Kurt ve Gelincik - 3. Bölüm
MUBUKA
Hayal kurmak insanlara mahsustu. Fakat her hayal gerçekleşecek diye bir kaide yoktu. Genelde gerçekleşmeyen hayaller çocuklukta kurulanlardı. Uçuk kaçık olmalarının dışında kader sadece şanslı insanlara o hayallerin gerçekliğini gösterirdi.
Şanslı mıydım?
Pek sayılmaz. Fakat belli ki bugün kaderden yana torpilliydim. Çocukluk hayallerimden ikisine de aynı anda sahip olmanın başka bir açıklaması olamazdı. Baterist olmak ve Oğuz’la beraber sahne almak…
İlkokul sıralarından beri kurduğumuz hayalin gerçeğe dönüştüğünü görmek mucize gibi bir şeydi. Oğuz’un aksine hayat beni bambaşka bir yöne savurmuştu. Hayallerimin peşinden gitmeme de izin yoktu ama o bir şekilde karşıma çıkmıştı işte. Bir günlüğüne, yalnızca birkaç saatliğine benimleydi ama sınır ötesi operasyonlarından sonra normal hissetmek adına iyi gelmişti.
Ama hepsi bu.
Bazen asker olmak yerine müzisyen olmayı seçsem hayatımın nasıl geçeceğini düşünürdüm. Özellikle de zorlu görev şartlarında şeytanla iş birliği içindeymiş gibi gelirdi aklıma.
Şimdi anlıyordum ki bu ortam… ışıklar, müzik, coşkulu kalabalık… dışarıdan bakıldığında bana göreymiş gibi dursa da aslında içimde taşıdığım vatan sevdasıyla taban tabana zıttı. Benim yerim burası değildi. Ben, kalabalığın arasında alkış toplamaktan çok, dağların sessizliğinde pusuda beklemeye alışkındım. Dağda eğlenmeyi sevenlerdendim. Baget yerine tüfek tutmaktan keyif alıyordum. Kızlar yerine şerefsizlerle birebir dans etmeyi tercih ediyordum.
Benim müziğim ölümleydi, şarkılarım mermilerin ritmiydi.
Çevremdekilerin abartılı hayranlıkları yerine, gözlerindeki korkuyu gördüğüm düşmanlarımla yüzleşmekten haz duyuyordum. Bir sahne ışığının sıcaklığı değil, bir operasyon gecesinin ayazı ruhumu besliyordu ve alkolle serinleyen boğazlardan değil, it sürüsünün kanıyla kızaran ellerden geçiyordu zaferin tadı.
İşte bu yüzden… ne kadar cazip görünürse görünsün, bu sahne bana ait değildi. Benim sahnem dağlardı. Benim ritmim, vatan için atan bir yüreğin atışlarındaydı.
“Yarım saat sonra buradayız.”
Oğuz’un sesi mikrofondan yükselirken kalabalığın homurtuları bir an için duyuldu ama ardından hemen barın hoparlörlerinden yükselen kayıt rock parçaları mekânı doldurdu. Birkaç saniye öncesine kadar çığlık atan kalabalık, şimdi müziğin pasif akışına bırakmıştı kendini. Sahneden biraz daha uzaklaşanlar oldu, kimileri bara yöneldi, kimileri de sigara içmek için dışarı çıktı. Yoğunluk hâlâ yüksekti ama nefes alınacak bir aralık açılmıştı.
Oğuz kulaklığını çıkarıp bana doğru yürümeye başladı. Ben de kulaklığımı kulağımdan çekip bagetleri trampetin üzerine bıraktım. Avuçlarım hâlâ titriyordu; bagetlerin bıraktığı hafif sızıyı hissedebiliyordum. Bu titreme yorgunluktan mıydı yoksa kalabalığın bana yolladığı adrenalin dalgasından mı, ayırt etmek güçtü.
“Kahramanım.”
İki kolunu yana açarak sarılacağını belli eden adamla ayaklandım. İlk anda olması gereken dostane kavuşmamız biraz rötarlı olsa da gerçekleşmişti. Birbirimizin sırtına öyle sert vuruyorduk ki dışarıdan kavga ediyor zannedenler bile olmuş olabilir. Kahkahalarımız müziğin arasından sıyrılıp kendine yer açmayı başardı. Oğuz’un omzunda başımı sallarken uzun zamandır aynı kaldığımızı fark ettim; biz, nereye gidersek gidelim değişmeyen bir ikiliydik. Umarım hep de böyle kalırdık.
O an gözüm sahnenin önümdeki kız grubuna kaydı. Loş ışıkların altında gözleri, ısrarla üzerimizdeydi. Arada telefon kameraları kalkıyor, kahkahalar yükseliyor, birbirlerine bir şeyler fısıldarken gözlerini bizden ayırmıyorlardı. Ama hepsi arasında bir tanesi… O öyle bakıyordu ki o bakışın üzerimden kayıp başka bir yere yönelmesine izin veremiyordum. Sanki gözleriyle beni sahnenin ortasına çivilemişti, ilgisinden gözlerimi almak benim için çok zor olmuştu.
Sarı, omuzlarında biten düz saçlarıyla, kusursuz makyajıyla vurguladığı biçimli ve kalın dudaklarıyla, iri göğüslerimi muazzam bir şekilde teşhir eden bluzuyla ve sırt dekoltesinden kendini arsızca gösteren Gelincik çiçeği dövmesi ve kahrolası güzellikteki biçimli kalçalarıyla dünyanın ilk harikasını yerinden edebilirdi. Çok mu güzeldi yoksa uzun zamandır dağda olduğum için mi bu kadar çekici geliyordu emin değildim. Fakat hülyalı bakışları… Onlar için kurşun atıp kurşun yiyeceğimi çok iyi biliyordum.
“Ne zaman döndün?”
Oğuz, hâlâ yanımdaydı; aramıza bir mesafe koymuş görünse de ellerini kollarımdan çekmiyordu. Samimi, biraz da çocuksu bir rahatlık vardı aramızda. “Oldu birkaç gün,” dediğimde neden haber vermediğimi sordu. Alaycı bir ifadeyle gülümserken “Ne zaman verdim?” diye sordum. Gidişlerimi de dönüşlerimi de kimse bilmezdi. Mesleğim gereği hayalet olması üstlenmiştim ve bundan da şikayetçi değildim.
“İyi ki buradasın.”
Kollarımı sıkarak beni sarstı. Cevap verirken şaka yapar gibi “Götünü kurtardım diye bunu diyorsun,” dedim. O da piçvari bir tebessümle “O da var tabii,” diye karşılık verdi. Sonra ciddileşti, gözleri gerçek anlamda takdirle parladı.
“Yalnız itiraf etmem gerekiyor. Performansından hiçbir şey kaybetmemişsin.”
Kulağıma çarpan o söz, bir yerde haksız sayılmazdı; provasız, yılların tozunu üstümden tam atamamışken bile bagetler elimde doğru ritmi buldu. Yine de “Hadi lan oradan,” diyerek terslendim.
“Yemin ederim. Bu gece kızlar gibi bende gözümü senden alamadım.”
Kızlar dediği anda gözüm tekrar sarışına kaydı. Onun bakışlarının da üzerimde olduğunu görmek, dudaklarımda kendiliğinden beliren bir gülümsemeye dönüştü. Karşılıklı mıydı yani bu ilgi? Harika. İçime bir sıcaklık yayılmaya başlamıştı ki yanındaki — Oğuz’u gözleriyle adeta lime lime eden — arkadaşına dönmek bahanesiyle bakışlarını kaçırdı. İçimden, “Naz mı yapıyorsun?” diye geçirdim. Eğer öyleyse, güzel… Biz güzel de nazı niyazı severiz.
Arkasını dönüp sahnenin önüne oturduğu anda gözlerim sırtına takılı kaldı. Dudaklarımdan ufak bir küfür kaçtı; istemsizce, kontrolsüzce. Sırtının kıvrımları boyunca uzanan dövmesi… Çok yakışmıştı. Baterinin başındayken bu kadar canlı olduğunu fark etmemiştim. Gelincik, sanki teninde hayat bulmuş gibiydi. Parmaklarım, uzaktan bile, üzerinden geçmeyi hayal edercesine karıncalandı. O tenin saten gibi, kaygan bir yumuşaklığa sahip olduğuna adım gibi emindim.
“Vays,” diyen Oğuz’un keyfi sesinden belliydi. Nereye baktığımı anlamış olacak ki omzuma doğru hafifçe omzuma vurdu ve odağımı kendi üzerine çekti. Gülüşünde dostça bir kıskançlık vardı.
“Dağdan gelip bağdakinin elimdekileri alıyorsun ha.”
Oğuz’un diline düşmemek için “Kimseyi aldığım yok,” dedim. Sadece zihnimde bir anlık onunla olmanın nasıl bir şey olacağını hayal etmiştim. Hepsi bu.
“Ulan beni mi eyliyorsun yoksa dağ bayır gezerken yeşil ışık yakan kızın nasıl olduğunu mu unuttun?”
Neden bilmiyorum ama bu yakıştırma hoşuma gitmemişti. Oğuz kolunu omzuma atarken “Gel sana bir bira ısmarlayayım,” dedi. “Bir de kız… En sarışınından.” Oğuz hep böyleydi ama ben hayatımda kurduğu bir cümleden bu kadar irrite olduğumu hatırlamıyordum. Boy farkımızdan dolayı eğilerek kolunun altından çıktım.
“Ben sana bira ısmarlayayım. Edepli bir bardakta, bol buzlu.”
Sahneden inmemizle olduğu yere çakılması bir oldu. Fazlasıyla şaşkın görünen ifadesiyle bana bakarken aklına bana yakıştıramadığı bir şey gelmiş gibi kaşlarını çattı. “Sakın bana ilk görüşte âşık olduğunu söyleme. Gelmeden önce kaç tek attığını sorarım.”
Aşk kelimesini duymamla ürpermem bir oldu. Tüylerimin diken diken oluşu, hoş bir heyecan değil, aksine rahatsız edici bir yabancılıktı. Çünkü bana göre “aşk” denilen şey, koca bir palavradan ibaretti. Varsa bile, ki olmadığına emindim, kalbin beyinle matrak geçmesinden başka bir şey değildi. Bir tür kandırmaca, bir sinir sistemi oyunuydu.
Beynin yarattığı bir illüzyon… İnsan kendini kandırmaya ne kadar meraklıydı. Bir an için göğsünde çarpıntılar olur, avuçların terler, nefesin hızlanır; sonra da adına “aşk” dersin. Oysa bu, yalnızca hormonların vücuda yolladığı sahte bir yangındı. Bugün var olan o ateş, bir anda sönüp küle dönebiliyordu. Kalan tek şey, yanmış bir kalbin isiydi.
Aşkı kutsallaştıranlara, onsuz yaşayamam diyenlere hep gülüp geçmiştim. Çünkü gördüğüm şuydu: Dün hayatının aşkı dediğin kişi, bugün yabancı bir siluet olabiliyordu. Dün canını vereceğini düşündüğün gözlere, yarın sıradan bir bakışla selam verebiliyordun. Aşk dediğin şey buysa, kusura bakmasın kimse ama ben bu oyunun figüranı olmayacaktım.
“Yok öyle bir şey.”
“Emin misin?”
“Mubukayım.”
Yaptığım espriyle yüzünü buruşturan Oğuz “Allah bir yerden verince diğerini alırmış. Sana da espri yeteneği vermiş ama komikliği unutmuş,” dedi. Ardından tekrar kolunu omzuma attı ve beni bar kısmına doğru çekiştirmeye başladı.
“Madem âşık olmadın ve senin için o kızın bir önemi yok. Bu gece takılmama bir şey demezsin herhalde.”
Sesindeki rahat ton, aslında içinde kıvılcımlar saçan bir meydan okumaydı. Belli etmemeye çalışsam da bu fikirden hiç hoşlanmamıştım. Çenemin kasılması, kaşlarımın hafif çatılması… Oğuz’un gözünden kaçmamış olmalıydı. Sırf bana inat olsun diye rotasını değiştirdiğini biliyordum. O kızın, bu oyunun parçası olmayı hak ettiğini sanmıyordum.
“Yanındaki esmerin buna izin vereceğini sanmam.”
Kelimelerimdeki keskinlik, sesimi olduğundan daha soğuk çıkarmıştı. Oğuz, bahsettiğim kızı anlamış olacak ki umursamaz bir tavırla elini savurdu. Dudaklarının kenarında arsız bir gülümseme belirdi.
“Bu gece sarışınlardan hoşlanıyorum.”
Sanki bir çuvaldız kalbime batırılmış gibi, sıkıntılı bir iç çektim. Şaka değil, resmen damarlarıma basıyordu. Oğuz’un inadını çok iyi bilirdim; bir şeyi kafasına koydu mu, geri adım atmazdı. O kızı onun radarından çekebilmek için… evet, sanırım bu gece benim de sarışınlardan hoşlanmam gerekiyordu. İçimden geçen küfür dudaklarımdan sessizce döküldü.
“Siktiğimin inatçı pezevengi.”
**-**
SELİN
“Yarım saat sonra buradayız.”
Solistin ara verdiğini duyurduğu anda, içimde bir şey gevşedi. Sanki sahneyle birlikte ben de kısa bir ara almıştım. Derin bir nefes aldım; müziğin ritmiyle değil, sessizliğin vaadiyle dolu bir nefesti. Şarkılar güzeldi, hatta fazlasıyla bana hitap ediyordu. Seçimleri özenliydi, sözleri tanıdıktı, melodileri geçmişten bir dost gibi kulağıma dokunuyordu. Ama ben, o dostun davetine icabet edecek kadar dinç değildim. Enerjilerine ayak uydurmak bir yana, ayakta durmak bile artık bir mücadeleydi.
Botlarım, evden çıkarken aceleyle giydiğim, şimdi ise ayaklarımı cezalandıran birer işkence aletine dönüşmüştü. Parmak uçlarım zonkluyor, dizlerim sızlıyordu. Hastane terliklerimi bu kadar çabuk özleyeceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. O plastik, kaygan, şekilsiz şeyler… Şimdi birer cennet parçası gibi geliyordu.
Bacaklarımın beni taşıyamayacağını hissettiğimde, sahnenin ucuna doğru yürüdüm. Kalabalığın arasında bir boşluk bulmak, bir köşe edinmek, bir nefeslik alan yaratmak… Oturdum. Sırtımı kolonlardan birine yasladım. Gözlerimi kapatmadım ama kapatmakla kapatmamak arasındaki o gri alanda durdum bir süre. Dinlenmekti niyetim ama aynı zamanda görünür kalmak da istiyordum. Çünkü bu gece Canan’ın gecesiydi ve ben, varlığımı eksik de olsa sunmak istiyordum.
Canan, topuklularının üzerinde dans etmeye devam ediyordu. Yanındaki saz ekibiyle birlikte, sahne önünde birer figüran gibi değil, başrol gibi hareket ediyorlardı. Ayaklarındaki acıyı, yüzlerindeki gülümsemeyle örtüyorlardı. Bunun grup elemanlarını etkilemek için olduğunu bilmesem, enerjilerine hayran olabilirdim. Ama bilmek, hayranlığı gölgeleyen bir perdeydi. İçtenlikten uzak her hareket, bana daha da yorgun hissettiriyordu.
Ben, sahnenin ucunda oturmuş, müziğin ara verdiği bu anı bir lütuf gibi kabul ederken, içeride hayat hâlâ devam ediyordu. Dans edenler, gülenler, içenler… Hepsi bir ritmin parçasıydı. Ben ise ritmin dışında ama gecenin içinde kalmaya çalışan bir gölgeydim.
“Tekrar iyi ki doğdun.”
Terden sırılsıklam bir şekilde yanıma gelmiş, üstelik bir de sıkı sıkı sarılmış arkadaşıma bugünün onun doğum günü olduğunu söylemekten de yorulmuştum. Bu yüzden son iki seferdir cevap vermeyip sadece gülümsemekle yetiniyordum. “Sana doğum günü hediyesi olarak baterist alacağım,” dediğinde gözlerimi devirerek kollarının arasından çıktım. Kendini televizyonda yayınlanan sitcom programındaki adamla karıştırmıştı sanırım.
“Lütfen daha fazla içme.”
“Sende içme.”
İmalı bir gülüşün ardından yanıma oturdu. “Bu gecenin tüm detaylarını hatırlamalısın,” derken dirseğiyle beni dürttü. Bu hayatta nefret ettiğim şeylerin başında bu hareket geliyordu. Rahatsız olmanın verdiği hisle ürperirken kendime arkadaşımın bunu unutacak kadar sarhoş olduğunu hatırlattım.
“Sana bakıyor.”
“Ne?”
“Yakışıklı baterist asker diyorum. Bence gözleriyle şu anda seni soyuyor.”
İlgi çekici laf kalabalığının arasında gözlerim, sahneyle fazla içli dışlı duran adama takıldı. Solistin hemen yanında, spot ışıklarının altında duruyordu. Işık, yüz hatlarını neredeyse bir heykel gibi ortaya çıkarıyordu. Gözlerim istemsizce detaylara kaydı. Kahretsin. Ciddi anlamda nutkumu tutturacak kadar yakışıklıydı. Öyle ki, güzelliği karşısında düşüncelerim bile hizaya girmekte zorlanıyordu.
Bakışları sertti; ama bu sertlik bir duvar değil, bir davetti. Cüretkâr ve talepkârdı. Sanki gözleriyle konuşuyor, gözleriyle hükmediyor, gözleriyle çağırıyordu. Viski rengindeydi gözleri. O sıcak, yakıcı, karanlık amber tonu… Göz yapısı iri ve çekikti; kirpikleri öyle koyuydu ki, sürmeli sanılabilirdi. Göz kapaklarının altında bir gölge gibi duran o yoğunluk, bakışlarına neredeyse mistik bir derinlik katıyordu.
Burnu, bir erkeğe göre fazla düzgün sayılırdı. Ne kemerliydi ne de kırık; sanki yüzünün diğer hatlarıyla özel olarak uyumlanmıştı. Elmacık kemikleri belirgindi, ama çene hattı… işte orada bir heykeltraşın izini görüyordum. Keskin, kararlı, tanımlı. Dudaklarıysa ne inceydi ne kalın. Ama kesinlikle öpülesiydi. Öyle bir duruşu vardı ki, dudaklarının şekli değil, taşıdığı anlam cezbediciydi. Konuşmasa bile bir şey söylüyordu.
Vücuduna dair yorum yapmak haddimi aşardı. Çünkü o, bir beden değil, bir oran meselesiydi. Sanki bir Yunan heykeliydi. Heykeltraş, onu yontarken tanrılardan ilham almış gibiydi. Omuzları, duruşu, boynu… Her şey olması gerektiği gibiydi. Fazlası değil, eksiği hiç değil.
Ama askerdi. Ve bu, her şeyi değiştiren detaydı. Çünkü benim asker kotam, en son yaşadığım çalkantılı ilişkinin ardından tamamen dolmuştu. O üniformanın altında ne kadar kusursuz bir beden, ne kadar etkileyici bir ruh olsa da… benim için artık bir sınırdı. Bir zamanlar korunduğumu sandığım, sonra içinde kaybolduğum o düzenin, o disiplinin, o mesafenin izleri hâlâ üzerimdeydi. Ve bu gece, ne kadar yakışıklı olursa olsun, o adam sadece bir ihtimaldi. Üzerine düşünülmeyecek, sadece uzaktan izlenecek bir ihtimal.
“Tuvalete gitmek ister misin?”
Oturduğum yerden ayaklandım. Canan teklifimi kısa bir an düşündü. “Aslında hiç fena olmaz,” derken gözleri hala sahnedeydi. “Fakat önce benimki sahneden insin.” Ah… Bir de benimki demiyor muydu? Ciddi ciddi hiçbir fırsatı kaçırmak istememesi olduğum yere tekrar çökmeme neden oldu. Botların içinde ayaklarımı oynatarak yaşam belirtisi ararken bir anda önümden iki kişi geçti. Başımı kaldırdığımda bateristin değil ama solistin gözlerini üzerimde hissetmek hiç hoşuma gitmemişti. Yanındaki adama müzikten duyamadığım bir şeyler söyledi. Ama yüz ifadesi, dudaklarındaki kıvrım ve bakışlarındaki delici pırıltılar… iyi şeyler hissettirmedi. İçimde bir sıkıntı yayıldı. Canan bu adamın nesinden hoşlanmıştı, aklım almıyordu. Belki de aklım almaya çalışmıyordu.
“Tamam gidebiliriz.”
Kalabalığın arasına karışın ikilinin ardından Canan kucağımda duran elimi yakaladı ve beni bir çırpıda ayağa kaldırdı. Sanki tuvaletini son anda hatırlamış gibi koşturuyordu. Ama ben onun acelesinin asıl nedenini biliyordum. Bu, bir ihtiyaç değil, bir fırsattı. Ve ben, onun bu fırsatlara olan düşkünlüğünü yıllardır tanıyordum.
Çarptığım insanların haddi hesabı yoktu. Omuzlar, sırtlar, bardaklar… Özür dilemeye bile fırsat bırakmıyordu. Sürükleniyordum. Ayaklarım yere basıyor ama yönümü Canan belirliyordu. Bar tezgahının önünde soluğu aldığımızda, iş işten geçmişti.
“Sana inanmıyorum,” dedim ağzımın içinden. Birkaç sandalye ötemizde duran adamlara bakmamak için ekstra çaba sarf ediyordum. Gözlerim yere, bardaklara, duvara… her yere kaçıyordu. Canan ise benim açığımı kapatmak istercesine, gözlerini adamlardan ayırmıyordu. Hatta kirpiklerini kırpmak için bile olsa.
“İnsanlara şöyle bakma.”
“Sevaplarıma karışma.”
İçimdeki sıkıntıyı geçirmek için bir nefes aldım. Ama o nefes, ciğerime değil, boğazıma takıldı. Çünkü bateristin gözleri üzerimdeydi. Tamam belki ortamı kolaçan ediyordu ama bakışları bende fazla oyalanmış gibiydi. Birkaç saniye fazla… Hafifçe öksürürken “Senin tuvaletin yok mu?” diye sordum. Canan başını hayır anlamında salladı. İçtiği alkolün bir noktada vücudundan atılması gerekiyordu. Ama belli ki o raddeye henüz gelmemişti. Ya da en azından gelmediğini sanıyordu.
“Yine de tuvalete gitmek ister misin?”
Bu sefer ki sorum bir teklif değil, tamamen kaçıştı. Çünkü o sert bakışların yerini laçka bir muamele almıştı. Solistle çok fazla göz göze gelmemeye çalıştım. Canan’ın bu ilginin arasındayken tuvalete gitmeyeceğini biliyordum. Bu yüzden ona bu fikri cazip kılmak adına “Hem makyajını düzeltsen iyi olur,” dedim. Nihayet, ilgisini çekebilmiştim. Fakat teklifimi kabul etmek yerine telefonunun kamerasını açıp kendine bakmayı tercih etmişti.
“Fena görünmüyor,” diyerek terden göz altlarına çok az akmış kalemi de eliyle sildi. Ardından telefonunu cebine sıkıştırırken kendi aralarında muhabbet eden ikiliye bakmaya devam etti.
“Ceanan ciddiyim adamları gözlerinle yemeyi kes.”
“Haklısın.”
Doğru mu duymuştum? Hak mı vermişti bana? ‘Azıcık sesimi yükseltmenin işe yarayacağını bilseydim en baştan denerdim’ diye düşünürken arkadaşım bana cilveli bir göz kırptı. “Başka türlü yemeye geçmenin vakti geldi.” Ah… Lütfen bunu yanlış duymuş olayım. Lütfen… Ama hayır. Canan bir anda üstünü başını düzeltmeye başladı. Omuzlarını gerdi, saçlarını düzeltti, dudaklarını kontrol etti. O an, içimdeki tüm umutlar birer birer yere düştü.
Hayır. Hayır, hayır, hayır.
Söylemek istediğimi işine geldiği gibi anlayan arkadaşımı kolundan yakalamaya çalıştım. Ama o, sarhoşluğuna rağmen ustaca elimden sıyrıldı. Sanki yıllardır bu hareketi prova etmişti. Ve sonra, hiç tereddüt etmeden, adamların olduğu tarafa doğru yürümeye başladı. Peşinden koşarak kolunu yakaladım. Bu sefer ikimizi birden o tarafa doğru sürüklemeye başladı. Yüzümdeki panik, onun yüzündeki heyecanla tezat oluşturuyordu.
“Canan biraz hava alalım mı?” derken sesim yalvarır gibi çıkmıştı ve bu Canan’nın umurunda bile değildi.
“Sonra.”
“Tuvalete gidelim.”
“Tuvaletim yok dedim.”
“Bak birazdan ara biter. Kalabalık yoğunlaşmadan sahne önüne dönelim.”
“Onlar buradayken ara bitmez.”
Bizim bu halimizi ilk fark eden solist oldu. Gözleri öyle bir parlamıştı ki midem kasıldı. Sanki Canan gitmese o bir yolunu bulup bizim yanımıza gelecekmiş gibi hissettirmişti. Bateriste bir şeyler söyledi. Dudak okumayı bilmediğim için anlamadım. Fakat omzunun üzerinden başını çeviren adamın duyduğu şey pek hoşuna gitmemiş gibi görünüyordu. Bize, daha çok bana bakarken bakışları delice bir hal almıştı.
“İyi akşamlar!”
İki adamın arasına gelecek şekilde durduk. Canan’ın cümlesine karşılık solist de “İyi akşamlar,” dedi. Gözleri benim üzerimde fazla oyalanmıştı ve bu bakışları, bu yakınlıkta yüzüne yumruk atma isteği uyandırıyordu.
“Size bayılıyoruz.”
Canan’ın cümlesiyle şok dalgası bedenimi yalayıp geçti. Niyetini bu kadar erken belli eden arkadaşıma uyarı dolu bir bakış attım. Neyse ki gururu hala oralarda bir yerdeydi. “Yani müziklerinize,” diyerek cümlesini düzeltti. Bateriste göz ucuyla baktığımda arkadaşına kıyasla bakışlarının ikimize de değmediğini gördüm. Elindeki şişeden içkisini içiyor, dimdik karşıya bizden çok uzağa bakıyordu. Şekilli kaşları çatıktı. Ya burada olmamızdan rahatsızdı ya da onu rahatsız eden bir şeyler oluyordu. Nereye baktığını anlamak için başımı çevirdiğimde mekânın bir duvarını boydan boya kaplayan bir ayna olduğunu fark ettim ve oradan bana baktığını…
“Bugün arkadaşımın doğum günü. Sıradaki şarkıyı onun için çalar mısınız?”
Duyduğum şeyi düzeltme ihtiyacı hissederek önüme döndüm. “Aslında arkadaşımın doğum günü. Sanırım kendi için bir şarkı istiyor.” Konuşmamla aynadaki yansımamdan bakışlarını çeken baterist şimdi aramıza hiçbir şey girmesine izin vermeden bana bakıyordu. Hala çok ciddiydi. Sanırım neden burada olduğumuzu anlamaya çalışıyordu.
“Sizi de onun için rahatsız ettik. Kusura bakmayın.”
“Ne rahatsızlığı,” diyen solistin sesiyle bakışlarım istemsizce ona kaydı. “İkiniz içinde bir şarkı söyleyeceğim. Özel bir isteğiniz var mı?”
“Var!”
Canan abartılı bir bağırışla araya girdi. “Sıla’dan sevişmeden uyumayalım.” O an, yer yarılsa da içine girsem diye diledim. Utançla gözlerimi kapattım. Bu sahne… bu sözler… kesinlikle yarın sabah başını ellerinin arasına alıp “Ben ne yaptım?” diye yakınacağı rezillikler listesine şu an altın harflerle yazılacaktı.
“Arkadaşım içkiyi biraz fazla—” diye açıklamaya çalıştım, ama sözüm dudaklarımı terk ederken bile havada asılı kaldı. “Repertuarımızda yok,” dedi solist, sesi bu kez daha alçak, daha manidar çıkmıştı. Gözlerini ayırmadan bana bakıyordu.
“Ama dilersen gece beraber ekleyebiliriz.”
Ben durumu açıklamaya çalışırken solist ayağına gelen fırsatı değerlendirmişti. Peki neden inatla bana bakıyordu. Canan’ın cilveli hareketlerle saçlarını geriye atışı, göz kırpışları, kendini ön plana atışını… hiçbirini görmüyor gibiydi. Fakat benim arkadaşım ilgisiyle kör gözlü birini bile ışığa kavuşturabilirdi. “Olur. O zaman gece sendeyiz,” dediğinde bakışlarım anında Canan’la buluştu. Bir an kalbim hızla atmaya başladı.
Biz? Ne demek “biz”? Benim adıma mı konuşmuştu?
Bu gece ikinci kez hoşlanmadığım bir şeye imza atıyordu. Canan’ın bu pervasızlığı, içime sıkışan huzursuzluğu daha da büyütüyordu. Resmen aylar öncesinden yaptığımız plan, çığırından çıkmıştı. Ve ben, bu çılgın ortamın içinde giderek daha fazla yalnız hissetmeye başlamıştım.
“Benim evim buraya uzak. Vakit kaybetmeyelim isterseniz.”
Baterist elindeki şişeyi o kadar sıkı tutmaya başlamıştı ki büyük ellerinin eklem yerleri kireç gibi bembeyaz olmuştu. Camın çatlayacakmış gibi gergin bir tınıyla inlediğini duyabiliyordum sanki. Yüzünde belli belirsiz bir sabır sınavı okunuyordu ama gözleri asla bana dokunmuyordu. En azından direk bana…
“Arkadaşımın yakın,” dediğinde, elim istemsizce harekete geçti. Canan’ın kolunu yakaladım. Sıkılığım öyle bir noktadaydı ki tırnaklarımın tenine battığını ben bile hissedyordum. Bedenimle verdiğim bu sert tepkiyi anlamasını isterdim ama Canan hâlâ o cilveli gülümsemesiyle adamın gözlerine bakıyordu. Sanki sözlerim ve tavrım, gürültülü müziğin arasında kaybolmuş önemsiz bir fısıltıydı.
“Tamam o zaman,” dedi solist, bileğindeki saate kısa bir bakış atarak. Rahat ama bir o kadar da hesaplı bir tavrı vardı. Ayağa kalkarken, omuzları sahnenin ışıklarıyla keskinleşti. Bir eliyle bateristin bacağına şakacı bir şekilde vurdu. O sırada dudaklarının kenarında beliren sır dolu gülümseme içimde huzursuz bir kıpırtı yarattı.
Ardından Canan’ın yanağına doğru eğildi. Dudaklarını yüzüne değdirmeden, sadece parmaklarının arasında sıkıştırdığı yanak payıyla sanki ona kısa bir öpücük kondurdu. Ama gözleri… gözleri asla Canan’da değildi. Benden ayrılmıyordu. Sanki bu hareketi sırf bana göstermek için yapıyordu.
“Gözümün önünden ayrılmayın.”
Yorumlar
Yorum Gönder