Ana Dilim Aşk 1 - 7. Bölüm

 HAYAL
 
Aşk kesinlikle mide bulantısıydı. Arel’in mesajını okuduğumda hissettiğim şey tam anlamıyla buydu. Heyecandan mı yoksa stresten mi tam olarak bilemiyordum. Pazar günü sabahın köründe evden nasıl çıkacaktım? Gerçeği söyleyemezdim ama yalan da söylemek istemiyordum. Eren’le aramız yeni düzeliyordu. Eflal’den de beni idare etmesini isteyemezdim. Mert’le yaşayacakları bir sorun daha dönülmez bir yola sokabilirdi ailemizi…
 
Bütün gece yatakta dönüp durdum. Ne yapacağımı düşündüm. Bir ara gitmeme kararı aldım ama yazdığı son cümle saniyesinde bu karardan vazgeçmeme neden oldu. ‘Gelirsen cenneti bağışlarsın. Gelmezsen, cehennem azabıyla baş başa bırakırsın.’ Acaba yaptığı plan neydi? Of Arel of. Neden beni böyle zor durumda bırakıyorsun!
 
Saat beklediğimden de hızlı bir şekilde ilerledi. Birazdan şafak sökecekti. Ayağa kalkıp yatağımı topladım. Yeni yıkadığım bornozumu çamaşır telinden alıp banyoya gittim. Hızlı bir duş aldım. Bornozuma sarılıp odaya döndüğümde tüm gece düşünmediğim tek şey aklıma geldi. 

Ne giyecektim? Dolabı açtım. Kıyafetlerime göz gezdirdim. Planının ne olduğunu bilmiyordum. Nasıl giyinmeliydim? Birkaç elbise denedim. Nedense en sevdiğim kıyafetlerim şu anda içime sinmiyordu. Sanırım vicdan azabından… Sanki bana olacakmış gibi Eflal’in kıyafetlerine de göz gezdirdim. Saati kontrol ettiğimde az zamanım kaldığını gördüm. Elime geçen yüksek belli kot pantolon ve basit bir tişörtü üzerime giydim. Saçlarımı kurutursam herkesi uyandıracağımı bildiğim için sadece taradım ve tepeden sıkı bir topuz yaptım. Çillerimden hoşlanmıyordum ama şu anda onları kapatacak vaktim yoktu. Çantamın içindeki not defterinden bir sayfa koparıp aklıma gelen en masum yalanı yazmaya başladım.

 
‘İşaret Dili Kulübü’ndeki arkadaşlar kahvaltıya gidiyormuş. Çok ısrar ettiler kıramadım. Geç kalmam. Öpüyorum.’
 
Kâğıdı Eflal’in görebileceği şekilde şifonyerin üzerine koydum. Saati kontrol ettim. Arel’in yaklaşmış olacağını düşünerek aynada son kez kendime baktım ve çantamı aldığım gibi odadan çıktım. Benim hayatımda sessizlik hâkimdi ama diğerleri için en ufak bir kıpırtı bile gürültülü olabilirdi. Bu nedenle parmak uçlarımda yürüyüp mümkün olduğunca ses çıkarmadan girişe gittim. Spor ayakkabılarımı ayağıma geçirdikten sonra yavaşça evden çıktım. 

Aynı dikkatle apartmanın merdivenlerinden indim ve demir kapıyı açtım. Temiz ve serin hava anında dört bir yanımı sardı. Ürperdim. Giydiklerim çok ince değildi ama sanırım yeni banyo yaptığım için hava bana ekstradan serin gelmişti. Bir an eve dönüp üzerime kalın bir şey almayı düşündüm ama yakalanma riskini göze alamadım. Bu nedenle kollarımı bedenime sarıp ellerimi hareket ettirerek ısınmaya çalıştım. Arel’in beni bıraktığı yere doğru temkinli bir şekilde yürüdüm. Pazar olduğu için sokakta neredeyse in cin top oynuyordu.
 
Buluşma noktasına geldiğimde kolumdaki saate baktım. Umarım geç kalmazdı. Yoksa hastalığa uzattığım davetiye kesinlikle bana gelmesiyle son bulacaktı. Kuytu bir yere geçip oturdum. Bir yandan ısınmaya çalışıyor, diğer yandan telefona bakıyordum. Saat dokuz olduğu an başımı kaldırdım ve bir anda bir arabanın önümde durması bir oldu. Boş bulunup irkilince geriye kaçtım. Az daha arkamdaki apartmanın bahçesine tepetaklak düşecektim. Arabanın camları filmliydi. Bu nedenle içerideki kişinin kim olduğunu göremiyordum. Arel olabilir miydi? Beni annesinin arabasıyla bırakmıştı. Onun arabasını daha önce görmemiştim ama hız yapmayı sevdiği için bakıma verdiğini biliyordum ve az önceki ani duruş kesinlikle arabayı kullanan kişinin hız yaptığını gösteriyordu. 

Kapı açıldığı an düşüncelerimden ayrıldım. Gördüğüm pahalı marka ayakkabı tam olarak Arel’in tarzıydı. Düzgün fiziğiyle arabadan indiğini görünce ayağa kalktım. Popomu çaktırmadan silerken Arel’in âşık olunacak bir gülümsemeyle güneş gözlüğünü gözünden çıkarmasını izledim. Bana doğru geldi. Tokalaşmak için elimi uzatmaya yeltendim ama o bana sıkıca sarılmayı tercih etti. Böyle bir şey beklemediğim için kaskatı kesildim. O da yaptığının farkına vardığı an benden uzaklaştı. Yüzündeki panik ve utanma ifadesiyle “Şey… Özür dilerim. Ben yani…,” gibi bir şeyler ağzında geveliyordu. Tam olarak ne olduğunu anlayamıyordum çünkü sürekli bakışlarını kaçırıyor, başını eğiyor ve dudaklarını okuyamayacağım şekilde hareket ediyordu. İşaret dilini az da olsa öğrendiğini umut ederek “Günaydın,” dedim. Ellerimin hareketine bakarak duraksadı. Kısa bir an bir şey düşünür gibi gözleri kısıldı ve daha sonra hafif bir gülümsemeyle “Günaydın,” dedi. Belli ki bir şeyleri çabuk kapıyordu.
 
“Planımız ne?” Sanki el hareketlerimi okumaya çalışırmış gibi dudaklarını hareket ettirdi. Gerçekten bu hali çok komik gözüküyordu. Sanırım ilk günlerden bu kadarını anlamasını beklemek haksızlık olurdu. Bir dakika işareti yaptım ve çantama koyduğum ufak defteri ve kalemi elime aldım. Sorumu yazdıktan sonra Arel’e gösterince “Ha…” dedi.
 
“Sürpriz, hadi binsene.”
 
Başımı tamam anlamında salladım. Arel önüme geçip arabanın etrafından dolaştı ve ben gelmeden kapıyı açtı. Onun bu halleri gerçekten önemli biriymişim gibi hissetmemi sağlıyordu. Oysa ki sadece Hayal’dim. Dört kişi haricinde kimsesi olmayan, dilsiz sağır bir yetim. Teşekkür etmek anlamında gülümseyerek yerime oturdum. Kapıyı geçen seferin aksine dikkatlice kapattı ve koşar adım kendi yerine geçti. Kemerlerimizi takarken kısa bir an ellerimiz birbirine temas etti. Sanki elektrik çarpmış gibi ikimiz de birbirimizden uzaklaştık. Oysa ki, sadece soğuk ellerimin üzerindeki sıcak teni heyecanlanmama neden olmuştu. Kaşlarını çattı. Bu dokunuştan benim kadar hoşlanmadığını düşünürken “Üşümüşsün,” dedi ve arabayı çalıştırıp klimayı açtı. Arabanın içi birkaç saniye içinde sıcak bir esintiyle doldu. Üşüdüğümü o ana kadar fark etmemiştim.
 
“Umarım kahvaltı etmemişsindir,” dediğinde başımı hayır anlamında salladım. Yüzünde samimi ve sıcak bir gülümseme beliren çocuk “Güzel,” deyip önüne döndü ve yola çıktık.
 
**-**
 
Yolların boşluğundan ve Arel’in hız tutkusundan dolayı varacağımız yere kısa bir zamanda ulaştık. Burası Boğaz manzarasına tamamen hâkim olan, yeşil bir alandı. Etrafta gözlerimi gezdirdikten sonra Arel’e döndüm. Arabayı henüz durdurmuş, anahtarı yerinden çıkarmıştı. Burada ne yapacağımızı düşünürken bana doğru döndü. Yüzündeki gülümseme hafif silindi.
 
“Ne oldu?”
 
O an kaşlarımı çattığımı fark ettim. Anında ifademi yumuşatırken deftere ‘Burada ne yapacağız?’ diye yazmaya başladım. Arel başını bana benim tarafımdaki omzuna yatırıp yazdıklarımı okumaya çalıştı. Hafifçe başımı kaldırdım. Saçlarıyla burun buruna gelmiştim. Şampuanının kokusu çok güzeldi. Derin bir nefes alırken Arel başını kaldırdı. Şimdi burun buruna olduğum şey Arel’in kusursuz yüzüydü. Kalbim on kat daha hızlı çarpmaya başladı. Alıp verdiği nefes dudaklarıma çarpıyor, ruhumun titremesine neden oluyordu. Gözleri yüzümde dolaştı. Bakışları daha da derinleşmişti. Sanki bir şey söylemek istiyor, ne diyeceğini bilemiyordu. Terlemeye başladım. Onunla biraz daha bu mesafede durursam fenalaşacaktım ama gariptir ki uzaklaşmakta istemiyordum. Allah’ım konu Arel’ken neden sürekli bir ikilemin içindeydim. Parmaklarımın arasındaki kalem kayınca irkildim. Panikle başımı eğmemle Arel’in burnuna çarpmam bir oldu. Canım acımıştı. Elimi alnıma götürdüm ama sanırım Arel’in canı daha çok acıyordu. Telaşla kalemi düştüğü yerden aldım ve özür dileyen bir not yazdım. Burnunu sıvazlayan çocuk, “Önemli değil,” dedi.
 
Aynada burnunun kanayıp kanamadığına baktı. Daha sonra bana dönüp elleriyle yüzümü kavradı. Dokunduğu yer alev alev yanmaya başladı. Alnımdaki çarptığım yeri inceledi. Ben de onun ciddi ifadesini… 

“Bir şey yok. İyiyiz.” 

Gülümseyerek gözlerimin içine baktı. Ben hâlâ bana dokunmasının etkisinden çıkamamıştım. Kaşları beni sorgular şekilde çatıldı. Daha sonra gözleri yanağımdaki iki eline kaydı ve neden bu şekilde ona baktığımı anlamış gibi ellerini çekti. “Çok özür dilerim.” Gülümsedim. Ben onun canını yaktığım için özür dilemiştim. O ise sadece bana dokunduğu için. Yazdığım diğer yazıyı tamamlayıp Arel’e gösterdim. Bakışlar kâğıda kaydı. Sanki bu sorumu unutmuş da hatırlamış gibi duruyordu.
 
“Ha… Piknik yapacağız.”
 
Dudaklarım aralandı. Böyle bir cevap beklemediğim her halimden belli oluyordu. Arel gülümseyerek arabadan indi. Onu takip ederken en son seneler önce yurt müdürünün bizi götürdüğü piknik aklıma geldi. Salıncaktan düşüp kaşımı patlatmıştım ve Eren sırf benimle aynı acıyı çekmek için başını demire vurmuştu. Sonuç, ikimizin de kaşı bir hafta sargılıydı. Kapımın açılmasıyla serin rüzgâr, klimanın sıcaklığını ortadan kaldırdı. Arel gülümseyerek “Buyurun hanımefendi,” dedi. Defter ve kalemi çantama tıktım. Arabadan inip çantamı çapraz astım.
 
Arel kapıyı kapatır kapatmaz arabanın arkasına dolandı. Kollarımı bedenime dolayıp etrafı inceledim. Burası gerçekten mükemmeldi ama hava çok soğuktu. Ya da çok fazla esinti olduğu için bana öyle geliyordu. Arel’e doğru döndüm. Bagaj kapağından ne yaptığını göremeyince ağır adımlarla ona doğru ilerledim. Bir anda önüme çıkmasıyla duraksadım. Elindeki gri sweatshirtü uzattı. 

“Burasının rüzgârlı olacağını bildiğim için yanımda getirdim. Hadi giy.”
 
Bir Arel’e bir de elindeki sıcak gibi duran üste baktım. Bu kadar düşünceli bir erkek olduğunu daha önce söyleseler büyük ihtimal hayal güçlerinin geniş olduğunu düşünürdüm. “Temizdir,” dediğinde hafifçe gülümsedim. Ben ne düşünüyordum o ne… Başımı teşekkür eder gibi salladım. Ben kapüşonlu üstü giymekle uğraşırken Arel de bagajda bir şeyler yaptı. Kapağını kapattıktan sonra elindeki piknik sepetiyle yanıma geldi. “Hazır mısın?” Başımı evet anlamında sallayıp yere bıraktığım çantamı elime aldım.
 
“Hadi,” diyerek yürümeye başladı. Otopark kısmı ve piknik yapacağımız çimleri ayıran bir çit vardı. Arel bir çırpıda üzerinden atladı. Çitler benim boyum için fazla yüksekti. Tutunacak bir yer ararken birinin kolumu kavraması ve daha ne olduğunu anlamadan ayaklarımın havalanması bir oldu. Ufak bir çığlıkla beni kucağına alan Arel’e sarıldım. Bu kadar güçlü olabileceğini tahmin etmiyordum. Ayaklarımın tekrar yere basmasıyla Arel’den ayrıldım. Şaşkın bir tebessüm dudaklarımın kenarında takılı kalmıştı. 

Gözlerimin içine bakan çocuk “Önemli değil,” deyip yere bıraktığı piknik sepetini tekrar eline aldı. “Şurası manzaraya daha hâkim.” 

Gösterdiği yere doğru yürüdük. Sepeti elinden bıraktı ve yanında getirdiği örtüyü çimlere serdi. Yardım etmek için hamle yaptığımda beni engelledi. Sadece karşısına oturmamı söyledi. İtiraz etmeden dediğini yaptım. Rüzgâr burada daha sert esiyordu. Bunu fark eden Arel deri montunun önünü çekti. Bana baktı ve hafifçe kaşlarını çatarak öne doğru eğildi. Bana yaklaştığı için donakaldım. Uzanıp üzerimdeki kapüşonu kafama geçirdi. “Hava durumu sıcak olacağını söylüyordu ama. Üzgünüm.” Sorun olmadığını belli edercesine başımı salladım. Belli belirsiz gülümseyerek sepetin içinde hazırladığı şeyleri örtünün üzerine koydu. Her şeyi düşünmüştü.
 
Çantamın içinden defter ve kalemi çıkardım. Arel bardaklara termostan çay doldururken “Bütün bunları sen mi hazırladın?” diye sordum. Kaçamak bir bakış atıp kâğıdı okudu. Bardağımı önüme koyarken “Ufak bir yardım almış olabilirim,” dedi. Dürüstlüğü karşısında gülümserken “Her şey çok güzel gözüküyor,” yazdım. Okudu. Dudağının yanında ufak masum bir kıvrım oluştu ve ona karşı boş olmadığımı daha iyi anlamamı sağlayan cümleyi kurdu. 

“Çünkü bakan gözler güzel. Çok güzel…”
 
**-**
 
Bu çocuğun yanında ikilemde kalmamın nedeni, dengesiz tavırlarıydı. Yemeğe başlayana kadar hiçbir sorun yoktu ama şu anda… Yine aynı şeyi yapmıştı. İki saat boyunca ağzını bıçak açmamış, sadece hazırladığı şeylerle oynamıştı. Bir karın ağrısı olduğunu hissediyordum ve konuşmadığı sürece rahatlayamayacağının farkındaydım. Onun bu halleri benim de iştahımı kaçırmıştı. Bunu fark edince suratı asıldı. Beğenip beğenmediğimi sordu. Beğendiğimi söylesem de inanmadı. Sıkılmış gibiydi ama nedense bu sıkkınlığı kendinden kaynaklanıyordu.
 
“Gidelim mi?” diye sorduğunda fark etmez der gibi omzumu silktim. Bir çırpıda her şeyi sepete sokuşturdu. Ayağa kalktım. O da kalktı. Örtüyü silkeledi ve sepete tıktı. Yüzüme bakmıyordu ve bu yumruk yemişim gibi canımı yakmıştı. Yürümeye başladığında birkaç saniye ardından bakakaldım. Kıpırdayamamıştım. Tam peşinden gitmek için adım atmıştım ki durdu. Bana doğru dönmedi ama duruşunu dikleştirdi. Yanına gitmekle gitmemek arasında kaldım. Bir anda bana doğru dönünce yarım adım geriledim. Kaşları çatıktı. Gözleri benim üzerimdeydi. Bana dik dik bakıyor sanki her hücremi ayrı ayrı inceliyordu. Gerilmiştim. Başka biri olsa döveceğini düşünürdüm ama Arel yapmazdı. O öyle biri değildi. Yani sanırım… Bana doğru yürümeye başladığında kalbim gümbür gümbür çarpmaya başladı. Geriye doğru yarım bir adım daha attım. Beklediğimden daha kısa bir sürede bana ulaştı. Elimi tuttu ve kalbinin üzerine bastırdı. Ne yaptığını sorgular gibi kaşlarım çatıldı. Avucumun içindeki ritim en az benimki kadar hızlıydı. Elimi, eliyle göğsü arasında sıkıştırdı. Çekmemi istemiyordu. Benim de çekmeye niyetim yok gibiydi.
 
“Dudaklarımı dikkatli oku, çünkü bir daha bunu tekrarlayacak cesaretim olmayabilir.”
 
Korkmuştum. Söyleyeceği her neyse beni yaralayacak gibi hissediyordum. Yine de başımı tamam anlamında salladım ve gözlerimi dudaklarına diktim.
 
“Sana âşığım!”
 
Nefesim ciğerlerimde sıkışıp kaldı. Söylediği şeyin doğruluğunu anlayabilmek için gözlerinin içine baktım. Elimi daha sıkı tuttu. “Bunu lunaparkta söyleyecektim ama daha fazla içimde tutabileceğimi sanmıyorum. Biraz daha tutarsam kusacağım.” Sıkıntılı bir şekilde gülümsedi. “Neden sen bilmiyorum, ne zaman olduğumu bilmiyorum, nasıl anladığımı bilmiyorum. Tek bildiğim şey sana âşığım Hayal.”
 
Güç bela bir nefes aldım. Daha beni tanıyalı ne kadar olmuştu ki… Hoş o zaman benim de ona karşı bir şey hissetmem saçmaydı ama aşk değildi. Gerçi aşk neydi ki?
 
“Elinin altında atan kalbin hızlanmasına sadece ismin yetiyor. Nefesimi kesmeye bir gülüşün. Baktığım her yerde sen varsın Hayal. Seni düşünmediğim tek bir saniye bile yok. Uyurken bile aklımdasın. Sen… Ben… Bu hisler… Of! Karşında saçmalamadan konuşamıyorum bile. Hayal… Sana beslediğim duygular o kadar yoğun o kadar derin ki. Bu sevgi ya da hoşlanma değil. Bu aşk… Hatta aşkın âlâsı.”
 
Panikledi. Kekeliyor, kekeledikçe sıkıntılı bir şekilde yüzünü kasıyordu. Demek ki saatlerdir konuşmamasının nedeni buydu. Kafasında belki de söyleyeceklerini toparlamaya çalışmıştı ve şu anda başarılı olmadığı için kendine kızar bir hali vardı. Konuştu, konuştukça stresten terledi. Anlattıkları karışıktı ama her bir kelime puzzle parçası gibi kalbimdeki yerine oturuyordu. “Bak! Süslü sözlerle seni etkilemek çok isterdim ama şu anda heyecandan adımı sorsan söyleyemem. Aklımı düğümledin. Kalbimi mühürledin ve ben sensiz bir an bile geçiremeyeceğimi fark ettim. Biliyorum daha çok erken, beni tanımıyorsun bile-”
 
Parmak uçlarımı dudaklarına bastırdım. Cümlesi yarıda kaldı ama en azından nefes almayı akıl etti. Verdiği nefes parmaklarımın ucunu gıdıklayınca gülümsedim. Söylemek istediği çok şey olduğunu gözlerinde görüyordum. Belki de daha hislerinin çeyreğini bile dile getirmemişti ama devam etmesini istemiyordum. Ben gerekli olan her şeyi duymuştum. Yavaşça ondan uzaklaştım. Çantamın içindeki defteri ve kalemi çıkartırken ellerimin titrediğini fark ettim. En az onun kadar heyecanlıydım. Ne yazacaktım ki şimdi ben? Kalemin kapağını açtım. Kolumla sabitlediğim deftere kalbimden geçen ilk şeyi yazıp Arel’e döndürdüm.
 
“Eğer anlattıkların aşksa, bende sana âşığım…”
 
**-**
 
EFSA
 
“Efsa!” 

Nagehan’ın uzaklardan gelen sesiyle bıkkınca nefes aldım. Kesin yine bir şey isteyecekti ve ben şu anda ellerime oje sanatı yapmakla meşguldüm. Kapıda beliren kadın “Baban seni çağırıyor,” dedi. Şaşırmamıştım. Ojemi sürmeye devam ederken “Birazdan geleceğimi söyler misin?” dedim. Ufak bir sessizlik oldu. Nagehan’ın odaya girdiğini hissedince yaptığım işten başımı kaldırdım. “Önemliymiş.” Babamın önemli olmayan bir işi olabilir miydi acaba?
 
“Benim de önemli bir işim var.”
 
Nagehan’ın gözleri yarım kalmış şekilli tırnaklarıma kaydıktan sonra “Hadi ama Efsa,” dedi. “Sence de bunlar için fazla büyük değil misin?” Tırnaklarıma baktım. Oldum olası, ojeyi sade sürmeyi sevmezdim. Mutlaka kendi sanatımı konuştururdum ve evet bunu ne kadar büyürsem büyüyeyim yapmaya devam edecektim. Özellikle de tekrar kendim olmaya karar verdikten sonra…
 
“Hadi canım.”
 
Bu kadının ne kadar inatçı bir karakter olduğunu bildiğim için oflayarak ayağa kalktım. “Umarım ojelerimi yarım bıraktıracak kadar önemli bir konudur.” İflah olmazsın der gibi başını iki yana salladı ve önümden çekildi. Hızla yanından geçip odadan çıktım. Merdivenlerden paldır küldür inerken çalışanların garip bir şekilde bana baktığını gördüm. Sanırım bu yüzümdeki bakım maskesinden dolayıydı. Salona bir hışımla girdim. Babam gözlerini tabletten ayırmadan elindeki kahvesini yudumlarken “Nihayet,” dedi.
 
“Ojelerimi bile bırakmama neden olan önemli konu ne açıkçası merak ediyorum.”
Azarlar gibi çıkan ses tonum babamın dikkatini çekmişti. Başını kaldırdı. Gözleri yüzümü taradı, tek kaşı hafifçe seğirdikten sonra derin bir nefes alıp okuduğu şeye döndü.
“Yılbaşı balosu...”
 
Bunu o kadar sakin söylemişti ki, o gecenin ruhunu taşımıyordu. “Yılbaşı balosu mu?!” diye bağırmamla yüzünü buruşturdu. “İnanmıyorum baba ya! Ne kadar rahatsın. Konsept belirleme zamanı geldi mi? Allah’ım bu seferkinin teması ne olacak? Hemen alışverişe çıkmalıyım.”
 
Nefes bile almadan konuşurken babam elini kaldırdı. “Ne zamandır adap kurallarına uymuyorsun?”
 
Babam her zaman kelimeleri tane tane konuşmam için uyarırdı ama insan heyecanlandığında dilinden çıkanlara nasıl engel koyabilirdi ki?
 
“Bu seneki bağışlar yetimhanedeki çocuklar için olacak. Yani bu seneki baloya yetimhanede büyümüş ve hâlâ büyümekte olan insanlar davet edilecek. Kafamızda birkaç fikir var ama sana da sormak istedim.”
 
Yetimhane mi? Allah’ım bu sene yetimler senesi falan mıydı? Neden elimi attığım her yerde bir yetime çarpıyordum.
 
“Nasıl yani? Yeni yıla yetimlerle girip bir senemizi onlarla geçirme olasılığımızı mı arttıracağız? Şaka mı yapıyorsun?”
 
Babamın uyaran bakışları anında benim gözlerimle buluştu. Hayır şaka yapmıyordu. Bu konuda ciddiydi. Allah’ım bir sene daha yetimlerle haşır neşir olmak istemiyordum. Hele bizim okuldakiler… Hele o Eflal!
 
“Sana inanmıyorum baba ya. Adamakıllı eğlendiğimiz bir gece var zaten. Onları da yetimlerle heba mı edeceksin?”
 
“Onlarında eğlenmeye hakkı var. Biliyorsun değil mi kızım?”
 
“Tabi ki var ama bizden uzakta.” Gözümün önünde beliren kız yüzünden bunları söylemiştim.
 
Eflal! Atakan’ın ona olan ilgisini fark ettiğim ilk andan beri o kızdan hoşlanmıyordum ve şimdi o ve onun gibilerle eğlenmek zorunda bırakılacaktım. Zengin meraklısı…
“Saçmalamayı kes,” dediğinde babamın sinirlenmeye başladığını anladım. Babam insan ayrımı yapılmasından nefret ederdi. Bu şekilde diretmem sadece babamla aramın açılmasına neden olacaktı. Hemen geri vitese atıp yüzümdeki maske el verdiğince gülümsemeye çalıştım.
 
“Sen beni yanlış anladın babacığım.”
 
“Ben kızımı çok iyi tanıdığım için, ne söylemek istediğini iyi bilirim. Az önceki ima ne senin ağzından çıktı ne de ben duydum. Tamam mı?”
 
Babamın sinirlendiğinde bile sakin konuşmasından bazen nefret ediyordum. Kendimi ekstradan suçlu hissetmeme neden oluyordu. Başımı tamam anlamında salladığımda “Güzel,” deyip tabletini ve kahve bardağını sehpaya koydu. “Şimdi aklında güzel bir öneri varsa söyleyebilirsin. Yoksa da düşün. Akşam yemeği için Ali amcanlara davetliyiz. Bu konuyu konuşacağız. Önerini orada yapabilirsin.”
 
Kafamda baloyla ilgili birçok tema belirirken işin içine yetimler – özellikle de bizim okuldakiler gibi olanlar- girince hepsi saçma geliyordu. Hiçbirini, hele o kızı göresi gözüm yoktu. Bir anda aklımda beliren fikirle gözlerim büyürken “Buldum!” dedim. “Maskeli balo olsun.” Böylece hiçbirinin yüzünü gece bitene kadar görmezdim. Eflal’i yok saymak daha kolay olabilirdi.
 
Babamın hafifçe kaşları çatıldı. Sanki söylediğim fikri kafasının içinde ölçüp biçiyordu. “Maskeli balo,” diyerek beni tekrarladığında başımı evet anlamında salladım. Biraz daha düşündü. “Fena fikir değil,” demesi gülümsememe neden olurken “Peki neden?” diye sordu. Gerçek düşüncemi duyması başladığımız noktaya dönmemize neden olurdu. Bu nedenle başka bir şey uydurmam gerekiyordu. Maskeli baloyu neden istemiş olabilirsin Efsa düşün…
 
Babam beklentiyle gözlerimin içine bakarken “Evet?” diye konuşmaya başlamam için teşvik etti. “Ee şey,” diyerek zaman kazanmaya çalıştım. Sanırım aklıma bir şey gelmişti. Böylece hem temaya kılıf uyduracak hem de babamın az önce bana kızmasını affettirecektim.
“Az önce yaptığım çok büyük terbiyesizlikti ve eminim ki benim gibi birçok insan olacaktır baloda. Bu da yetimlerin huzursuz hissetmesine neden olacak. Mutsuz olmasına. Ben de az önceki uyarını dikkate alarak maskeli balo yapmamız gerektiğini söyledim babacım. İnsanlar arasında farklılık yapmamak gerektiğini düşündüm. Yetimler ile sosyete arasındaki çizgiyi ortadan kaldıracak tek şey gizlenmek. Bir maske bunun için ideal. Böylece kim zengin, kim fakir, kim yetim, kim değil ayırt edilmez ve herkes dilediğince eğlenir. Sınırlar olmadan…”
 
Az daha inandığım yalana ben inanacaktım. Babamın inanmış olmasını dileyerek ağzından çıkacak kelimeleri heyecanla beklemeye başladım. Düşünürken haddinden fazla ciddi olması aklından geçenlerin hiçbirini okuyamamama neden oluyordu.
 
Düşündü, düşündü, düşündü…
 
En sonunda ayağa kalkıp bana doğru yürüdü. Yüzündeki ciddilik sıcak bir gülümsemenin gölgesinde yok oldu. Ellerini yanaklarıma koyup beni kendine doğru çekti ve saçlarıma yakın bir yerden öptü. Sanırım söylediklerim işe yaramıştı. Benden ayrılan babam gözlerimin içine bakarken şefkatli bir şekilde yanaklarımı okşadı. Sanırım yüzümdeki maske soyulmak üzereydi.
 
“İşte benim kızım.”
 
Zor da olsa gülümsedim. Bunun nedeni yüzümdeki katılaşmış maske değildi. Bu sözü hak etmediğimi düşünmemdi. Başka zaman olsa bu cümle beni havalara uçururdu ama şu anda bir yalandan dolayı bunu kurmuş olması rahatsız hissettirmişti. Ben onun kadar adil bir insan hiçbir zaman olamamıştım. Kendim ve isteklerim her zaman daha ağır basmıştı. Bencildim ve bu halimden mutluydum. Ben babam gibi değildim… Belki de seneler önce vefat eden anneme benziyordum ama kesinlikle ben babam değildim.
 
“Bu fikrini akşam yemekte de tüm holding ortaklarına öner. Eminim onlarda bayılacaklardır.”
Başımı tamam anlamında salladım. “Hadi şimdi git ve hazırlanmaya devam et. Saat sekizde Alilerde olacağız.”

**-** 

ATAKAN
 
 Alarmın çalmasıyla gözümü açmadan telefonu aradım. Bugün pazardı ve ben lanet olasıca alarmı kurarak uykumu en tatlı yerinde bölmüştüm. Ses giderek artıyor, kulaklarım bu işkenceden dolayı zonkluyordu. Bir anda kesilen sesle derin bir nefes aldım. Telefonu aramayı bırakıp uykuma kaldığım yerden devam ederken içimin daraldığını hissettim. Sanki üzerimde bir ağırlık vardı ve nefes alıp vermemi güçleştiriyordu. Tekrar başlayan alarm sesiyle sıkıntıyla inlerken “Lanet olsun!” diye bağırdım.
 
“Sana da günaydın abiciğim.”
 
Pera… Tabi ya, kardeşim bende kalmıştı. Saati ben değil, her zamanki gibi o kurmuştu ve şu anda üzerimde oturan kişi de ta kendisiydi. Bir anda üzerimdeki ağırlık başıma doğru yaklaştı. “Günaydın, günaydın benim güzel abim, günaydın sana.” Kulağımdaki melodik sesle gözlerimi yavaşça araladım. Pera tepetaklak bana bakarken sırıtmayı ihmal etmiyordu.


“Kalk artık sabah oldu. Her taraf sesle doldu. Karanlıklar uzaklaştı. Kahvaltı vakti yaklaştı.”


Oflayarak başımı diğer tarafa çevirdim. Bu sefer de diğer kulağıma öğrendiği çocuk şarkısını söyleyen Pera’nın beni ayakta görmeden vazgeçmeyeceğini anladım. Bıkkınca nefesimi dışarı üfledim ve beklemediği bir anda onu sırtımdan yatağa çektim. Kıkırtısı tüm odada yankılandı.
“Madem kahvaltı vakti yaklaştı. Güne tatlıyla başlayayım.”
 
Kardeşimi bir yandan gıdıklamaya diğer yandan yanaklarını ısırmaya başladım. Kıkırtısı kahkahalara dönüştü. “Abi,” diyerek kucağımda debelenirken “Sakalların batıyor ya,” dedi. Umursamadan gıdıklamaya ve ısırmaya devam ettim. Ta ki nefes nefese tekrar yatağa uzanana kadar…
Belki uykumu tam olarak alamamıştım ama uzun zamandır bu kadar mutlu uyandığımı hatırlamıyordum. Pera doğru dönüp başımı kolumun altına aldım. Kardeşim de aynı şekilde bana döndü. Konuşmadan birbirimize baktık. Yüzümüzde hâlâ az önceki olayın tebessümü vardı. Uzanıp alnından öptüm. O ise uzaklaşmama izin vermedi. Koynuma sokuldu. Başını göğsüme bastırdı. Rahatlamış gibi derin bir nefes aldı.
 
“Seni çok seviyorum abi.”
 
Tek kolumla onun ufacık bedenini sardım. Bal gibi kokan saçlarına ufak bir öpücük kondurdum. “Ben de seni çok seviyorum küçüğüm.” Ufak kollarıyla sarabildiği kadar sıkıca sardı bedenimi. “O eve dönmek istemiyorum,” dediğinde sanki göğsümden bir şeyler koptu gitti. Ne hissettiğini çok iyi biliyordum. Bildiğim için reşit olur olmaz oradan ayrılmıştım. Pera’nın ise önünde yaşamak zorunda olduğu çok uzun bir hayat vardı. “Çünkü mutsuzum,” dediğinde yavaşça sırtını sıvazladım. Ne babam ne annem tam olarak ebeveyn olmanın anlamını biliyordu. Belli ki ben ayrıldığımdan beri hiçbir şey değişmemişti.
 
“İkisini de çok seviyorum ama…”
 
Cümlesini boğuklaşmış sesi kesince “Şşş” deyip saçlarını okşadım. İçime girmek ister gibi daha da sıkı sarıldı.
 
“Lütfen beni bırakma abi.”
 
Ağlamaya başlamıştı. Akıttığı gözyaşları canımı o kadar yakıyordu ki benim de gözlerim sulandı. Ardı ardına başını öptüm. Çok seviyordum. Kendimden bile çok. Sırf o mutlu olsun diye, o eve tekrar dönebilecek kadar çok seviyordum kardeşimi…
 
Bir anda telefonun çalmaya başlaması hüzünlü havayı dağıttı. Elimin tersiyle gözlerimi sildim. Burnumu çekerek arkaya doğru döndüm ve baş ucumdaki telefonu elime aldım. Arayan kişiyi gördüğüm an kalbim başka türlü çarpmaya başladı. En son konuşmamızdan sonra tek bir kelime dahi etmemiştik birbirimize ve o hiçbir şey olmamış gibi beni arıyordu. Kalbi olduğuna inansam, şu andaki halimizi hissettiğini söylerdim ama onda kalp ne gezerdi. Pera’nın bana baktığını hissedince gerilmiş yüz kaslarımı elimden geldiğince gevşetip gülümsemeye çalıştım.
“Babam değil mi?”
 
Alnını öptüm. “Hemen geliyorum,” deyip yanından kalktım. Koşar adım salona doğru giderken telefonu açtım. “Evet?”
 
“Sana da günaydın oğlum.”
 
Pera’nın odadan çıkıp çıkmadığına bakmak için arkamı kontrol ederken “Günaydın baba,” dedim. “Kardeşimi soracaksan her şey yolunda.”
 
“Pera’yı sormak için aramadım. Akşam sekizde evde olmanız gerektiğini söylemek için aradım.”
Kaşlarım çatılırken önüme döndüm. 

“Akşam zaten kardeşimi eve bırakacağım da neden sekiz?”


“Yılbaşı balosunu konuşmak için bir yemek düzenledim. Senin de katılmak isteyeceğini düşünüyorum.”


Geçen seferki olaydan sonra beni bir yemeğe daha çağıracağını düşünmemiştim. Belki de sadece beni denemek istiyordu. Pişman olup, ders alıp almadığımı görmek. Gülümsedim. Ona istediğini vermemek için her şeyi yapardım ama aklım Pera’nın birkaç dakika önceki halinde takılı kalmıştı. Onu o eve, mutsuz olduğunu bile bile tek başına gönderemezdim. Bu nedenle derin bir nefes aldım ve kararlı bir ifadeyle “Akşam tam sekizde oradayız,” dedim. Telefonun ucunda duyduğum nefes birkaç saniye sonra kesildi. Her zamanki gibi telefonu yüzüme kapatmıştı. Tıslar gibi gülümserken telefonu kulağımdan çektim.
 
“Akşam sekizde ne varmış?”
 
Pera’nın geldiğini duymamıştım. Aniden arkama döndüğümde kızarmış bir burun ve sulu gözlerle karşılaştım. Telefonu koltuğa fırlatıp kardeşimin yanına gittim. Önünde diz çökerken “Akşam yılbaşı balosunu planlayacağız. Harika değil mi?” diye sordum. Buruk bir şekilde gülümsedi. “Daha harika olan şey ise, bundan sonra hiç ayrılmayacak olmamız,” daha cümleyi bitirmeden gözlerinin içi parlayan kardeşim “Gerçekten mi?” diye sordu. Güven verir bir gülümsemeyle başımı evet anlamında salladım. Heyecanla boynuma atlayıp sıkı sıkı sarılırken “Seni çok seviyorum,” kelimesini tekrar tekrar söylemeye başladı.
 
O kadar sıkı sarılıyordu ki dengemi kaybedip geriye doğru düştüm. Ufak bir çığlık ardından kahkahaya boğulan kardeşime sıkıca sarıldım. Onun bu mutluluğu için mutsuz olsam da olurdu… Yeter ki o şu andaki gibi neşeli olsun.
 
**-**
 
EFSA


Hararetli bir gecenin ardından okula gitmekten daha kötü olan şey, benim fikrim olduğu için okuldaki birkaç yetimi geceye benim davet edecek olmamdı. Ah baba... Sabahki konuşmanın bedelini bu şekilde çıkaracağını tahmin etmeliydim ve Atakan. Neden okulda yetimhaneden gelen insanlar olduğunu söyledin ki…
 
Neyse, en azından sevdiğim çocuğun o kızla, geceyi bahane ederek konuşmasını bu şekilde engellemiş olacaktım. Olacaktım da ben hangisiyle bu konuyu adam gibi konuşabilirdim. Alıcı gözler yetimlerin masasına göz gezdirdim. Eflal denen kızı gördüğüm gibi tepe tüylerim dikiliyordu. Asla, asla o kızı baloya davet etmek için ayağına gitmeyecektim. Dilsiz kızla anlaşabileceğimi sanmıyordum. Ayrıca onunla konuşmaya kalksam, kesin ekürisi yanımıza gelirdi. Gözlerimi adını Eren olarak hatırladığım çocuğa çevirdim. Yok yok, onunla muhatap bile olmak istemiyordum. Mümkünse benden uzak Allah’a yakın olmalıydı. Yanındaki tip pek akıllı bir şeye benzemiyordu. En iyisi gruptaki en yakışıklı ve aklı başında duran kişiyle diyaloga geçmekti. ‘Nasılsa yılbaşına daha çok var, o zamana kadar uygun bir vakit kollarım’ diye düşünürken çocuk ayağa kalktı. Masadakilere bir şey söyleyip kafeteryaya doğru yürümeye başladığında ‘Bu Allah’ın bana verdiği bir işaret’ diyerek ayağa kalktım.

“Nereye Efso?”
 
Rüya nihayet telefonundan başını kaldırmayı akıl etmişti. “Kahve alacağım. Bir şey istiyor musun?” Bakışları masadaki, hâlâ yarısı dolu olan kahveme kaydı. Hâlâ dumanının üzerinde olmasına rağmen “Soğudu o,” demem tam bir ironiydi. Rüya ne yaptığımı anlamaya çalışır gibi bana baktı. Zaten son zamanlarda bana hep bu şekilde bakıyordu. Sanırım eski beni sevmeyen bir tek oydu. Ona açıklama yaparak zaman kaybedemeyeceğim için “Birazdan gelirim,” deyip hızla yürümeye başladım.
 
Kafeteryanın içi de dışı kadar kalabalıktı. Kapının önünde hızla içerisini taradım. Çocuğun kasanın orada olduğunu gördüm. Koşar adım yanına doğru ilerledim. Sıradakilerin sitemli bakışlarını umursamadan yanlarından geçip çocuğun arkasında durdum. Eline aldığı tepsiyle bana doğru dönerken “Günaydın,” dedim. Beni duymamış olması imkânsızdı ama bana bakma tenezzülünde bulunmadığına göre umursamıyordu. Yanımdan geçip gitmesiyle kaşlarımı çatıp arkamı döndüm. Ben, gururumu hiçe sayıp ayağına geliyorum. O ise sanki onunla konuşmuyormuşum gibi… Bir dakika. Belki de ona söylediğimi fark etmemişti.


“Hey!”


Ayakkabımın ahşap zeminde bıraktığı tok sesle çocuğun arkasından koştum. “Bir dakika bakar mısın?” Yolunu kesmemle az daha elindeki içecekleri dökecek olan çocuk “Hey!” diyerek beni uyardı. Ses tonu farklıydı. İç gıcırdatıcı, fazla erkeksi. En az Atakan’ınki kadar etkili…


“Dikkat etsene. Az daha kendini yakacaktın.”
 
Düşünceli hali gülümsememe neden oldu. “Az önce seslendim ama sanırım duymadın.” Tek kaşı havaya kalkan çocuk sorgular bir şekilde bana bakmaya başladı. “Nasılsın?” diye sorduğumda şaşkın bir ifadeyle iki kaşı da havalandı. “Önemsiyor musun?” Aslında önemsemiyordum ama sanırım bunu onun bilmesine gerek yoktu.
 
“Ben Efsa, aynı bölümdeyiz. Hatta birkaç dersimiz de ortak.”
 
“Yani?”
 
Yani mi? “Sanırım burada adını söylemen ve benimde tanıştığımıza memnun oldum demem gerekiyordu.” Bir süre ifadesiz bir şekilde yüzüme baktı. Daha sonra kısa ve öz bir şekilde “Mert,” dedi. Gülümseyip memnun olduğumu söyledim. O da başını beni onaylar biçimde salladı.
 
“Sanırım şimdi de benden ne istediğini söyleme vakti geldi Efsa,”
 
İşte başlıyoruz. Sakin ol. Derin bir nefes al. Tamam. Sadece baloya davet edeceksin ve arkanı dönüp gideceksin. Bu kadar basit.
 
“Evet?”
 
“Senden bir şey isteyeceğimi nereden çıkardın bilmiyorum ama sadece bir şey söyleyecektim. Daha doğrusu bir yere davet edecektim.”
 
Sanırım bu konuşmamı garipsemişti. O da farkındaydı benim onun gibi biriyle işim olmayacağını. “Seni ve arkadaşlarını,” dediğimde meraklı bir şekilde “Ee?” dedi. Onun bu tepkileri anlamsız yere gerilmeme neden oluyordu.
 
“Babamların şirketinin her yıl olduğu gibi bu sene de yıl başı balosu var ve-”
 
“Garson mu lazım?”
 
Konuşmamı yarıda kesen cümlesiyle kaşlarımı çattım. İnsanın kendini bilmesi güzeldi. Tepsiyi tutuşundan bu konuda yeteneği olduğu da belliydi ama hayır bu sefer öyle bir düşüncem yok.
“Sence öyle bir şeyle uğraşacak organizatör tipimi var bende?”
 
Çocuk tek kaşı havada baştan aşağı beni süzdükten sonra “Tamam devam et ama lafı dolandırma. Zira elimdeki kahveler soğuyor ve ben soğuk kahveden nefret ederim,” dedi.
 
Ben sanki seninle konuşmaya çok meraklıyım. Lafı dolandırmaymış…
 
“Her sene toplanan paralar bir yere bağışlanır. Bu seferkiler de yetimhanelere bağışlanacak. Ayrıca babamların şirketinin özel olarak başlattığı bir kampanya olacak bu gecede. Yetimhanede büyümüş insanları topluma tanıtma ve kazandırma başlığı altında. Detayları zaten gönderilen davetiyelerde yazacaktır.”
 
“Ne zaman?”
 
Sorusu karşısında afallarken “Ne zaman mı?” diye tekrarladım. Başını evet anlamında sallayınca alaycı bir ifadeyle “Yıl başı balosu olacağına göre 10 Haziran sizin için uygun mudur?” diye sorduğumda yüzünü buruşturup ofladı. Kendi salaklığından mı utanmıştı. Yoksa benim yaptığım iğrenç espriden mi iğrenmişti. Yine de yüzünün aldığı şekle gülümsemeden edemedim. Garip ama Mert’te ilk kez bana bakıp gülümsedi. Sanırım tamamen kendi salaklığıyla alakalıydı.
 
“Üzgünüm yılbaşı olayı aklımdan çıkmış.”
 
“Sorun değil. Gelecek misiniz?”
 
Bilmediğini belli edercesine omuz silkti. “Haberin olur.”
 
**-**

EFLAL
 
“Nerede kaldı bu çocuk yahu? Gören de kahveleri Yemen’den getiriyor sanacak.”


“Hayır bu iş yerinde de böyleyse, tabi ki gecesini gündüze katıp çalışır açığını kapatmak için.”


Mert’in haddinden fazla kafeteryada kalmasına Eren ve Doğu kendince espri yaparken ayağa kalktım. “Belki sıra vardır. Ben gidip bir bakayım.” Koşar adım kafeteryaya doğru yürüdüm. İçeriye adım atmamla ayakta dikilen iki kişiyi görmem bir oldu. Mert’in önündeki sarışın kızın yüzünü göremiyordum ama Mert’in ona güldüğünü fark etmemle boğazıma bir şeyin saplandığını hissettim. Boğazım acımıyordu ama sanki nefes alamıyordum. 

Mert beni görmeden gerisin geri kafeteryadan çıktım. Elimi boğazıma götürüp ovalayarak bu hissi geçirmeye çalıştım. Kapının önünde yakalanmamak için yürümeye başladım. Bizimkilere durumu çaktırmayacak bir şey bulmalıyım diye düşünürken Atakan’la göz göze geldim. Kaşları çatılmış, sorgular bir şekilde bakıyordu. Belki de bana bakmıyordu ama şu anda kime baktığını düşünemeyecek kadar halsiz hissediyordum. Bir anda bana ne olmuştu böyle.


Bizimkilerin yanına vardığımda gözler bana çevrildi. Yüzlerindeki eğlenir gibi duran ifade saniyesinde yok oldu.
 
“Eflal, Mert nerede?”
 
“Ne oldu?”
 
“Rengi atmış la bunun?”
 
Yerime oturdum. Hayal’in suyundan bir yudum aldıktan sonra derin bir nefes almaya çalıştım. “Tansiyonum düştü sanırım. Yarı yoldan döndüm,” diye yalan atarken Hayal tekrar Mert’in nerede olduğunu sordu.
 
“Hah geliyor. Hele şükür be oğlum.”
 
Hayal’e doğru dönüp Mert’in yüzümü görmesini engelledim. Neden böyle bir şey yaptığımı sorgulayan kıza dudaklarımı kıpırdatarak “Sonra konuşuruz,” dedim. Başını tamam anlamında salladı. Bakışları arkamdaki bir yere kayınca Mert’in tepemizde dikildiğini anlamış oldum.
“Çok mu sıra vardı?”
 
“Hayır,” diyen Mert tepsiyi masanın ortasına koydu. Yanımdaki sandalyesine otururken biraz daha arkamı döndüm. Fısıltılar duyuyordum. Sanırım Mert neyim olduğunu soruyordu ve adım, kulağıma yakın bir yerde duyuldu.
 
“Eflal!”
Sanırım kaçmaya çalışmanın bir anlamı yoktu. Rengimin biraz düzelmiş olmasını umarak yavaşça masaya doğru döndüm. Beni gördüğü an kaşları çatılan Mert, “Neyin var?” diye sorup ellerini yanaklarıma yerleştirdi. Daha sonra alnımda ve boynumda dolaştırırken “Hasta mısın?” diye sordu. Tam cevap verecektim ki, Doğu lafa atlayıp “Sana bakmak için peşinden geldi. Tansiyonu düşünce geri döndü,” dedi.
 
İşte o an Mert’in bakışlarındaki kıpırtı, neden bu hâlde olduğumu anladığını belli etmişti. Tepki vermedim. Sadece ellerini tenimden ayırana kadar gözlerinin içine baktım. Anladıysa gözlerimle çok şey anlatmıştım.
 
“Yılbaşı balosuna davetliyiz.”
 
Duyduğum şey doğru muydu? Yılbaşı balosu nereden çıkmıştı. Yoksa o kızla bunu mu konuşuyordu. O havalı tip neden bizi bir yere davet etsin ki? Etse etse Mert’i ederdi. Gitmek istiyor muydu acaba? Arkadaşlarım olmadan gelmem demişti de kız zorunluluktan onlar da gelsin mi demişti?
 
“Kim davet etti?”
 
Mert kahvesine uzanırken “Efsa diye biri,” dedi. Şaka yapıyor olmalıydı. O kız, bizi bir yere mi davet etmişti? Kesin bunun altından bir şey çıkacaktı. Öte yandan Mert o gıcık kıza mı gülümsemişti.Allah’ım içim daralıyor…
 
Mert kahvesini yudumlarken konuştukları şeyleri anlattı. Katılmayı bırak, televizyondaki diziler haricinde daha önce hiç yılbaşı balosu görmemiştim. Başka biri davet etmiş olsa, şu anda heyecandan deliye dönmüş olabilirdim ama o kız… Nedense kötü bir şey olacakmış gibi hissediyordum.
“Ee ne yapacağız?” diye soran Doğu’yla düşüncelerimden ayrıldım. Merakla Mert’e baktığımda beni izlediğini gördüm. O kızla bu davet işi için konuşmuş olabilirdi ama bu gülmesinin nedenini açıklamıyordu. “Gitmeyeceğiz,” dediğinde göz kapaklarım olabildiğince birbirinden uzaklaştı.
 
“Neden?” diye sorduğum soruya “Neden gidelim?” diye cevap verdi. Madem yetimleri topluma kazandırmak gibi bir proje var, önümüzde de koca bir gelecek… Neden bu gece gitmeyeceğiz ki? Yoksa bilmediğim bir şeyler mi konuşmuşlardı o kızla? Allah’ım ben bu çocuğu neden bu kadar kıskanıyordum. Hayır. Kıskanmıyordum. Sadece sinir oluyordum.
 
“Çünkü yetimler için düzenlenen bir gece.”
 
Doğu’nun lafa karışmasıyla dikkatim ona kaydı. İlk kez bana katılan bir şey söylemişti. “Hem geleceğimiz için bir adım olabilir,” diye devam etmesiyle Mert tıslar gibi güldü. “Onlardan gelen yardım kusur kalsın.”
 
Şimdi anlamıştım. Gitmek istememesinin nedeni yine zenginlik ve zengin insanlarla ilgili düşünceleriydi. Eren saatine bakarken sıkıntıyla iç çekti. Elindeki kahvesini fondip yaptı ve sandalyesini geriye sürterek ayağa kalktı.
 
“Nasılsa daha zaman var gençler. Zaman olmayan şeyse, ders. Geç kalacağız. Hadi.”
 
**-**
 
 MERT
 
Neredeyse tüm gün boyunca aklımda yılbaşı balosu dönüp durdu. Ben ve Eren hariç herkesin hevesli olduğunu görebiliyordum ama nedense bu baloyla ilgili içimde anlam veremediğim bir his vardı. Kötü bir his…
 
Devamsızlıktan kalma ihtimalini azaltmak için bugün tüm derslere girmiştim. Son ders çıkışı herkes kulüplerine dağılırken ben kulübün yolunu tutmuştum. Arabayla otoparka girdiğimde Vedat abinin bir kamyonetin başında durduğunu, birkaç adamın da içeriden kasalar indirdiğini gördüm. Beni fark etmesiyle izlediği adamları bırakıp, arabaya doğru yürümeye başladı. Hızla aşağı indim.
 
“Kolay gelsin abi.”
 
“Nerede kaldın Mert?”
 
Bir sorun mu olmuştu? Nedense bir sorun var gibi bakıyordu. “Abi kusura bakma ders anca bitti.” Başını tamam anlamında sallayan adam “Cem Bey geldi, seni sordu,” dedi. Nedense tedirgin olmuştum. “İçeride mi?” diye sorunca başıyla onayladı.
 
“Tamam abi, ben bir ona görünüp geleyim.”
 
Koşar adım içeri girdim. Cem’i locasında göremeyince çalışma odasında olacağını düşünüp oraya doğru yöneldim. Loş koridorda ilerledim. Cem’le aramız kötü değildi ama bu zamana kadar beni sormamıştı. Bu yüzden gergin hissediyordum. Kapıyı tıklatıp “Gel,” sesiyle içeri girdim. Cem’i sıkıntılı bir yüz ifadesiyle kâğıtlar arasında boğuştuğunu görünce bir terslik olduğunu anladım. “Beni sormuşsun abi.” Yaşıtım birine abi demek başlarda garip hissettirse de saygı da kusur etmemek için alışmam gerekiyordu.
 
“Neredesin Firuze?”
 
Firuze? Cem başını kaldırdı. Gülümseyişi bile sıkıntısını açığa çıkarıyordu. “Ders anca bitti abi,” dememle başını tamam anlamında salladı. “Bir sorun mu var?”
 
“Hesaplarda açık var. Nerede olduğunu bulamazsam açık olan başka bir şey daha olacak.”
 
“Nasıl?” diye sorarak kapıyı ardımdan kapattım. Kasanın kapanışına dün gece kalmamıştım. Bu işi kimin yaptığını bilmiyordum. Cem sıkıntıyla iç çektikten sonra elindeki hesapları masaya bırakıp yüzünü ovuşturdu.
 
“Dün geceki hasılatta bir sorun var,” deyince “Bakabilir miyim?” diye sordum. Başını evet anlamında salladığında kâğıtlardan birkaçını elime alıp göz gezdirdim. “Kulübe giren para ve kasadaki para uyuşmuyor,” dediğinde tıslar gibi gülümsedi. “Anlayacağın giren çıkan belli değil.”
 
Gerçekten de rakamların arasında büyük bir fark vardı. Cenker'i çok tanımıyordum ama burada çalışanlardan daha farklı olduğunu seziyordum.
 
“Aramızda bir hırsız var artık bundan eminim.”
 
Başımı kâğıtlardan kaldırdım. Cem’in dalgın bir o kadar düşünceli olan gözleri ilerideki bir noktaya odaklanmıştı. “Birkaç zamandır bir hırsızdan şüpheleniyordum. İlk başlarda ufak tefek meblağlar gittiği için önemsememiştim ama bu hırsız kimse, her geçen gün çıtasını biraz daha arttırdı.”
 
Başını belli bir ritimle yukarı aşağı hareket ettiren Cem, beklemediğim bir anda elini masaya vurdu. “Ulan! Hırsızın bile istikrarı var amına koyayım.” Kendini geriye doğru ittirip ayağa kalktı. Oflayarak arkamdan dolaşıp kendini deri koltukların rahatlığına bıraktı.
“Abi akşam erken çıktım. Kapanışı ben yapmadım.”
 
Nedense kendimi açıklama gereği duymuştum. Bakışlarını bana çeviren adam ne söylediğimi anlamaya çalışır gibi bakıyordu.
 
“Lan… Ah be Mert! Sana bir şey mi dedim ben?”
 
“Gelir gelmez beni sorunca,” deyip elimdeki kâğıtları masaya bıraktım. “Seni sordum. Çünkü erken çıktığını biliyorum. Kasayı çeken kamera, sen çıktıktan sonra iptal olmuş. O yüzden bir tek sana güvenebilirim,” dediğinde derin bir nefes aldım. Boşu boşuna şüpheli olmayacaktım en azından.
 
“Bu işin peşine düşelim. Ocağımıza kim incir ağacı dikiyormuş bulalım. Bana yardım eder misin?”
“Emrin olur abi,” dediğimde biraz daha içten gülümseyen adam “Şimdi senin konuna gelelim,” dedi. Benim konum mu?
 
“Kim keyfini kaçırdı?”
 
“Anlamadım abi?”
 
“Ne sıkıntın var diyorum, konuş diyorum.”
 
“Yok bir şey be abi,” dediğimde bana inanmıyormuş gibi tek kaşı havaya kalktı.
 
“Yani var bir şey de çok önemli değil.”
 
“Sen söyle, ben onu hayatımızdaki önem sırasına koyarım.”
 
Sanırım Cem, ne olduğunu öğrenmeden pes etmeyecekti. Bir patronun çalışanıyla bu kadar ilgili olduğunu görmek alışık olduğum bir şey değildi.
 
“Yıl başında yetimler yararına bir balo düzenleniyormuş. Yetimleri topluma kazandırma, sınıf farkını ortadan kaldırma-”
 
“Kesin Ali Soylu ve Ertan Erdem hazırlıyordu. Devam et…”
 
“Onlar kim bilmiyorum abi. Bugün okulda Efsa adında bir kız,” derken Cem suratını buruşturdu. Sanırım kim olduğunu biliyordu. Hatta bilmekle kalmayıp hoşlanmayacak kadar yakın olmuştu. “Bizi baloya davet etti.”
 
“Efsa?”
Cem’in şaşkınlığı sesinden belli olmuştu. Başımı evet anlamında salladığımda ellerini dua eder gibi yukarı kaldıran adam “Ya Rabbim alametin Efsa mı olacaktı?” dedikten sonra bana doğru döndü. “Kaç Mert kaç. Boşaltın o okulu. Önce kadınlar ve çocuklar.”
 
Cem’in bu panik haline gülsem mi ağlasam mı bilemiyordum. “O kız bunu teklif ettiyse, kıyamet yakındır Mert. Gidelim tövbe edelim, alkolü bırakıp namaza başlamak için çok mu geç?”
 
Kapı sert bir şekilde açıldı. Hafifçe irkilip arkamı döndüm. Demir, ifadesiz bir şekilde odayı incelerken beni fark etmesiyle duraksadı. Sanırım burada olmamı beklemiyordu. “Ne oluyor burada?” deyip bakışları arkamdaki bir tarafa kaydı.
 
“Cem?”
 
Tekrar arkamı dönüp Cem’e baktım. Tıpkı az önceki gibi ellerini havaya kaldıran adam “Alameti gönderttin kıyamette bu kadar acele etmeseydin be Allah’ım,” dedi. Sonra ayağa kalkıp “Yok bir şey abi, Mert’in bir sıkıntısı varmış onu konuşuyorduk,” diyerek temkinli bir şekilde masanın başına doğru ilerledi.
 
Sanırım hesap işi ortaya çıkmasın diye beni öne sürmüştü.
 
“Mert,” diye seslendiğinde Demir’e döndüm. O ise deri koltuklara doğru ilerledi. Tam önümden geçerken duraksayıp göz ucuyla bana baktı. “Cem’e anlatacak kadar ne derdin var?” diye sorduktan sonra tekrar yürüyüp tekli koltuğa dikkatli bir şekilde oturdu. Cem’e baktım. Anlatmamı bakışlarıyla ima etti. Ben de yarım bıraktığım konuşmayı çok fazla dolandırmadan en baştan alıp anlattım. Demir hiçbir tepki vermeden beni dinledi. Nedense bu halleri beni geriyordu.
“Peki sorun ne?”
 
Buzdan farksız ses tonu sanki sorunu ben çıkartıyormuşum gibi hissettirmişti.
 
“Sorun yok abi. Arkadaşlarım gitmek istiyor ama ben gidip gitmemek konusunda kararsızım.”
“Sebep?”
 
Kendimi polis sorgusunda gibi hissetmiştim. Bir tek başımda sallanan bir ışık eksikti. “Güvenmiyorum,” dediğinde tek kaşı hafifçe seğirdi. Sanırım daha detaylı anlatmamı istiyordu. “Zengin insanlara güvenmiyorum. Bu hayatta arkanı sağlam bir yere dayamazsan, çok zarar görürsün. Sözüm meclisten dışarı ama, bana göre zenginler çıkarları doğrultusunda fakir insanları kullanmaktan çekinmeyen tipler. Tek düşünceleri kendileri ve istekleri, ardında kalacaklar umurlarında bile değil.”
 
“Bu hayatın gerçeği Mert.”
 
“Olabilir ama ben ailemi kimsenin kullanmasına, üzmesine izin vermeyeceğim.”
 
Sanki dişlerini birbirine sürtüyordu. Çenesi kasılmış, gözleri kısılmış, bakışları tehditkâr bir şekilde derinleşmişti.
 
“O baloya katılırsan, tanıştığın insanlar sizi kullanacak öyle mi?”
 
“Şimdi olmasa da topluma kazandırma adı altında mutlaka olacaktır. Kendilerine kurban aramadıklarını nereden biliyoruz ki?”
 
“Göreceğiz,” dediğinde hafifçe kaşlarım çatıldı.
 
“Cem, seni bu sene yılbaşı stresinden azat ediyorum. Ali Beylerin davetine icabet edeceğiz. Bakalım Mert’i kim kullanmaya cesaret edecekmiş, hep beraber görelim."

Yorumlar