Kurt ve Gelincik - 1. Bölüm



MUBUKA

İnsanoğlu, bir şeyin değerini çoğu zaman onu kaybettiğinde anlardı. Bu, sanki evrenin değişmeyen kanunlarından biriydi. Günlük hayatta göz ucuyla bakıp geçtiği, varlığını bile düşünmeden yaşadığı bir nesne, bir insan ya da bir alışkanlık… Kaybolduğunda, hayatlarından sökülüp alınmış bir parça gibi acıtırdı. O sıradan şey, yokluğunda paha biçilmez bir hazineye dönüşürdü. Belki öncesinde farkında bile olunmayan ayrıntılar, kayıp anında içi sızlatan bir boşluğa dönüşürdü.

Ama vatan uğruna nefes alanlar, yani görev yoluna baş koyanlar için bu durum biraz farklıydı. Onlar, değer denilen kavramı kayıptan öğrenmezdi. Hasret, zaten yollarının ayrılmaz yol arkadaşıydı. Bazı şeylere özlem duymak, onların alın yazısıydı. 

Günler, aylar, bazen yıllar süren görevlerin güzel yanlarından biri de buydu. Gündelik hayatın sıradan görünen yanları, ayrılık ve fedakârlık perdesinin arkasından bakıldığında çok daha anlamlı bir ışığa bürünürdü. Sabahları mis gibi kokan çarşafların arasında uyanmak, istediğiniz an banyo yapabilmek, hala sıcaklığını koruyan kahvenizi yudumlamak, hatta giydiğiniz ev kıyafetleri bile eskisinden daha değerli ve anlamlı hale gelirdi.

Çatışmaların dumanını, belirsizliklerin yükünü, içsel fırtınaların yıpratıcı gürültüsünü ve karanlık günlerin izlerini geride bırakıp eve dönmek… Bu, tarif edilmesi güç bir huzurdu. Tanıdık duvarların arasında olmak, bildiğin kokuları solumak, bildiğin sesleri duymak, güvenin en saf halini yaşatırdı. Yüreğini yıllarca sıkıştıran görünmez bir el, sanki birden gevşerdi. Omuzlarınızdaki ağırlık, yeni bir görev emri gelene kadar azalır; bedeninizdeki kaslar biraz olsun gevşemeye başlardı. O anlarda nefes almak bile farklıydı: daha derin, daha serbest, daha gerçek. Uzun ve çetin bir kışın ardından güneşin toprağı ısıttığı, ağaçların yeniden yeşermeye başladığı ilkbahar sabahları gibi… İçinizi dolduran taze bir ferahlık olurdu. Elbette bu his, yalnızca kısa bir süreliğine. Ama yine de yaşamak için fazlasıyla değerliydi.

Kısacası, çok uzun zaman sonra yeniden "normal" hissetmek bizim gibiler için bir lütuftu. İnsanların çoğu için sıradan olan şeyler, bizler için bir mucizeye dönüşürdü. Yeniden yaşamın ritmine ayak uydurabilmek, uyandığında pencere perdesinden süzülen güneş ışığını görebilmek, sokaktan geçen çocukların gülüşünü duymak… Tüm bunlar, ruhun unuttuğu ahengi yeniden hatırlatırdı. Yaralar zamanla kabuk bağlar, belirsizliklerin yerini güven ve istikrarın huzurlu gölgesi alırdı.

Ve işte tam da bu kısacık zaman diliminde umut kendini gösterirdi. Umut, bir çiçek gibi yavaşça yeşerirdi yüreğin en kuytu köşelerinde. Yeniden hayal kurma cesareti verirdi insana. Geleceğe dair, belki küçük ama çok değerli hayaller… Bir sofrada sevdiklerinle oturmak, uzun zamandır gidemediğin yerlere gitmek, ya da sadece sıradan bir günü sıradan şekilde yaşamak.

“Ne oldu neden saklandın söyle.

Aramaktan sıkıldım seni yine.

Düşündüm hep vazgeçmeye.

Düşündüm kurtulsam senden diye.”

En son aylar önce geldiğim barın enerjik ve dinamik atmosferi hiç değişmemişti. Kapıdan içeri adım attığım anda yüzüme vuran o tanıdık hava, kulaklarımı dolduran rock müziğin güçlü ritimleriyle birleşti. Basların kalbime işleyen tok vuruşları, gitarın çığlığıyla buluşuyor, vokalin çatallı sesi ruhumun derinliklerinde yankılanıyordu. Her şey, içerideki hayatın dışarıya kapalı bir dünyada başka bir kuralla işlediğini hatırlatıyordu bana.

Loş ışıklar, mekânın kasvetini gizlemek yerine daha da belirginleştiriyordu. Her köşeyi sarmalayan kırmızı ve mor tonları, alkolün, terin ve sigaranın keskin kokusuyla birleşmiş; neredeyse elle tutulur bir yoğunluk yaratmıştı. Spot ışıkların aydınlattığı sahne ise bu kaosun tam merkezinde, her şeyin kalbi gibi atıyordu. Kalabalık, ritme kapılmış dalgalanıyor; insanlar kendi coşkularına hapsolmuş, çığlıklarla şarkıya eşlik ediyordu.

Bar tıklım tıklımdı. Cumartesi gecesinin bütün yükünü ve coşkusunu omuzluyordu. Kalabalık, bana sanki canlı bir varlık gibi görünüyordu; akışkan, öngörülmez, cıva gibi. Önümü açmak için kolumla ittiğim boşluk, birkaç saniye içinde tekrar kapanıyor, arkamda bıraktığım yol adeta yok oluyordu. Sahnede bir adım daha yaklaşabilmek için kalabalığın arasında küçük bir savaş vermek zorundaydım.

Savaşmak benim işimdi. Ama bu savaş farklıydı. Karşımdaki insanlar düşman değildi. Sırtımdaki yük, zihnimdeki kurallar burada işlemiyordu. Ve bu işimi daha da zorlaştırıyordu. Çünkü mesleğimden dolayı insanlara bu kadar yakın olmak, bu kadar çok temas etmek içgüdülerimi tetikliyor, alarm zillerini çaldırıyordu. Bedenim istemsizce hazır konumda bekliyordu.

Deri ceketimin altından silahımın kabzasına—benim için keçi denilen o soğuk metale—parmak uçlarımı götürdüm. Kalabalığın içinde kaybolmuş gibi görünsem de ben kaybolmazdım. Yürümeye devam ettim. Her adımda gözlerim keskinleşiyor, kulaklarım sahnedeki gürültüden bağımsız olarak çevremi tarıyordu. Müziğin, dumanın, kahkahaların ardında bir şey saklı olabilirdi.

Burası eğlence mekânıydı ama benim için başka bir şey: her an patlamaya hazır bir savaş alanı. 

“Kendimi yormadan.

Ulaşsam sana dokunsam ruhuna

Kimseye sormadan

Yolundan çıkıp kavuşsan sen bana.”

Mikrofonun önünde duran adamın ihtişamı nefesimi kesti. Çocukluğumun mahalle aralarında koşturduğu Oğuz vardı karşımda, ama aradan geçen zaman onu bambaşka bir şekle sokmuştu: kaslı, dingin, sahne ışıklarının altında neredeyse heykelsi bir duruşla duruyordu. O hep dikkat çekici biriydi ama şimdi… siyah kıyafetleri, ıslak görünümlü saçları ve sahne hakimiyetiyle salonda bir merkez oluşturuyordu. Ön sırayı dolduran açık saçık kızların neden orada olduğunu şimdi anlıyordum: o oradaydı, onlar da sadece Oğuz’a kendilerini beğendirmek için orada olmak zorundalardı.

Sözlerin kesildiği, ritimlerin sakinlediği an göz göze geldiğim Oğuz ilk anda gözlerini kıstı. Belli ki sahne ışıkları gözünü almıştı ve yanlış bir şey gördüğünü sanmıştı. Fakat elimi havaya kaldırarak bizim için klasikleşen hareketimizi yaptığım anda gözleri dehşetle büyüdü. Sanki hayalet görmüştü. Bir nevi görmüştü de…

“Siktir!”

İçten bir kahkaha attım; sesim müziğin arkasında kayboldu ama yüzümdeki bir tebessüm o an çok daha anlamlıydı. Tekrar sözlere girerken bana yanına gelmemi işaret etti. Gelmeyeceğimi başımla belli ettim ve yerimde kalıp dinlemeye devam ettim.

Şarkının bitimiyle ıslıklar havada uçuştu. Alkış kıyamet ortalık inliyordu. Gerçekten bu gece mekân hatırladığımdan çok daha kalabalıktı. Belli ki sağlam bir fan kitlesi oluşturmuşlardı; enerjileri sahneyi sular gibi yıkıyordu.

 “Hoş geldin Ankara!” 

Açılışlarına yetişmiş olmak gurur vericiydi. “Umarım keyifler yerindedir,” dediğinde ben de herkesle birlikte “Evet!” diye bağırdım. Sesim öndekilerin bir kısmını bastırdı; birkaç çift göz anında bana döndü. Tenimde bir radar hissiyle onların ilgilerini fark ettim. Fakat onlara bakmak yerine çocukluğum olarak adlandırdığım adamdan gözlerimi ayırmıyordum. 

O’na baktıkça, içimde iki farklı şey çarpıştı. Bir yandan gurur; onun başardığını görmekten uzak bir memnuniyet, diğer yandan keskin bir kıskançlık ve hafif bir sızı, “keşke”lerin ağır tadı. Askeri okulunun yollarımızı ayırdığı gün aklıma geldi; o sahnede olsaydım, belki de bugün ben alkışlanan bir figür olurdum. Kaderin acı şakası, hayatın seçimleriyle çatışıyordu içimde.

Oğuz mikrofonu iki eliyle kavradı, alnına vuran sahne ışıkları terini parlatıyor, seyircinin çığlıklarıyla bir bütün oluyordu. Kalabalığı coştururken sesi daha da güçlendi.

“Bu gece bu şehri bizim haricimizdeki herkesin başına yıkmaya hazır mıyız?”

Soru bir kıvılcım gibi yayıldı. Kalabalık tek bir vücut gibi hareket etti, bir ağızdan “Evet!” diye haykırdı. O anda tüm mekân bir dalga oldu, bas sesleri göğsüme vurmaya başladı. Dudaklarım kıvrıldı; içimde, o coşkunun içinde bir yabancı gibiydim ama aynı zamanda çekiliyordum.

Onu gerçekten seviyorlardı. Yalnızca şarkılarını değil, sahnedeki duruşunu, o karizmatik enerjisini de. Sanki herkes Oğuz’un etrafında dönüyordu.

Tam o sırada, grubun gitaristi kulağına bir şey fısıldadı. Oğuz’un gözlerinde anlık bir kaygı parladı; onu bu kadar iyi tanımasam gözlerindeki o kısa kıvılcımı görmezdim bile. Bir anlık bir sarsıntıydı bu, hemen ardından eski sahne hâkimiyetiyle o endişeyi gömdü. 

“Yalnız sizden on dakika istiyorum,” dediğinde seyirciden homurdanmalar, protesto sesleri yükseldi. Oğuz gülerek ellerini kaldırdı, kalabalığı sakinleştirmek istercesine.

“Biliyorum, yeni başladık. Sadece ufak bir teknik sıkıntımız var. On dakika sonra burada olacağız, söz.”

Seyircinin itirazları zor da olsa sustu. Birkaç kişi hâlâ homurdanıyordu ama enerjik uğultu yeniden dağılmaya başladı. Herkes kendi haline dönerken ben de öne doğru yürümeye başladım. Önümdeki kalabalığı nazikçe yararak, omuzlara dokunarak, bazen sert bakışlarla izin isteyerek sahneye çıktım. Spot ışıklarının altına adım attığımda, bir an için herkesin bakışı üzerime dönmüş gibi hissettim.

Oğuz, grup arkadaşlarıyla kümelenmişti. Konuştukları şeyin ciddiyetini yüzlerinden anlamak mümkündü. Omzuna elimi koyduğumda başını çevirdi. O an gözlerindeki şaşkınlığı görmemek imkansızdı. Sanki benim orada olduğumu bir anlığına unutmuştu. 

“Mubuka!”

Kaygısının gölgelediği coşkusuyla bana sarıldı. “Neredesin lan sen?” Sarılmasının karşılığını verirken “Şu an buradayım,” dedim sadece. Sonra da daha alçak bir tonda “Size ne oldu? Hayırdır?” diye sordum. Kucaklaşmamız alışılmasın dışında olacak şekilde kısa sürmüştü ama bıraktığı iz hala uzundu. Onu gerçek anlamda özlemiştim.

“Ya bizim Ferdi’yi hatırlıyorsun.” 

Daha önce tanıştığım ve birkaç kez aynı masada oturduğum bateriste baktım.  “Eşi hamileydi. Sanırım doğum başlamış. İlk çocukları… ve erken doğum.” Ferdi’nin titreyen ellerine bakınca içimde bir şey düğümlendi. Adam sahnede davullara ne kadar sert vurursa vursun, şu an en ufak bir darbede bile yıkılacak gibiydi. Panikle gözleri sürekli saate gidip geliyordu. Çaresizlikle boğuşan o bakış, savaş alanında gördüğüm nice askerin bakışıyla aynıydı: telaş, korku ve umut aynı anda.

“Hayırlı olsun.”

Ferdi, telefonuna gömülmüş, çaresizce birilerine ulaşmaya çalışıyordu. Dudaklarının arasından düşen belli belirsiz dualar, ekranda açılmayan hatların çaresizliğiyle boğuşuyordu. Başını kaldırmadan bana kısacık bir teşekkür işareti yaptı. 

“Programı yarıda kesme-“

Oğuz bir anda durdu. Bakışları alıcı bir gözle bana bakarken yüzünde bir gülümseme belirdi. Tanıyordum o ifadeyi. Çocuklukla başlayan, ergenlikle iyice şekillenen, büyüdükçe de ne zaman belirse başımı derde sokan o ifade… Oğuz’un aklında bir şeyler vardı ve hiçbir zaman bana hayırlı olmamıştı. 

“Soyun.”

Ses tonu ciddi olamayacak kadar rahat, şaka olmayacak kadar buyurgandı. Alaycı bir kahkaha salıverdim. “Şimdi mi bebeğim? Çok acelecisin,” dedim. “Önce biraz konuşsaydık.” Oğuz da kahkahayı bastı, aynen misilleme yapar gibi. Sesinin üzerine sahne ışıkları değil, bizzat kendi egosu vuruyordu. 

“Gece uzun yavrum. Her anın tadını çıkaralım. Hadi!”

 Göz açıp kapayıncaya kadar arkama geçti. Bir hırsızın çevikliğiyle deri ceketimin yakalarını kavrayıp omuzlarımdan aşağı çekti. “Ne yapıyorsun?” diye çıkıştım ama iş işten geçmişti. Ceketin kollarından sıyrılıp Oğuz’un eline geçmesi bir an sürdü. Aklıma ilk gelen şey keçinin açıkta olup olmadığıydı. Refleksle elimi belime götürdüm. Soğuk metalin parmak uçlarıma değmesiyle içim buz kesti. Silahım tamamen açıkta kalmıştı.

“Hay sikeyim ya. Unuttum.”

Oğuz da aynı anda hatasını fark etmişti. Bir panikle, ceketle silahı kamufle etmeye çalıştı. Ama her şey için çok geçti. Ön sıralarda, sahneye en yakın duran birkaç çift göz her şeyi görmüştü bile.

Kalabalıktan gelen şaşkınlık nidaları kısa sürede uğultuya dönüştü. İnsanlar birbirlerine eğilip fısıldaşıyor, dedikodu kazanı fokurdamaya başlıyordu. Sesler sahnenin altından yayılan dalgalar gibi büyüyordu.

Ben ise çaresizce tişörtümün eteklerini arkaya doğru çekiştirip düzelttim. Beyaz kumaşın altında silahı saklamak için gösterdiğim çaba, aslında durumu daha da belli ediyor gibiydi.

“Senin yapacağın işi…” diye homurdandım, ama dilimin ucuna kadar gelen küfürleri yutmak zorunda kaldım. Bu kalabalıkta bir anlık öfke, bambaşka bir felakete dönüşebilirdi.

Oğuz beni sakinleştirmek istercesine “Bir şey yok. Bir şey yok,” diyerek seyircilerle arama girdi. Ellerini yatıştırıcı bir şekilde havaya kaldırmıştı ama inandırıcılığı zayıftı. Seyircilerin gözleri hâlâ üzerimdeydi.

“Kaslarına bakmaktan sıra silahına gelmemiştir merak etme.”

Oğuz ceketimi kolonlardan birinin arkasına fırlattı; kumaş bir an için kayarak gölgeye karıştı. Sonra tişörtümün açıkta bıraktığı koluma, kaslarımı yoklar gibi sertçe vurdu. Beğeni dolu ifadesiyle “Sen operasyon ayağına spor salonlarında mı sabahlıyorsun lan?” diye sordu. Gönlümü alma şekline gülerken “Dinime küfreden Müslüman olsa,” dedim. Oğuz keyifli ve çapkın bir edayla kaşlarını hareket ettirdi. 

“Hocam iyi. Her konuda. Anlarsın ya.”

Çapkınlık konusunda yarıştığım yegâne insanlardandı. Fakat ben bile sürekli konuştuğum bir kadınla takılmaya cesaret edemezdim. “Konuşacağız bunları. Hadi geç baterinin başına.” Güldük eğlendik derken Oğuz fazlasıyla ciddi görünmeye başladı. Saçmalama der gibi baktığımda “Biraz da benim kahramanım ol,” diye ekledi. Başını arkasındaki bateriye doğru çevirdi; o an istemsizce gözüm oraya kaydı. En son ne zaman baget tutmuştum? Anımsamak zordu. Hem meslek hem hayat içinde bırakılmış bir alışkanlık gibiydi. Oğuz, grup arkadaşlarına yerlerine geçmeleri işaretini yaparken, ben kendi içimdeki iki sesle mücadele ediyordum; biri “Git ve yap şu işi,” diye dürtüyordu. Ötekisi ise “Burası senin alanın değil, hata yapma lüksün yok” diye uyarıyordu.

“Çok uzun zamandır elime baget almıyorum oğlum.”

Bana doğru bakma gereği bile duymadan “Bisiklete binmek gibi,” dedi. Şimdi okkalı bir küfrü hak etmişti. Sahnede sürekli hareket eden adamın peşinden ilerlerken “Başlatma bisikletinden. Prova bile yapmadık,” diye hatırlattım. Yana yakıla bu fikirden vazgeçmesini istiyordum. O ise olduğu yerde durmuş, ağzında müthiş bir tat varmış gibi bir ifade takınmıştı.

“Doğaçlama… En sevdiğim.”

“Oğuz.”

Bakışları bir anda beni bulan arkadaşım yalvaran bir ifade takındı.  “Bu geceyi burada bitirirsem hiç ödeme alamam. Yardım et işte lan. Bildiğin şarkılardan gideriz.” Sıkıntılı bir iç çekerken ellerimi belime yerleştirdim. Bir yanım çek git diyerek beni gazlıyordu. Diğer yanımsa ekmeğini buradan kazanan arkadaşımın kırk yılın başı işi düştüğünü dizlerinin üzerinde hatırlatıyordu. Bisiklete binmek gibi…  

“Tamam mı?”

Birkaç saniyelik sessizlikten sonra “Senin ağzına sıçayım Oğuz,” diye mırıldandım. Oğuz’un yüzündeki ifade yavaşça gevşedi. Zafer kazanmış gibi yumruğunu havaya kaldıran arkadaşım “Ben de seni seviyorum,” dedi.

“Hadi şunlara gerçek müzik nasıl oluyormuş gösterelim.” 

Beraber sahnenin enerji merkezine, baterinin başına geçtik. Işıkların ısıttığı tahtanın kokusu, sahne spreyi ve tozun birleşimi ciğerlerime doldu. Silah tutmaktan nasırlaşmış ellerimle bagetleri aldım; parmaklarımın arasındaki ahşap, sanılandan daha tanıdık geldi. Birkaç vuruşla baterinin akorlarını kontrol ettim: deri başın gerilimi, trampetin tınısı, bas davulun derin nefesi… her biri vücuduma birer komut gönderiyordu.

“Kurban ve Duman’dan gidecektik bu akşam. Uyar mı?” 

Sorusuna, yüzümde sabırsızlığın çizgilerini taşıyan bir bakış attım. Uymaz deme şansım varmış gibi sorması… Oğuz’un klasik oyunlarıydı. Buna verilebilecek en sakin cevap sessizlikti. Vücudum elektrik hattından oluşmuş gibi hissediyordum. Dokunursam çarpardım. Konuşursam, yakardım ve bu gece ikisine de ihtiyacımız olduğunu sanmıyordum.

Omuzlarımı gevşetmeye çalışarak derin bir nefes aldım, sonra kulaklığı kulağıma taktım. Kablonun çıtırtısı bile kalbimin ritmiyle eşleşmişti. Herkes yerini almıştı; gitar omuzlarda, bas parmakta, vokal nefesini hazırlıyordu. Oğuz kalabalığa meydan okuyan bir bakışla bize döndü. Oğuz bize doğru dönüp “Yalanla başlayalım. Peşine her şeyi yakla ortamı patlatırız,” dedi sakince. Az çok iki şarkının da ritimlerini hatırlıyordum. Önümdeki kağıtlardan notaları buldum ve görüş alanıma doğru çektim; harfler ve semboller, geçmişten kopup gelen tanıdık şifreler gibiydi.

Gitarlar girişi çalmaya başladı. İlk akor, barın duvarlarını sarsacak bir dalga gibi içime çarptı. Kalabalık bağırmaya, zıplamaya başladı. Gözlerimi kapattım. Ritimler, damarlarımda atar gibi kulağıma doldu.

Bisiklete binmek gibi… Tek vuruşta hatırlayacaksın. Sakin ol.

Sıram geldi. O an gözlerimi açtım. Spot ışıkları, ter damlalarını alnımdan süzülen parıltılar gibi sahneye taşıyordu. Kalabalığın gürültüsü kulağımın içinde uğuldayan bir fırtınaydı. Bagetleri parmaklarımın ucunda döndürdüm; ahşap, sanki çok eski ama hâlâ sadık bir dostun eli gibiydi.

Ve sonunda…

Bagetler olması gereken yerle buluştu. İlk darbenin sesi trampetle birlikte göğsümden yükseldi. Kalabalık coştu, alkışlar ve çığlıklar uğultuya karıştı. O an, unuttuğum bir benliğin tekrar doğduğunu hissettim: asker değil, tetikte duran adam değil, sadece müziğe teslim olmuş bir adamdım. 

“Bana hiçbi’şey söyleme

Ateş Kül oldu içimde

Büyüttüğüm sen zamanla

Yok olup bittin benimle.”

Yorumlar