Kurt ve Gelincik - 2. Bölüm
SELİN
Blok nöbet tutmamın nedeni en yakın arkadaşımın yıllık izni için ailesinin yanına gelmesiydi. Blok nöbet dediğin, insanı kemiren, zamanın iliklerine kadar sindiği bir yorgunluktu. Vücudum hâlâ alarm zilinde çalıyormuş gibi gergindi. Böyle bir nöbetin ardından tek istediğim şey evimdeki yatağıma gömülmekti. Ama bu gece bir istisna vardı. Çünkü doğum günüydü…
Canan’ın doğum günü.
Aylar öncesinden bu geceyi planlamıştık; hatta bu geceyle kalmayıp peşine iki gece daha eklemiştik. Gülüşeceğimiz, dertleşeceğimiz, dans edip şarkılara eşlik edeceğimiz bir kaçış hayaliydi bu. Fakat hayatın planları bizden hızlıydı: hastanenin dur durak bilmeyen yoğunluğu, bitmeyen aciller, çalan telefonlar ve benim gözlerimi kapatmaya fırsat bulamayışım…
Çok yorgundum. Üzerimi değiştirmek için eve gittiğimde kendimi yatağımın sıcak kollarına bırakmamak için ciddi anlamda bir savaş vermiştim. Duş almak biraz olsun iyi gelse de barın sokağına gelene kadar takside birkaç kez uyumama engel olamamıştı. Neyse ki taksici beni sağ salim bir şekilde Kızılay’a getirmişti.
Arabadan indiğimde dışarıya taşan müzik, insan sesleri ve sigara dumanıyla karışan alkol kokusu adeta bir duvar gibi üzerime çarptı. Sokağın ritmi benden çok farklıydı; insanlar coşkulu, canlı ve geceye hazırdı. Oysa ben hâlâ bitkin bir hemşirenin bedeninde sıkışmış gibiydim. Adımlarımı bara doğru sürüklerken içimden geçen tek şey şuydu: Buraya ayaklarımın üzerinde gelmiştim ama aynı şekilde çıkabilecek miydim, bundan hiç emin değildim.
“Bana hiçbi’şey söyleme
Ateş Kül oldu içimde
Büyüttüğüm sen zamanla
Yok olup bittin benimle.”
Kapıdan içeri adım atar atmaz pişmanlık, boğazıma kadar yükselen bir dalga gibi sardı beni. Dışarının serinliğinden sonra içerideki hava ağır, yapışkan ve nefes alınmazdı. İnsan sesleri, müzik, kahkahalar ve çığlıklar birbirine karışmış; kendi sesimi bile duyamayacak kadar bir uğultu yaratmıştı. O kadar yoğun bir koku vardı ki, alkol ve ter birbirine karışmış, havada görünmez bir sis gibi asılı kalmıştı. Gün boyu üzerime sinmiş hastane kokusunu çıkarabilmek için kendimi duşta neredeyse çitilemem boşunaymış; tek bir nefeste üzerime yeniden sinmişti buranın havası. “Sanırım hayatta kalabilmek için benim de kafayı bulmam gerekecek,” diye düşündüm. Yoksa bu gece gerçekten bitmeyecekti. Kabanımı çıkarıp koluma astım.
“Selin!”
Yüksek sesli müziğin arasında adımı duyar gibi oldum. Sesin bana mı yoksa başka birine mi seslendiğini anlamak için etrafıma bakındım. Müzik kulak zarlarımı döverken, önünden gelip geçen insanların omuzlarıyla çarpışıyor, onların iteklemesiyle iki adım geriye savruluyordum. Görebildiğim sadece renkli ışıkların parçalara böldüğü yüzler, dökülen içkiler, sallanan saçlar ve ellerdi.
Derken, kalabalığın ortasında bir çift elin havaya kalktığını gördüm. El sallayan arkadaşımın yüzü kırmızı ışığın altında parlıyordu. İyi ki geldiğimin haberini taksiden indiğimde vermiştim. Ben iki sokak geçip mekâna gelebilmiştim ama bizim hatun kişisi insanların içinden çıkıp yanıma bile gelemiyordu.
Önündekileri iterek yolunu açmaya çalıştı ama ufak tefek bedenine rağmen kalabalık onu yutmuş gibiydi. Sanki balçığa batmış da kollarıyla çırpınıyormuş gibi yerinde debeleniyordu. Bu hâliyle çok komik görünüyordu: hem kurtulmaya çalışıyor hem de sahnedeki grubun yönlendirmeleriyle şarkıya eşlik etmeyi sürdürüyor, elleri havada ritme uyduruyordu. Yüzümde istemsizce bir gülümseme belirdi. “Kesin sarhoş,” dedim kendi kendime.
“Yalan dostum aşk diye bir şey yok.
Aşk dediğin üç günlük eğlence
Bilemedin beş gün sürsün
Kapılıp da sürünen çok.”
Kavuşmamızı kolaylaştırmak için kolumda sallandırdığım zincirli, ufak çantamı çapraz şekilde göğsüme çekip önüme doğru yasladım. Bu hem kalabalığın bana sürtünmesini engelliyor hem de olası bir hırsızlık durumunun önüne geçmemi sağlıyordu. Her adımımda kalabalığın sıcaklığı, insanların bedenlerinden yayılan ter ve parfüm kokuları hâlâ üzerime doluyordu. Hatta sırt dekolteme temas etmediklerini bilmeme rağmen derimin altına işlemişler gibi irkiliyordum.
Canan, kalabalığı yarıp bana doğru uzattığı küçük ellerini havaya kaldırmıştı. Var gücümle elini yakalayıp kendime doğru hızla çektim. Sonuçta kolu çıkarsa da takmasını biliyordum. Bir anlığına sendeleyerek kucağıma düştü. Onu tutmaya çalışırken kahkahaya boğulmuştu; sesi, mekânın uğultusuna karışarak ayrı bir ritim oluşturuyordu. Ter içinde, üzerinde başka insanların kokularıyla dolmuş gibi bir hâli vardı.
“İyi ki doğdun kank!”
Of… Durum düşündüğümden de fenaydı. Ayakta durmakta zorluk çeken kızın kelimelerimin mantıklı olmasını beklemek saçmaydı ama konuları karıştıracak kadar sarhoş olması bu gecenin başı için beklemediğim bir şeydi ve gerçekten de bu gece kolay kolay bitmeyecekti.
“Hoş geldin ve iyi ki doğdun Ceanan.”
Kollarını çığlık atarak havaya kaldırdı ve boynuma sıkıca sarıldı. Bizi sağa sola sallarken kendi kendine doğum günü şarkısını mırıldanmaya başladı. Tonu akortsuz, ritmi rastgeleydi; şansımıza, barın gürültüsü bu tuhaf melodiyi bastırıyordu. Yine de kulaklarımda hafif bir uğultu gibi çınlıyordu, içimde istemsiz bir gülümseme oluştu.
Birkaç saniye sonra benden ayrıldı ve elimi sıkıca tuttu. Yüzündeki oyunbaz, hafif alaycı ifade ayık kafayla düşünülmüş gibi görünüyordu; bu durum, ayık kafayla hiç hoşuma gitmiyordu.
“Gece başlaaasın!”
Onun için zaten başlamamış mıydı? Canan cevap vermeme bile izin vermeden beni az önce geldiği yöne doğru çekiştirmeye başladı. Birinin ayağını ezdiğimi hissederken özür dileyemeden başka birine çarpmıştım. Arkamızdan söylenen sözlere, edilen küfürlere kulaklarımı kapatmaya çalışsam da yol bitmedikçe strese giriyordum. Ellerim, çantam ve Canan’ın tutuşu arasında sürekli bir denge savaşı veriyordu; her adımda dikkatimi yoğunlaştırmak hem kendimi hem de onu kontrol altında tutmak zorundaydım.
İnsan kalabalığı havadaki tüm oksijeni bitirmişti. Bunun etkisiyle yürüdükçe hava daha da sıcak hissettirmeye başladı. Şimdi Canan’ın neden bu kadar terli gözüktüğünü anlayabiliyordum. Ellerimiz ter içindeydi. Hatta o kadar ıslaktı ki ara ara Canan’ın eli elimden kayıyordu. En sonuncusunda, birbiriyle öpüşmenin bir tık ilerisine giden bir çift, Canan geçtikten sonra yolumu kesti. Panikle Canan’ın elini yakalamaya çalıştım ama her şey için çok geçti. Akıntıya kapılmış iki ayrı ağaç dalı gibi birbirimizden ayrıldık. Parmak ucuna çıksam da ellerini havaya kaldıran insanlardan arkadaşımın nerede olduğunu göremedim. Fakat onu azıcık bile tanıdıysam sahnenin önüne gitmeye çalıştığına emindim.
En kolay yerden sahneye doğru yürümeye çalışmam olduğum yerde sayıyormuşum gibi hissettiriyordu. Sıkışmıştım. Ne ileri gidebiliyordum ne de geri dönebiliyordum. Etrafımdaki insan duvarı beni olduğum yere sabitlemişti ve gittikçe nefes almam güçsüzleşiyordu. Kahretsin. Olmayan klostrofobim tetiklenecekti.
Etrafımdakilerin nefesleri, terleri ve vücut sıcaklıkları birleşip adeta üzerime çöküyordu. Sanki kalabalığın hareketi benim hareketimi emiyor, sahneye ulaşmamı istemiyordu. İçimde küçük bir panik kıvılcımı çakıyor, beynim “Buradan çık” diye uyarıyordu. Ama geri dönüş de imkânsızdı; ileri gitmek, kendi sınırlarımı zorlamak anlamına geliyordu.
Sıcaklıktan yakınacakken bir anda sırtımdan aşağı buz gibi bir şey döküldü. Anlık bir ürpertiyle irkildim, vücudumun her tüyü diken diken oldu. Kokusundan bira olduğunu anlamak zor değildi; kokusu buram buram üzerime sinmişti. Ufak bir çığlık attım ama müzik sesi onu yuttu. Kot pantolonuma kadar ıslanmıştım ve buz gibi sıvı, vücudumun her noktasında soğuk bir şok dalgası gibi ilerliyordu.
Hırsla arkamı döndüm. Birasının bir bölümünü üzerime boşaltan kız, bağırarak özür dilemeye çalışıyor, elleriyle ve vücut hareketleriyle bunun kendi kontrolü dışında olduğunu anlatmaya uğraşıyordu. Bakışlarımı kızın arkasında kalan tozu dumana katan gruba çevirdim. Beni görecek durumda olmayan bir grup üniversiteli genç, birbirlerine çarparak dans ediyorlardı ve sonuçlarının ne olacağını zerre kadar umursuyor gibi görünmüyorlardı. Benim kaderimi paylaşan birçok kişi kenara çekilmiş, onlara rahat rahat dövüşecekleri alan açmışlardı.
Her nefes, her bakış, her hareket beni daha da tetikliyordu. Ellerin, kol ve omuzların çarpışmasıyla yükselen kaos hem fiziksel hem de zihinsel bir baskı oluşturuyordu. Burası artık sadece bir bar değildi; hareket edebileceğim alan, nefes alabileceğim mesafe, hatta öfkemin sınırı, tümüyle test ediliyordu.
Boşa zaman kaybı diye düşündüm ve sırtımda hissettiğim ıslaklıkla sahnenin önüne doğru ilerlemeye devam ettim. Kotuma yapışan sıvının verdiği soğukluk ve vücudumdaki irkilme hissi, her adımda dikkatimi daha da keskinleştiriyordu.
Görüş alanıma giren Canan ise tamamen başka bir dünyadaydı. Soliste abayı yakmış gibi, coşkuyla şarkılara eşlik ediyor, elindeki birasını ‘Senin için’ dercesine yudumluyordu. Beni o kalabalıkta bıraktığını umursamadığı gibi yanına gittiğimi bile fark etmemişti. Ön sırayı paylaştığı bir grup kızla şarkı söylüyor, kahkahalar atıyor, ellerini havaya kaldırıyor ve ritme kendini tamamen kaptırıyordu. Neyse ki bu alanda nefes almak biraz daha kolaydı.
Solist sözlerini bitirdiğinde, çığlıklar, alkışlar ve ıslıklar bir anda sahneyi doldurdu. Gürültü öylesine yoğun ve çılgıncaydı ki, ortam adeta bir mahşer yerine dönmüştü. Kalabalığın enerjisi neredeyse fiziksel bir kuvvet gibi üzerimize çarpıyordu. Herkes gerçekten de bu grubu seviyordu; tutku ve hayranlık havada dolaşıyordu.
“Hız kesmiyoruz ve her şeyi yakıyoruz!”
Solistin mikrofona doğru böğürmesiyle kalabalık daha da coştu. Duman’ın şarkısının ritimleri içimizden geçerken Canan elleri havada çığlık atarak bana doğru döndü. Nihayet orada olduğumu hatırlamıştı.
“Beni yak kendini yak, her şeyi yak.
Bir kıvılcım yeter, ben hazırım bak
İster öp okşa istersen öldür
Aşk için ölmeli aşk o zaman aşk.”
Canan kenarda duran bira şişesini alıp bana uzattı. Şişe yeni açılmış gibiydi; içine çekilen hava ve hafif köpük, tazeliğini ele veriyordu. Neyse ki sevdiğim içkiyi unutmamıştı; bu ince düşüncesi, bir an yorgunluğumu ve sahnenin baslarından kaynaklanan gürültüyü unutturmuştu.
Şişeyi kavradığım anda, Canan bana doğru hızla çekildi; sarhoş ama enerjisi tavan yapmış hâliyle yüzü kıpkırmızıydı, gözleri parlıyordu. Kalabalığın basları ve sahnenin hoparlörlerinden yükselen yoğun ritim, onun sesini fısıldıyormuş gibi alçaltıyordu, ama kelimelerim kulaklarımda yankılanıyordu.
“Bu gece bu solistle sevişeceğim.”
Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Cüreti bulunduğumuz yerin farkında mıydı? “Senin içinde bateristi ayarlayacağım,” dediği anda kulağıma çalınan şarkının sözleri, içsel duygu fırtınamın melodik haliydi.
“Allah’ım Allah’ım.
Ateşlere yürüyorum.
Allah’ım acı ile aşk ile büyüyorum.”
Canan’ın beni daha rahat duyması için kulağına doğru eğildim ve “Sen biraz yavaş mı gitsen acaba?” diye bağırdım. Bana kıkırdayarak cevap verdi. Kontrolü elime alabilmek adına birasını parmaklarının arasından çektim. Umursamadı. Gözleri kısa bir an sahneye kaydı ve ardından o da aynı benim gibi kulağıma doğru “Adam çok seksi!” diye bağırdı. Solistten bahsediyorsa kesinlikle tarzım değildi.
“Hem sen asker seversin.”
“Ne?”
“Baterist diyorum! Bence o adam kesinlikle asker!”
Kulağımın dibindeki bağırışının ardından nihayet başımı geldiğimden beri ilk kez bateriste çevirdim. O an fark ettim ki, sahnede yalnızca bir müzisyen değil, neredeyse kendine ait bir dünyası olan bir varlık vardı karşımda. İlk izlenimim şuydu: kesinlikle nefesimi ciğerime bırakmayacak türden bir yakışıklılığı vardı. Asker olmak için fazla yakışıklı ve yetenekliydi; öyle ki sadece bakışları ve duruşu bile dikkat çekmeye yeterdi.
Bagetleri elinde adeta uzantısı gibi duruyor, her darbeyi hem keskin hem de ritmik bir ustalıkla trampet ve zillerde patlatıyordu. Yüz hatları keskin, ama ifadeleri sürekli değişiyordu: bazen yoğun bir konsantrasyonun pençesindeydi, bazen de performansın keyfiyle hafif bir gülümseme yayılıyordu. Göz rengini net olarak göremiyordum, ama enerjisinin ve bakışlarının müziğin ruhunu sahneye taşıdığını fark edebiliyordum.
Vücudu, ritimle tamamen uyum içindeydi; omuzlarındaki her hareket, dirseklerindeki her kıvrım, vücudunun akışı, müzikle birleşiyordu. Darbeler tam yerinde, zillerin tınıları tam zamanında yükseliyordu; sanki elleri müziğin kalbinde atıyor, her ritim onun kontrolünde ve tutkuyla şekilleniyordu.
Enerjisi yalnızca sahnede değil, bizim bulunduğumuz aralarda da hissediliyordu. Sanki görünmez bir ip, ritmin kendisiyle bizi de bağlıyordu. Şarkının ruhunu ve ritmini öyle bir yansıtıyordu ki izleyenlere unutulmaz bir deneyim sunuyor, etrafındaki her kişiyi adeta büyülüyordu. Ellerinden ve bedeninden yayılan bu tutku, mekânın enerjisini yükseltiyor, kalabalığın coşkusunu besliyordu. “Beğendin değil mi? Seni vatan sevdalısı.”
Canan keyifli bir kahkaha ile elimdeki birasını aldı. Resmen dalgınlığımdan yararlanmıştı. “Kendini o kasların arasında hayal etmiyorsan, ben de hiçbir şey bilmiyorum.” Etmemiştim. Hatta o söyleyene kadar kaslarını fark etmemiştim bile… Tamam bu tam anlamıyla bir yalandı. Fakat baterideki yeteneği diğer tüm beğenilerin önüne geçmişti.
Canan biralarımızı tokuşturduktan sonra bana göz kırparak şişeyi dudaklarına götürdü ve bu akşam yatağına girmeyi düşündüğü adama doğru döndü. Müziğin ritimleri yavaşladı. Bakışlarım tekrar bateristle buluştu. Çok fazla mı enerji göndermiştik bilmiyordum ama şu anda onun da bana baktığına emin gibi bir şeydim. Tabi ışıklardan gözleri körleşmediyse…
“Beni yor hasretinle sevginle yor.
Sevgisizlik ayrılıktan daha zor.
Dilediğin kadar acıt canımı.
Varlığın da yokluğunda yetmiyor.”
Şarkıya eşlik ederken gözlerini bir saniye bile benden ayırmamıştı. Son anda ritimlerini güçlü vururken yüzünde farklı hissettiren bir gülümseme belirdi. İç kıpırdatıcıydı. Alt dudağını dişleyerek gözlerini benden çekmiş olması da buna neden olmuş olabilirdi. Şarkının geri kalanına eşlik ederken gözleri tekrar bana değmemişti ama onu izlediğimi çok iyi biliyormuş gibi gülümsüyordu.
“Seni içime çektim bir nefeste.
Yüreğim tutuklu, göğsüm kafeste
Yanacağız ikimiz de ateşte
Bir kıvılcım yeter, hazırım bak.
Aşk için ölmeli aşk o zaman aşk.”
Yorumlar
Yorum Gönder