Ana Dilim Aşk 1 - 6. Bölüm

 ATAKAN
 
Hiçbir özel günden haz etmeyen babam için, doğum günü, dostlarıyla yediği keyifli bir yemekti. Yine de Pera, her sene olduğu gibi bu sene de pasta yaptırtmayı ihmal etmemişti. Babam her ne kadar mum üfleme olayına girmeyecek olsa da kızı için pasta geldiğinde keyifli gibi görünecekti. Tıpkı şu anda benim, babamların sohbetine ilgiliymiş gibi davranmak zorunda olduğum gibi.
 
Her insan zaman zaman bir şeylere zorlanır, istemese de yapmak zorunda kalırdı ama bu benim gibi bir babası olan çocuklar için bir yaşam biçimiydi. Ben babama benzemiyordum. O da bunun farkındaydı ama bunu kabul etmek yerine, ona benzeyene kadar beni zincirlemeyi tercih etmişti. Telefonumun titremesiyle boş bulunup irkildim. Neyse ki babamlar koyu sohbeti sırasında beni fark etmemişti. Bakışlarımı annemlerden tarafa çevirdiğimde Efsa ve Pera’nın birbirine öldürücü bakışlar attığını fark ettim. Bu yeni bir şey değildi. Pera, benimle ilgilenen herkesten nefret ediyordu. Efsa’nın da kardeşimden hoşlandığı pek söylenemezdi. Sırf bana yaranmak için sessiz kalmaya çalıştığının adım gibi farkındaydım. Kimsenin beni umursamadığını gördüğümde masanın altından telefonuma gelen mesajı okudum.
 
 
Gönderen: Arel
 
Âşık oldum.
 
Hafifçe gülümsedim. Şaşırmamıştım. Hayal’e olan ilgisinin normal bir arkadaştan fazla olduğunun farkındaydım. Neyse ki, o da bunu fark etmişti. Masayı tekrar kontrol edip en yakın arkadaşıma cevap yazmaya başladım.
 
Gönderilen: Arel
 
Geçmiş olsun.
 
 
Aşk, doğru insanı bulduğunda güzel bir şey olmalıydı ama ben o ıstıraplarla dolu duygunun nasıl bir duygu olduğunu bilmiyordum. Çünkü daha önce hiç âşık olmamıştım. Bunun nedeni bu zamana kadar hep babamın layık gördüğü kızlarla takılmış olmamdı. Hiçbiri gerçek Atakan’a hitap etmiyordu. Doğal değillerdi, saf değillerdi hele özgür hiç değillerdi. Paranın esiriydi hepsi…
 
Telefonun avuçlarımın içinde tekrar titremesiyle düşüncelerimden ayrıldım.
 
Gönderen: Arel
 
Darısı başına. Darısı başına. Darısı başına…
 
Çarpık bir gülümseme yüzüme yerleşti. İlişkilere göre arkadaşlık seçsek, 3A’nın uzun ilişkisi Arel olurdu. Her zaman sevgi ve aştan yanaydı. Kısa ve tek gecelik ilişkiler ise Asrın’dan başkası için değildi. Dünyada bu kadar kız varken, neden bir tanesine bağlı kalalım kafasındaydı. Ben ise tam ortalarında kalmış bir düğümdüm. İlişkilerim ne ciddi diyecek kadar uzun ne de takılmalık gösterecek kadar kısaydı. Arkadaşlarımın arasında müthiş bir çekişme vardı ve benim hangisinin yolundan gideceğimi ölüm kalım meselesi yapmışlardı. Telefonum tekrar titreyince hafifçe kaşlarım çatıldı.
 
 
Gönderen: Asrın
 
Bizim Eros yine âşık olmuş. Gerçi kesin haber vermiştir sana. Bunlar Amerika’nın oyunları Ata, oyuna gelme!
 
Boş bulunup kahkaha attım. Bu sessiz olmasına rağmen, şu andaki ortam içinde gök gürültüsünden farksızdı. Başımı telefondan kaldırdım. Masadaki tüm gözler üzerimdeydi ama aralarından yalnızca bir tanesi beni öldürmek istercesine bakıyordu. 

“Kusura bakmayın.” 

Telefonu bacağımın üstüne bırakıp bileklerimi masaya dayadım. Aslında kimse bu yaptığımı önemsememişti ama babam öyle bir moda girmişti ki, kimse ağzını bıçak açmıyordu. Babam sandalyesinin ayaklarını sesli bir şekilde sürterek geriye itti. Bakışlarını benden masadakilere çevirdi. Yüzündeki donuk gülümseme birazdan olacak fırtınanın soğuğunu gözler önüne seriyordu. 

“İzninizle, Hemen döneceğim.” 

Ayağa kalkıp kucağında duran peçeteyi tabağının yanındaki boşluğa koydu. Bana bakmıyordu. Masanın etrafından dolanırken gerildiğimi hissettim. Tam arkamdayken duraksadı ve “Atakan,” dedi. Aramızda bir metre bile yoktu ama sesi sanki benden kilometrelerce uzaktaymış gibi çıkıyordu. Soğuk, mesafeli, karanlık…
 
Babam yürümeye devam ettiğinde masadakilerden izin isteyip ayağa kalktım. Küçük kardeşimle göz göze geldim. Endişeliydi. Çünkü o da en az benim kadar babamın bu hareketlerinin neyle sonuçlanacağını biliyordu. Kokusunu içime çekerek başının üzerinden öptükten sonra bir şey olmadığının garantisini veren bir şekilde gülümsedim. O da bana buruk ve gergin bir şekilde karşılık verdi. Yanağını okşadıktan sonra babamın peşinden gittim. Çalışma odasının kapısı açıktı. O odadaki konuşmalarımızın hiçbiri hayırla sonuçlanmamıştı. Yine de cesur bir yüz ifadesi takınıp yürümeye devam ettim. 

Odaya girdiğimde babamın ayakta dikildiğini gördüm. Bana sırtı dönüktü. Gözleri sanki duvarda asılı olan büyük tablonun üzerindeydi. Herhangi bir ihtimale karşı kapıyı kapattım ve babamla aramda birkaç metre bırakacak şekilde durdum. Konuşmadı. Benden tarafa bile bakmadı. Sadece sert ve hızlı bir şekilde nefes alıp veriyordu. Sakinleşmeye mi çalışıyordu yoksa benim sabrımı mı zorluyordu bilmiyorum. 

“Kurallarımız ne zamandan beri çiğneniyor?” 

Beklenen cümle gelmişti. Ağır çekimde bana dönerken “Önemli bir haber bekliyordum. Bakmak zorundaydım,” diye cevap verdim. Babamın kaşları hafifçe havaya kalktı. “Önemli haber,” diyerek benim söylediğimi yinelerken “Acaba yapacağımız anlaşmaları dinlemeyip kahkaha atmana neden olacak kadar önemli hangi haberi bekliyor olabilirsin?” diye sordu.
 
Yalan söylemekten hoşlanmıyordum ama gerçeği söyleyecek kadar da yürekli değildim. ‘Arel’in aşk hayatı, senin iş konuşmalarından daha önemli’ dediğimde yüzünün alacağı şekil aklıma gelince gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. “İnsanlara beni rezil ediyorsun,” diyerek üzerime yürüyen babam fısıldar bir şekilde konuşsa da öfkesini dişlerini sıkmasından anlıyordum. 

“Benim oğlum gibi davranmıyorsun. Ben dedenin söylediği her sözü beynime kazırdım. Ya sen? Aklın fikrin arkadaşların, resim, müzik.”
 
Babam uzun zamandır yapmadığı sitemli konuşmasını, fırsat bulmuşken sıralamaya başladı. Ben ise sadece sessizce dinledim. Reşit olmadan önce, bu konuşması yüzünden günlerce odamdan çıkmaz, çıktığımda da ağzımı bıçak açmazdım ama şu anda sadece konuşmanın bitmesini ve defolup evden gitmenin hayalini kuruyordum. Nefes bile alma gereği duymadan yaptığı konuşmadan sonra derin bir nefes aldı. Gözlerimin içine bakarken sadece belli belirsiz gülümsedim. “Bitti mi?” diye sorduğumda çatık kaşlı adam milimetrik bir şekilde başını kıpırdattı. Bu Ali Soylu’ya göre bitti demekti.
 
“Doğum günün kutlu olsun baba…”
 
Tek bir kelime dahi etmesine izin vermeden arkamı döndüm. Kapıyı açtım ve kapama gereği duymadan yürümeye devam ettim. Büyük salondaki masada oturan kalabalığın yanına gittiğimde tüm bakışlar üzerime çevrildi. “Herkese iyi akşamlar,” deyip selam verdikten sonra arkamı döndüm. Babamla tekrar karşılaşmamak için bir an önce bu evden çıkmak istiyordum. Birilerinin arkamdan ayaklandığını duydum. Annemin bir şeyler söylediğini işitiyordum. Hizmetçilerden biri önümde koşarak kapıyı açtı. Başka biri trençkotumu nazikçe uzattı. Teşekkür babında başımla selam verdim. Dışarıya adımımı atmamla derin bir nefes almam bir oldu.
 
Ağaçlarla çevrili bahçemizin yeni kesilmiş çim kokusu burnuma doldu. İyi hissediyordum. Sanki beni tutan zincirler, bir anda çözülmüştü. Tekrar zincire bağlanmadan önce buradan gitmeliydim. Otoparka doğru yürürken arabanın anahtarlarını aradım.
 
“Abi!”
 
Pera’nın sesiyle omzumun üzerinden arkama baktım. Bana doğru koşan küçüğümle duraksarken “Koşma!” diye uyarıp arkamı döndüm. 

“Abi gitme!” Pera’nın her zaman yaptığı gibi sarılacağını bildiğim için diz çöktüm. Anında kolları boynuma dolandı. Nefes nefese kalmıştı. Sakinleşmesi için sırtını sıvazladım. “Söz vermiştin. Bu gece birlikte uyuyacaktık,” dediğindeki titreyen sesi yüreğime otururken yavaşça saçını okşadım. 

On sekiz yaşına bastığımda ilk işim evi ayırmak olmuştu. Zorunlu haller dışında buraya çok fazla uğramıyordum ve kardeşimle birlikte vakit geçirmeyi çok özlemiştim. Bakışlarım açık olan kapının önünde dikilen babama takıldı. İfadesi sert, bakışları deliciydi. Küçüğümü ne kadar seversem seveyim, burada kalmam işleri daha kötü bir hale getirirdi. Pera’yı kendimden ayırdım. Verdiği cevaplarla yaşının çocuğu gibi durmasa da o bir çocuktu ve sulu gözleri bunları kanıtlıyordu. Uzanıp yaşlı gözlerine birer öpücük koydum. Gözyaşının tuzlu tadı dudaklarımda dolaşırken ellerimle yanaklarından süzülen yaşı sildim. “Ben seni görüntülü ararım. Yine birlikte uyuruz olur mu?” Başını hayır anlamında sallayan kız “Aynı şey değil ki,” dedi. İçli içli konuşması hafifçe gülümsememe neden olurken tekrar onu kollarımın arasına aldım. 

“Biliyorum ama bu seferlik böyle olmak zorunda.”
 
“Gitmeni istemiyorum,” diyerek daha sıkı sarılan kardeşime “İnan ben de seni bırakmak istemiyorum ama gitmek zorundayım,” dedim. İtiraz edercesine başını salladığını hissediyordum. Ağlaması içimi param parça ediyordu. 

“Pera, abini rahat bırak ve içeri gir.” 

Babamın otoriter sesi son noktayı koymuştu. Pera istemese de benden ayrıldı. Yanaklarındaki yaşları silerken “Hafta sonu seni almaya geleceğim tamam mı?” dedim. Başını tamam anlamında salladı. Ayağa kalkıp alnından öptüm. 

“Seni çok seviyorum. Sakın unutma. Uyurken de beni ara.”

**-**
 
MERT
 
“Mert hadi git artık. Yoksa seni kovduracağım.”
 
İşe girdiğimden beri adamakıllı eve uğramıyor, alacağım paranın hakkını vermek için çoğu zaman okula bile gitmiyordum. Evdekiler ve iştekiler her ne kadar bu durumdan rahatsız olsalar da ne kadar inatçı olduğumu biliyorlardı. Bilmeyenler de öğrenmek üzereydi.
 
“Şurayı halledeyim.”
 
“Mert!” Pes ederek, “Tamam Vedat abi,” deyip barın tezgahını sildiğim bezi kenara koydum. Ellerimi yıkarken gözüm kolumdaki saate takıldı. 03.35’ti. Burada zamanın nasıl geçtiğini anlamıyordum. Şu anda yorgun olmam gerekirdi ama anlam veremediğim şekilde kendimi enerjik hissediyordum. Daha fazla çalışabilirdim ama hafta sonuna yalnızca bir gün kalmıştı ve benim daha çok enerjiye ihtiyacım olacaktı.
 
Hazırlanıp kulübün arka kapısından otoparka doğru ilerledim. Arabanın kapılarını açarken birkaç gün önce Eflal’e verdiğim söz aklıma geldi. Allah kahretsin! Ben bunu nasıl unutabilmiştim. Tekrar saate baktım. Şu anda kim bilir kaçıncı uykusundaydı. Sabahı beklesem, okula gideceğim diye tutturacaktı. Eren’in söylediğine göre hocanın asistanı olduğundan beri aklı fikri okuldaydı. Akşamüstü çalışıyordu. Gece ben yoktum. Sanırım en iyisi şu andı. 

Arabaya bindim ve İstanbul sokaklarının boşluğundan yararlanarak son sürat eve gittim. İçeri girdiğimde çıt çıkmaması herkesin uyuduğunu kanıtlıyordu. Parmak uçlarımda Eflallerin odasına doğru ilerledim. Belli belirsiz kapıyı tıklattım. Uyusalar bile kızların odasına paldır küldür giremezdim. Ses gelmeyince yavaşça kapıyı açıp başımı odanın içine doğru uzattım. Hayal cenin pozisyonu almış sessizce uyuyordu. Eflal ise arkadaşının aksine yıldız pozisyonunda hırıltı nefesler alıp veriyordu. Top atsan uyanmayacağını bildiğim için kapıdan seslenmek yerine yanına gittim. Dışarıdan süzülen ışık yarım yamalak duru cildini aydınlatıyordu.
 
Melek gibiydi. Horlayan bir melek…
 
Yatakta ondan boş kalan bir yere iliştim. Yavaşça dürtüp seslendim. Sadece çıkardığı hırıltılı sesleri kesen kız, bir şey yiyormuş gibi ağzını şapırdattı. Gülmemek için derin bir nefes aldım. “Eflal uyan.” Bir anda kıpırdanınca gayriihtiyari ayağa kalktım. Eflal gözleri kapalı bir şekilde yıldız pozisyonunu cenine çevirdi. Yüzünü daha rahat görebilmek için dizlerimin üzerine çöktüm. Yüzüne düşen ipek saçlarını geriye iterken seslenmeyi ihmal etmiyordum. Yavaşça yanağına dokundum. Belli belirsiz bir tebessüm dudağına yerleşti. Onun gülümsediğini görünce benimde dudaklarım keyifle kıvrıldı. Belli ki rüyasında güzel bir şey görüyordu. Sanırım arabayla turlama işini sonraya bırakmalıyız diye düşünürken elimi yanağından çektim. 

Yataktan destek alarak ayağa kalkmamla hafifçe sarsılan Eflal, yavaşça gözlerini araladı. Yok artık ya! O kadar dürtüp seslenmemle uyanmayan kız hafif bir sarsıntıyla kendine geldi. Baygın bakışları benimkilerle buluştu. İlk saniye dehşetle iç çekerken gözleri fal taşı gibi açıldı. Sanırım uyku mahmurluğuyla benim kim olduğumu anlayamamıştı. Birazdan çığlık atacağını hissettiğim işaret parmağımı dudaklarıma götürüp susmasını işaret ettim. Göğsü hızlı bir şekilde inip kalksa da bakışlarındaki korku yerini rahatlamış bir ifadeye bırakmıştı. “Mert,” dediğinde yanına oturdum. Eflal dirseğinden destek alarak yatakta doğrulduğu gibi boynuma sarıldı. Bu kızın özlemini belli ederken ayarsız güç kullanması yüzünden bir gün boğularak ölecektim.
 
“Neredesin sen? Hani okula gelecektin? Eve bile uğramıyorsun. Attığım mesajlara verdiğin cevaplar hazır mesaj gibi…” 

Hafifçe gülümseyerek eşek gözü zar zor kendimden ayırdım. Yüzüne düşen saçlarını parmak uçlarımla geriye gittim. “Seni çok özledim,” dediğinde dudaklarımın kenarı keyifli bir ifade ile kıvrıldı. 

“Konuşmayacak mısın?” 

Beklentiyle gözlerimin içine baktı. Sanki ağzımdan çıkacak her kelimeyi kabul etmeye hazırdı. O kadar masumdu ki, şu anda küçük bir çocukla yarışabilirdi. Uzanıp alnını öptüm. Saçlarının kokusu burnuma doldu. Belli ki yatmadan önce banyo yapmıştı. Geriye çekildiğimde afalladığını fark ettim. 

“Bir şey mi oldu?” Başımı hayır anlamında salladım. 

“Ben de seni çok özledim,” dediğimde kısa bir an dudakları gülümsemekle gülümsememek arasında kaldı ama kazanan her zamanki gibi derin gamzelerini ortaya çıkaran tebessümdü.
 
“Paranın hakkını vermek için çok çalışmam gerekiyor Eflal. Beni tanıyorsun, hiçbir şey yapmadan o maaşı alamam. Çalışırken de laf söylemesinler diye telefonla çok ilgilenemiyordum. Özür dilerim-”
 
Eflal tekrar boynuma sarıldı. “Önemli değil. Geldin ya,” 

Bu sefer ben de onun sarılışına karşılık verdim. “Özür dilemem ondan değildi,” dediğimde gerildi. Yavaşça benden ayrılırken gözleri sorgular bir şekilde üzerimde dolaşıyordu. 

“Arabayla gezdireceğime dair söz vermiştim ama işlerden aklımdan çıkmış.” 

Koca gözlerini rahatlamış bir şekilde devirdi. “Önemli değil.” 

“Önemli,” deyip elini tuttum ve ayağa kalktım. Ne yaptığımı anlamaya çalışır gibi bana bakmaya başladı. “Mert Sezgin söz verdi mi tutar. Hadi.” Hafifçe kaşlarını çatan Eflal “Nereye?” diye sordu. “Biraz dolaşalım,” dediğimde dudakları aralandı. Baş ucunda duran saate bakmaya çalışırken onu kolundan çektim.
 
“Mert saatin kaç olduğunun farkında mısın?” 

Başımı evet anlamında salladım. Sanki çok saçma bir şey yapmışım gibi bana bakan Eflal, “Uykun yok mu senin?” diye sordu. “Günlerdir adamakıllı uyumamış gibi gözüküyorsun.” Gezmek istediğini biliyordum ama her zamanki gibi arkadaşları için kendi isteklerini önemsemiyordu. 

“Uyumak için koca bir günüm var. Hadi.” 

Ciddi olup olmadığımı anlamaya çalışır gibi yüzüme baktı. Kolundan tekrar çekip “Hadi,” dediğimde heyecanlı bir ifadeyle gülümsedi. “Sen salonda bekle, üzerimi değiştirip geliyorum,” deyip ayağa kalktı. Gözlerimi Şirinler temalı pijamalarında gezdirdim. Sadece arabayla turlayacaktık. Ekstra bir hazırlığa gerek yoktu. 

“Gerek yok.” 

Eflal’i çekiştirerek yürümeye başladım. Bu hâlde sokağa çıkamayacağını söylese de ayak diremeden peşimden geliyordu. Portmantodan herhangi bir ihtimale karşı hırkasını alıp üzerine giymesi için uzattım. Mümkün olan en sessiz şekilde dışarı çıktık. Arabaya doğru ilerlerken ardımdaki adım seslerinin durduğunu fark ettim. Başımı omzumun üzerinden geriye çevirdim. Eflal üzerinde göz gezdiriyordu. “Hadi,” diye fısıldadığımda bakışlarını bana çevirdi. 

“Bu hâlde sokakta olduğuma inanamıyorum,” deyip koşar adım yürümeye devam etti. Arabadaki yerimizi aldık. Ben motoru çalıştırırken eşek göz kemerini taktı. “Nereye gidiyoruz?” Kemere uzanıp çekiştirirken “Nereye gidelim?” diye sordum. Omuz silkti. “Sadece gezsek olmaz mı?” Arabayla dolaşmasını sevdiğini bildiğim için gülümsedim.
 
“Emriniz olur hanımefendi,” diyerek yola çıktım. Eflal heyecanlı bir şekilde ellerini birbirine çarptı. Radyoyu açıp kanallar arasında dolaştı. Eğlenceli bir şarkı aradığını biliyordum ama bu saatte çalan müziklerin hepsi yavaştı. En sonunda pes edip bir frekansta kaldı ve başını yastığa dayayıp dışarıyı izlemeye başladı.
 
“Senden uzakta hep bir şeyler eksik
 Gönlümde derman yok, inan bir nefeslik
 Ne bir avuntu ne de biraz ümit
 Ne yaptın bana, nedir bu sessizlik
 İçimde bir şey acıyor sen gelince aklıma
 
Herşeyim…”
 
Gecenin yalnızlığına ortak olmak istercesine boş yollarda dolaştık. Sessizliği bozan tek şey radyoda çalan duygusal şarkılardı. Ara ara Eflal’in beni izlediğini hissediyordum. Ondan tarafa baktığımda hafif bir tebessümle başını diğer tarafa çeviriyordu.
 
“Alev alev yanıyorum.
 Buzlarım çözülüyor aşka.
 Gardım düşüyor tutamıyorum
 
Korkuyorum bakışların çarpınca bana…”
 
Çalan şarkı kaşlarımın çatılmasına neden oldu. Güzel şarkı ama sadece bir rastlantı olmalıydı. Göz ucuyla Eflal’e baktığımda onun da dikkatini çektiğini fark ettim.
 
“Alev alev yandığım doğru
 Küllerimden doğar mıyım sana doğru
 Kendimi arıyorken olmaktan korktuğum yerdeyim…
 Sendeyim.
 
Al beni ne yaparsan yap.”
 
Gerçekten kendimi anlamaya çalıştığım her an, Eflal beliriyordu aklımda. O derece işlemişti içime. Hayata karşı tüm gardım, eşek gözlü kıza kadardı. Eflal benim istisnamdı. Kızgın da olsam, kırgın da olsam bir anda geçip gidiyordu. Gerçekten de hayatıma karşı gardımı düşüren tek bir şey vardı. O da bu koca gözlü kızdı. Başımı iki yana sallayarak kendimi gerçekliğe döndürmeye çalıştım. Uykusuzluktan iyice saçmalamaya başlamıştım. Gözüm arabanın saatine takıldı. Birkaç dakika sonra şafak sökecekti. Yorgunluk artık kendini belli ediyordu. Sanırım dönsek iyi olacaktı. Uygun bir yerden dönüş yapıp evin yolunu tuttuk. Apartmanın önüne gelene kadar gün ışımaya başlamıştı. Arabayı uygun bir yere park edip motoru durdurdum.
 
“Eflal…”
 
Kemerimi çözerken yarım saattir uyuyan kıza döndüm. “Eflal geldik güzelim hadi uyan.” Yavaşça saçlarını okşadım. Hafifçe kıpırdandı ama uykusuna devam etti. Onun uyanmasını beklersek gün tamamen aydınlanırdı. Anahtarı alıp arabadan indim. Arabanın etrafından dolaşıp yolcu koltuğunun kapısını açtım. Eflal’in üzerinden eğilip kemerini çözdüm. Saçlarının kokusu tekrar burnuma doldu. Gayriihtiyari başımı ona doğru çevirdim. Neredeyse burun burunaydık. Alıp verdiği huzurlu nefes yüzüme çarpıyordu. Tuhaf bir sıcaklık içimi kapladı. Kirpiklerinin titreyişi belli belirsiz gülümsetmişti. Kalın, kiraz kırmızısı gibi dudakları hafif aralıktı.
 
Ben onu hayranlıkla izlerken beklemediğim bir anda hafifçe horladı. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırıp başımı iki yana salladım. Dünyanın en huzurlu uykusunda en gürültülü hayatı bize yaşattığın için çok teşekkür ederim Eflal Bozan.
 
**-**
 
EFLAL

Tepemde öten alarmla sağa sola dönerken bir anda duraksadım. Yatakta mıydım ben? Gözlerimi hızla açtığımda tanıdık bir tavan beni selamladı. Odamdaydım. Nasıl? Başımı Hayal’e çevirdim. Mışıl mışıl uyuyordu. Gece bıraktığım gibi…
 
Herşey olağandı. Rüya mı görmüştüm? Gece Mert’in gelmesi, arabayla gezmemiz hepsi birkaç saniyelik rüyadan mı ibaretti? Düşündüm. Rüya olması imkânsızdı. Rüzgârı hâlâ tenimde hissedebiliyordum. Peki buraya nasıl gelmiştim? En son şarkıya eşlik ederken göz kapaklarımın ağırlaştığını hatırlıyordum. Sonrası kayıp. Allah’ım yine mi uyuyakalmıştım ve Mert’e kendimi taşıtmak zorunda bırakmıştım. Yataktan doğruldum. Ayağıma terliklerimi giydiğim gibi soluğu Mert’in odasında aldım. İçeride yoksa hayatımın en güzel rüyasını görmüştüm ve neyse ki yine koca cüssemi taşıtmak zorunda kalmamıştım ama içerideyse…
 
Kapıyı tıklattım. Ses gelmeyince kapıyı güçlükle açtım. Yine penceresini açık bırakmıştı ve rüzgâr benim sessizce içeri girmemem için elinden geleni yapıyordu. Ürperdim. Sabah ayazı odayı kışa çevirmişti ama Mert yine üstsüz yatıyordu. Bu çocuğun içinde kesinlikle patlamaya hazır bir volkan vardı. İşin kötüsü bu halleri beni yakıyordu.
 
“Alev alev yandığım doğru…”
 
Bir anda aklımda gece çalan ve garip hissettiren şarkının sözleri belirdi. Konu Mert’ken içimi sıcacık bir şey kaplıyordu. Hele bu halleri… Allah’ım hormonlarıma sahip çık! Başımı iki yana sallayarak düşüncelerimden ayrıldım. Uyku sersemi iyice saçmalıyordum. 

Mert’in başucuna doğru yürüdüm. Rüya falan değildi işte. Neden hâlâ buradaydım ki? Sanki birinin varlığını hissetmiş gibi bana sırtını döndü. Gözlerim bronz teni ve kusursuz kaslarında dolaşırken daha hızlı soluk alıp verdiğimi fark ettim. Üzerimde neden böyle bir etki bıraktığını anlamıyordum ama şu anda cam açık olmasına rağmen nefes alamıyor gibi hissediyordum. Ellerimi yanaklarıma götürdüm. Olması gerekenden kat kat sıcaktılar. Gitmem gerekiyordu ama ben ayaklarımdan yere çivilenmiş gibi kıpırdayamıyordum. Bir anda telefona gelen mesajla irkildim. 

Mert hafif bir kıpırtı harici tepki vermedi. Gözlerim ikili yatağın diğer tarafında duran telefona kaydı. Acaba sabahın köründe mesaj atan kimdi? Parmak uçlarımda yükselip telefonun ekranını görmeye çalıştım. Tam o sırada ekranın ışığı söndü. Şansıma lanet ederken ayaklarımın üzerine bastım. Tekrar mesaj gelen telefonun ışığı yanınca gözlerim kısıldı. Bir dakika içinde ikinci kez mesaj atacak kadar sabırsız olan kişi yalnızca bir kadın olabilirdi ya da acil ve önemli bir şey olmuştu ama öyle bir anda mesaj atmak yerine aramak daha hızlı çözüm olmaz mıydı?

 Işık söndü ve tekrar yandı. Üçüncü mesaj. Kesinlikle bir kadındı. Kıskançlığın hayalet parmakları ruhumda dolanıyor, kalbimi var gücüyle sıkıyordu. Mert’i biriyle paylaşıyor olma düşüncesi bile aklımı kaçıracakmış gibi hissetmeme neden oluyordu. Dördüncü mesajla daha fazla dayanamayacağımı anladım. Bir dizimi yatağa dayayarak, Mert’in üzerinden telefona doğru uzandım. Başaramayınca iki dizimle yatağın üzerine çıktım ve tek elimle yataktan destek alarak tekrar denedim. Sadece Twister oyununda görebileceğimiz bir pozisyonda dururken kolum titremeye başladı. Hâlâ telefonu alamamıştım ve biraz daha zorlarsam…
 
“Eflal…”
 
Mert’in uykulu ama bir o kadar da şaşkın sesi elimi kolumu boşalttı. Titreyen kolum beni daha fazla dengede tutamayınca dirseğimi sert bir yere çarparak Mert’in üzerine düştüm. Saniyeler içinde bir inleme sesi odayı doldurdu. 

“Çok… Çok özür dilerim.” 

Üzerinden kalkmaya çalışırken ellerimin çarşafta kaymasıyla tekrar kendimi Mert’in üzerinde buldum. “Eflal!” diye kükremesiyle özür dileyerek doğrulmaya çalıştım. Tam başardım derken dengemi tutturamadım. Tekrar Mert’in üzerine düşmemek için kendimi geriye doğru atınca popomun yerle buluşması kaçınılmaz bir son oldu. Gözlerimin önünde şimşekler çaktı sanki. Acı dolu bir çığlık dudaklarımdan kaçarken kapının açıldığını duydum.
 
“Ne oluyor lan burada?” 

Eren’in odaya girmesine mi yanayım yoksa popomun iş göremez raporu alacak bir darbe almasına mı bilmiyordum. İç çekerek popomu ovuşturmaya başladım. “Eflal senin burada ne işin var? Mert sen niye sırtını tutuyorsun? Ne oluyor lan burada?!” Gözlerimi araladım. Yataktan doğrulmuş olan Mert elini sırtında bir yere bastırıyordu. Yoksa düşerken ayağımın çarptığı şey yatak değildi de Mert miydi? Allah kahretsin. Doğu kollarımdan tutup beni ayağa kaldırmaya çalıştı. Popom o kadar sert çarpmıştı ki sanki bacaklarımı hissetmiyordum.
 
“Çıkın dışarı!”
 
Sızlanmayı kesip kaşlarını çatmış olan Mert’e baktım. Sırtını ovalamayı bırakıp kapıyı işaret ederken “Size dışarı çıkmanızı söyledim,” dedi. Ters tarafından kalkmak sanırım buna deniyordu. Doğu’ya tutunarak yürümeye çalışırken “Eflal tek bir adım daha atma,” dedi. Doğu’yla birbirimize baktık. Sanırım çanlar benim için çalıyordu. 

“Hakkını helal et,” dediğimde gülmemek için dudaklarını birbirine bastıran çocuk “Helal olsun kardeşim,” dedi ve beni bırakıp Eren’in peşinden odadan çıktı.
 
Kapının yüzümüze kapanmasıyla ortam ölüm sessizliğine büründü. Mert benim profilimi, ben korkudan kapıyı izliyordum. “Sabah sabah odamda ne arıyorsun?” Ürperdim. Aramızdaki soğuk hava dalgasını hissetmemek için salak olmak gerekirdi. “Pardon sabah sabah üzerimde ne arıyorsun diye sorsam daha iyi olur sanırım.” İşte şimdi faka basmıştım. Ne diyecektim?
 
Telefonuna mesaj geldi, kadın olacağını düşünüp kıskandım. Senden gizli mesajı okuyacaktımmı diyecektim?
 
“Bana bak!” diye bağırdığında irkildim. İstemeye istemeye ona doğru yavaşça döndüm. Bu sırada da beni kurtaracak bir yalan düşünmeye çalıştım. Tek kaşı havada olan çocuk, kollarını sıkı bir şekilde göğsünde bağlamıştı. Gözlerimi balon gibi şişmiş kol kaslarından ayıramayınca başımı iki yana sallayarak yalanıma odaklanmaya çalıştım.
 
“Sabah yatağımda uyanınca… Yani akşam arabayla gezdik sonuçta ama… Rüya mı değil mi emin olamadım. Ondan odana geldim.” Mert’in yüzünde mimik kıpırdamadı. O bana böyle bakarken nasıl yalan söyleyecektim ki… “Neyse işte, odana geldim… Baktım uyuyorsun. Cam açık. Üşürsün diye…” Bana inanmadığı her halinden belli olan çocukla pes edip nefesimi dışarı üfledim. Bu şartlar altında yalan söyleyemeyecektim. “Ya of tamam. Odana geldim. Telefonuna mesaj geldi. Bir dakika içinde dört tane! Ne kadar meraklı olduğumu biliyorsun. Ben de kim aradığına bakmak için telefonu almaya çalıştım. Sonrasını biliyorsun…”
 
Mert ifadesini bozmadan birkaç saniye yüzüme baktı. Kızgın mı değil mi emin olamazken beklemediğim bir anda kahkaha atmaya başladı. Yüzüme patlayan kahkahayla irkilip hafifçe geriye kaçtım. “Burnunu her şeye sokmamayı ne zaman öğreneceksin Eflal Bozan?”
 
Kahkahaların arasında söylediği şey suratımı asmama neden oldu. Adam keyifliyken bile bana laf sokmayı ihtimal etmiyordu. Omuz silkip trip attığımı belli edercesine arkamı döndüm. Kapıya doğru birkaç adım atmıştım ki, kolumu tutan Mert tarafından durduruldum. Beni yavaşça kendine doğru çevirdi. Onun keyifli hali daha fazla sinirimi bozmasın diye başımı öne eğip bekledim. Hareket ettiğini duyuyordum ama ne yapmaya çalıştığını anlayamıyordum. Bir anda görüş alanıma Mert’in cep telefonu girdi. Kaşlarımı çatarak başımı kaldırdım. Mert bakışlarıyla telefonu tutmamı işaret ederken “Bak bakalım kim mesaj atmış,” dedi.
 
Beni mi deniyordu mu çocuk? “Gerek yok.” Elimin tersiyle telefonu ittim ama Mert elimi çekemeden kavrayıp avucumun içine telefonu koydu. “Sırtımı dağıtacak kadar merak ettiğin kişiyi öğrenmeden buradan çıkamazsın.”
 
“İstemiyorum.”
 
“İstediğini ikimizde iyi biliyoruz. Hadi.”
 
Çatık kaşlarımla bir süre daha Mert’e baktım. Bakışlarıyla tekrar telefonu işaret edince başımı eğdim. Avucumun içinde telefonun ekranında parmaklarımı gezdirirken hâlâ mesajı atan kişiyle yüzleşip yüzleşmeme arasında gidip geliyordum. En sonunda merakıma yenik düşüp telefonu açtım. Karşıma içeri gizlenmiş mesajlar çıktı. Tuş kilidi vardı ama en azından mesajı atan kişinin Cenk olduğunu görebilmiştim. Bir kadın olmaması rahatlamama neden oldu. 

“Şifresi 1425.” 

Bakarsam meraklı olduğumu bir kere daha kanıtlamış olacaktım. Ayrıca arkadaşının attığı mesajların içeriğini merak etmiyordum. Bu yüzden “İlgilenmiyorum,” deyip onun yaptığı gibi telefonu avucunun içine koydum.
 
“Uykunu böldüğüm için özür dilerim.” Mert’in şaşırdığını belli edercesine tek kaşı havalandı. Uykusuzluktan kızarmış olan gözleri kısıldı. Bugün için, akşam işe gidene kadar uyuyacağını söylediği aklıma geldi. Daha fazla onu uykusundan mahrum etmemek için “İyi uykular,” deyip odadan çıktım.
 
**-**
 
“Jül Sezar Rubicon’ı geçtiğinde bunun ne anlama geldiğini biliyordu.” 

Seçmeli derste neden mitoloji seçtiğimle ilgili en ufak bir fikrim yoktu. Tarihten nefret ederdim ama nedense hiçbir dersini kaçırmazdım. Şu anda olduğu gibi… Belki de beni cezbeden sadece hikayelerdi. Tarihle ilgisi olmayan efsaneler.
 
“Orduyu İtalya topraklarına geçirmek vatan hainliği olarak değerlendirildi. Roma senatosu, Sezar’ın gücü ve popülerliğinden dolayı tedirgindi. Onu kontrol altında tutmak istiyorlardı. Gördüğünüz gibi Roma için savaş kazanmasında, Kelt ve Cermen kavimlerini fethetmesinde sorun yoktu ama onun aşırı zengin ve popüler olmasını istemiyorlardı ve olan tam anlamıyla buydu. Buna Jül Sezar’ın kendi siyası hırsını da ekleyin. İç savaş kaçınılmazdı.”
 
Hoca amfinin önünde volta atarken gözlerini öğrencilerinden ayırmıyordu. Sınıfı kontrol ettiğimde pürdikkat hocanın ağzından çıkanları not aldıklarını gördüm. “Sezar’ın üst mevkilerde dostları vardı. Sağda solda dolandılar. Bazılarının kulağına su kaç-”
 
Beklemediğim bir anda telefonum titreyince irkildim. Hocayı kontrol ederek telefonu çantamdan çıkardım ve gelen mesaja baktım.
 
Gönderen: Serkan Hoca
 
Eflal, uygun olduğunda odama uğrar mısın?
 
Nedense kendimi kötü hissetmiştim. Yanlış bir şey mi yapmıştım? Aklım tüm hızıyla çalışmaya başladı. Geçen günleri düşündüm. Verdiği görevleri eksiksiz yerine getirdiğimi biliyordum. Çünkü tekrar tekrar kontrol etmiştim. Yine de bir kere daha düşünüp, hocanın beni azarlayabileceği bir yer olup olmadığını bulmaya çalıştım. 

Dersin bittiğini herkesin ayaklanmasıyla anlarken saate baktım. Son 15 dakikanın nasıl geçtiğini anlamamıştım. Hızla eşyalarımı toparlayıp ayaklandım. Elimden gelen en hızlı şekilde hocanın odasına vardım. Koşmaktan nefes nefese kalmıştım. Endişedense birazdan kusacakmışım gibi hissediyordum. Derin bir nefes alıp sesli ve sert bir şekilde verdikten sonra kapıyı tıklattım ve yavaşça açtım. Serkan Hoca’yı yerinde göremeyince içeri girmekle girmemek arasında kaldım ama tam o sırada arkamda bir ses belirdi.
 
“Geldin mi?” 

Boş bulunup irkildim. Arkamı döndüğümde elinde kocaman bir koli olan Serkan Hoca’nın bana doğru geldiğini gördüm. Sanki kutudaki şey ağırdı. Odasına rahatça girebilmesi için kapıyı açıp yolundan çekildim. Sıcak bir gülümsemeyle teşekkür eden genç adam içeri girdi. Kucağındaki koliyi kâğıtlarla dolu masanın kenarına, diğer dört kutunun yanına iliştirdi. Kapıyı kapatmak için yeltendiğimde “Kapatma,” diyen adam bana doğru yürüdü ve odadan çıktı. Nereye gittiğine bakmak için başımı dışarı uzattım. Üst üste koyduğu iki koliyi ustaca taşıyan birine doğru gittiğini görünce kaşlarımı çattım.
 
Bu kutuların içinde ne vardı ki? “Başka koli kaldı mı?” Serkan Hoca üstteki koliyi kucaklayınca, güçlü kişinin yüzü açığa çıktı.
 
“İki tane daha var hocam.”
 
Şaşkın bir ifadeyle dudaklarım aralandı. Atakan, hocanın peşinden ilerlerken beni fark etti. Gözlerindeki ifade anında donuklaşmıştı. Bu çocuğun ne derdi olduğunu bilmiyordum. Bir anı bir anını tutmuyordu. Önce hocanın asistanlığına aday olmuştu. Birkaç saniye sonra geri çekilmişti. Şimdi hocaya yardım ediyordu ama sanki beni gördüğüne rahatsız olmuştu. Kapının önüne çakılmış gibi hissediyordum. İkisi içeri girip kucağındaki büyük kutuları diğerlerinin yanına bıraktı.
 
“Ben diğerlerini de getireyim.”
 
“Teşekkür ederim Atakan.”
 
Atakan benimle göz teması kurmadan odadan çıktı. Aramızdaki soğuk hava tüylerimi diken diken yapmıştı. Koridorda gidişini izlerken “İçeri girsene Eflal,” diyen Serkan Hoca’ya bakışlarımı çevirdim. Kutulardan birini masanın üzerine koymuş, kapaklarını açıyordu. Ürkek adımlarla yanına ilerledim. Kutunun içindeki kâğıt tomarını görünce gözlerim yuvalarından çıkacak gibi açıldı. Bu şaşkınlığımı fark eden hoca bıyık altından gülümsedi. 

“Bunlar, geçen yıllarda yapılan sınav kâğıtları.”
 
Serkan Hoca eline aldığı bir kâğıda göz gezdirdi. “Hatta çoğu kâğıdın sahibi de mezun oldu.” Başka bir tanesini daha eline alıp inceledi. Merakla konuşmasını devam etmesini bekliyordum. “Yani çöp,” diyerek elindeki kâğıtları diğerlerinin yanına bıraktı. “O zaman neden çöpe atmayıp odanıza getirdiniz?” Belli belirsiz gülümseyen adam, koliyi kucaklayıp eski yerine koydu. 

“Çünkü üniversitenin kurallarına göre 10 sene boyunca bu kâğıtları arşivde saklamak zorundayız.” Toplantı masasına dönüp üzerindekileri toparlamaya başladı. “Herhangi bir sorunda elimizde kanıtımızın olması için.” Yardım etmek için birkaç kitabı elime aldığımda minnetle bakıp gülümsedi.
 
“Benden 2010-2011 yılında profesörün yaptığı bir sınav kâğıdını bulmamı istediler.”
 
Kaşlarım çatılırken gözlerim üst üste duran kolilere kaydı. “Ve maalesef ki kâğıtların hepsi karışık bir hâlde.”
 
Bu kadar kâğıdın içinde yalnızca bir tanesini mi arayacaktı yani? “Samanlıkta iğne aramak daha kolay olurdu.” Çarpık bir şekilde gülümseyen adam bana katılırcasına başını salladı. “Ama aramak zorundayız.” Birinci çoğul eki mi kullanmıştı o? “Pazartesi kurul toplanacak ve profesörün elinde belge olması gerekiyor-”
 
“Neden?”
 
Konuşmasını sorumla kesince birkaç saniye duraksadı. Salak Eflal. Karşındaki arkadaşın mı da sözünü kesiyorsun?!Yaptığım terbiyesizlikten dolayı özür dilediğimde sorun olmadığını belli edercesine başını salladı. “O dönemde okuyan biri şikâyet de bulunmuş, detayları bilmene gerek yok Eflal. Sadece kâğıdı bul yeter.” Sesindeki ima daha da utanmama neden olurken başımı tamam anlamında salladım.
 
“Buluruz hocam. Önümüzde koskoca üç gün var.”
 
“Yarın sabah elimde olmalı.” 

Bir Serkan Hoca’ya bir arkasındaki kolilere bakarken “Yarın mı?” diye sordum. O sırada kucakladığı iki koliyle Atakan içeri girdi. Serkan Hoca apar topar yanına gidip üstteki koliyi aldı. Teki bile ağır duruyordu. Bu çocuk ikisini nasıl taşıyabiliyordu? Hoş bende o kadar kas olsa ben de taşırdım.
 
“Eflal kapıyı kapatır mısın?”
 
Adımı duymamla düşüncelerimden ayrıldım. Başımı tamam anlamında salladıktan sonra koşup kapıyı kapattım. Arkamı döndüğümde kolilerin diğerlerinin yanında yerini aldığını gördüm. Allah’ım işimiz gerçekten çok zordu.
 
“Atakan seni çok yordum ama bana bir konuda daha yardımcı olur musun?”
 
Yok artık! Arama timinde bu kasıntıda mı olacaktı? “Ne konuda hocam?” Serkan Hoca bana anlattığı gibi olanların özetini Atakan’a aktardı. Dikkatle dinleyen çocuk memnuniyetle yardım edeceğini söyledi ama unuttuğu bir şey vardı. Bunu da masanın yanına gitmemle fark etmiş gibi kaşları çatıldı. Benden neden hoşlanmıyordu ki? Tamam ilk günler biraz tersleşmiş olabiliriz ama… “Eflal’le beraber bu işin altından kalkacağınızı düşünüyorum. Eğer dersiniz varsa girin. Ben o sırada birkaç koliyi bitiririm.”
 
“Benim dersim yok hocam.”
 
“Ben de girmesem olur.”
 
Serkan Hoca minnet dolu tebessümüyle teşekkür etti. “O zaman başlayalım ha?”
 
**-**
 
Arama işlemi sandığımızdan da yavaş ilerliyordu. Bunun nedeni benim dâhiyane fikrim olabilirdi; “Bir daha böyle bir sorun yaşamamak için, hazır hepsine bakıyoruz bari koyarken tarihlerine göre düzenleyelim.”
 
Bok vardı da böyle bir fikir ortaya atmıştım. Bunlarda da akıl mı yoktu, benim salak teklifimi kabul etmişlerdi. Hava kararmak üzereydi ve biz ancak ikinci koliye geçmiştik. Kafeye gidemeyeceğimi anlayınca Serkan’a mesaj atmıştım. Kafam o kadar doluydu ki, o da Serkan Hoca’ya gitmiş ve benim eziyet çektiğimi belli eden mesajımı tebessümle okumuştu. Yerin yarılmasını içine balıklama atlamayı hayal etmiştim. Hiçbir şey söylemeden telefonu bırakması daha da utanmama neden olmuştu. Bu adam neden bu kadar anlayışlıydı? 

Ulaşması gereken mesajı asıl sahibine tekrar attıktan sonra çalışmaya devam ettim. Birkaç saat içinde odanın içi mayın tarlası gibi olmuştu. Kâğıt tomarlarının arasından geçebilmek için ip cambazından daha usta olmak gerekiyordu. Yine de açılmayı bekleyen dört kolimiz daha vardı. Oturarak hızlı olamadığım için saatlerdir ayaktaydım. Çok yorulmuştum. Eğilip kalkmaktan belim başta olmak üzere her yerim ağrıyordu. Hocayı şikâyet eden öğrenciye bildiğim tüm küfürleri sıralamıştım. Bir an önce o lanet olasıca kâğıdı bulup, odayı düzene sokup evime gitmek istiyordum. Öte yandan çok acıkmıştım. Midemden gelen sesleri bastırmak için öksürüyordum ve olmayan öksürüğüm yüzünden de boğazım ağrımaya başlamıştı.
 
Birkaç kere ara vermeyi teklif etmek istemiştim ama o kadar seri çalışıyorlardı ki bu hızlarını kaybetmemeleri için sustum. Yakında kâğıtlardan birini yersem şaşırmayacaktım. 

“Kahretsin!”
 
Serkan Hoca’nın panikle ayağa kalktı. “Çocuklar siz devam edin. Benim bir telefon görüşmesi yapmam lazım.” Bize bakmadı. Cevap bile vermemizi beklemedi. Telefonu aldığı gibi yerdeki kâğıtların üzerinden atlaya zıplaya odadan çıktı. Kapının kapanmasıyla derin bir nefes aldım ve kendimi sandalyelerden birine bıraktım. Yorulduğumu bir kat daha hissetmiştim.
 
Atakan ara vermeden kâğıtlara bakmaya devam etti. O da benim gibi saatlerdir ayaktaydı ama en ufak bir yorgunluk belirtisi göstermiyordu. Bir süre onun ciddi bir ifadeyle çalışmasını izledim. Ona baktığımın farkındaydı ama öylesine farkında değilmiş gibi davranıyordu ki sanki varlığımdan bile bihaberdi. Kapının açılmasıyla irkildim ve panikle ayağa kalktım. Neyse ki hoca beni fark edemeyecek kadar telaşlıydı.
 
“Çocuklar,” diyerek kâğıtların arasından geçip yanımıza geldi. “Benim acilen çıkmam gerekli.” “Bir sorun mu var hocam?” Hele şükür yaptığı işe ara vermeyi akıl etmişti Atakan Bey.
 
“Evet ama halledilmeyecek bir şey değil. İsterseniz siz de çıkın. Ben döndüğümde kaldığımız yerden devam ederim.” Gözlerimi odanın içindeki kargaşada ve daha açılmayı bekleyen kolilerde gezdirdim. “Hocam daha aradığımız kâğıdı bulamadık ki. Üstelik burası savaş alanı gibi. Tek başına altından kalkamazsınız.”
 
“Biliyorum ama etrafı toparlayacak vaktim yok.” Sanırım gerçekten önemli bir sorun vardı. “Serkan Hocam,” diyen Atakan’a bakışlarımızı çevirdik. “Siz gidin. Ben devam ederim. İşinizi hallettiğinizde de gelirsiniz.”
 
Şuna bak ya! Yerimde gözü mü var ne? Hocanın asistanı o muydu ben mi?!
 
“Ne münasebet canım. Asıl sen git. Ben hallederim.” Geldiğinden beri ilk kez benimle göz teması kurdu ama kurmasa daha iyi olurdu demeden kendimi alamadım. Neden bu kadar sinirliydi ki?
 
“Çocuklar gerçekten çok teşekkür ederim ama yeterince sizi yordum. Devamını kendim hallederim.” Bakışlarını benden hocaya çeviren Atakan “Ben yorgun değilim. Devam edebilirim,” dedi. Meydan okurcasına gözlerimi kıstım. Aklı sıra beni saf dışı bırakacaktı ha?
 
Serkan Hoca’ya dönüp “Ben de yorgun değilim hocam,” dememle Atakan’ın tıslar gibi gülmesi bir oldu. Kaşlarımı çatarak kusursuz profilini izlemeye başladım. “Tamam o zaman. Anahtar kapının üzerinde. Bir yere gitmeye kalkarsanız kapıyı mutlaka kilitleyin. Ben elimden geldiği en hızlı şekilde yanınıza döneceğim. Bir sorun çıkarsa da mutlaka arayıp haber verin.” Hoca tembihlerini hızla sıralarken toparlandı ve ışık hızını kıskandıracak şekilde odadan ayrıldı.
 
Kısa bir an bile olsa onu bu derece telaşlandıran şeyin ne olduğunu düşündüm. Daha sonra burnumu her şeye sokmama gerektiğini hatırlattığını anımsadım. Tekrar işime dönmek için gözlerimi kapıdan ayırdığımda Atakan’ın beni izlediğini gördüm. Gözlerini çekmedi. Sanki her hücremi inceliyormuş gibi bana dik dik bakıyordu. Ürperdim. Bu çocuğun yakışıklılığının altındaki soğuk yapısı, bana böyle baktığında daha çok ortaya çıkıyordu.
 
“Bir…” Sesimin çatallı çıkmasıyla boğazımı temizledim. “Bir sorun mu var?” Tek kaşı hafifçe seğirdi. Sanki söylemek istediklerini yanağını dişleyerek engellemeye çalışıyordu. Bir anda engellemek için öksüremediğim gürültü sessizliği böldü. Gözlerimi kapatıp midemin kendi kendini imha etmesi için dua ettim. Yüzüm ısınmaya başladı. Kapı kapanma sesiyle irkilirken gözlerimi açtım. Atakan yoktu. Mide gurultusu yüzünden odayı mı terk etmişti yani? Açlık nedir biliyor muydu acaba o zengin budalası!
 
Arkamı döndüm. Kolinin içindeki kâğıtları elime aldığım gibi bıraktım. Nedense çok sinirlenmiştim. Sanki benim elimde olan bir şeydi. Sabahtan beri ağzıma tek bir lokma koymamıştım ve saatlerdir midemin çıkardığı acınası sesleri duymayın diye kırk takla atıyordum. Çocuk resmen duyduğu gibi kaçmıştı ya. Bütün bu işleri de üzerime yıkmıştı. Kesin hoca gelmeden gelir, bütün işleri kendinin yaptığını söylerdi. Uyuz! 

“Uyuz!” diye bağırmamla ellerimi ağzıma bastırdım. Ne yapıyordum ben ya? İç sesimin gazına gelip bağırıp çağırmam kusur kalmıştı. Gözüm duvardaki saate takıldı. Bu işler tek başına sabaha kadar sürerdi. Sanırım evdekilere haber versem iyi olacaktı. Etrafa bakınıp telefonu nereye koyduğumu hatırlamaya çalıştım. Bir tomar kâğıdın altından çıkan telefonumu elime aldım. Mert’i aramayı düşündüm ama o zaten şu anda kulüpte çalışıyordu. Boşuna aklının bende kalmasına gerek yoktu. Hayal’e mesaj atmaya karar verdim. Nasılsa o Eren’e uygun bir şekilde durumu anlatırdı.
 
Gönderilen: Hayal
 
Bebeğim, Serkan Hoca’nın verdiği görev sabaha kadar sürecek gibi. Geç geleceğim. Merak etmeyin diye haber veriyorum. Erenlere karşı beni idare et olur mu? Seni seviyorum. Öptüm kocaman.
 
 
Mesajı gönderdikten sonra telefonu masaya sesli bir şekilde bıraktım. Bir süre sınav kâğıdı görmek istemiyordum. O lanet öğrenciyi gördüğüm ilk yerde bir güzel azarlayacaktım. Hayır seneler önce olan bir sınava neden şimdi müdahale etmeye çalışıyorsun? Kafan geç mi basıyor? O zaman aldığın notu hak etmişsin işte! Bir anda kapının açılmasıyla düşünceler beynimden uçuştu. Önce içi dolu bir tepsi görüş alanıma girdi. Açlıktan halüsinasyon gördüğümü düşündüm. Daha sonra içeri Atakan ve bir başka tepsi girdi. Gözlerim fal taşı gibi açılırken hâlâ halüsinasyon gördüğüme kendimi inandırmaya çalışıyordum. Atakan ayağıyla kapıyı kapattıktan sonra “Yardım etsene,” dedi.
 
Hayır bu an kafamda uydurduğum bir şey değildi. Gerçekti. Patateslerin kokusu kadar gerçek… Uçar gibi yanına gittim ve hamburger, patatesle dolu olan tepsiyi elime aldım. Atakan içecekleri dikkatli bir şekilde masaya taşırken ben tepsideki enfes kokuyu içime çekiyordum. “Eflal şu masayı boşaltmama yardım edecek misin artık?” Bakışlarımı tepsiden sitemle bana bakan çocuğa çevirdim. Sayılı kez ismimi ağzına alıyordu ve ses tonuyla adım birleştiğinde garip hissetmiştim. Dikkatli bir şekilde elimdekileri masaya taşıdım. Tepsiyi içeceklerin yanına koyup masanın üzerini boşalttım. Karşılıklı oturduk ve ben sanki yıllardır açmışım gibi hamburgerime yumuldum. Çıkardığım sesler, dışarıdan başka bir şey yapıyoruz gibi anlaşılabilirdi ama umurumda değildim. Çok açtım ve şu anda ağzımda dolanan tat yüzünden çok mutluydum.
 
İçeceğimden bir yudum alırken Atakan’ın gözlerinin benim üzerimde olduğunu gördüm. Yüzünde milimetrik bir tebessüm olduğuna yemin edebilirdim. Ne zamandır beni izliyordu? O kadar komik mi gözüküyordum? Yediklerim boğazıma durunca öksürmeye başladım. Peçete ararken Atakan kendininkini uzattı. Utana sıkıla gülümseyerek peçeteyi elime aldım ve ağzıma bastırıp öksürmeye devam ettim. Gözlerim yaşarmıştı. Allah’ım sanırım kola kör deliğime kaçmıştı.
 
“İyi misin?”
 
Başımı evet dercesine sallarken öksürmemi bastırmaya çalıştım. Yeni bir peçete daha uzattı. Teşekkür edip peçeteleri değiştirdim. Boştaki elimle yaşaran gözlerimi sildim. “Yemek yerken nefes almayı da denemelisin,” dudaklarının kenarı alaycı bir ifadeyle kıvrıldı. “Sen de beni izleyeceğine yemek yemeyi denemelisin.” Anında ifadesini sildi. Gözlerini bir ya da iki kere ısırdığı hamburgerine çevirdikten sonra tekrar bana baktı.
 
“İlk kez senin gibi yemek yiyen birini görüyorum.”
 
“Beni ilk kez yemek yerken görmüyorsun.” Verdiğim cevapla birkaç saniye yüzüme baktı. Aramızda gergin bir sessizlik oluştu. Aferin bana! Birkaç saat önce benimle konuşmuyor diye laf ediyordum. Şimdi konuşmaya başlamışken lafları ağzına tıkıyordum. Bravo…
 
“Yemeğini ye…” Elindeki hamburgeri tepsiye bıraktı. Çocuğun iştahını kaçırmıştım resmen. “Sen de ye,” dediğimde başını iki yana salladım. “Aç değilim.” 

Sorgulayıcı bir ifadeyle kaşlarım çatıldı. Aç değilim mi demişti o? O zaman neden iki menü almıştı? “Belki tek başına yemekten hoşlanmıyorsundur diye iki menü aldım.” 

Cevabı karşısında dudaklarım aralandı. Hem sesli konuştuğum için hem de bu kadar düşünceli bir çocuğa ters davrandığım için utanmıştım. Atakan tepsimdeki bir patatesi eline aldı ve beklemediğim bir anda aralık olan dudaklarımın içine soktu. Boş bulunup irkildim ve geriye kaçarken patatesi çiğnemeye başladım. 

“Hadi bir an önce karnını doyur da şu kâğıdı bulalım.” Başımı tamam anlamında salladım. Ağzımdaki lokmam bittikten sonra “Teşekkür ederim,” dedim. İçeceğinden bir yudum alan çocuk tek gözünü ‘Neden?’ der gibi kırptı ve başını salladı.
 
“Hem yemek için hem bana eşlik etmeyi düşünecek kadar ince olduğun için, hem de şu kâğıt konusunda yardım ettiğin için.” İçeceğini tepsiye bırakıp öne doğru eğildi. Kollarını masaya dayadığında gözlerim saniyelik de olsa kasılan pazılarına kaydı. Salak saçma hormonlarıma laf geçirebilmek için bakışlarımı anında yüzüne kaydırdım ama lanet olsun ki bu çocuk çok yakışıklıydı. “Bir; sana değil, Serkan Hoca’ya yardım ediyorum.” Kaşlarım çatıldı.
 
“İki; saatlerdir midenin çıkardığı senfoni orkestrasını bastırmaya çalıştığın öksürüğün yüzünden işime tam olarak konsantre olamadım ve artık şu işin bitmesini istiyorum. Üç; ben her zaman karşımdakini düşünürüm. Yani inceliğim sana mahsus bir şey değil. Şimdi yemeğini bitir. Hoca gelmeden şu kâğıdı bulup bir işe yaradığımızı gösterelim.”

**-**
 
ATAKAN

Sabaha kadar Eflal’i düşünmekten uykum kaçmıştı ama sonunda uyumayı başarmıştım. Bu sefer de saatler boyu incelediğimiz sınav kâğıtları kâbusum olmuştu. Uyandığımda pencereden süzülen gün ışığı yatak odasını epey aydınlatmıştı. Saatin kaç olduğu konusunda hiçbir fikrim yoktu ama bir şeyi biliyordum. Bugün cumartesiydi ve ben hafta sonumu kardeşimle geçireceğime söz vermiştim. El yordamıyla baş ucundaki telefonumu aradım. Uzun bir uğraştan sonra nihayet saatin kaç olduğunu öğrenebilmiştim. Neredeyse günün yarısını yediğimi fark ettim. Eminim ki Pera sabahtan beri hazır bir şekilde benim onu almamı bekliyordu. Gururlu küçüğüm... Tek bir mesaj bile atmamıştı üstelik. Hızla annemin numarasını tuşladım. Çaldı, çaldı, çaldı. Esnerken heyecanlı bir ses kulaklarıma doldu.
 
“Abiciğim.” Tam da düşündüğüm gibi…
 
“Küçücüğüm.”
 
“Neredesin abi?”
 
“Yeni uyandım güzelim,” dediğinde “Ha,” gibi bir şey söyleyen kızın hayal kırıklığı sesinden anlaşılıyordu. “Unuttun değil mi?” Annemin arkadan bir şeyler söylediğini duyuyordum ama konuşmasının içeriğini anlayamıyordum. “Seni almayı mı? Asla,” dediğimde gülümsediğini hissettim.
 
“Eğer işin varsa başka-”
 
“Senden daha önemli işim olamaz Pera. Sadece dün yoğun bir gündü, uyuyakalmışım.” Sabırsızlandığını hissediyordum. “O zaman,” dediğindeki ses tonundaki heyecan gülümsememe neden olurken “Hemen banyo yapıp, seni almaya geliyorum. Sen de bu sırada ne yapmak istediğini düşün,” dedim. Çocuksu bir heyecanla “Yaşasın!” diye bağırdı. Anneme geldiğimi haber verirken telefonu kapatmayı unutmuştu. Telefonun ucundaki neşeli sesi sanki benim yatak odamda çınlıyordu. Gülümseyerek başımı iki yana salladım ve telefonu kapatıp yataktan doğruldum. Sanki baş ağrım bu hareketimle iki katına çıktı. Bağdaş kurup başımı ellerimin arasına aldım. Bir süre sessizce oturdum. Bu şekilde ağrının geçmeyeceğini anladığımda soğuk bir duş almanın iyi olacağını düşündüm. Ayağa kalktım. Kıyafetlerimi çıkararak banyoya doğru ilerledim. Soğuk suyla hızlı bir duş aldıktan sonra havlumu belime doladım.
 
Aynanın karşısında elimdeki küçük havluyla saçlarımın nemini alırken telefonumun çaldığını duydum. Odaya dönmemle sesin kesilmesi bir oldu. Yatağın üzerindeki telefonumu elime aldım. Asrın’ın aradığını gördüm. Kesin cumartesi gecesinin boş geçmemesi için dışarı çıkmayı teklif edecekti. Geri arayıp telefonu kulağıma götürürken bir yandan da hazırlanmaya başladım.
 
“Oo Atakan Bey, hele şükür telefonlarıma cevap verme tenezzülünde bulundunuz.” 

Serkan Hoca’yla yanından ayrıldığımdan beri ara ve mesajlarına cevap vermediğim için trip atacağını biliyordum. Boxerımı yukarı çekerken “Asrın. Başım çatlıyor ve inan seninle uğraşacak enerjim yok,” dedim. “Sakın bana bu gece de bu bahanenin arkasına sığınarak beni ekeceğini söyleme.” Gardırobumdaki kıyafetlere göz gezdirirken “Bunun arkasına sığınmayacağım,” deyip rastgele bir kotu elime aldım. Nefesini sertçe telefona verdiğini duyduğum arkadaşım “Yani yine bir bahanen var,” deyince “Hıhı,” deyip pantolonu giymeye başladım. “Randevum var.”
 
Birkaç saniye sessizlikten sonra “Siktir lan!” diye tepki verdi. Uzun zamandır kimseyle buluşmuyordum. Ki buluşma ihtimalim olan birini günler öncesinden çocuklara anlatırdım. Tabi ki böyle bir şey yemeyecekti ama böyle bir tepki vermesi benim için de sürpriz olmuştu. Kotumun düğmelerini iliklerken gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. “Hayırdır. Ali amca artık buluşmalarını son dakika mı haber veriyor?” Zekice bir çıkarımdı. Damağımı şaklatırken beyaz bir tişörtü elime aldım. “Buluşmayı ben teklif ettim,” deyip hızlıca tişörtü üzerime geçirdim. “Ya oğlum. Dalga geçmeden adam gibi anlatsana.”
 
“Kızı görsen, neden böyle bir şey yaptığımı anlarsın. O kadar güzel ki…”
 
“Ulan çocukluk arkadaşım olmasan bu dediklerini yerim de, sen ve güzel diye birine çıkma teklifi etmek… Peh!”
 
Kot gömleklerimden birini elime alırken “İster inan ister inanma ama pazartesiye kadar beni rahatsız etme bro,” dedim. Önce yuh sesi geldi. Daha sonra onu takip eden bir sessizlik. Gömleği üzerime geçirirken “Lan!” diye bir ses yükseldi. “Senin iki gün boyunca katlanacağın tek kız Pera. Onunla buluşacaksın değil mi?”
 
Çarpık bir gülümsemeyle aynada kendime baktım. Spor ve şık… Sanırım Pera Hanım’ın isteyeceği şekilde giyinmiştim. Çoraplardan birini ayağıma geçirirken “Kabul et, güzel kız,” dedim. Asrın telefonun ucundan ebemin kulaklarını çınlatmaya başladı. Diğer çorabı da giyip ayağa kalktım. Aynanın önünde üzerimi düzelttikten sonra komedinin üzerindeki kol saatimi elime aldım. En yakın arkadaşım hâlâ hem inanmadığı şakam hem de bu gece yanında olmayacağım için söylenmeye devam ediyordu. “Asrın kapatmak zorundayım. Randevuma yeterince geç kaldım. Haberleşiriz.” Cevap vermesini beklemeden telefonu yüzüne kapattım. Cüzdanımı cebime sokarken tek elimle saçlarımı karıştırdım. Hâlâ nemliydiler ama bir de onlara şekil vererek daha fazla küçüğümü bekletemezdim. Ev içindeki son kontrollerimi yaptım ve anahtarları aldığım gibi elimden gelen en hızlı şekilde evden ayrıldım.
 
**-**
 
Kasvet kokan evin otoparkına girmemle Pera’nın kapıda belirmesi bir oldu. Belli ki heyecandan kapıda bekliyordu. Pembe dantelli elbisesi ve beyaz kilotlu çorabıyla arabaya doğru koşmaya başladı. Sırtındaki çantası at kuyruğu saçıyla beraber bir sağa bir sola sallanıyordu. Hızla arabadan inip “Koşma!” diye uyardıktan sonra ona doğru yürümeye başladım. O da adımlarını yavaşlatmıştı ama hâlâ hafif bir tempoda koşar gibiydi. Aramızda az bir mesafe kaldığında rahatça sarılabilmek için çömeldim. Birkaç saniye sonra kardeşim kollarımın arasındaydı. Derin bir nefes alıp saçlarından öptüm. Onun kokusu bana huzur veren tek şeydi, güvende hissettiren… Yalnız olmadığımı hatırlatan...
 
“Çok özledim seni abiciğim.” Gülümseyerek sırtını sıvazladım. “Kavuştuk işte.”
 
Yüzümü görmek istercesine benden uzaklaştı ama ellerini omzumdan çekmemişti. “Ama geç kaldın.” Minicik suratındaki biçimli kaşları çatmıştı. “Geç olsun güç olmasın değil mi?” 

Gülümseyerek burnunu sıktım. Bu hareketime her zaman gıcık olurdu. Yüzü şekilden şekle girerken “Abi ya!” deyip burnunu tuttu. Kahkaha atarak ona tekrar sarıldım. Pera benim yaşayamadığım çocukluğumdu. Neşesi de hüznü de, benim geçmişime dokunuyordu. Yavaşça ondan uzaklaşıp kollarını sıvazladım. “Gidelim mi?” Başını olur anlamında sallayınca ayağa kalktım. Elimi tutması için uzattım. Ufacık parmakları avucumun içine yerleştiğinde gülümseyerek yürümeye başladım. Arabanın önüne geldiğimizde kapısını açıp “Matmazel,” deyip reverans yaptım. Kıkırdayan kardeşim eteklerini tutup iki yana açtı ve hafifçe dizlerini kırıp selamlamama karşılık verdi. 

Yolcu koltuğuna oturduktan sonra kapısını kapattım ve kendi tarafıma yöneldim. Koltuğa oturmamla “Kemerler,” diyen bir uyarı yükseldi. Pera’ya baktığımda kendininkini çoktan taktığını gördüm. Kemerimi takıp kardeşimden onay aldıktan sonra belli belirsiz gülümseyerek arabayı çalıştırdım. 

Yola koyulduk. Her zamanki gibi yanında getirdiği flaşı yerine taktı ve saniyeler içinde klasik müzik arabanın içini doldurdu. Diğer çocuklara göre farklı bir karaktere sahipti. Yaşıtları saçma sapan pop şarkıları dinlerken Pera klasik müzik aşığı ve iyi bir piyanistti. Sanırım bu aşkın nedeni bale ile fazla içli dışlı olmasındandı. 

“Ee nereye gidiyoruz küçük hanım. Yapıldı mı planlar?” 

Müziğin sesini hafifçe kıstı. “Yeni uyandım demiştin. Eminim ki dünden beri hiçbir şey yemedin. Yemek yiyeceğimiz bir yere gidelim.” 

Pera’ya baktım. Düşünceli yapısı aynı annemi anımsatıyordu. “Hay hay,” deyip tekrar gözlerimi yola çevirdim. “Peki ne yemek istersin?” diye sorduğumda düşünür gibi ses çıkardı. “Yeni uyandığın için ağır şeyler yememelisin. Bu nedenle kahvaltı edeceğimiz bir yer olsun,” dudaklarımın kenarı keyifle kıvrılırken “Tamam,” dedim. Pera koltuğa dayanıp klasik müzik eşliğinde yolu izlemeye başladı. Bense kahvaltı deyince aklında beliren tek yere doğru arabayı sürmeye başladım.
 
**-**
 
Kafenin önünde boş bulduğum yere arabayı park ettim. “Buraya seni daha önce getirmemiştim değil mi?” Başını hayır anlamında sallayan kardeşim etrafı incelerken kemerini çözdü. 

“Güzel bir yere benziyor.”
 
“Öyledir,” deyip arabadan indim. Pera’nın tarafına dolaşıp kapıyı açtım. Teşekkür eden kardeşim dikkatli bir şekilde arabadan indi. O üzerini düzeltirken ben çantasını alıp kapıyı kapattım. Bu sefer ben uzatmadan elimi tuttu.

“Çantanı takmayacak mısın?” 

Dudaklarını büzüp başını hayır anlamında salladı. Elimdeki köpekli çantaya bir de kardeşime baktım. Kızların çantalarını taşıyan erkeklere ayar olurdum ama şu andaki durum daha çok çocuğunun çantasını taşıyan bir baba moduydu. 

“Gidelim mi?” diyerek önden yürümeye, ufacık bedeniyle beni çekiştirmeye başladı. Başımı iki yana sallarken gülümsedim. Kafeye girdiğimizde gözlerimin Eflal’i aradığını ilerdeki bir masaya hizmet ettiğini gördüğümde anladım. Garip bir şekilde rahatlamıştım. Sanki burada olmasını beklemiyordum. Hoş neden burada olmasını istediğimi de bilmiyordum. Pera’yla beraber her zamanki masama doğru ilerledim. Sandalyesini çekip oturması için yardım ettim. “Teşekkürler,” diyerek ellerini nazik bir şekilde masanın üzerinde birleştirdi. Karşısına geçip oturdum. Pera manzarayı seyrederken derin bir nefes aldı.
 
“Fikrimi değiştiriyorum. Güzel değil çok güzel bir yer burası.” İnce eleyip sık dokuyan, bir şeyi çok zor beğenen birinden bunu duymak onurdu. “Ben de çok seviyorum. Kahvaltısı da bir o kadar güzeldir. Hele menemeni…”
 
“Hoş geldiniz.”
 
Eflal’in yanımıza geldiğini fark etmemiştim. Yüzünde daha önce nadir olarak gördüğüm, gamzelerini derinleştiren bir gülümseme vardı. Bunun Pera’nın şerefine olduğuna emindim. Çünkü bana baktığında hafif de olsa gülümsemesi azalıyordu. Menüyü küçüğüme uzatıp yanımızdan ayrıldı. Pera’nın Eflal’i dikkatle izlediğini o anda fark ettim. 

“Pişt!” diyerek kardeşimin dikkatini çektikten sonra “Ne yapıyorsun?” diye sordum. “Sana neden vermedi?” “Çünkü ne sipariş edeceğimi biliyor.” Ciddi misin? der gibi kaşları havalandı. Tekrar arkasını dönüp Eflal’in Serkan’la konuştuğu yere baktı.
 
“Pera,” diye uyardığımda bana doğru döndü.
 
“Gülümsemesi gerçekti.” Anlamadığımı belli edercesine kaşlarımı çattım.
 
“Bu yaşıma kadar hiçbir garsonun, müşteriye bu şekilde gülümsediğini görmedim,” derken daha sekiz yaşındaydı ve sanki hayatın cilvesini yemiş seksen yaşında biri gibi mi konuşmuştu o?
 
“Demek seni tanıdığı için. Yine de garip. Çevrendeki hiçbir kız bana bu şekilde gülüm- Ya! Gülmese abi,” Pera söyleyene kadar gülümsediğimi fark etmemiştim. Ciddi bir yüz ifadesi takınmaya çalıştım. Haklıydı. Bu zamana kadar yanımda olan tüm kızlar, bana yaranmak için kardeşime yakın davranırdı. Tüm laflarını yutmaya çalışırlar, en sonunda dayanamayıp cevap verdiklerinde kendilerini kapıda bulurlardı. 

“Hadi bakalım. Garson kızların nasıl güldüğüne değil, menüye bak. Ne yiyeceksin?” 

Pera neredeyse tamamını kaplayacak olan menüyü eline aldı. Bir süre sonra Eflal yanımıza geldi. “Karar verdiniz mi?” Menüyü kapatıp Eflal’e uzatan küçüğüm “Hayır,” dedi. “Sizin bir öneriniz var mı?” Yine karşımda annemi görür gibi olmuştum. Neyse ki çoğu konuda babam yerine anneme benziyordu. Eflal’in bu cevap karşısında şaşırdığını yüz ifadesinden anlayabiliyordum.
 
“Hım… Ne önerebilirim…”
 
Eflal düşünürken Pera seçenekleri azaltmak adına “Tatlı olsun lütfen,” dedi. Gülümseyen kız “Tamam,” deyip elindeki menüyle oynamaya başladı. “Çikolata sever misin?” Pera başını evet anlamında sallarken “Kim sevmez ki… Ama sağlıklı bir şey de olmasını istiyorum,” dedi. Bu bilmiş tavırları gülümsememe neden oldu. Bu histe yalnız olmadığımı Eflal'in de gülümsemesiyle anladım. “Tatlı ve sağlıklı. Çikolata da seviliyor. O zaman bence fondüyü bir denemelisin.”
 
“Lütfen.”
 
Eflal’in gülümsemesi daha da derinleşirken başıyla anladığını belli edercesine salladı. Bana dönüp “Aynısından değil mi?” diye sordu. Başımı evet anlamında salladım. Hâlâ bana bakıyordu ama işin garibi gülümsemesinde en ufak bir azalma olmamıştı ve kendimi onu izlemekten alıkoyamıyordum. “Hemen getiriyorum.”
 
Eflal yanımızdan ayrılırken ardından baktım. Tıpkı benim gibi “Pişt!” diyen kardeşime bakışlarımı çevirdim. Göz kırpıp ne yaptığımı sordu. Yüzündeki gülümseme hiç hoşuma gitmemişti. “Kimseye bir şey yaptığım yok.” Gözlerini kısan Pera başını ‘Seni gidi seni’ der gibi salladı. Uzanıp burnunu sıktım. Anında suratı asılan kardeşim “Abi!” deyip burnunu tuttu. “Topluluk içinde olduğumuzu fark eder misin?”
 
“O zaman sen de o fındık burnunu her yere sokma.”
 
Kaşlarını çattı. Ne kadar sinirli gibi gözükmeye çalışsa da sevimlilikten öte gidemiyordu. Kısa bir süre sonra Eflal elinde bizim siparişlerimiz ile masaya geldi. Servisi yaparken yüzünde hâlâ sıcak bir tebessüm vardı. Teşekkür eden Pera iştahla fondüsünü izledi. Daha sonra bir tane muzu çatala takıp çikolataya bandırdı ve ağzının batmasını umursamadan yedi. Çıkardığı zevk sesleri dün akşamki Eflal’i gözlerimin önüne getirirken gülümsedim. 

“Başka bir arzunuz var mı?” 

Pera başını evet anlamında sallarken “Otursana,” dedi yanımdaki boş yeri göstererek. Bir anda kafamdaki düşünceler bir tarafa dağıldı. Kaşlarımı çatarak kardeşime ‘Ne yapıyorsun sen?’ gibi baktım. “Anlamadım.” Eflal’e bakışlarımı çevirdim. O da en az benim kadar afallamıştı. 

“Bizimle oturur musun diyorum.”
 
Eflal bir şey söyleyecekmiş gibi dudaklarını araladı ama hiçbir şey söylemeden kapattı. Bana baktı. Bakışlarındaki sorgulayıcı ifadeye karşı omuz silktim. Hafifçe kaşları çatıldı. Tekrar Pera’ya bakarken “Teşekkür ederim ama bunun hoş karşılanacağını sanmam,” diye cevap verdi. Küçüğüm kocaman bir çileği ağzına attıktan sonra “Bir sorun olursa patronunla bizzat ben konuşacağım,” dedi. Uyaran bakışlarla “Pera, Eflal’i zorlama,” dedim. Şaşkınlıkla kaşları havalanan kardeşim gözlerini bana çevirdi.
 
“Adını biliyorsun.”
 
Allah’ım bu çocuk ne zamandan beri bu kadar bilmişti. Ya da neden bu sefer bu özelliği beni rahatsız etmişti. “Çünkü Eflal okuldan arkadaşım,” dediğimde yüzünde az önceki imalı gülümseme tekrar belirdi. ‘Sakın’ der gibi baktım ama o belli belirsiz omuz silkerek kıza döndü. “Şimdi kesinlikle bizle oturuyorsun.”
 
Eflal ne yapacağını bilmez hâlde bana baktı. Benden de bir iş çıkmayacağını anladığında tekrar kardeşime döndü. “Çok teşekkür ederim ama-”
 
“Lütfen,” diyerek sözünü kesen kardeşim yanımdaki boşluğu işaret etti. “Yalnızca beş dakika. Abimin arkadaşıyla tanışmak istiyorum.”
 
“Biz arkadaş değiliz.”
 
İki kızın da bakışları bana çevrildi. “Az önce öyle söylemedin,” diyen kardeşime, “Aynı okulda okumamız arkadaş olacağımız anlamına gelmez,” diye cevap verdim. Meydan okuyan bakışlarla cevabımı alıp, bana döndürdü. “Okuldaki herkesin adını biliyor musun abi?” Cevap vermek için ağzımı açtım ama ne söyleyeceğimle ilgili en ufak bir fikrim yoktu. Pera bir süre daha bana baktı. Sonra yavaşça gülümsedi ve tekrar Eflal’e döndü.
 
“Lütfen.”
 
Eflal tedirgin bir şekilde yanımdaki sandalyedeki yerini aldı. Sandalyenin o kadar ucunda oturuyordu ki birazdan yere düşerse şaşırmazdım. Pera tokalaşmak için elini uzattı. “Ben Pera. Atakan’ın kardeşiyim.” Eflal uzanıp elini sıktı. “Ben de Eflal. Memnun oldum.” Sıcak bir şekilde gülümseyen kardeşim “Adın çok güzel. Cennetteki bir ağacın adı değil mi?” deyince “E-evet” diye kekeledi. “Genelde kimse bilmez anlamını.” “Çok kitap okurum. Okuduğum bir kitapta geçiyordu. Oradan aklımda kalmış.”
 
Pera bir muz parçasını daha mideye indirdi. “Abimin senin gibi insanlarla arkadaş olduğunu görmek çok güzel.” Eflal bana doğru kaçamak bir bakış attıktan sonra “Benim gibi?” diye sordu. Pera, kivileri kenara ayırırken “Senin gibi,” dedi. “Genelde o ego yığını Asrın ve kendini beğenmiş Efsa bize gelir de. Sen de Arel gibi doğalsın. Demek ki abim arada da olsa arkadaş seçiminde doğru yolu buluyor.”
 
Bir an kardeşimin ağzına tüm o kivileri sokup alerjisini tetiklemeyi düşündüm. Başka türlü susacak gibi durmuyordu çünkü. “Pera!” Uyarıma omuz silken kardeşimden gözlerimi Eflal'e çevirdim. “Pera biraz açık sözlüdür,” derken “Abimin aksine kaçak dövüşmeyi sevmem,” diye sözümü kesti. Gözlerimi belerterek kardeşime bakarken “Ve biraz da bilmiştir,” dedim dişlerimi sıkarak. Keyifle ufak dudağının kenarları kıvrıldı. “Aynı bölümde misiniz?” “E-evet.”
 
“Bu kadar şaşırmana neden olan şey, ufak bir çocuğun büyük sorular sorması mı?” Dudaklar bir şey söyleyecekmiş gibi aralayan Eflal, “Şey,” diyerek bana baktı. “Aslında,” deyip kardeşime döndükten sonra “Senin gibi bir çocuk daha önce görmemiştim. Hani tüm çocuklar bilmiştir ama sen oturuşundan, konuşma üslubuna kadar tamamen büyümüş de küçülmüş gibisin. Bir ara karşımda yetimhanedeki öğretmenlerinden birinin durduğunu sandım,” dedi. Bu sefer şaşırma sırası Pera’daydı.
 
“Ailen yok mu?”
 
“Pera!”
 
“Sorun değil,” diyen Eflal bana doğru gülümsedi ama bu seferki buruktu. “Ben çok küçükken annem vefat etti. Babamı da hiç tanımadım.” Pera’nın dudakları ince bir çizgi halini aldı. Üzülmüştü. Üzülmeliydi de… “Başın sağ olsun.” Burukluğu daha da artan Eflal’e teşekkür ettik. İri gözlerinin kızardığını görebiliyordum. “Benim annem ve babam var ama yok gibiler. Sanırım sen daha şanslısın.”
 
“Emin ol, dünyanın en iğrenç insanı bile olsa annenin ve babanın hayatta olması için her şeyini verirsin.”
 
“Belki baban hayattadır.”
 
“Pera!” Artık sabrımın kalmadığını sesim ayan beyan ortaya çıkarmıştı. Burnunu sıkacağımı işaret ederken “Seninle bir konuda anlaştığımızı düşünüyordum,” dedim. Anında mesajı alan kardeşim dudaklarını birbirine bastırdı. “Fondünü ye,” deyip Eflal’e döndüm. “Kusura bakma.” Gözleri daha da kızarmıştı. Ağlayacak gibi durmuyordu ama acı çektiği ayan beyan ortadaydı. “Ben artık kalksam iyi olur,” dediğinde başımı tamam anlamında salladım. “Size afiyet olsun,” deyip buruk bir şekilde gülümsedi. Yanımızdan ayrılmasıyla bakışlarımı çikolatalı bir çileği ağzına atan kardeşime çevirdim.
 
“Yaptığın çok ayıp Pera.”
 
“Sadece muhabbet etmeye çalışıyordum.”
 
“Bu senin yaşını aşan bir konu ufaklık,” dediğimde kaşlarını çattı. Ona küçük gibi davranılmasından hoşlanmadığını biliyordum ama hak etmişti. 

“Bir daha bu şekilde davrandığını görürsem, külahları değişiriz. Şimdi tatlını ye.”
 
**-**
 
 AREL
 
Aşk, eksik bacağı tam görme sanatıdır. Bir insanı kusurlarıyla sevmektir. Tamamlanmaktır. Aşk adamı olmama rağmen, bu kadar kısa sürede böyle birine âşık olacağımı tahmin edemezdim.
 
Hayal… Benim sessiz prensesim. Gözlerindeki her dem kırgınlık, yüzündeki buruk ama samimi gülümseme, güneş çarptığında daha da belirginleşen çilleri, dudağının kenarındaki ufak beyaz leke, cam gibi bakan mavi gözleri… Farklı kızlar her zaman dikkatimi çekerdi. İlk görüşte Hayal de çekmişti ama onda farklı bir ışık olduğunu gözlerimden önce kalbim görmüştü. Görmezden gelmek zordu. Uzak durmak imkânsız… Tanımak istedim. Bir insana kusurları ancak bu kadar yakışabilirdi. Tanıdıkça, eksiklerini tamamlamak istedim. Onun yerine duymak, onun için konuşmak… Baktığım her yerde onu görmenin huzurunu ve mutluluğunu iliklerime kadar hissettiğimi fark ettiğimde, âşık olduğumu anladım ve şu anda bilinmez bir çıkmazdayım.
 
Beni tanımasını istiyorum ama yanlış tanımasından korkuyorum. Arkadaşlığımızı aşka dönüştüreyim derken onu tamamen kaybetmekten korkuyorum. Onu korkutmaktan korkuyorum… Kısacası konu Hayal’ken ben korkmadığım şeylerden bile korkuyorum. Onsuz da nefes alamayacak gibi hissediyorum. Allah’ım bir çıkış yolu göster…
 
Parmağımın ucunda döndürdüğüm basketbol topunu iki elimle tuttum ve yatağımdan doğruldum. Bana yardım edebilecek tek kişiyi aramak için telefonumu elime aldım. Numarasını çevirip, Asrın’la gecelere akmamış olması için dua ederek kulağıma götürdüm. Telefon çaldı, çaldı, çaldı. Her çalış, dışarıda olma ihtimalini arttırıyordu. Tam pes edip aramaktan vazgeçeceğim vakit telefon açıldı. İnce, nahif bir ses “Alo Arel abi?” dediğinde gülümsedim. Pera… Alya’nın bir değişik versiyonu olan güzellik… “İnanmıyorum. Telefonun ucunda bir kazma beklerken bir prensesle mi karşılaştım?” Kıkırdayan kızın şen sesi kulaklarımda çınlarken “Ne yapıyorsunuz bakalım? Abin nerede?” diye sordum.
 
“Yeni geldik. Abim üzerini değiştirmek için odaya gitti.”
 
“Sizde misiniz?”
 
Damağını şaklatan kız “Abimin evindeyiz,” deyince “Ooo…” dedim.
 
“Abi kardeş gecesi ha?”
 
“Hıhı.” Alya’yla yaptığımız abi kardeş gecelerinde kimsenin bizi rahatsız etmesini istemezdim. Çünkü o anlar sadece kardeşime ait olmalıydı ama şu anda beni yiyip bitiren bir sorun vardı ve bir çıkış yolu bulamadığım sürece beni tüketecekti. Bir anda derinlerden gelen sesle Pera “Arel Abi’yle,” dedi. Sanırım lordumuz salona teşrif etmiş, sorgulamalara başlamıştı. Telefonun ucundaki birkaç haşırtıdan sonra “Arel,” diyen ses fazlasıyla ciddiydi. “Ne oldu?” Şimdi gel de bu adama bana fikir ver de…
 
“Hiç abi. Müsaitsen buluşalım mı diye soracaktım. Biraz yardıma ihtiyacım var da.” “Hayal’le ilgili mi?” Bıkmıştı. Bu sesinden fazlasıyla belli oluyordu. Sanırım günlerdir ağzımdan düşürmediğim konuyu en yakınlarım bile çekmiyordu.
 
“Evet ama müsait olmadığının farkındayım.”
 
“Bilirsin abi-kardeş gecesi.”
 
“Bilirim,” deyip gülümsedim. Pera’nın arkadan ne olduğunu sorduğunu duyuyordum.
 
Atakan ona cevap verdikçe sesi yükselmeye başladı. En sonunda pes eden arkadaşım, bir sorunum olduğunu ve konuşmak istediğini ama beraber vakit geçireceğimiz için sonraya ertelediğimizi söyledi. Pera birden “gelsin”diye bağırmaya başladı. Hatta sanırım tezahürat yapıyordu. Bu durum hoşuma gitse de Atakan gibi kardeşini kimseyle paylaşmak istemeyen birini sinir edeceği belliydi.
 
“Neyse abi ben kapatayım.”
 
“Gel istersen Arel. Baksana gizli bir hayranın gün yüzüne çıktı.”
 
“Arel abi gel!”
 
Gülsem mi ağlasam mı bilemiyordum. Fırsat ayağıma gelmişti ama oraya gidersem Atakan kıskançlıktan benim konuma tam olarak aklını veremeyecekti. “Başka zaman gelirim bro.” Bir anda telefonun el değiştirdiğini hissettim. “Arel abi gel. Sonuçta ben de bir kızım. Yardımım dokunabilir.” Ufak bir kahkaha attım. “Keşke yaşın da, boyun bir karış fazla olsaydı be fıstık,” dediğimde, “Beynim sizden yaşlı yetmez mi?” diye cevap verdi. Tekrar, daha güçlü bir kahkaha patlattım. “Bakalım pizzacıdan önce gelebilecek misin? Bekliyoruz.”
 
Bir anda ses kesildi. Telefon yüzüme kapanmıştı. Telefonu kulağımdan uzaklaştırıp şaşkınca ekrana baktım. Belli kj itiraz etme ve gitmeme gibi bir şansım yoktu. O zaman bir an önce hazırlanıp pizzacıdan önce eve varsam iyi olacaktı.
 
**-**
 
Benden beklenmeyecek bir hızla soluğu Atakan’ın dairesinde aldım. Pizzalar gelmişti ama belli ki çok zaman geçmemişti. Çünkü hâlâ dumanları üzerinde duruyordu. Ellerimi yıkayıp Pera’nın yanındaki yerimi aldım. Bir dilim pizzaya uzanırken Atakan’ın tepkisiz bir şekilde gözlerini televizyona diktiğini gördüm. Salak saçma bir çizgi filmi bu kadar dikkatle izlemeyeceğini bildiğim için “Bro,” diye seslendim. Hafifçe irkilip bakışlarını bana çevirdi. Fiziken yanımızda olsa da ruhen başka bir yerde olduğunu gösterinden fark etmiştim. “Hayırdır?” diye sorup göz kırptığımda ‘Ne hayırdır?’ gibi başını salladı.

“Buz Devri’nin içindeki subliminal mesajı mı arıyorsun?” 

Bakışlarını televizyona çevirdi. Sanki az önce baktığı şeyin ne olduğunun farkında bile değildi. “Saçmalama,” deyip ayağa kalktı. Mutfağa doğru yürümeye başladı. Pera’ya baktım. Gözlerini televizyondan ayırmadan boyundan büyük pizzayı yemeye çalışıyordu. Bizi umursamadığını anlayınca pizzamdan bir ısırık alıp ayağa kalktım. Çiğneye çiğneye Atakan’ın yanına gittiğimde ısıtıcıya su doldurduğunu gördüm.
 
“Aç değil misin?”
 
Başını hayır anlamında salladı. Üzerinde garip bir enerji vardı. Yağlı olmayan elimle yavaşça omzuna dokundum. Bakışını bana değil, omzundaki elime çevirince “Temiz korkma,” deyip pizzalı elimi salladım. “Pizzayı diğer elimle yiyorum.” Bu kadar temizlik takıntısı olan bir arkadaşım olduğu için kendimi şanslı saymalıydım. Yani sanırım… “Neyin var senin?”
 
“Bir şeyim yok.”
 
Isıtıcıyı yerine koydu. Suyun kaynamasını beklerken kendine en değerli kupalarından birini çıkardı. “İçer misin?” diye sorduğunda “Belki sonra,” deyip pizzamdan bir ısırık aldım. Sen bilirsin der gibi omzunu silkti. “Bir şeyim yok diyen biri için fazla düşüncelisin.”
 
“Her zaman öyleyim.”
 
“Düşün artık dışarıdan bakıldığında nasıl göründüğünü. Her zamankinden farklı olduğunu ayırt ettiğime göre…” Derin bir nefes alan Atakan Nescafe kavanozunu eline aldı. Aklıma gelen delice düşünceyi dillendirerek “Eflal’le ilgili mi?” diye sordum. Elinde kaşıkla donakaldı. Sadece birkaç saniyeydi ama bana yeterli cevabı verecek kadar uzundu. 

Bir hışımla bana doğru döndü. “Ne alakası var?” diye sorduğunda çarpık bir şekilde gülümsedim. Ne sorarsam sorayım, inkâr edecek bir cevap vereceğini bildiğim için “Hiç,” dedim. Gözlerimin içine baktı. Delici bakışlarının beni korkutmasını istediğini biliyordum ama aşık adam, âşık olmak üzere olan bir adamın halinden anlardı. Tekrar önüne döndü ve kavanozdan iki kaşık kahveyi kupasının içine koydu. Isıtıcının kaynama sinyaliyle suyu alıp bardağına boca etti. Kahveyi karıştırırken ağzımı bıçak açmadım. Belki o acı şey, sinirlerini yatıştırmaya yarardı. Kahvesinden bir yudum aldı.
 
O kadar sıcak şeyi nasıl tepkisiz içebiliyordu. Sonra tekrar bana doğru dönüp tezgâha yaslandı. “Anlat.” Henüz sakinleştiğini sanmıyordum ama daha sonra böyle bir fırsatta yakalayamayabilirdim. Bende tüm hislerimi nefes bile alma gereği duymadan anlattım. Atakan hem kahvesini içti hem de benden milyon kez duyduğu şeyleri tekrar tekrar dinledi. Çok konuşmayı sevmese de iyi bir dinleyiciydi. Onun bu sabrını seviyordum.
 
“Ne yapacağım ben lan?” Kupasını nazikçe tezgâha koyan Atakan tekrar ısıtıcının düğmesine bastı. Bu çocuk bir gün kafeinden mezara girecek, toprak olup bize kahve çekirdeği olarak geri dönecekti.
 
Hiçbir şey söylememesi düşündüğüne işaretti ama ben o kadar sabırlı değildim. “Seviyorsan git konuş bence esprisi yapmayacak mısın?”
 
“Sence,” diyen Atakan kupasına tekrar kahve doldurdu. “Desen fena olmazdı sanki. Buralarda ufak bir gaza ihtiyacı olan bir Arel vardır belki…”
 
“Korkularını da gazlamamı ister misin?” Gözlerim kısıldı. Atakan’ın ise alaycı bir ifadeyle dudaklarının kenarı kıvrıldı.
 
“Bence kalbinin sesini dinle,” diyen Pera, konuşmasaydı büyük ihtimal varlığını bile unutacaktım. Hafif bir irkilmeden sonra arkamı döndüm. “Asla pişman olmazsın.”
 
“Sen çizgi filmini izlemiyor muydun?” Bilmiş bir şekilde gülümsedi ve başını iki yana salladı. Yemin ederim bu çocuklar şeytana bile pabucunu ters giydirirdi.
 
“Sen bu işe karışma Pera!” Bakışlarını abisine çeviren kızın yüzündeki gülümseme yavaşça soldu. Atakan’a baktım. Isınan suyu bardağına koyarken ters ters kardeşine bakıyordu.
 
“Ama abi-”
 
“Öğlen konuştuğumuz konuyu bu kadar çabuk unutmuş olamazsın.” Abi kardeş arasında bakışlarımla mekik dokumaya başladım. Belli ki ben yanlarında değilken bir şeyler olmuştu.
 
“Kıza karışmasana, senin yapmadığını yapar belki. Bir yol gösterir,” dediğimde Atakan sert bakışlarını bana çevirdi.
 
“Ufacık çocuktan mı medet umuyorsun?”
 
“Valla senden benden akıllı.” Tıslar gibi gülümseyen Atakan, “Kardeşimi aşk hayatına karıştırma,” dedi.
 
“O aşkı hâlâ şu televizyonda izlediği çizgi filmlerdekiler gibi sanıyor.”
 
“Hiç de bile!”
 
“Tek kelime daha etme Pera Soylu!” Kaşlarını çatarak koltuğa yaslanan Pera, kollarını sinirle göğsünün üzerinde bağladı. Bakışları televizyondaki hayvanları öldürmek ister gibiydi. Eminim ki onları Atakan olarak düşünüyordu.
 
Tekrar arkadaşıma döndüğümde onun da kardeşini izlediğini fark ettim. Bu konudan rahatsız olmuştu. Demek ki öğlenki mesele ciddiydi. Onu sormayı sonraya erteleyip konu değişmemesi için “Kalbimin sesi, hislerimi anlatmam gerektiğini söylüyor,” dedim. Bakışlarını çeviren Atakan hâlâ öfkeliydi. Belki de kardeşinin aklına uyduğum için bana da sinirlenmişti. 

“Ne yaparsan yap,” deyince “Aşk ile yapayım değil mi?” diye devam ettim. Sabır diler gibi derin bir nefes aldı. Bardağını eline alıp yanımdan geçti. “En azından onun bana karşı bir hissi olup olmadığını öğrenmiş olurum,” diyerek peşinden ilerledim. Atakan kendini koltuğa bırakıp ayaklarını sehpaya uzattı. Ben de eski yerime oturdum. “Sonuçta korkunun ecele faydası yok.” Pera’ya baktım. Hık demiş abisinin burnundan düşmüş gibiydi. İki kardeş aynı ifadeyle televizyona bakıyordu. 

“Kendi kendime gelin güvey olup, daha sonra hislerimin karşılıksız çıkmasından daha az yara verir en azından.” Salonda benim dışımda kimse konuşmuyordu. Arkama dayandım ve kafamda söyleyeceklerimi toparlamaya çalıştım. O sırada aklıma asıl önemli olan şey geldi. Ben Hayal’e karşı olan hislerimi nerede açıklayacaktım. Okulda karşısına çıkıp sana âşık oldum diyecek halim yoktu. Özel bir şey olmalıydı ama ne?
 
“Lunapark.”
 
Pera’nın sesiyle düşüncelerimden ayrıldım. Anlamadığımı belli edercesine kaşlarımı çatarken “Herkes lunaparkı sever. Bence duygularını orada dile getirebilirsin.” Sesli mi düşünmüştüm ben ya? Atakan’ın kardeşine dik dik baktığını görünce, “Tek bir kelime dahi etme, kız zeki,” dedim. Rahatsız olmuş ifadeyle bana bakan Atakan’ın yüzünü daha fazla görmemek için bakışlarımı Pera’ya çevirdim.
 
“Anlat fıstığım sen.”
 
Gülümseyen kız “Senin eğlenceli yapını görmesine izin ver. Hem gerginliğini atarsın hem kızın gerilmesini engellersin,” dedi. Bu kıza sekiz yaşında diyenlerin aklına şaşayım lan ben. “Harikasın fıstığım!” deyip hızla Pera’yı yanağından öptüm. Az önceki ciddi ifadesinden eser kalmayan kız kıkırdamaya başladı. Göz ucuyla gördüğüm Atakan’ın kardeşinin gülümsemesiyle bakışlarının yumuşadığını fark ettim. Ufak kızı birkaç kez daha öptükten sonra telefonumu cebimden çıkardım ve kafamda yarın yaşanacak olayları organize ederken mesaj yazmaya başladım.
 
 
Gönderilen: Hayal
 Yarın için bir planın olduğunu söylemekten onur duyarım. Saat 09.00’da seni bıraktığım yerde bekleyeceğim. Gelirsen cenneti bağışlarsın. Gelmezsen, cehennem azabıyla baş başa bırakırsın. Seçim senin. İyi geceler.

Yorumlar