma baktım. “Yine ateşlenmek mi istiyorsun?” diye sorduğunda başımı hayır anlamında salladım ve salona doğru koşup çekyatın yanında savrulmuş olan terliklerimi giydim. Tekrar Mert’in yanına giderken odasına doğru yürüdüğünü gördüm.
 
“Uyuyacak mısın?” 

Duraksayıp sessiz bir iç çekti. Aramızda esen soğuk rüzgârlara nefesiyle eşlik etmişti. Arkasını dönerken üzerimdeki tişörtün etekleriyle oynamaya başladım. Sanki dünyanın en saçma şeyini sormuşum gibi kaşlarını kaldıran Mert “Evet,” dedi. “Yarın okul var ve gidebilmem için, birkaç saat de olsa uykuya ihtiyacım var.” Şaşkınlıkla alnım kırışırken “Okula gelecek misin?” diye sordum. Başını bir kez evet anlamında sallayan çocukla gülümsedim ve pişmiş kelle gibi sırıtmamak için yanağımı dişledim. Bir anda fikrini neyin değiştirdiğini düşündüm. Daha sonra aklıma gelen ihtimalle “İş mi buldun yoksa?” diye sordum. Heyecanla vereceği cevabı beklerken kötü bir şey olmuş gibi yüzünü buruşturdu.
 
“Hay aksi!” diyerek gerisin geri yürürken kenara çekildim. Ayakkabılarını giydi. Daha sonra kapıyı açtı. “Nereye?” Hayal kırıklığı içinde ardından bakarken “Arabada poşetleri unuttum,” deyip dışarı çıktı. Bir saniye, yalnızca bir saniye neyden bahsettiğini düşündüm. Araba mı demişti o? Ayağımdaki terliklerle kendimi dışarı attım. Apartmanın merdivenlerinden komşuları düşünmeden terlikleri şaklatarak indim ve dışarı çıktığım an olduğum yere çakıldım. Mert lacivert, markasını bilmediğim ama pahalı olduğunu tahmin ettiğim bir arabanın kapısını kapatmıştı. Beni gördüğünde tekrar kaşlarını çattı ve fısıltıyla “Bu hâlde dışarıda ne işin var?” diye sordu. Eline aldığı birkaç poşetle bana doğru gelirken “Tekrar ateşin çıkarsa, sana sirke banyosu yaptırırım,” deyince iğrenir gibi yüzümü buruşturdum. Sanki vücudumdaki kalan koku yerini hatırlatır gibi burnumun direğini sızlatmıştı.
 
“Düş önüme,” diyen Mert’le sorularımı eve saklamaya karar verdim ve apartmana girip merdivenleri tırmandım. Mert’in arkamdan geldiğini bilsem de ara ara geriye bakıp orda olup olmadığını kontrol ediyordum. Aralık olan kapıdan içeri girdim. Terliklerimi yenileriyle değiştirirken her şeyi ağırdan alıyordum. Mert kapıyı kapatıp elindekilerle salona doğru yürümeye başladı. Peşinden ilerledim.
 
Merakım bir kurt gibi içimi kemirmeye başlamıştı. Sayısal da oynamamıştık ki, tutturalım. Bu araba nereden çıkmıştı o zaman? O poşetlerde ne vardı? Mert’e sorsam kızacakmış gibi hissediyordum. Çünkü kafamda patlamaya yer arayan bir bomba imajı çizmişti. “Sor hadi!” İrkildim. Bana bakmasa bile huysuzluğu sesinden belliydi. Her zamanki gibi bir karın ağrım olduğunu bana bakmadan anlamıştı. Poşetleri sehpanın üzerine koyduktan sonra bana döndü. Elimle poşetleri işaret ederek “Onlar ne?” diye sordum.
 
“Dışarıdaki araba nereden çıktı?” diyerek elimi pencereye kaydırdım. 

“Ve iş mi buldun?” Mert’in saniyelik de olsa dudaklarının kenarı kıvrıldı. “İstediğin sorudan başlayabilirsin,” diyerek bir öğretmen edasıyla kollarımı göğsümün üzerinde bağladım.
 
Boğazını temizleyen çocuk, “İş buldum,” dediğinde anın heyecanlıyla “Gerçekten mi?” diye bağırdım. Gözlerini belerterek susmamı işaret edince, nerede olduğumuzu ve saatin kaç olduğunu hatırlayıp ellerimi ağzıma bastırdım. Başımı sustuğumu belli edercesine salladım. “Demir Kara’nın kulübünde çalışmaya başlıy-” derken dehşetle iç çektim. Bu okulun ilk günü çarptığım o yakışıklı ama bir o kadar da korkutucu adam değil miydi? O günkü duruşu ve bakışları aklıma gelmiş, tüylerim diken diken olmuştu.
 
Hani ondan uzak durmamız gerekiyordu. Mert bunun için beni azarlamamış mıydı? Şimdi nasıl olur da gidip o adamın yanında çalışabilirdi. Tam konuşmak için ağzımı açıyordum ki “Tek bir kelime dahi edersen, çeker odama giderim ve sen de sorularınla baş başa kalırsın,” deyip tüm kelimeleri ağzıma tıktı. Neler olduğunu merak ediyordum. Bu yüzden elimle dudaklarıma fermuar çektiğimi işaret ettim. Mert daha fazla ayakta durmaya dayanamadı ve kendini koltuğa attı. Ben de karşısına geçip beklentiyle onu izlemeye başladım ve o ara sıra esneyerek günün bir özetini geçti. Garip hissediyordum. Bir yanım Mert’in iş bulmasından dolayı mutluydu. Diğer yanım ise, çalışacağı yerleri az çok tahmin ettiği için tedirgindi.
 
Ayrıca Demir denen adamın bu kadar elinin açık olması beni bir yaşıma daha sokmuştu. Mert alacağı maaşın meblağsını söyledikten sonra bizim çalışmamıza gerek olmadığının altını çizdi. İlk anda çalışma hayatından kurtulacağımız için sevinmiştim. Ne de olsa, hayal ettiğim üniversite hayatını yaşayacaktım ama daha sonra aklıma işlerin düşündüğümüz gibi gitmeme ihtimali geldi. Daha ilk haftadan işi bırakırsam, yine bir şey olur da Mert işsiz kalırsa, tekrar Erdal abinin yanında çalışmaya yüzüm olmazdı. O yüzden çalışmaya devam etmeliydim.
 
“Peki o poşetlerin içinde ne var?” Mert miskin bir şekilde sehpanın üzerine baktı. “Avans verdiler. Kirayı ve gelecek faturaları ayırdım. Üzeriyle de Hayal’le ikinize cep telefonu aldım.” Gözlerim fal taşı gibi açılırken poşetlere kaydı. Ne yani onun için de bizim için telefon mu vardı. Heyecanla ayağa kalkıp poşetleri kurcalamaya başladım. “İkisi de aynı. Poşetlerin içinde hatlar da var. Hangisini istiyorsan al,” Esneyen Mert yavaşça ayağa kalktı. Poşetleri karıştırmayı bırakıp başımı ona doğru çevirdim. “Nereye?” Salondan çıkmasına birkaç adım kala durup bana doğru döndü. Mızmız bir çocuk gibi yüzünü buruşturmuştu.
 
“Eflal, günlerdir uykusuzum. Eve uyuma hayaliyle geldim ve sen bir saattir beni konuşturuyorsun. Allah aşkına azat et artık da zıbarayım.” Daha aramızdaki soğuk savaşı bitip bitmediğini bile bilmiyordum. Ateşkes mi imzalamıştık, neden benimle hiçbir şey olmamış gibi konuşuyordu? Yoksa hastalandım diye vicdan azabı çekip üzerime gelmek istemiyor muydu? Belki de sadece yorgun olduğu için erteliyordu.
 
Aslında sevinmem gerekirken ben anlamsızca kırılmış hissediyordum. Arabayı anlatırken dışarı çıkıp gezeceğimizi düşünmüştüm ama şimdi yataklara gitmekten bahsediyorduk. Araba bizimdi. Gezecek çok zamanımız vardı. “Ama,” deyip sesli düşüneceğimi anladığım an sustum. Sıkıntıyla nefesini üfleyen Mert “Söyle başımın belası,” dedi. Gel de söyle. Bu şekilde söylendiğinde nasıl isteklerimi dile getirebilirdim ki?
 
Mert yüzüme baktı. Bakışlarıyla konuşmam için imalarda bulundu. Dudaklarımı birbirine bastırdım ve bir şey olmadığını söylemek ister gibi başımı salladım. “Eflal, yorgunum uğraştırma güzelim. Ne karın ağrın varsa söyle gidip yatacağım.”
 
“O yüzden söylemiyorum ya zaten.” Mert kaşlarını çatarken “Hadi git yat,” dedim.
 
“Ne olduğunu söylemezsen uyuyamayacağımı biliyorsun.” O da benim gibi gibiydi. Bir şeyi kafaya takmakta üstüne yoktu. Hazır kavgamızı dillendirmiyorken benim konuyu açmam saçmalık olacağı için, ikinci yakındığım şeyden bahsettim. “Arabayla gezeriz diye düşünmüştüm ama yorgunsun.” Mert konuşmadan yüzüme baktı. “O yüzden söylemek istemedim,” dediğimde sessizce yüzüme bakmaya devam etti. Bana bu kadar dikkatli bakması rahatsız etmişti. Hoş, bana bakıyor ama başka bir şey düşünüyor gibiydi.
 
“Yarın gezeriz.” 

Başımı tamam anlamında salladım. “Şimdi yatalım,” dediğinde başımı tekrar tamam anlamında salladım. Telefonlarla yarın ilgilenmeye karar verip Mert’in arkasından odama doğru ilerledim. Kapının konunu tutmuştum ki adım fısıldandı. Omzumun üzerinden Mert’e baktım. Az da olsa, bana eskisi gibi bakmış ve gülümsemişti. 

“Yarın söz. İyi geceler.” 

**-**
 
Üniversitenin hayatımızı değiştireceğini söyleyip durmuştum. Gerçekten de değiştirmişti ama iyi yönde mi yoksa kötü yönde mi karar veremiyordum. Bir anda en dibi görüp bir gün sonra en tepeye çıkıyorduk. Bu zamana kadar dengeli bir hayatımız olduğu için şu anda, ne hissedeceğimi bile karıştırıyordum. Bu hızlı değişim beni korkutuyordu. Tüm gece yatakta dönüp durdum ve bir hafta boyunca yaşadıklarımızı gözden geçirdim. Mert’in bulduğu iş sayesinde en tepeye çıkmıştık ama yere çakılmamız an meselesiydi. Nasıl olacağını bilmiyordum ama içimden bir ses bu seferkinin hepsinden daha ağır olacağını söylüyordu. Düşünceler yüzünden bir gram uyku gözüme girmeyince erken kalkıp okul için hazırlandım. Dün gece de Mert’le konuşmaya dalıp tek bir lokma yemeğim için midem artık kendi kendini yemeğe başlamış gibi canımı yakıyordu. Bu günlük kahvaltı benden olsun diyerek mutfağa gittim ve çayı koydum.
 
Tostları hazırlarken kapı sesi duyuldu ve ayaklarını sürüye sürüye biri yürümeye başladı. Kısa bir anlık ses kesildikten sonra adım sesleri daha yakından ve güçlü gelmeye başladı. 

“Nasıl bir rüyadır lan bu. Uyandım sandım, hâlâ devam ediyor. İnception filminde miyiz lan?”
 
Doğu’nun uyku sersemliğiyle saçmalamasına gülüp geçtim. Hazırladığım ekmekleri makinaya koyarken “Eflal,” deyip yanıma geldi. Elini alnıma koydu. Yüzümü buruşturarak elimin tersiyle ittirdim. “Ateşinde yok ama,” dediğinde gözlerimi kısarken “Bayram değil seyran değil, Eflal bizi neden öptü?” diye devam etmesiyle, “Doğu!” diye uyardım. “Seni bir öperim sonra yer öper!” Doğu kahkaha atınca üzerine doğru yürüdüm. O da geriledi. O sırada başka bir kapı kapanma sesi geldi. Doğu başını koridora doğru uzattıktan sonra “Eren!” diye bağırıp koşmaya başladı. “Önce ben gireceğim!” Başımı iki yana sallayarak tostlarla ilgilenmeye devam ettim. Boynu bükük bir şekilde yanıma dönen Doğu, “Senin yüzünden şimdi bir saat kendini beğenmiş birinin aynayla konuşmasını bitirmesini bekleyeceğim,” deyince gülümsememe engel olamadım.
 
“Ben sana yanıma gel demedim.”
 
“Yaptıklarınla alttan subliminal mesaj verdin ama.” Derin bir nefes alırken gözlerimi devirdim. “Size de yaranılmıyor ya,” diyerek tostları kontrol ettikten sonra çayı demlemek için Doğu’yu ocağın önünden ittirdim. Doğu kapının pervazına yaslanmış hayretle beni izliyordu. “Gidip Hayal’i uyandırayım,” deyip çaydanlığı tekrar ocağa koydum. “Sen de tostları kontrol et.” “Hah… Ne zaman işleri benim üzerime yıkarsın diye düşünüyordum ben de.” Gözlerimi kısarak Doğu’ya baktıktan sonra mutfaktan çıktım. O sırada Hayal’in odadan çıktığını gördüm. O da hazırlamıştı. “Günaydın,” dediğimde gülümseyerek aynı şekilde karşılık verdi. Geri dönerken gözüm Mert’in kapısına takıldı. Evde uyuyan tek kişi oydu. Okula geleceğini söylemişti. Kolumdaki saate baktım. Şimdi kalksa anca kendine gelir, karnını doyurur ve okul için hazırlanırdı. Kapısına doğru iki adım attım. İstemsizce gerildim.
 
Daha önce Mert içerdeyken odasına bir kere girmiştim ama onda uyanıktı. Şimdi ise ne hâlde olduğunu bilmiyordum. Yanlış bir manzarayla karşılaşmamak için kapıyı tıklattım. “Mert…”
 
İçeriden ses gelmeyince tekrar tıklattım. En sonunda gözlerimi kapatıp yavaşça kapıyı açtım. “Mert uyuyor musun?” Kapımı içeri sokmama rağmen gözümü açmamıştım. Birkaç kere daha seslendikten sonra tek gözümü araladım. Mert’in üstsüz yattığını gördüğümde gözlerim fal taşı gibi açıldı. Tam kapıyı kapatıp gerisin geri çıkacaktım ki, arkamda banyo kapısının açıldığını duydum. Eren’in banyodan çıktığını ve beni Mert’i gözetlerken bulduğunda düşüneceklerini aklıma getirdiğimde hızla kendimi odanın içine attım ve kapıyı kapattım. Birkaç saniyelik gerilim beni nefes nefese bırakmıştı. Elimi göğsüme bastırıp derin bir nefes aldım. O sırada gözüm ölü gibi yatan Mert’e takıldı ve tabi ki kaslı, bronz, çıplak göğsüne…
 
İçimde başımın tepe noktasından ayak ucuma kadar sürekli kıpırdayan bir şey vardı. Nefes alışverişim farklılaşmıştı. Kalbim sanki olmaması gereken bir yerde atıyordu. Kendimi alt dudağımı ısırırken bulunca başımı iki yana salladım. Ne yapıyordum ben ya? Neden benim sabahları hormonlarım kafayı yiyordu ya! Madem buraya kadar geldim. Mert’i uyandırmadan çıkmayayım diye düşünürken tekrar seslendim. Garip bir homurtu çıkartıp yatakta yüz üstü yattı. Yastığını kollarının arasına alınca pazıları kafam kadar oldu. Sırt kasları gerildi. Gözlerimi pürüzsüz gibi duran sırtından ayıramazken soğuk soğuk terlediğimi hissediyordum. “Me-” derken boğazımdan çıkan iniltiyle dudaklarımı birbirine bastırdım. Allah’ım ne oluyordu bana? Boğazımı temizleyip “Mert uyan artık,” dedim. Ona doğru yürürken mümkün olduğunca gözlerimi yüzüne odaklamaya çalıştım. Hep ondan önce uyuyakalıyordum. Bu yüzden onu uyurken hiç görmemiştim. Ne kadar da ilk tanıştığımız zamanlara benziyor şu anda. Masum, savunmasız, çocuk…
 
Bir anda alarmın çalmasıyla irkilip geriledim. O sırada ayaklarım yerdeki yolluğa dolandı ve Mert alarmı durdurana kadar olan sürede ben çoktan dengemi kaybedip popomu zeminle buluşturmuştum. Acıyla inlerken Mert’in bana panikle seslendiğini duydum. “Çanak çömlek patladı,” diyerek popomu ovuştururken kollarımın kavrandığını hissettim. Sıkı sıkıya yumduğum gözleri araladığımda az önce hayran hayran baktığım vücutla burun buruna olduğumu fark ettim. “Eh be kızım?” diyerek beni ayağa kaldıran Mert sitemle söylenirken ben baharatımsı bir kokuya sahip olan tenden gözlerimi ayıramıyordum. Kısa bir an gözlerim boxerının lastiğini ortaya çıkaracak şekilde aşağı kaymış şortuna kaydı. Allah’tan uyurken altına bir şey giymeyi akıl ediyordu. Yoksa şu anda buraya bayılıp kalırdım.
 
“Ne arıyorsun sen burada?” Başımı iki yana sallayarak düşüncelerimden ayrıldım. “Ee,” diyerek zaman kazanmaya çalışırken “Şey, okula geleceğini söyleyince, düşündüm ki, kendine gelmek uzun sürer, karnın falan da açtır,” dedim. Kısa ve sert bir nefes vermeyle “Aklımı başımdan aldın,” dedi. Ağzım hafif aralık, Mert’e bakarken yanaklarımın kızardığını hissettim. Aynı şey onun için de geçerli diye düşünüyordum ki, “Hoş, senle tanıştığımdan beri akıl mı bırakıyorsun insanda. Sürekli bir sakarlık,” dedi. Kötü bir şey söylemişti ve ben Mert’in o kadar etkisindeydim ki, salak gibi iltifat ettiğini düşünmüştüm. Kollarımı tutan ellerinden kurtuldum ve birkaç adım gerileyerek aramıza mesafe koydum. Onun çekim alanından çıkmamla daha mantıklı düşünmeye başlamıştım. “Şu lanet olasıca alarmın çalmasaydı ya da şu salak yolluk ayağımın altında olmasaydı…” deyip söylemek istediklerimi dilimin ucuna gelmişken, Mert’in yüz ifadesi yüzünden sustum. Neden bu kadar şaşırmıştı ki. Salak saçma eşyalara sinirlenemez miydim yani?
 
“Neyse,” deyip üzerimi düzelttikten sonra “Günaydın,” dedim ve arkamı dönüp kapıya doğru ilerledim. Mert’in şaşkın bakışlarını hâlâ sırtımda hissediyordum. Ben ise, az önceki saçmalığım yüzünden bir an önce bu odadan çıkmak istiyordum.
 
**-**
 
Kahvaltımızı ederken Mert dün yaşadıklarını anlatmıştı. Doğu alacağı maaşı ve dışarıdaki arabayı duyunca çılgına dönmüştü. O kadar heyecanlıydı ki, yerinde duramıyor bir an önce arabaya binmek için okula bile gitmeye razı gibi duruyordu. Eren de benim gibi tedirgin olmuştu. O, Demir Kara’yı tanıyordu. Ben ise sadece bir kere gördüğüm adamın hissettirdikleri yüzünden böyleydim. Hayal, Mert’in aldığı cep telefonunu kurcalamaktan konuyla ilgilenmemişti. Tostlarımız bittiğinde okula gitmek için hazırlıklarımızı tamamlamıştık. Ufak bir ön koltuk krizinden sonra, Eren ve elindeki kaykayına söverek arka koltuktaki yerimi almıştım. Oldum olası yolculukları severdim ama ilk kez kendi arabam diyebileceğim bir şeyle bir yere gidiyordum. Garipti. Sanki tüm gözler bizim üzerimizdeymiş gibi hissediyordum. Oysaki alt tarafı bir arabaydı. Okuldakilerin yanından bile geçemezdi ama bizimdi işte…
 
Okulun otoparkına girerken müzik sesi arabanın içinden bile duyulacak seviyeye gelmişti. Konser falan mı vardı? Etrafa bakınırken Hayal ne olduğunu sordu. Müziğin nasıl bir şey olduğunu merak ettiğini her fırsatta söylüyordu. Yarasını deşmemek için etrafta duyduğum sesleri söylemeyip “Hiç,” diye geçiştirdim. Mert arabayı park ettiğinde yavaşça kapıyı açtım. Müzik sesi daha da yükseldi. Bu okulun her günü ilk gün gibi mi olacaktı böyle?
 
Etrafa bakınmaya devam ederken Atakanların arabalarının önünde bize baktığını gördüm. Büyük ihtimalle arabayı nasıl aldığımızı düşünüyorlardı. “Demir Abi…” Mert’in fısıltısıyla bakışlarımı otoparka giren araca çevirdim. Daha önce görmediğim, hatta adını bile bilmediğim ama çok pahalı olduğu belli olan araba tam karşımıza park etti. Nefes kesici yakışıklılığıyla arabasından inen adamı göz hapsine alırken yan taraftaki kapı açıldı. Fönlü gibi duran siyah saçları ve parıl parıl parlayan mavi gözleriyle etrafı süzen bir kadın aşağı indi. Tepeden tırnağa bir prensesi andırıyordu. Tek kelimeyle kusursuz…
 
“Karısı mı?” 

Mert başını evet anlamında salladı. Hayal de benim gibi kadını baştan aşağı süzdükten sonra “Hiç de iki çocuk annesi gibi durmuyor,” dedi. Eren susmamızı işaret ederken Mert hazır ola geçti ve Demir denen adamı, “Günaydın abi,” diyerek selamladı. Gözlerini kısa bir an bizim üzerimizde dolaştıran adam en sonunda Mert’e bakarak başıyla selam verdi ve karısının beline elini yerleştirerek yürümeye başladı. Onları takip ederken bakışlarım tekrar Atakan’ınkiyle buluştu. Sorgulayıcı ifadesine bir yenisi daha eklenmişti.
 
“Günaydınlar sizin olsun güzel üniversitemin şahane insanları!”
 
Bir anda okulun hoparlöründe yükselen sesle hepimiz başımızı kaldırdık. “Ben Emir Kara. Bu sene okulunuza Ankara'dan dikey geçiş yaparak gelen nadide DJ'iniz.” Hayal’in dürtmesiyle bakışlarımı ona çevirdim. Ne olduğunu sorunca bir dakika işareti yapıp konuşan kişiyi dinlemeye devam ettim. 

“Evet. Şaşırdığınızı biliyorum. Ben de bu okulun radyosunun faaliyette olmadığını öğrendiğim de çok şaşırmıştım. Radyo televizyon bölümü var ve okulda yayın yapan bir radyo yok. Ne kadar yazıktı. Yazıktı. Ta ki ben gelene kadar. Bu haberi size bir hafta geç veriyorum çünkü radyoyu anca adam edebildim. Cebren ve hile ile radyoyu ele geçirip her gün imkânım olduğu sürece size müzik yayını yapacağım. Yardım etmek isteyen bizim bölümden veya herhangi bölümden bütün arkadaşlara kapımız açıktır. Veeee... Biraz uyanmaya ne dersiniz?”
 
Etraf müzik sesiyle doldu. Dudaklarım bir karış açık bizimkilere baktım. Her gün müzik yayını mı? Bu hayal ettiğimden bile güzeldi. Hayal’in tekrar dürtmesiyle hızla olanları anlattım. Burukça gülümseyen kız “Şu anda da bir şeyler çalıyor o zaman,” dedi. İnkâr etmem hiçbir işe yaramazdı. Çünkü Rihanna’nınWork şarkısıyla etraftaki herkes dans ediyordu. Başımı evet anlamında salladım. Buruk bir tebessüm dudaklarının kenarında kalınca onu kendime çekip sıkıca sarıldım. Müziksiz bir yaşam düşünemiyordum. Sanki o notalar, o sözler damarlarımın içinden tüm vücudumda dolanıyordu. Müzik dinlemek kadar şarkı söylemeyi de seviyordum. Özetle müzik benim için yemek yemek gibi bir ihtiyaçtı.
 
Ama Hayal... Müziğin ne olduğunu bile bizim anlatımlarımızla öğrenmişti. Şarkıların sözlerini dudaklarımızı okuyarak anlıyordu ama ezgileri anlatabileceğimiz hiçbir şey yoktu. Sadece hızlı ya da yavaş olduğunu belli etmek için saçma sapan hareketler yapardık. Artık müziği ne kadar anlayabilirse…
 
“Ne oluyor?” 

armaş dolaş halimize garipsemiş gibi bakan Mert'e dudaklarımı oynatıp “Müzik konusu,” dedim. Anında dudakları ince bir çizgi halini aldı. Hayal benden ayrılırken yanağından akan iki kristal parçası süzüldü. Kimseye belli etmemek için hızla sildi ama Eren için geç kalmıştı. Beni itekleyen çocuk, Hayal’in ufak çilli yüzünü ellerinin arasına aldı. Gözyaşlarının bıraktığı izi parmak uçlarıyla silerken “Neyin var?” diye sordu. Başını iki yana sallayan kızı kendine çekip sıkıca sarılan Eren “Sırf bu yüzden o Emir Kara denen itin gözlerini oyacağım,” dedi. Mert elini omzuna koydu ve sakin olmasını belli edercesine sıktı.

“Hadi derse gidelim. Sonra beraber oyarız.”

**-**
 
ATAKAN
 
Onlar için pahalı bir arabayla okula gelmişlerdi ve yanından bile geçemeyecekleri bir adamla selamlaşmışlardı. Yetimler ve Demir Kara arasında bağlantı kurmaya çalışırken hafif bir dirsek yedim. Başımı Arel’e çevirdiğimde gözlerini benim gibi yetimlerden ayıramadığını gördüm. Kesin benimle aynı şeyi düşünüyordu. “Abi, o çocukla Hayal’in arasında bir şey olabilir mi?” Gözlerimi kapatıp sabır diler gibi derin bir nefes aldım. Bu çocuk dünkü konuşmayı ne kadar çabuk unutmuştu böyle. Gözlerimi açarken “Sana ne Arel?” dedim. Sanki ana avrat sövmüşüm gibi bana baktı. “Ne demek sana ne? Aralarında bir şey varsa-” Bakışlarım yüzünden cümlesini bitirmeden sustu. Geç de olsa bir şeyler kafasına dank etmişti. 

“İyi be…”
 
Tekrar Eflallere döndüğümde bize doğru yürüdüklerini gördüm. İri gözlü kızla tekrar bakışlarımız buluştu. İçimde bir şeylerin, sanki bayır aşağı inerken havalanması gibi hareket ettiğini hissediyordum. Âşık değildim. Bir haftada âşık olacak kadar şıpsevdi değildim ama aramızdaki garip çekimi görmezden gelemezdim. O sırada başka bir bakışı daha üzerimde hissettim. Gözlerim Mert’e kaydı. Bakışları hoşuma gitmemişti. Bu sefer de laf söylerse sakin kalamayacağımı biliyordum. Bu nedenle bizimkilere bir şey söylemeden yürümeye başladım. Ardımdan seslendiklerini duyuyordum. Durmam olası bir kavgaya neden olacağı için yürümeye devam ettim. Bir yandan da saatimi kontrol ediyordum. Dersin başlamasına az kaldığını görünce rotamı, amfilerin olduğu yere çevirdim.
 
Hıncahınç dolu bir sınıf ve tahammül edilemez bir gürültü. Üniversite denildiğine akla, boş sınıflar, sürekli eğlence düşünen öğrenciler gelirdi ama burası farklıydı. Burası hâlâ üniversite sınavındaki maratondan çıkamamış öğrencilerle doluydu. İlk hafta bile sınıflarda boş yer bulmak zorken, şu anda imkânsızdı. En arkadaki iki sıra ve en ön sıradaki tek tük yerlerde gözlerimi gezdirdim. Aklıma babamın verdiği ültimatomlar geldi. Bu okulu dereceyle bitirmezsem başıma gelecekleri düşünmek bile istemiyordum. Arka sırada olursam büyük ihtimal kendimi Eflal’e bakarken bulacaktım ve bu derse olan konsantrasyonumun dağılması anlamına geliyordu. Bu nedenle onlarla aynı olduğum derslerin hepsinde en ön sıraları tercih etmeliydim. 

Ağır adımlarla yürüdüm ve oturan birkaç kişiyi kaldırıp boş olan yere geçtim. Sınıfa giren Asrın ve Arel’in gözleri önce arka sıralarda dolaştı. Beni ilk fark eden Arel olmuştu. Asrın’ı dürtüp beni işaret edince “Yohamına!” gibi bir kelime dudaklarının arasından kaçtı. Neden ön sırada oturduğumu sorgulayan bakışlarıyla bana doğru geldiler. Asrın ellerini masanın üzerine yerleştirip bana doğru eğildi. 

“Ne zamandan beri ot sever oldun?” 

Oldum olası ön sıralardan hoşlanmazdım ama şu anda burada oturmamın gerçek nedenini açıklayabileceğimi sanmıyordum. Sadece “Ali Soylu,” dedim. Anında yüz ifadeleri anlayışlı bir ifadeye büründü. Tüm arkadaşlarım babamın başarı konusunda ne kadar gaddar olduğunu biliyordu.
 
“Kusura bakma ama arkadaşlık bir yere kadar. Ben arkaya geçiyorum. İyi not al inek.” 

Asrın ukala bir gülüşle ellerini cebine soktu ve sıraların arasındaki merdivenlere doğru yöneldi. Arel hâlâ yüzüme bakıyordu. Kafasında benimle mi kalsa, Asrın’la mı gitse onun için daha iyi olduğunu hesapladığını biliyordum. Ellerini kotun cebine sokan çocuk “Üzgünüm bro, daha afyonum patlamadı. Hocanın da patlatmasını istemiyorum,” deyip omuz silkti ve Asrın’ın arkasından yürümeye başladı. Asıl derdinin Hayal’i takip etmek olduğunu bildiğim için söylediği yalana kızmadım. Bu çocuk ciddi anlamda abayı yakmak üzereydi. O sırada kapının önünde beklenen kişiler belirdi. Parmaklarımla masanın üzerinde ritim tutarken gözlerimi beşli gruptan ayırmadım. Onlar da ilk olarak gözlerini sınıfta dolaştırmışlardı ve bu gruptan beni ilk fark eden kişi, Eflal’di.
 
Donuk bir tebessümle bana bakarken Hayal’in koluna girmesiyle gözlerini kaçırdı. Beraber arkalara doğru ilerlemeye başladılar. Göz ucuyla onları takip ettim. Neyse ki, önlerde olsa da dikkatimi dağıtamayacakları bir yere oturmuşlardı. Kulaklarımdaki uğultu yavaşça azaldı. Önüme döndüğümde elinde notlarla içeri giren Serkan Hoca’yı gördüm. İlk güne nazaran daha telaşlı görünüyordu. Elindekileri masasına dikkatlice bıraktı ve masanın üzerinde bir şeyleri kontrol etti. Sınıfın çoğunluğu pürdikkat onu izliyordu. Kendince, kafasındakilerin eksiksiz olduğunu başını tamam der gibi sallayarak göstermişti. Başını kaldırdı ve yüzündeki stres yerini anında sıcak bir tebessüme bıraktı.
 
“Günaydın arkadaşlar!”
 
Masanın yanından ayrılırken gelen giden var mı diyerek kapıyı kontrol etti. Daha sonra bana dönerek, “Geçen hafta tanışmıştık ama olmayanlarınız için kendimi bir kez daha tanıtayım. Ben Serkan Demiray. Ekonomiye giriş dersinizin asistanıyım. Profesör Kâmil Koç Hocamız birazdan derse gelecek ama o gelmeden size bir duyuru yapmak istiyorum,” dedi ve sınıfta gözlerini dolaştırdı. “Bu sene birkaç hocanın asistanlığını yapmak zorunda olduğum için fazlasıyla yoğunum. Bu nedenle yanıma bir yardımcı almak istiyorum.”
 
“Nasıl bir yardım hocam?” Yanımdaki kızın sorusuyla ilgisini bize çeviren Serkan Hoca, “Duyuruları yapmada, ödevleri toparlamada, bazı araştırma ve makaleleri inceleme-” derken birkaç kişinin bu görevle ilgilendiğini fark ettim ama hocanın okul sonrası da çalışmak zorunda olacaklarını, bazen okulda sabahlayacaklarını söylediğinde çoğunun ilgisi yok oldu. Bu yardımcılık hem derslere olan ilgimi arttırır hem kafamı dağıtmaya yarar hem de babamın gözüne girmemi sağlardı. “Evet, kimler gönüllü?” dediğinde hiç düşünmeden elimi kaldırdım. Yanımdaki kızlar garip bir şekilde beni incelemeye başladı. Büyük ihtimal benim gibi birinin nasıl böyle bir sorumluluğun altına girdiğimi düşünüyorlardı. Serkan Hoca benimle göz göze geldikten sonra arka taraflarda gözlerini dolaştırdı.
 
“Sadece iki kişi mi?”
 
Kaşlarım hafifçe çatılırken arkamı döndüm. Eflal’in de eli havadaydı ve gözleri bana odaklanmıştı. Ne yapacağımı bilmiyordum. Bu görevin beni okula ve derslere bağlaması gerekiyordu. Başka şeylere değil.
 
Mert’e doğru kaçamak bir bakış attığımda rahatsız bir ifadeyle gözlerini tahtadaki bir noktaya diktiğini gördüm. Belki Serkan Hoca, ikimizin de ona yardımcı olmasını isteyecekti. Böylece Mert’in bana kafede dediklerini tek tek yedirecek fırsatım olurdu ama bir hırs uğruna babamı karşıma almak istemiyordum. Bu yüzden hayatımda ilk kez aldığım bir kararda geri adım atmak zorunda kalacaktım. Önüme dönüp elimi indirdim. Anında bakışlarını bana çeviren hoca “Neden vazgeçtin?” diye sordu. Sanki tüm sınıfın ilgisi benim üzerime toplanmıştı. 

“Arkadaşın görevi layıkıyla yerine getireceğine eminim hocam. Okuldan sonra okulda kalmak bana göre değil.”
 
**-**
 
AREL
 
“Bu çocuk aklını mı kaçırdı lan!”
 
Asrın’ın cümlesine katılıyordum. Atakan kesinlikle Ali amca yüzünden aklını kaçırmıştı. En ön sırada oturması yetmiyormuş gibi bir de hocanın yardımcısı olmaya gönüllüydü. Bu sürekli çalışmak demekti. Bu okuldan sonra da okulda kalmak demekti. Bu gereksiz bir sorumluluğu omuzlarına yüklemek demekti.
 
“Allah’ım sen bu çocuğa akıl fikir ver,” diye dua ederken bir anda elini indirdi. Hocanın sorusuna benim düşündüğüm gibi cevap vermişti. Ulan kırk yılda bir duam tutmuştu. Onu da bu çocuğa kullanmıştım. Birden kapı sert bir şekilde kapandı. Sesin yankısıyla, sınıfın pencereleri titredi. İrkildim. Babamdan yaşlı bir adam elinde çantasıyla sınıfa girmişti. Jilet gibi takımıyla masasına doğru yürümeye başladı. Attığı her adım istemsizce gerilmeme neden oluyordu. Profesör olmalıydı ama bu sınıfın dışında bir yerde görsem kesinlikle asker olduğunu düşünürdüm. Bakışları sert, yüzü ifadesizdi. Serkan Hoca’yla tam anlamıyla zıttılar. Sanki onu dengelemesi için asistanı seçmişti. Çantasını masasına dikkatli bir şekilde koydu. Masasının üzerini kontrol ederken Serkan Hoca esas duruşa geçmişti. Şimdi ilk geldiğindeki gerginliğinin nedenini anlayabiliyordum.
 
“Günaydın.”
 
Ses son derece kalın, boğuk ve resmiydi. Sağ ol! diye bağırasım gelmişti ama dalga geçtiğimi düşünür diye kendimi frenlemiştim. “Ben Kâmil Koç, ekonomiye giriş dersini bu sene birlikte işleyeceğiz. Geçen hafta işlerimden dolayı derse gelemedim. Serkan Hoca’nızla tanıştığınızı var sayıyorum.” Bir anda gözleri Serkan Hoca’ya kaydı. Başıyla yaptığı hafif bir hareketle aceleyle masanın üzerindeki kâğıtları alan asistan bize doğru yürüdü. Elindeki bir tomar kâğıdı dağıtmaya başlayan Serkan Hoca’yla sınıfta uğultular yükseldi. Kâğıt demek sınav demekti.
 
Daha ikinci gününden bizi sınava tabi tutacak değildi değil mi?
 
“Sessiz olun!”
 
Sınıfın uğultusu bıçak gibi kesilmişti. Havadaki gergin enerji tüylerimin diken diken olmasına neden oluyordu. Sanki derse değil de üniversite sınavına giriyormuşuz gibi hissetmiştim. Asistan kâğıtları dağıtmayı bitirdikten sonra profesörün yanına doğru ilerledi. “Önünüzdeki kâğıtlara bakın.” O söyleyene kadar önüme konulan şeye bakmamıştım bile. Başımı önüme eğdim ve boş A4 kâğıdının önüne arkasına baktım.
 
“Kâğıtlar boş, sayfada hiç şey yazmıyor. Bomboş beyaz bir sayfa.” Bakışlarımı tekrar ürkütücü hocaya çevirdim. “Hayatınızın geri kalanı gibi. Boş, bilinmez ve yazılmamış.” Söylediklerinden bir şey anladıysam Arap olaydım. Asrın’a baktım. O da sorgular bir şekilde bir kapıda bir hocaya bakıyordu. “Ama hepinizin bir geçmişi var değil mi?” Birkaç kişi ona katıldıklarını belli edercesine başlarını salladı. “Hepinizin bir hikayesi var. Bugüne kadar, şu son saniyeye kadar yazılmış bir hikâye. Ve ben bu hikâyeyi öğrenmek istiyorum.”
 
Ne yani bizden hayatımızın özetini mi yazmamızı istiyordu. “Şimdi herkes önündeki kâğıtların bir yüzüne geçmişini özetlesin. Hayatınızdaki en önemli noktalara değinin. Sizi değiştiren olayları yazın. Diğer yüzüne ise, neden bu bölümü tercih ettiğinizi anlatacaksınız. Ders sonunda toplayacağım. Başlayın!”
 
Sıralar gıcırdadı. Kalem aramak için çantalar kurcalandı ve ben dik dik kâğıda bakarken kendi kendime söyleniyordum. Bizim hayatımızdaki önemli noktaları öğrenmesi neden gerekliydi. Geçen hafta kendimizi tanıtmıştık ama bu şekilde değildi. Bu bizim özelimizdi ve adam bunu bilmek istiyordu. Neden? Herkesin kafasının içinde bunu sorguladığına emindim ama kimsenin sorularını bu hocaya soracağını sanmıyordum. Başımı sıranın üzerinde duran kâğıda dayadım ve derin bir nefes alarak gözlerimi kapadım. Kâğıt tertemiz kokuyordu; sadece hafif bir talaş kokusu vardı. Düşündüm. Hayatımda beni değişeme zorlayan önemli olayları gözümün önüne getirmeye çalıştım.
 
Değişim bir gecede olmazdı. Her şeyi bir anda değiştirecek sihirli bir değnek yoktu. Değişim yavaş yavaş gerçekleşirdi. Gün be gün. An be an. Değişim saatin çevresindeki turunu tamamlarken özenle hareket eden yelkovanın tik taklarıydı. Tam anlamıyla bitene kadar fark etmezsiniz. Bittiğinde de iş işten geçmiş olurdu. Herkesin yönünü değiştirdiği bir noktası vardı ama bu sadece o kişiyi ilgilendirirdi. Anlatmak istemiyordum ama daha ilk günden böyle bir adamla papaz olmanın bir anlamı yoktu. Doğruldum ve önümdeki boş sayfaya baktım. Cebimden çıkardığım kalemi parmaklarımın arasında döndürdüm ve yazmaya başladım.
 
“Ben Arel Tophanecioğlu…”
 
**-**
 
O ders senin, bu ara benim diye koştururken Hayal’i çok fazla göz hapsine alamamıştım. Pazartesi günü sadece bir dersimizin ortak olması ve hocamızın Hit’lerden farksız olması tam anlamıyla haksızlıktı. Geçmişimin püf noktalarına değinirken Hayal’e bakamamıştım bile ve zil çaldığında Mert’in korkusundan peşinden gidememiştim. Neyse ki üstün zekâmla, Hayal’in hangi kulüplere üye olduğunu öğrenmiş, ben de son anda aynılarına kaydımı yaptırmıştım.
 
Beş dakika sonra işaret dili kulübünün dersi vardı ve ben o masum, çilli kızı hiçbir baskı altında kalmadan rahatça izleyebilecek ve muhabbet kurmaya çalışabilecektim. Son dersten çıktığım gibi koşar adım kulüpleri içinde barındıran yaşam merkezine gittim. Kulübün hangi katta olduğunu öğrendikten sonra hızla merdivenleri tırmandım. Tüm gün üzerime ölü toprağı atılmışken, şu anda silkelenip kendime gelmiş gibi hissediyordum. Sınıfın kapısının önünde durdum. Derin bir nefes aldıktan sonra üzerimi düzelttim. Ellerimle saçlarımı karıştırdım. Hayal’den başka kimsenin kulübe katılmaması için dua ederek kapıyı açtım. İçeride kimse yoktu. Bir an ‘Bugün Allah’ın sevdiği kuluyum galiba, ne dilersem oluyor,” diye düşündüm ama daha sonra yanlış sınıfa gelmiş olabileceğim aklıma geldi. Bir adım gerileyip kapının üzerindeki tabelaya baktım. Doğru gelmiştim. O zaman kesinlikle duam kabul olmuştu.
 
Ağır adımlarla sınıfa girdim. Boş sınıfta her adımım yankılanırken duraksadım. Ben durmuştum ama adım sesi durmamıştı. Omzumun üzerinden arkama baktığımda Hayal’le gözlerimiz birbirine kenetlendi. Sanki vücuduma elektrik verilmiş gibi parmak uçlarıma kadar uyuşmuştum. Sanki içimde bir top vardı. Sektirilmişti ve kalbimle midem arasında mekik dokuyordu. Birazdan kusarsam şaşırmazdım. İşaret diliyle bir şeyler anlatan Hayal’e döndüm. Ne söylediği ile ilgili zerre fikrim yoktu.
 
“Selam!”
 
Neden böyle bir şey söylediğimi bilmiyordum. Söylediği şey yarım kalan kız birkaç saniye bana baktı. Daha sonra sıcak bir gülümsemeyle elini salladı. Sanırım bu selam demekti.
 
“Daha kimse gelmemiş,” dediğimde Allah’tan sesleri duymuyor diye düşündüm. Yoksa heyecandan çıkardığım cılız ses onu kahkahaya boğardı. Tam başını evet anlamında sallıyordu ki, bir grup kapının önünde belirdi. Hay ben bu şom ağzımı… Hayal bakışlarımın başka tarafa kaydığını görünce arkasını döndü. İçeri giren grup gülümseyerek işaret dilini kullanmaya başladı. Az önce Hayal’in hareketlerine benzer bir şeyler yaptıklarını gördüğümde
 
“O ne demek?” diye sordum. Cevap alamayınca “Hepiniz duyma engelli misiniz?” diye sorumu yeniledim. Ne bir cevap almıştım ne de aralarından biri bana doğru bakmıştı. Harika! Boş sandalyelerden birine oturdum ve Hayalleri izlerken masanın üzerinde ritim tutmaya başladım. Duamın kabul olmamasına mı yanayım, Hayal’in bir grupla kaynaşıp beni sallamamasına mı, yoksa söylediklerinden hiçbir şey anlamama mı?
 
Alnımı masaya dayadım ve gözlerimi kapattım. Bir yandan kendime sövüyor, diğer yandan masanın soğukluğu ile rahatlamaya çalışıyordum. Omzumdaki çekingen dokunuşla gözlerimi araladım. Yavaşça başımı kaldırdığımda Hayal’in kendine hayran bırakacak gülümsemesiyle bana baktığını gördüm. Bir anda içimde yas tutan çiçekler tekrar açmaya başladı.
 
“Selam.” Ne selamı ya. Bu faslı geçtin ya oğlum. Saçmalamasana!
 
Hayal’in gülümsemesi biraz daha artarken elindeki kâğıdı bana doğru uzattı. Kaşlarım hafifçe çatılırken kâğıdı elime aldım. Güzel bir yazı beni selamladı. “Bu kulübü öğrenciler kurmuş. Kendi gibilerle kaynaşmak için. Yani bir hocamız yok. Kimse bir şey öğretmeyecek ama hevesliysen ben elimden geldiğince sana yardımcı olmaya çalışırım.”
 
Son cümleyi birkaç kez okudum. Ben istedim bir göz, Allah verdi iki göz. Sadece Hayal’i görebileyim derken şimdi onunla yakın olacaktık. Mert’ten uzak saatlerce baş başa vakit geçirebilirdik. Onu daha yakından tanıyabilirdim. Onun da beni tanıması için fırsatım olurdu. “Çok isterim,” dediğimde gülümseyen kız elimdeki kâğıdı alırken parmak uçları tenime değdi. Dokunduğu noktadan tüm vücuduma bir sıcaklık dalgası yayıldı. Kalbim gümbür gümbür atarken gözlerimi kâğıda bir şeyler yazan kızdan ayırmadım. Ağzında tuttuğu kalemin kapağı olmak istedim. Dokunduğu kalemin gövdesi.
 
Allah’ım sanırım ben âşık oldum. Yoksa içimdeki bu yoğunluğun başka bir tanımı olamazdı. Kâğıdı bana döndürdü. “İstersen şimdi başlayabiliriz.” İstemem mi be! Başımı olur anlamında salladığımda onu takip etmemi işaret etti ama yerimden kıpırdayamıyordum. Resmen yürümeyi unutacak kadar aklım başımdan gitmişti. Hayal peşinden gitmediğimi anladığında geri döndü ve elimi tuttu. Ellerimin ter içinde olduğunu o an fark ettim. Utançla geriye çekmek istedim ama o daha sıkı tuttu ve beni kendine çekerek ayağa kalkmama yardım etti. Artık ben bende değildim. Onu da ona bırakmaya hiç niyetim yoktu. Sınıfın arka tarafına doğru yürürken Hayal’in savrulan at kuyruğunu izledim. Saçlarının kokusunu içime hapsetmek istercesine derin bir nefes aldım. Dalin mi kullanıyordu o? Allah’ım bu kızı sevmeme bir neden daha.
 
Camın önünde bir yerde durup elimi bıraktı. Yere oturup bağdaş kurarken onu izledim. Sıralar varken neden yere oturmayı tercih etmişti ki. Başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. Oturmamı işaret edince yavaşça karşısına oturdum. Yazdığı kâğıdı bana çevirdi.
 
“Böylesi daha rahat olur.” Başımı tamam anlamında salladığımda tekrar bir şeyler yazmaya başladı. Heyecanla onu izlemeye devam ettim. Bir insana kot tulum ancak bu kadar yakışabilirdi. Başını kaldırdığında sanki düşüncelerimi duymuş gibi hissettim. Nefesimi tuttum. Hafif bir gülümsemeyle tekrar yazmaya devam etti. En sonunda kâğıdı elime tutuşturdu. 

“Önce harflerden başlayalım. Önce ben, sonra sen. Anlaştık mı?”
 
**-**
  
HAYAL
 
Arel’in ellerinin terini sürekli kot pantolonuna silmesi gülümsetmişti. En azından heyecan konusunda yalnız değildim. Meraklı bir yapısı olmasına rağmen söylediklerimi biraz geç anlıyor gibiydi. Hoş sanırım bu yaptıklarıma dikkat etmeyip sürekli gözlerimin içine bakmaya çalışmasından dolayıydı. Acaba hiç konuşmadan sadece bakışarak anlaşabilir miydik? Keşke…
 
Saate baktığımda gözlerime inanamamıştım. Zaman su gibi akıp geçmişti ve ben tek bir saniyesini bile hissetmemiştim. Bu çocuk neden üzerimde böyle bir etki bırakıyordu? Yanındayken kendimi hiç olmadığım kadar iyi hissediyordum. Dikkatimi çekip bir şey olup olmadığını soran Arel’e cevap vermek için kâğıt ve kalemi elime aldım. 

“Geç olmuş, artık gitsek iyi olur.” 

Arel bana doğru yakınlaştı. Kalbim başka bir tempoda çarpmaya başladı. Başını omzuna doğru yatırıp ne yazdığıma bakarken kokusu burnuma doldu. Baharat aromalı bir parfüm kullanıyor olmalıydı ve teniyle karışmış hali fazlasıyla etkileyiciydi. Alıp verdiği nefes kalemi tuttuğum elime çarpıyor, tüm bedenime elektrik verilmiş gibi uyuşmamı sağlıyordu. Arel’in benden uzaklaşmasıyla kısa bir an gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Tekrar gözlerimi açtığımda karşımdaki bacaklar kaşlarımın çatılmasına neden oldu. Başımı kaldırıp Arel’in yüzüne baktım. 

“O zaman gidelim.” 

Elini uzatmasıyla dudaklarım hafifçe aralandı. Tam tutacakken elini çekip kot pantolonuna sildi ve tekrar uzattı. Gariptir ki onun terinden iğrenmiyordum ama tabi o bunun farkında değildi. Hafifçe gülümseyip elini tuttum. Beni hızla çekip ayağa dikti. Üzerimi düzeltirken o çoktan çantamı eline almıştı. Bana doğru uzatınca minnettar bir şekilde gülümsedim. Lazım olur diye kâğıt ve kalemimi çantama koymadım. 

“Hazır mısın?” diye sorduğunda başımı bir kez evet anlamında salladım.
 
Arel önde ben arkada sınıftan çıktık. Yan yana sessizce yürümeye başladık. Ömrüm boyunca sessizlik en yakın arkadaşım olmuştu ama Arel’in suskunluğundan hoşlanmamıştım. Şu anda bir şeyler anlatmaya çalışıyor olmalıydı. Göz ucuyla Arel’e baktım. Sadece gideceği noktaya odaklanmış gibi yürüyordu. Yanlış bir şey mi yapmıştım? Gidelim dediğimde hiç ısrar da etmemişti.
 
Belki de yalnız vakit geçirince ne kadar sıkıcı biri olduğumun farkına vardı. Ya da benimle iletişim kurmanın zorluğundan pes etti. Yaşam merkezinden çıktık. Daha fazla benimle vakit geçirmek zorunda kalmaması için kolundan tutup durmasını sağladım. Hafif kaşlarını çatarak bana baktı. Hızlı hızlı kâğıda “Ben bu taraftan gideceğim. Sonra görüşürüz,” yazıp gösterdim. Okurken kaşları daha da çok çatıldı. 

“Ben seni bırakırım.” 

Bunu kibarlıktan mı söylemişti yoksa gerçekten istiyor muydu? “Zahmet olmasın. Ben kendim gidebilirim. Teşekkür ederim.” Arel kâğıdı okuduktan sonra gökyüzüne doğru başını kaldırdı. Daha sonra kolundaki saate baktı ve bana dönüp “Bu saatte?” dedi. Hava henüz kararmamıştı ama ben eve gidene kadar gecenin karanlığı şehri kaplardı. Aklıma geçen haftaki olay geldiğinde ürperdim. “Hayatta olmaz,” diyen çocuk gamzelerini ortaya çıkaracak şekilde gülümsedi. 

“Ben seni bırakırım. Ayrıca bu benim için bir onurdur.”
 
Kalbim kanat çırpan bir kelebek gibi atarken gülümsememi engellemeye çalıştım. Benimle vakit geçirmek istemesi birkaç dakikadır yüreğime yüklediğim yükü ortadan kaldırmıştı. “Önden buyurun küçük hanım,” diyerek reverans yaptı. Ufak bir kahkaha attım. Beraber otoparka doğru yürüdük. Yine sessizdik ama en azından arada sırada da olsa Arel’in bakışlarını yakalıyordum. Utangaç bir gülümsemeyle başını çevirmesi de sıcacık olmamı sağlıyordu. Otoparka gelmemizle gözüm sabah, Mert’in yeni arabasını park ettiği yere kaydı. Daha sonra aklıma beni Arel’le gördükleri an yaşanacaklar geldi. Nefesimi tuttum. Eren’le yeni barışmışken tekrar aramızın kötü olmasını istemiyordum ama Arel’le biraz daha vakit geçirmek istediğimde gerçekti. İki arada bir derede kalmıştım. Bir arabanın önünde duran çocuk bana doğru döndü. 

“Yine ne oldu?”
 
Düşüncelerimi söylemek ne derece doğru olurdu? Düşün Hayal düşün. Bir çıkış yolu bul. Arel endişeli bir ifadeyle bana doğru gelmeye başladı. Benim için endişelenmiş miydi yani? Çok tatlıydı. “Hayal,” dediğinde derin bir nefes aldım. Kesinlikle onunla biraz daha vakit geçirmeliydim. Eve yakın bir yerde inersem iki tarafı da idare etmiş olurdum. Şimdi Arel’e ne diyecektim. Gözüm az önce yanına gittiği arabaya kaydı ve aklıma gelen düşünceyi kâğıda aktardım. “Arkadaşların gibi pahalı zevklerin yok.” Arel gözlerini sorgular bir şekilde kâğıttan bana çevirdi. Bakışlarımla arabayı işaret edince arkasına baktı ve utanmış bir şekilde bana döndü. “Annemin arabası,” dediğinde kaşlarım havaya kalktı. 

“Benimki tamirde de.”
 
Neden tamirdeydi? Kaza falan mı yapmıştı? Yoksa araba kullanmasını bilmiyor muydu? Bakışlarımdan ne düşündüğümü anlamış gibi “Şey benim bir tutkum var da. Araba yarışlarını çok seviyorum. Sık sık da katılırım. Her yarıştan sonra da mutlaka tamire veririm. Dün de bir yarış vardı. Öyle işte.” Başımı tamam anlamında salladım.
 
“Gidelim mi?” diye sorunca gülümseyip yürümeye başladım. Kendi tarafına dolanmak yerine önüme geçip kapımı açtı. Bu kadar centilmen olması utanmama neden olurken yolcu koltuğuna geçtim. Kapımı kapattığı gibi arabanın önünden dolandı. Ben kemerimi takana kadar o çoktan yerini almıştı. “Annenin arabası güzelmiş,” Gösterdiğim kâğıda bakıp çarpık bir şekilde gülümseyerek arabayı çalıştırdı. Gamzesi tekrar ortaya çıkmıştı ve ben gözlerimi o çukurdan ayıramıyordum.

“Adres ne?” diye sorduğunda başımı iki yana sallayarak kendime gelmeye çalıştım. Hızla kâğıda adresi yazdım. O da navigasyona girdi. Emniyet kemerini takar takmaz hiçbir şey söylemeden arabayı döndürdü ve yola koyulduk. Gözlerini yola dikmişti. Bakışları dikiz ayna ve yan ayna arasında gidip geliyordu ama bana doğru hiç kaymıyordu. Ona baktığımın farkında olmalıydı ama o kadar farkında değilmiş gibi davranıyordu ki sanki varlığımdan bihaberdi. Araba kullanırken her zaman bu kadar ciddi mi oluyordu? Belki de sadece benimle göz göze gelmek istemiyordu.
 
Uzun bir yoldan sonra, tanıdık bir sokağa geldiğimizi fark ettim. “Ben burada ineyim.” Kaçamak birkaç bakışla kâğıdı okuyan Arel başını tamam anlamında sallayarak sağa çekti. Kemerimi çözüp teşekkür etmek için kalemi elime aldım. 

“Ne zahmeti canım, benim için zevkti.” 

Ben kemerimi çözerken bir anda arabadan indi ve etrafından dolanıp kapımı açtı. Kendimi o kadar değerli hissediyordum ki… Rahatça inebilmem için elini uzattı ama ben biri görür diye sadece gülümsedim. Hafif de olsa gülümsemesi azaldı ama bu kadar düşünceli birinin beni anlayacağını biliyordum.
 
Arabadan indim ve hızla notumu yazdım. “Mahallede yanlış anlaşılma olmasın diye… Tekrar her şey için teşekkür ederim. İyi geceler.” Rahatlamış bir şekilde gülümseyen çocuk “İyi geceler,” dedi. Yanından ayrılmak istemiyordum ama bir an önce eve gitmeliydim. Keşke bir şey olsa da beni durdursa diye dua ederken bir anda kolumda bir el hissettim. Gözüm önce beni tutan ele, sonra da sahibine çevrildi. Kalbim heyecandan patlayacaktı sanki. “Şey,” diyen çocuk saçlarını karıştırırken çekingen bir gülüş attı.
 
“Numaranı istemek için erken mi? Hani, bir dahaki dersin ne zaman olacağını sorarım falan…” Hafifçe kaşlarımı çattım. Numara derken, diyecektim ki aklıma cep telefonundan bahsettiği geldi. Mert bize telefon almıştı. Hayatımda hiç telefonum olmadığı için bu ayrıntıyı unutmam normaldi. Hızla çantamdan telefonumu çıkardım. Kâğıda, “Numaram yeni, ezbere bilmiyorum. Sen kendini kaydet, sonra çaldır,” yazıp telefonla beraber uzattım. Sabırsız bir ifadeyle yazdıklarımı okuyan çocuk “Yes be!” gibi bir şey söyleyip numarasını girdi. Kendini çaldırdıktan sonra telefonu bana uzattı.
 
“Teşekkür ederim.”
 
Konu Arel’ken neden gülümsememe engel olamıyordum. Veda eder gibi elimi salladım. O da aynı şekilde karşılık verdi ve ben hayatımın en kısa yolunu, en uzun zamanla tamamlayıp eve girdim. Sanırım âşık olmak üzereydim…

**-**

EFSA
 
“Hadi Efso ya. Şu üzerindeki negatif enerjiyi de atmış olursun.”
 
Bir haftadır üzerimde negatif enerji olduğu doğruydu. Bunu okulun başlamasına ve Atakan’ın yaptıklarına bağlıyordum. Belli ki yakın arkadaşım olma yolunda ilerleyen Rüya’nın da bu durum dikkatinden kaçmamıştı ve tüm gün olduğu gibi son derste de dans kulübüne gelmem konusunda ısrar ediyordu. Kafa dağıtmak konusunda dans işe yarayabilirdi ama onun önerileri benim tarzım değildi.
 
“Rüya,” dememle hocanın dersin bittiğini söylemesi bir oldu. Sanki şalter kalkmış gibi sınıfın sessizliği bir anda bozuldu.
 
“Ne Rüya?” Herkes gibi ben de toparlanmaya başladım. Rüya nefesini dışarı vererek kolumu dürttü. “Konuşsana Efso ya…”
 
“Dans konusunda zevklerimizin aynı olmadığı ortada. Yapamayacağımdan değil ama yapmak istemiyorum. Dans kulübüne senin zorunla yazıldığımı hatırlatırım. Ben zaten haftanın dört günü dans ediyorum.” Sanırım başka bir şey söylememi bekliyordu. Hoşnutsuz bir şekilde “Bale,” diyen kız iğrenir gibi yüzünü buruşturdu. Dört yaşından beri baleye gidiyordum ve her konusu açıldığında Rüya aynı tepkiyi veriyordu. Bu kızın bu dansla ne zoru olduğunu bir türlü çözemiyordum. “Dünyada yüzlerce dans çeşidi var Efso. Sence de senelerce bale yapman saçma değil mi?”
 
“Seviyorum,” diyerek çantamı kapatıp ayağa kalktım. “Ve bale yaparken mutluyum.” Gözlerini abartılı bir şekilde deviren Rüya masanın üzerindeki defterlerini kucaklayıp ayağa kalktı. “Tamam yine sev ama yeniliklere açık ol. Başka dansları da dene.”
 
Başımı iki yana sallayarak sınıftan çıkmak için yürümeye başladım. Rüya topuklularının üzerinde seke seke yanıma geldi. “O zaman şöyle yapalım. Benimle gel, hiçbir şey yapma.” Hiçbir şey söylemedim. “Yanımda olmanı istiyorum,” diye devam ettiğinde derin bir nefes alıp durdum. Bu kızın pes etme gibi bir özelliği yoktu. “Sen dansına odaklanacaksın. Orada olduğumu bile fark etmeyeceksin. Bir şey yapmayacaksam orada ne işim var Rüya?” Yanaklarını şişirerek nefesini dışarı verdi.
 
“Of Efso! Neden bu kadar zorsun ki?” Çarpık bir gülümsemeyle bilmiyorum der gibi omzumu silktim. Yürümeye devam ettim. Ardımdan gelen adım seslerini duymayınca omzumun üzerinden Rüya’ya baktım. Az önce bıraktığım noktada bıraktığım pozisyondaydı. Sanırım bir şey düşünüyordu. “Rüya,” dediğimde irkilen kız heyecanla başını bana çevirdi. “Aklıma şahane bir fikir geldi,” diyerek bana doğru koşturmasıyla gözlerimi devirdim.
 
“Benimle gel, provalarını yap. Bildiğim kadarıyla bugün çalışmanız yok.”
 
Pazartesi, perşembe ve pazar off günümdü. Geri kalan günlerde bir yandan turnelere hazırlanıyor diğer yandan ufak çocuklara ders veriyordum. Rüya dans kulübünün sadece pazartesi olduğunu söylediğinde bir gün daha antrenman yapmanın fena fikir olmadığını düşündüm. “Uygun kıyafetim yok.” Rüya’nın yüzü gülümsemesiyle aydınlandı. “Bunu tahmin ettim ve evden senin için bir şeyler getirdim.” Şaşkınlıkla dudaklarım aralanırken “Hadi gidelim,” deyip koluma girdi ve yaşam merkezine gidene kadar kolumdan çıkmadı.
 
Dans kulübünün nerede olduğunu sorduğumuzda bodrum katı işaret etmeleri şimdiden ölmeden mezara girmiş gibi hissetmeme neden oldu. Dans etmek bir nevi bedenin rahatlaması, ruhun özgürleşmesi içindi. Basık bir yer buna ne kadar yardımcı olabilir diye düşünerek merdivenlerden indim. Karşıma çıkan devasa büyük yerle olduğum yere çakıldım. Düşündüğümün aksine burası bodrum katta olmasına rağmen fazla ferahtı. Neredeyse iki kat yüksekliğindeki aynalı tavanı büyüleyiciydi. Ortadaki boş alanın etrafı kapılarla çevrilmişti. Sanırım bu kapıların ardında sınıflar vardı ama dışarıya ne adım sesi ne de müzik sesi geliyordu. “Fotoğraftakilerden daha güzelmiş,”
 
Rüya hayran hayran etrafı inceleyerek aşağı indi. Bende son kalan birkaç basamağı inip kapıların üzerindeki tabelaları okumaya başladım. Gerçekten bütün danslar vardı. Bale bile… Bale sınıfının kapısını açtım. Karanlık mekâna birkaç adım attım. Bir anda etraf aydınlanınca irkilip birkaç adım geriledim. O sırada sırtım birine çarptı. Hafif bir iç çekme duyuldu. Panikle arkamı döndüğümde boynunda bir kart asılı olan kızın yüzünü buruşturduğunu fark ettim. Sanırım topuklularımla ayak parmaklarını berbat etmiştim. “Çok özür dilerim,” dediğimde kız önemli değil gibi elini salladı ama hâlâ acı çekiyormuş gibi duruyordu. Ben hâlâ kendimi açıklamak için bir şeyler söylerken Rüya kızın arkasında belirdi. “Ne oluyor?” diye sorduğunda görevli olduğunu düşündüğüm kız “Ufak bir kaza. Sorun yok,” dedi. Hal ve hareketleri bir sorun olduğunu fazlasıyla belli ediyordu. Rüya ile birbirimize baktık. O da benim gibi hiçbir şey anlamamıştı. “Bale dersimiz olmadığını söylemek için gelmiştim.”
 
Boş bulunup “Ha,” dedikten sonra kızın delici bakışlarıyla kendime geldim. “Yani neden demek istemiştim.” Kız ezbere bildiğim balenin, küçük yaşta başlanması gerektiğini ve sonradan öğrenilemeyeceğini anlattı. Bu sınıfın fazladan olduğunu, boş kalmaması için bale sınıfı olmasına karar verildiğini, kurallara uygun olması gerektiğinde de içinin ona göre dekore edildiğini söyledi. Onun asık suratına karşı elimden geldiğince kızı gülümseyerek dinlemeye çalıştım.
 
“Ben bu sınıfı kullanmak istiyorum.”
 
Baştan aşağı beni süzen kıza bale geçmişimi anlattığımda şaşkınlıkla alnı kırıştı. Daha sonra pot kırmış gibi yüzünü buruşturup “Aslında duruşundan balerin olduğunu anlamam gerekirdi. Kusura bakma,” dedi. Ortam neden bu kadar gerilmişti bilmiyorum ama bu kızın bakışlarından hoşlanmamıştım. Kibar bir gülümsemeyle sorun olmadığını söyledim. O da yapmacık bir şekilde bana karşılık verdi. 

“Sınıfı tabi ki kullanabilirsiniz ama isterseniz çalışmaya başlamadan önce size kulübü gezdireyim.”
 
**-**
 
“Ölüyorum!” 

Klasik müziğin arasındaki böğürtüyle irkilirken başımı kapının olduğu yere çevirdim. Salsa yapmak için yanımdan ayrılan kızın salça rengine bürünmüş olduğunu görmek kıkırdamama neden oldu. “Uzun bir süre dansın ‘d’sini duymak istemiyorum,” diyerek ayaklarını sürüye sürüye yanıma gelen Rüya bir anda kendini yere attı. Düzensiz nefesleri ve ter içindeki hali gerçekten acınasıydı. 

“Ne oldu?” 

Yanına oturunca başını zorla bana doğru çevirdi. “Ham vücuda bir kere de yüklenmemek gerekiyormuş,” dediğinde gülümsedim. “Gülme kızım ya!” Mızmız bir şekilde yerde yuvarlanırken “Hiçbir yerimi hissetmiyorum,” dedi. “İlk bir saat iyiydi ama sonraki saat…” Dehşetle gözlerim açılırken “Saat kaç ki?” diye sordum. Kendi kendine söylenmeyi bırakan Rüya, uzaylı görmüş gibi bana bakmaya başladı. 

“19.30 Efso. Allah aşkına 3 saattir saate bakmak aklına gelmedi mi?” 

Panikle ayağa kalkarken “Şaka yapıyorsun,” deyip çantama doğru koştum.
 
“Ne oluyor?” Rüyaya cevap vermeden çantamın içinde cep telefonumu aramaya başladım. “Efso?” Telefonumu elime aldığımda 18 cevapsız arama ve 10 mesaj olduğunu gördüm. Mesajların az çok kimden geldiğini tahmin ettiğim için aramalara girdim. En son arayan kişinin Atakan olduğunu görmek ilk kez beni heyecanlandırmak yerine panikletmişti. Hızla geri aramaya tıklayıp kulağıma götürdüm. Telefon çaldı, çaldı, çaldı. Tam açmasından ümidi kesiyordum ki âşık olduğum ses kulaklarımı doldurdu. 

“Efsa neredesin sen?” 

“Atakan ben telefonu duymamışım. Oku-”
 
“Hâlâ okulda mısın?” 

Lafı kesmesi değil de sorduğu soru afallamama neden olmuştu. Burada olduğumu sadece babama haber vermiştim.
 
“E-evet…”
 
“On beş dakikaya oradayım,” deyip telefonu yüzüme kapattı. Bir dakika, yalnızca bir dakika kafamı toparlamak için yerimden kıpırdamadım. Rüya karşıma geçtikten sonra endişeli bir ses tonuyla ne olduğunu sordu. Bakışlarım onun yüzüyle buluştuğunda ifadesinin de sesinden kalır bir yanı olmadığını anladım. 

“Unuttum,” dediğimde kaşlarını çatan kız “Neyi?” diye sordu. Telefonu kulağımdan çekip saate baktım. 13 dakika kalmıştı ve ben daha duş bile almamıştım. Koşarak çantamın yanına gittim. Sağa sola saçtığım şeyleri çantama tıkarken Rüya hâlâ ne olduğunu sorguluyordu. Çantamı koluma takıp ayağa kalkarken “Bu akşam Ali amca doğum günü,” derken aklıma koşan bir yelkovan gelince “Rüya beni lafa tutma. Yeterince geç kaldım zaten,” dedim ve soyunma odalarına doğru koşmaya başladım. Soyunma odalarının önündeki yerden temiz havlu, şampuan falan aldım. Koşarak içeri girdim. Kıyafetlerimi dolaptan çıkartırken Rüya soyunma odasına girdi. Dehşetle beni izlediğini biliyordum ama ona laf yetiştirmeye vaktim yoktu. Dolabı boşalttıktan sonra koşarak duşa girdim. Hayatımdaki en hızlı banyoya yaptıktan sonra içeri döndüm. O anda yerde gördüğüm kıyafetlerimle ufak bir sinir krizi geçirdim.
 
“Kim yaptı bunu?!”
 
Kıyafetlerimi yerden kaldırdım. Yer yer ıslanmış ve çamurlanmış olduğunu gördüğümde ufak bir çığlık attım. Saate baktığımda beş dakikadan az zamanım kaldığını gördüm. Çıkardığım seslerle havlusuna sarılmış içeri dalan Rüya “Ne oldu?” diye sordu. Yarım saat içinde en az 10 kez sorduğu soru yüzünden burnumdan solurken “Biri eşyalarımı yere atmış!” diye bağırdım. 

“Her yerleri çamur. Nasıl giyeceğim bunları ben?”
 
Rüya yanıma gelip elimdeki eşyaları aldı. Çamurlu kıyafetlerime bakarken onun dolabının şifresini girmeye koyuldum. Ne yaptığımı sorunca yedek kıyafeti olup olmadığına bakacağımı söyledim. 

“Sana kıyafet getirdim diye her şeyi düşünecek değilim.” 

Dolaba sesli bir şekilde elimi geçirdim. Teneke parçasının çıkardığı ses boş soyunma odasında yankılandı. Gözlerim yanmaya başlamıştı. Bir doğum gününe davetliydim ve ne hazırlanmaya vaktim vardı ne de üzerime giyecek bir şeyim. 

“Ne yapacağım ben?” diyerek aradaki bankın üzerine oturdum. Gözüm saate takıldı. İki dakika sonra Atakan nerede olduğumu sormak için arayacaktı. Yanıma oturan Rüya “Benim elbisemi giy diyeceğim ama,” deyip sustu. Onun elbisesi benim kalçamdan geçmezdi. Yine de böyle bir şey teklif ettiği için teşekkür ettim. Elimde sadece giyebileceğim bale yaparkenki siyah tayt ve siyah bady vardı. 

“Eve gidip hazırlansan olmaz mı?” Başımı hayır anlamında salladım. Doğum günü saat sekizde başlayacaktı ve benim telefonu duymamam yüzünden zaten yeterince geç kalmış olacaktık. Allah’ım nasıl böyle bir geceyi unuturdum ben ya? 

Telefonum titremeye başladı. Panikle ekrana baktığımda Atakan’ın ismini gördüm. Kalbim yerinden çıkacak gibi çarparken telefonu açmakla açmamak arasında kaldım. Bu araf yüzünden boşuna zaman kaybettiğimi anladığımda hızla üzerimi giyinmeye başladım. Saçlarımı taradıktan sonra ellerimle karıştırıp kurumaya bıraktım. Atakan 3. Kez beni ararken makyaj yapacak vaktimin kalmadığını anladım. 

Hızla ayağıma topuklu botlarımı geçirdim ve eşyalarımı Rüya’ya bırakarak çantamı alıp soyunma odasından çıktım. Koşar adım merdivenleri tırmanırken nefes nefese kaldığımı hissediyordum. Parfüm sıkmadığım aklıma geldiğinde çantamı kurcalamaya başladım. Atakan tekrar tekrar beni ararken elime geçen parfümü üzerime sıktım. 

Binadan dışarı çıkarken çantamın içine attığım telefonu arıyordum. Bir anda sert bir göğse çarpmam ve geriye doğru düşerken belimden bir elin kavraması bir oldu. Korkuyla gözlerimi kapattığım için beni düşmekten kurtaran kişinin kim olduğunu bilmiyordum ama birkaç saniye içinde beni saran kokuyla bu kişinin Atakan olduğunu anladım. Gözlerimi yavaşça araladım. Atakan’la burun buruna olmamız üzerimdeki gerilimi bambaşka bir duyguya dönüştürmüştü. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Gözlerimi Atakan’ın gözlerinden ayıramıyordum. O ise yüzünü inceliyor gibiydi. Şaşkın mıydı? Sanki biraz. Nefesi yüzüme çarptıkça içimdeki bir şeyler harekete geçiyordu. Hele belimdeki eli… Dokunduğu andan itibaren tüm vücuduma bir sıcaklık dalgası yayılıyordu. 

“Doğal görünüyorsun?”
 
O ne demekti şimdi? Atakan ayaklarımın yere bastığına emin olduktan sonra benden ayrıldı. “Bu kötü bir şey mi demek?” diye sorduğumda hafifçe gülümseyen çocuk başını hayır anlamında salladı.
 
“Eski Efsa’yı görmek güzel.” 

Güzel mi demişti o? Atakan Soylu, Eski Efsa’yı gördüğü için memnun mu olmuştu? Doğal olan, abartıdan uzak Efsa’yı... Yeni imajımı gördüğü ilk andaki ifadesi gözlerimin önüne geldi. Yadırgamıştı. Belki de biraz iğrenmiş… Daha sonra benden köşe bucak kaçmasını şimdi anlıyordum. Etrafındaki kızlara benzeyerek onun dikkatini çekeceğimi düşünürken, sevdiğim adamı kendimden daha çok uzaklaştırmıştım. O da bulduğu ilk doğal kıza, gönlünü kaptırmıştı işte. Her şey için geç miydi? Özüme dönsem, Atakan’la aramdaki ilişkide eskisi gibi olur muydu? Denemekten hiçbir şey kaybetmezdim.
 
“Böyle düşündüğünü de bilmek güzel,” dediğimde saatine bakan çocuk “Geç kaldık. Hadi,” diyerek arkasını dönüp yürümeye başladı. Ben de az önceki iltifatın etkisiyle rüyadaymışım gibi peşinden ilerledim.
 
**-**
 
Aslında uzun olması gereken yol, Atakan’ın son sürat araba kullanmasıyla yarıya düşmüştü. Atakanların gösterişli villasına geldiğimizde derin bir nefes aldım. Şu anda dünyanın en mutlu insanı olmam gerekirken gergindim. Hem geç kalınmasından nefret eden bir adamın doğum günü partisine geç kaldığım için, hem de kıyafet bakımından uygunsuz olduğum için. Atakan her zamanki şıklığıyla arabadan indi. Bense tedirgin bir şekilde kapıyı açtım. Oğlu beni doğalken güzel buluyor olabilirdi ama kıyafetim bir doğum günü partisi için uygun sayılmazdı. 

“Efsa yeterince geç kaldık.”
 
Atakan’ın uyarısıyla düşüncelerimden ayrıldım. Artık yapacak bir şeyim yoktu. Sonuçta olmuşla ölmüşe çare bulunmazdı. Arabadan indim ve üzerimi düzeltip Atakan’ın peşinden ilerlemeye başladım.
 
“Hoş geldiniz Atakan Bey.”
 
Kapıyı açan hizmetçi beni baştan aşağı süzerken “Hoş geldiniz Efsa Hanım,” diye devam etti. Şaşkınlığı yüzünden okunuyordu. Üzerimdeki baskı bir tık daha arttı. Umarım partidekiler beni saygısız olarak adlandırmazdı. Sevdiğim çocuğun peşinden büyük salona geçtik. Bu havada bile şömine keyfi yapan babamların konuşmaları bizi görmeleriyle kesildi. Herkes şaşkınlıkla bizi daha doğrusu beni inceliyordu. İşte şimdi yerin yarılmasına ihtiyacım vardı. Hayatımda hiç bu kadar utandığımı hatırlamıyordum. Kimseyle göz göze gelmemek için başımı öne eğdim. “Efsacığım…”
 
Bana doğru gelen kişinin Suna teyze olduğunu anlayınca başımı kaldırdım. Kadın sanki hayatının şokunu yaşıyormuş gibi bana bakıyordu. “Hoş geldin,” diyerek bana sarılan kadına cılız bir sesle “Hoş bulduk,” diye cevap verdim. Gülümseyerek benden ayrıldı. “Seni böyle görmek çok hoş,” dediğinde bana cevap hakkı doğduğunu anlarken “Imm şey,” deyip dalgalı saçlarımı kulağımın arkasına attım. 

“Ben baledeydim ve zamanın nasıl geçtiğini anlamamışım. Telefonum da sessizdeydi. Aramaları duymadım. Hazırlanmak için vaktim kalmayınca da…” 

Suna teyze kolumu okşayarak “Sorun değil. Sen her halinle güzelsin,” deyince içten bir şekilde gülümsedim. “Bence şu anda güzel değil.”
 
İşte bu, belaya bodoslama girmek gibiydi. “Hasta gibi duruyor,” diyen Pera’nın iğrendiğini belli eden suratına yapmacık bir tebessüm gönderdim.
 
“Pera çok ayıp.”
 
Omuz silken kız aynı şekilde bana bakmayı sürdürürken “Pera haklı Suna teyze,” dedim. “Bazılarımız onun kadar şanslı olamıyor maalesef.” 

“Bunun şansla alakası yok ki. Genç yaşta yüzünüze sürdüğünüz fondöten ve pudraların eseri bu hastalıklı cilt. Makyaj yapacağına bakım yapsaydın bunlar başına gelmezdi.” 

Seni küçük çıyan demek istesem de sadece gülümsedim. “Kızım…” Bakışlarım babama kaydı. Elindeki şarap bardağını dikkatlice sehpaya bırakan babam tam bir centilmen edayla ayağa kalktı. Bana doğru gelirken yüzünde duyguların dans ettiğini fark ettim. “Babacığım,” deyip durumu kurtarmak için gülümsemeye çalıştım. 

“Seni alıştığım şekilde görmek güzel ama yüzün solgun gözüyor. Hasta mısın?” Pera alaycı bir ifadeyle gülümserken “Aklın yolu bir,” deyip Atakan'ın yanına gitti.
 
Pera, Atakan için zayıf noktaydı. Atakan'ı kalbinden vurmak istiyorsam doğallığın yanında kardeşiyle de iyi geçinmeliydim. Bu cadıyla ne kadar geçinebilirsem işte… “İyiyim babacığım. Dansa dalınca saati unutmuşum. Sizi daha fazla bekletmemek içinde olduğum gibi geldim. Bu aralar beni sürekli makyajlı gördüğün için, solgun gelmiş olabilirim.”
 
“Herkes geldiğine göre geç de olsa sofraya geçebiliriz ha?” 

Erkeksi, kalın ve boğuk ses tüylerimi diken diken yapmıştı. Ali amca misafirlerini büyük yemek masasına davet etti. Babam sırtımı sıvazlarken “Hadi,” der gibi başıyla masayı işaret etti. Utana sıkıla yürüyüp masadaki yerimi aldım. Ali amcayla kısa bir an gözlerimiz kenetlendi. O da bu halimden memnun olduğunu belli eden bir şekilde gülümsedi. Kafam allak bullak olmuştu. Herkes bu gece için özenmişken, ben basit bir şekilde gelmiştim ama hiçbiri yadırgamamış, hatta bu halimden mutlu olmuşlardı. Sanırım yeni yarattığım imaj kimsenin hoşuna gitmemişti. Yemek servisi başladı. Kısa bir an sonra babamlar kendi aralarındaki sohbete kaldığı yerden devam etmeye başladılar. Atakan da babasının zoruyla muhabbete katılmaya çalışıyordu. Hoş kendi burada olsa da aklı başka yerde gibi duruyordu.
 
Beklemediğim bir anda bacağıma yediğim darbeyle iç çektim. Masadakiler bana doğru dönünce “Ayağıma kramp girdi,” diye yalan atıp özür diledim. Küçük cadıya öldürücü bakışlar attım. O ise şeytani bir gülümsemeyle bana karşılık verdi. Tekrar bir darbe almamak için ayağımı geriye doğru çektim. Üzerimde hissettiğim bakışlarla elverdiğince karnımı doyurdum. Ara ara gözlerimi Atakan’a çeviriyor, ruhumun da doymasını sağlıyordum. 

Bir anda önüme atılan peçeteyle irkilirken Pera’ya döndüm. Ne oldu der gibi başımı sallayınca işaret parmağıyla ona doğru yaklaşmamı söyledi. Nedense burnuma güzel kokular gelmiyordu. Yine de öne doğru eğildim. “Kedinin ciğere baktığı gibi abimi izlemekten vazgeçmezsen, satanist olurum.” Duyduğum şeyle dehşete kapılsam da kahkahama engel olamadım. Bacak kadar veledin beni tehdit etmesi kadar komik bir şey yoktu. 


“Siyahlar sana çok yakışacaktır.” 


“Sana da kefen beyazı.”
 

Yorumlar