Kurt ve Gelincik - 4. Bölüm
SELİN
Sevdiklerime karşı her zaman fazla toleranslıydım. Anlayış göstermeye, sabırlı olmaya, hele ki başkaları yanımızdayken onları rencide etmemeye dikkat ederdim. İçimdeki çizgiyi zorlayan davranışlara rağmen bahaneler uydurarak kendimi dizginlerdim. Çünkü biliyordum, en küçük öfkem bile sevdiğim insanlarda yaraya dönüşebilirdi. Ama işte, sürekli aynı şeyler tekrarlandığında, çabalarım karşılıksız kalmaya başladığında, içimde biriktirdiğim sabır, suyu çekilmiş bir göl gibi yavaş yavaş kururdu.
İlk belirtileri başkalarının gözünden kolayca kaçabilecek kadar küçüktü. Dudaklarımın kenarında istemsizce beliriveren o sert çizgi… Kaşlarımın arasındaki ince kırışıklık… Gözlerimde beliren huzursuzluk… Ses tonumda beliren, fark etmelerinin zor olduğu ama aslında bıçak gibi keskin bir incelik… Bunlar, sabrımın çatlamaya başladığının ilk işaretleriydi.
Zamanla, içimde biriken hayal kırıklığı ve yorgunluk, yüzümde ve vücut dilimde daha belirgin hale gelirdi. Yüzümdeki gerginlik yerini soğuk bir ifadeye bırakırdı. Sanki içimdeki duvarlar yükselip, sevdiğim kişiye olan yakınlığıma mesafe düşürürdü. Anlayışlı ses tonum daha keskin, cevaplarım daha kısa ve net olurdu. Beden dilim çok şey söylerdi: Kollarımı göğsümde kavuşturur, çenemi hafif yukarı kaldırır, istemsizce gözlerimi devirmeye başlardım. Empati huyum hâlâ oradaydı, evet… Ama artık yorgun bir empatiydi.
Tükenmiş bir nezaket.
Ve sonra… O an gelirdi. Sabır ipinin son teli kopardı. Bir bakış, küçücük bir hareket, tek bir kelime bile bardağı taşırmaya yeterdi. İçimde bastırılan her şey bir anda yüzeye çıkardı. Sesim istemsizce yükselirdi; kelimelerim özenli değil, sert ve belirgin halde aramızdaki sevgide yankılanırdı. Yüzüm kızarır, damarlarım gerilirdi. Gözlerimden taşan öfke ve hayal kırıklığı, dudaklarımdan dökülen her cümleye eşlik ederdi.
Şu anda olacağı gibi.
Solistin Canan’ın yanağından aldığı alaycı makas, sanki benim yanağımdan alınmış gibi canımı acıttı ve bu benim iyi niyet bardağımı taşıran son damlaydı. Zihninde dönüp duran düşünceler, adeta bir kasırga gibi hareket ediyordu. Sevgimi, dostluğunu yıkıp gelmişti. Kalbim, her atışında biraz daha hızlanıyordu sanki; vücudumdaki adrenalin bir anda artmış gibiydi. Gözlerimde beliren alev, dudaklarımda kıvrılan sıkı bir ifade, içsel fırtınamın dışa vurumuydu.
“Emredersiniz.”
Cümlem bir itaat gibi algılansa da ses tonum onu meydan okumaya çeviriyordu. Solistin ardından yürüyen baterist, beni duyar duymaz duraksadı. Omuzları zaten dikti, ama bu sefer başını da kaldırdı; yine de dönüp bana bakmadı. Belki bakmaya cesaret edemedi, belki de umurunda bile olmadım. Onunla ya da içinde kurduğu hesaplarla uğraşacak hâlde değildim. O an tek önceliğim, yanımda duran ve beni çıldırtacak kadar pervasız davranan arkadaşımdı.
Canan’a döndüğümde gözlerim öfkeyle daralmıştı. Dudaklarımdan dökülen her kelime, ona doğru fırlatılan birer ok gibi çıkıyordu.
“Bir an önce kendine gelsen iyi olur. Yoksa arkadaşlığımızı gözden geçirmemiz gerekecek.”
Sesim kalabalığın uğultusunu aşacak kadar yüksek, sert ve keskin çıkmıştı. O anda çevremizdeki herkes susmuş gibiydi; içimde biriken öfke, havayı buz gibi kesiyordu.
Ama karşımdaki kıza baktığımda, durumun ciddiyetini kavrayıp kavramadığından bile emin olamadım. Canan hâlâ o cilveli gülümsemesini yüzünde taşıyor, sanki benim öfkemi hafife alıyordu. İçimdeki hayal kırıklığı, işte tam da bu umursamazlığıyla daha da derinleşiyordu.
“Çok ciddiyim,” dedim sanki bunu söylediğimde inanacakmış gibi. Canan, ayakta durmakta zorlanırken kıkırdadı. “Ciddiyet sana yakışmıyor,” dedi ve ardından kendini kaybetmişçesine kahkahalara boğuldu. O kahkaha… Benim için bıçak sırtında yürüyen sabrın son ipini kopacak kadar germişti. Tek bir yanlış adım, bizi geri dönülmez bir uçuruma düşürecekti.
“Akşama sizdeyiz.”
Canan’ın ağzından çıkan bu sözler, adeta bir meydan okuma gibi çarptı kulağıma. İşte buna iznim kesinlikle yoktu. Beni bu kadar hiçe sayan, haddini bu kadar aşan bir tavrı affetmem mümkün değildi. İçimden soğuk bir kesinlikle geçirdim: Birazdan yapacağım şeyden sonra, eminim ki o da bunu istemeyecek.
“Ona bakacağız.”
Elini hızla kavradım. Bu sefer onu cilveyle değil, zorla, kendi irademle çekiştiriyordum. Avucumun içi, onun bileğini demir bir kelepçe gibi sıkarken, Canan’ın ayakları dolanıyor, sarhoşluğunun ağırlığıyla bana direnmeden peşimden sürükleniyordu.
Sorgulamak aklının ucundan bile geçmiyordu. Gözleri dalgın, kahkahaları boğuk, ruhu çoktan içkinin buğusunda kaybolmuştu. Onu adım adım kendimle birlikte götürürken, kafamın içinde hâlâ uğuldayan bir öfke vardı.
Tam o anda kulaklarım, mekânı dolduran yükselen gitar riffleriyle çınladı. Grup tekrar sahneye çıkmıştı; kalabalık coşkun bir dalga gibi kabarıyor, bağırışlar ve alkışlar havada yankılanıyordu. Gürültünün içine gizlenmiş öfkem, kalabalığın çığlıklarıyla daha da keskinleşti.
“İlk değil son olmaz
Hayat yalnız yaşanmaz
Gidenin ardından bakıp ağlanmaz.”
Mide bulandırıcı, iğrençlikte sınır tanımayan bir koku, koridorun ta başından suratımıza çarpıyordu. Tuvaletlerin kapısından dışarı taşan o ağır pislik kokusu, burnuma hücum ettiğinde midem ters döner gibi oldu. Canan öğürürcesine ses çıkararak burnunu kapadı.
“At mı kemirdiniz, deve mi yediniz bu ne iğrenç bir koku. Öyk.“
Buna katılmamak imkânsızdı. Burun deliklerim yanıyor, ciğerlerimdeki temiz havayı idareli kullanmaya çalışıyordum. Yine de önümdeki sırayı, insanların burunlarını buruşturup geri adım atmalarını umursamadan ilerlemeye devam ettim. Her adımda koku daha yoğunlaşıyor, resmen bedenimize işliyordu. Resmen umumi tuvalet kokusu üzerimize sinecekti.
“Selin geri dönelim kusacağım şimdi.”
Canan, sidik kokusunun etkisiyle ayılmış gibi ufak ufak ayak diremeye başlamıştı. “Bizde onun için buradayız.” Onun kusmak üzere olduğunu söyleyip önümüzdeki kadınlardan izin isteyerek tuvalete daldım. Pis kabinlerden birine doğru çekiştirmeye devam ettim.
“Burada hayatta kusmam!”
Biraz daha zorlarsa onun yerine ben bile kusabilirdim. Canan’ı zorla içeri soktum ve peşinden mümkün olan en az temasla girip kapıyı arkamızdan kapattım.
“O zaman bu akşamı unut.”
Bir anda saçlarını avuçladım, parmaklarımı tel tel saç tellerinin arasına geçirip yumruğuma doladım. Başını tuvalete doğru eğerken bana direndi. “Kusmak istemiyorum,” derken elimden kurtulmaya çalışıyordu. Elleri can havliyle saçlarında duran elimin bileğini kavradı. Benim eğmeme karşılık başını kaldırmaya çabalıyordu.
“Artık çok geç,” deyip son güç başını tuvalete doğru sabit tuttum. İşaret parmağımı bademciklerini hissedene kadar gırtlağına bastırdım. Öğürerek öne atıldı. Fakat midesi de elleri gibi bana direniyordu. Oyalanmadan bir kez daha parmağımı sertçe gırtladığına ittim. Bu sefer güçlü bir öğürmeyle kusmaya başladı. Boğazından yükselen ses, midemin altını üstüne getirecek kadar güçlüydü. Bir anda elim, klozetin kenarı ve yerler safra ile alkol kokan yapış yapış bir sıvıya bulanmıştı. Burnumu kapamama rağmen kokusu ciğerime kadar işledi. Ama pes etmedim. Parmağımı tekrar gırtlağına bastırdım. Bir kez daha öğürdü, bir kez daha içindekileri boşalttı. Gözleri kan çanağına dönmüş, yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Dudaklarının kenarından salyalar akarken, inlemeye başladı.
“Yeter. Yeter yalvarırım.”
Midesinden boşalacak bir şey kalmayana kadar devam ettim. Sonunda bitkin, halsiz, gözleri yuvalarından çıkacak kadar kızarmış hâlde duvara yaslandı. Ben bir parça peçete koparıp eline verdim. Titreyen parmaklarıyla ağzını silerken, ben de elimden geldiğince klozetin çevresini temizlemeye başladım.
Ardından koluna girip kabinden çıkardım. Koridorda meraklı, acıyan, hatta iğrenen bakışlar üzerimize çevrilmişti. Birkaç kişi başını yana çevirip tiksintiyle yüzünü buruşturdu. Ama umursayacak hâlde değildim.
Lavaboya vardığımızda Canan’ın yüzünü suyla yıkamasına yardım ettim. Akan suyun altında biraz kendine gelir gibi oldu, ama gözleri hâlâ boş, yüzü hâlâ soluktu. Ardından kendi üstümü başımı, özellikle ayakkabılarımı temizledim. Alkol, kusmuk ve sidik kokusu birbirine karışırken aynadaki suretime baktım. En az Canan kadar berbat görünüyordum.
“Biraz daha iyi misin?”
Konuşmadı, dudaklarını birbirine bastırıp yalnızca başını evet anlamında salladı. Sanki “Hayır,” derse tekrar kusturacağımdan korkuyordu. Gözlerinde o çaresiz, ürkek ifade hâlâ vardı. Bedeninin tüm ağırlığını bana yükleyerek yürümeye çalışıyordu. Omzum onun titrek adımlarını taşırken, sanki kırılacak bir cam parçasını tutuyormuşum gibi dikkatliydim.
Tuvaletten çıktığımızda, ağır ve keskin koku arkamızda kalmıştı ama üzerimize sinen pislik hâlâ buram buram kokuyordu. Koridordaki bakışlar yine üzerimizdeydi; kimi meraklı, kimi küçümseyici, kimi de iğrenmiş haldeydi.
Fakat ben artık onları görmüyordum. Gözlerim çoktan başka bir yere, başka birine kilitlenmişti. Orada, ışıkların altında, kalabalığın çığlıkları arasında dimdik duran o vardı. Bagetleri bir anlığına dizinin üzerinde dinleniyordu ama bakışları… bakışları anında beni bulmuştu. Kalbim bir anlığına hızlandı.
Bana mı öyle geliyordu, yoksa gerçekten bakışlarımız mıknatıs gibi birbirine mi çekiliyordu?
Göz göze gelmişiz hissi o kadar güçlüydü ki, kalabalığın içinde bir tek ben kalmışım gibi hissettim. Kalabalıktan beni görmesinin imkânı yoktu ama ben onu görebiliyordum ve o da beni görüyormuş gibi saçma bir heyecana kapılmıştım; saçma, çocukça, ama tarifsiz bir iç kıpırtısıydı. Sanki göğsümün içinde biri gizlice kibrit çakmış, kalbimin tellerini tutuşturmuştu. Dudaklarımda farkında olmadan beliren hafif bir gülümseme, gözlerimdeki parıltıyı ele veriyordu. Fakat bu ifadeyi anında bastırdım. Saçmalıyordum…
“Elimden hiçbir şey gelmez
Hiçbir çarem yok
Karanlık bu sokaklarda
Sesimi duyan yok!”
Canan’ı sahneye doğru değil, bar tarafına doğru çekiştirdim. Şu an için en son isteyeceği şeyin, bu halde, bu berbat kokuyla solistin karşısına çıkmak olduğunu çok iyi biliyordum. Kalabalığın uğultusunu yara yara ilerledik, barın önüne geldiğimizde Canan birden pes etmiş gibi kendini, az önce solistin oturduğu sandalyeye bıraktı. Belli ki inadıyla bile sahnenin kokusunu içine çekmek istiyordu. Taburelerin önünde kısa bir an tereddüt ettim ama gözlerindeki ısrarı gördüğümde, içimde yükselen sabırsızlıkla ben de onun karşısına, bateristin yerine oturdum.
“Bir kahve. Sert olsun. İçine biraz da limon sık,” dedim barmene. Sanki acı kahvenin ekşi limonla birleşmesi, Canan’ın kafasının içinde çırpınan bütün buğuyu dağıtacaktı. Bardaktan çıkan buharın yüzünü yalayacağını, her yudumun midesini düzene sokacağını umut ettim.
Sonra başını elleri arasına gömmüş halde oturan arkadaşıma baktım. Omuzları hafif hafif inip kalkıyor, nefesleri boğuk çıkıyordu. İçimde hem şefkat hem öfke, ikisi birden dolup taşıyordu.
“Kahveyi içince kendine gelirsin.”
Başını kaldırmadan, sesi boğuk ve kırgın bir tınıyla “Neden yaptın bana bunu?” diye sordu. İçimde bir şey düğümlendi. Sorunun cevabı basitti ama o an kelimeler boğazımda diken gibi battı. Yine de net olmalıydım.
“Mantığını devreye sokmamız gereken konular vardı.”
Her kelimemi tane tane, kararlı şekilde söylemiştim. Canan ise suratını buruşturdu. Gözlerini kısıp yüzüme baktı; hala bu dünyanın en saçma önceliklerini kafasında tutuyordu.
“Solistle yatacağım gece kusmuk kokuyorum, sayende.”
Ayılmış olmasına rağmen hala o adamın yatağına girmeyi düşünüyordu? Aklıma gelen düşünceyle donakaldım. Demek ki az önceki cilveli tavırları, şımarıklıkları, o gözü kara bakışları sadece sarhoşluğun eseri değildi. Bu bir hevesten öteydi. Gerçekten o adamın yatağına girmeyi kafasına koymuştu ve sarhoş rolü yapmıştı.
“Neden öyle bakıyorsun?”
“Adamı benim evime atmayı düşündün.”
Sesim öyle buz gibiydi ki kendi kulağım bile yabancı geldi bana. Canan başını sıkmayı bırakıp bana döndü. “Aile evine mi atayım Selin?” Duyduklarım karşısında öfkemin içine şaşkınlık karıştı. Çenem kasıldı, boğazımda bir yumru oturdu. “Orası benim özelim Canan. En azından bana fikrimi sorabilirdin değil mi?” Sesimdeki titreşim hem kırgınlığın hem de öfkenin yankısıydı. Canan, dudaklarını küçümseyici bir gülümsemeyle kıvırdı.
“Uğraşmadan bateristle işi pişireceksin işte daha ne istiyorsun?”
Bir an beynim boşaldı. “Ne?” diye sordum, sesim istemsizce yükselmişti. Kelime dudaklarımdan kopup çıktığında içimdeki sinir öyle kabarmıştı ki dilimin ucuna gelen bütün sözcükleri yutmak zorunda kaldım. Eğer o an konuşsaydım, yılların arkadaşlığını birkaç saniyede paramparça edebilirdim.
Derin bir nefes almak yerine bakışlarımı hızla başka yöne çevirdim. Ondan bahsettiğimiz için mi bilmiyorum ama gözlerim yine baterisini konuşturan adama kaymıştı. Bu sefer benim olduğum tarafa bakmıyordu ama bagetleri elinde öyle bir ustalıkla can buluyordu ki, bütün dikkatini, bütün ruhunu müziğe hapsetmiş gibiydi.
“Kim olduğumu, ne olduğumu
Bilip görmeden sevdin
Bir şansım olsa, neler dilerdim
Mutlu edebilmek için.”
Sadece çalmıyordu. Yaşıyordu. Her vuruş, her ritim, kalabalığın göğsüne çarpıp içlerinde yankılanıyordu. Benimse çok daha derinime işliyordu. Kalabalığın ortasında ben yokmuşum gibi davrandığı halde, sanki her bir darbesini bana gönderiyormuş gibi hissediyordum. Canan’ın sözleriyle iyice kızan kalbim, bir tek onun ritminde yatışıyordu.
“Hep yanımda ol
O bile şans
Yalnız kalmam çok zor
Belki tükettim
Gençliğini
Çok özür dilerim
Pardon.”
Bir an… Gerçekten sadece kısa bir an, hayal ile gerçek arasındaki sınır çizgisinde sendeledim. Onun kolları arasında olduğumu düşündüm. Gözümün önüne gelen görüntü öylesine canlı, öylesine yakıcıydı ki neredeyse kalabalığın uğultusu, sahnedeki ezgi ve Canan’ın varlığı bir sisin ardına itilmiş gibiydi.
Alnını parlatan, şakaklarından boynuna hatta daha aşağı doğru süzülen ter yalnızca sahnenin sıcağından değildi; sanki benim yüzümden, bana duyduğu arzu yüzünden dökülüyordu. Saçlarına yapışan o ıslaklık… ellerimi uzatsam kayıp gidecek gibi duran, bana aitmiş hissi veren bir nem avuç içlerimi karıncalaştırıyordu.
Dudakları… O muazzam düzgünlükteki dişleri hayalimde boynuma izler bırakıyordu. Beni işaretleyen, benden başkasına ait olmayacak damgalar gibi. Yeni çıkan sakallarının tenimde yarattığı kızarıklığı neredeyse gerçekten hisseder gibi oldum; hafif bir yanma, tatlı bir sızlama, aynı anda hem işkence hem de bir ödül gibi.
Ve elleri… Ah, elleri. Sanki sadece ritim için yaratılmamış, benim bedenimi yönlendirmek için de var olmuşlardı. Belime dolanıyor, parmak uçları sırtımda geziniyor, beni bir an bile boşlukta bırakmadan nerede duracağımı, nasıl hareket edeceğimi söylüyordu. Kendi vücudum bana ait değilmiş, tamamen onun denetiminde çözülüyormuş gibiydi.
Kahretsin… Kokusunun nasıl olduğunu düşündüğüm anda içimde yükselen şeyin adı arzuydu, kabul etmek istemediğim bir arzuydu. O ihtimallerin, o yasak düşüncelerin zihnimde büyümeye başladığını fark edince irkildim. Kalbim göğüs kafesimi delip çıkacakmış gibi atarken, hızla gözlerimi üzerinden çektim. Yoksa biraz daha bakarsam, hayal ile gerçeği birbirinden ayıramayacaktım.
“Gördüğünüz mahpus bedenim
Prangam sadece beynim
Hayat sahnesi dram da olsa
Bu kez söz güleceğim
Dans et
Benimle dans et
Tut şu elimden kurtar dertlerimden.”
**-**
MUBUKA
İki kızı da tanımıyordum ama sarışının arkadaş kurbanı olduğunu tek bir kelimesinden anlamıştım. “Emredersiniz.”
Bu kelimeye o kadar yabancı değildim ki… Fakat ilk kez birikmiş bir öfkeye, görülmemiş bir isyana ve aynı zamanda zincirlerini kıramamış bir çaresizliğe aynı anda ev sahipliği yaptığını görüyordum. Kelime, dudaklarından dökülürken kulağıma sadece bir cevap gibi gelmemişti; adeta bir mahkûmiyet kararı, bir boyun eğişin acı fermanı gibiydi. O an gözlerine bakmasam da göz bebeklerinde parlayan şeyin ne olduğunu tahmin ediyordum; suskun bir çığlık, görünmez bir yangın…
İçimde müthiş ve kahramanca bir kararlılık yükseldi. Sanki sahnedeki ışıklar değil, onun bakışlarındaki çaresizlik beni aydınlatıyordu. Kendimi hiç beklemediğim bir yükümlülüğün ortasında buldum. Oğuz’u bu sevdadan vazgeçirebileceğim bir şeyler bulmalıydım. Sarışın, belli ki yolun kenarına itilmiş bir yolcuydu, kendi iradesiyle değil; arkadaşının hevesleriyle hareket ediyordu. Onu, göz göre göre böyle bir yangının içine atamazdım.
Sarışından uzak durmasını sağlamak kolaydı; birkaç sert söz ya da doğru anda kurulacak bir cümle ile olurdu. Ama asıl mesele, arkadaşıyla… kızın evinde… O ihtimali engellemenin yollarını bulmalıydım. Eğer Oğuz adımını oraya atarsa, geri dönüşü olmazdı.
Ama burası düşünmek için uygun bir yer değildi. Ne kadar uğraşsam da aklımı toparlayamıyordum. Çünkü sahneye yükselen o ezgiler, davulların tok sesi, gitarın titreşimi… hepsi damarlarımda dolaşan kanla aynı ritimde çarpıyordu. Müziğin içinde kaybolmuş gibiydim. Sanki vücudum, kalbim ve ruhum bir metronoma bağlanmıştı; her şeyin ortasında sadece ritim vardı. Yine de bir köşemde, inatla ayakta duran o düşünceyi hissediyordum: Onu kurtarmalıyım.
“Boyalı tırnaklarla dolaşıyor sokakta
Kimse bilmez neredenmiş, buralara gelmezmiş
Kıpkırmızı terlikler güzel durmuş ayakta
Pardon bayan baksana sakın yanlış anlama”
Ellerim ve ayaklarım, adeta yağ gibi işleyen bir makine düzeninde, kusursuz bir uyumla hareket ediyordu. Her bagetin davula inişi, mekânda yankılanan tok bir gürültüye dönüşüyor; zemin, sanki benimle birlikte titreşiyordu. Bas pedalıma dokunan ayağımın ritmi, kalbimin hızla atan vuruşlarına karışıyor; sanki bütün bedenim davul setine bağlanmış tek bir organizma olmuştu.
Avuçlarımın içi terden kayganlaşmış, bagetleri sıkıca kavramama rağmen ellerim yanıyormuş gibi hissediyordum. Omuzlarımdan aşağıya süzülen ter damlaları, boynuma ve sırtıma ulaştıkça soğuk bir ürperti bırakıyordu ama hiçbirine aldıracak halde değildim. Yüzümün terden parlayan hatları, sahne ışıklarıyla birleşince başka birine aitmiş gibi görünüyordu; daha vahşi, daha kararlı, daha tutkulu birine.
Kaşlarım çatılmış, gözlerim tek bir noktaya kilitlenmişti. Ama o nokta seyircilerin kalabalığında bir yüz, bir bakış değildi; tamamen ritmin kendisiydi. Çevremdeki gürültü, uğultu, bağırış çağırış silinmiş; geriye yalnızca davulun göğsümü titreten sesi kalmıştı. O an sahnede ben yoktum, yalnızca sesin ve ritmin vücut bulmuş hali olarak vardım.
Davulun her parçasına vurdukça, içerideki tüm bastırılmış duygularım dışarı taşar gibi oluyordu. Hırs, öfke, arzu, kararlılık… Hepsi bagetlerin ucunda birleşiyor, havayı yarıp etrafa saçılıyordu. Seyircilerin tezahüratları, alkışları ya da bakışları umurumda değildi. Bu, benimle ritim arasındaki bir savaştı ve ben her vuruşta biraz daha galip geliyordum.
“Bu şehrin neresindensin söyle ki biz de bilelim
Annenler uyuduğunda haber ver kalkıp gelelim
Yosma”
Enerjim sadece ritimlerde değil, aynı zamanda vücut dilimde de yankılanıyordu. Bagetlerin ellerimde dans edişi, bedenimin ritme göre sağa sola salınışı, her bir vuruşla bütünleşmiş bir koreografi gibiydi. Sanki çaldığım her notada ben de sahnenin parçası değil, bizzat müziğin ta kendisiydim. Davul zillerine sertçe vurduğumda çıkan keskin ses, mekânın duvarlarından yankılanarak seyircilerin kulaklarına değil, doğrudan kalplerine çarpıyordu. Bagetlerin havada bıraktığı iz, kısa ama büyüleyici bir gök gürültüsü gibi hissediliyordu. Karşılık olarak duyduğum çığlıklar, nefeslerime eşlik eden ikinci bir melodi gibiydi.
Gözlerim seyirciyi taradığında ön sıralarda onları göremedim. Bir an kalbim sanki ritmimi şaşıracakmış gibi oldu. Az önce gördüğümü sandığım yere tekrar baktım; hayal meyal, bar tarafında oturduklarını hissettim. Gözlerimle sahne ışıklarının arasında onları seçmeye çalışırken, ellerim ve ayaklarım hâlâ aynı disiplinle davulu konuşturuyordu. Dışarıdan bakıldığında sanki hiçbir şey olmamış gibiydim ama içimde bir uğultu vardı: O bakışları yeniden bulma isteği. “Kısacık saçlarına takıyor tek bir toka
Kurban olayım senin ağzındaki sakıza
Takılmışız oltaya alma bizi dalgaya
Başka işiniz yoksa bekliyoruz yatıya”
Tam o sırada Oğuz, gecenin hızını alamamış gibi mikrofonu avuçlarının arasında sıkıca kavrayarak sahneyi bir uçtan diğerine arşınlıyordu. Kısacık saçları alnına yapışmış, ter damlaları gömleğinin yakasından aşağı süzülüyordu. Onun enerjisi yalnızca sahnenin değil, tüm mekânın üzerinde dalga dalga yayılıyordu. Kalabalığın çığlıkları, onun her adımında daha da yükseliyordu.
Gözlerindeki tutku, şarkının sözlerinden çok daha fazlasını anlatıyordu. Mikrofonun ucunda sesini bırakmıyor, kelimeleri sadece söylemiyor, adeta yaşıyordu. Gitarın güçlü riffleri ve benim davulun patlayıcı vuruşlarım arasında bile sesi öne çıkıyor, mekâna hükmediyordu. O an sanki mekânın duvarları bile onun sesiyle titriyor, masalar, bardaklar, insanlar onun ritmine boyun eğiyordu.
Sahne ışıkları altında parlayan Oğuz, sadece bir şarkıcı değil, mekânı elinde tutan bir lider gibiydi. Onun varlığı, sahneye çıkardığımız müziğe sadece ses değil, ruh katıyordu. Dinleyenler artık şarkıyı duymuyor, Oğuz’un kalbini hissediyordu. Ben bile, bagetlerim ritmi acımasızca sürerken, göz ucuyla onun enerjisinin büyüsüne kapılmamak için kendimi zor tutuyordum.
“Bu şehrin neresindensin söyle ki biz de bilelim
Annenler uyuduğunda haber ver kalkıp gelelim...
Yosma!”
Sahnede, müziğin en yüksek dalgasına ulaştığımız bir anda oldu her şey. Gitarın riffleri ciğerleri titretiyor, benim bagetlerim sahnenin kalbini döver gibi iniyordu davulun üzerine. Tam o sırada Oğuz, tüm kalabalığı arkasında bırakıp bakışlarını bana çevirdi. Gözlerinde bambaşka bir parıltı vardı; sanki sadece müziğin coşkusunu değil, birlikte sahnede olmanın tarifsiz mutluluğunu da gözlerimin içine bırakıyordu.
Onun bakışını yakaladığımda dudaklarımda kendiliğinden bir gülümseme belirdi. Ellerim davulun üzerinde daha hızlı, daha sert, daha enerjik dolaşmaya başladı. Oğuz’un dudak kenarındaki gülümseme derinleşti, neredeyse doyum noktasına ulaşmış bir keyif ifadesiyle karşılık verdi. O an, ikimizin yıllara dayanan uyumunun, ortak tutkumuzun, hayallerimizin bir araya gelmiş hâlinin sahnedeki yansımasıydı.
Benim ritimlerim onun sesini taşıyor, onun sesindeki güç ve duygu benim bagetlerime can veriyordu. Seyircilerin çığlıkları, bizim dostluğumuzun üzerine atılan bir alkış perdesi gibiydi. Oğuz, klasikleşmiş işaretimizi göstererek bakışmamızı bitirdiğinde kalabalık daha da coştu. Ardından sözlerin sakinleştiği kısma geçti; ritimler yavaşladı, tempo düştü, kalabalık bir anda ona kulak kesildi.
O anı fırsat bilip gözlerimi seyircilerin arasına, bar tarafına çevirdim. Onlarca göz bana odaklanmıştı. Çoğu kadın bakışlarında hayranlık taşıyordu. Ama ben yalnızca bir çift göz arıyordum. O sarışın… Kalabalığın içinde bir türlü seçemiyordum. Sahne ışıkları gözlerimi öyle kamaştırıyordu ki, bar kısmı bulanık bir siluet hâline gelmişti. Görmeyi ne kadar istesem de olmuyordu. Kalbim, bagetlerimden daha hızlı vuruyordu göğsümün içinde.
Şarkıyı güçlü bir finalle bitirdik. Zillerin tınısı mekânda yankılanırken seyircilerin alkışları sel gibi üzerimize aktı. O coşkunun içinde bir ses, diğer tüm sesleri bastırdı: cebimdeki telefonun titreyen ısrarı. Parmaklarım hâlâ bagetleri kavrıyordu ama zihnim bölünmüştü. Yeni şarkıya geçmek için hazırlanan gruptan birkaç saniye isterken arayana baktım.
Selim Yarbay
O ismi gördüğüm an kalbime ani bir elektrik şoku inmiş gibi oldu. Vücudumun her noktasına tanıdık bir heyecan, yıllardır bildiğim bir stres yayıldı. İçimdeki adrenalin sahnede olmaktan değil, olabilecek yüzlerce emir ihtimalinden pompalanıyordu.
Bagetleri alelacele davulun üzerine bıraktım ve ayağa fırladım. Oğuz’un ne olduğunu soran bakışlarıyla karşılaştım. Telefonu ona işaret ettim. Yüzünde kısa bir anlayış belirdi. Böyle anlara alışkındı. Ceketimi bana doğru fırlattı ve başını sallayarak “git” dedi. Ben ceketi havada yakalarken o da mikrofonu eline alıp seyircilere ara verildiğini duyurdu.
Sahneden indiğimde önümden çekilmeyen kalabalığın itiraz sesleri kulaklarımı dolduruyordu. “Daha yeni başladınız!”, “Nereye gidiyorsun!”, “Devam et!” diye bağıranların arasından ilerledim. Oysa onların coşkulu öfkeleri bana çarpıp sönen dalgalar gibiydi. Çünkü o anda aklımda tek bir şey vardı.
Selim Yarbay’ın sesiyle birazdan duyacağım emirler…
Barın gürültüsünden uzaklaşıp dışarı çıktığımda, şehrin gece serinliği yüzüme çarptı. O an fark ettim ki içeride, onca kalabalık ve ter kokusunun arasında, oksijensizliğe rağmen nefes almaya çalışıyordum. Ciğerlerime dolan ilk derin nefes, sanki yıllardır özlemini çektiğim bir şeydi. Ceketimi üzerime geçirirken bol bol nefes aldım.
Arama bardan çıkana kadar kapanmıştı. Geri aramak için tuş kilidini açarken telefon tekrar titremeye başladı. Birkaç saniye boyunca ekrana baktım, sonra derin bir nefes daha alıp aramayı cevapladım. Sesim otomatikleşmiş, emir-komuta zincirinin kalıplaşmış tonuna bürünmüştü.
“Üsteğmen Kayakurt. Emredin komutanım.”
Hattın diğer ucunda, Selim Yarbay’ın tok ve sert sesi yankılandı. “Burak neredesin?” Etrafıma bakınma ihtiyacı hissederken “Kızılay’dayım komutanım,” dedim. Cevabımın ardından çok kısa, neredeyse mekanik bir sessizlik oldu. Sonra cümle, bıçak gibi keskin ve net geldi.
“Saat 23:13 Gece iki de timinle seni karargâhta hazır bekliyorum.”
Bu, her zamanki üstü kapalı emirlerden biriydi. Cümlenin içinde fazladan bir kelimeye yer yoktu. Ama ben çok iyi biliyordum ki bu, “Göreve gidiyorsunuz,” demenin bir başka yoluydu. Belli ki ani bir operasyon emri gelmişti. Emir kısa, net ve tartışmaya kapalıydı. Kalbim, sanki davul zillerini değil de şimdi görev sirenini duyuyormuş gibi daha hızlı çarpmaya başladı.
“Emredersiniz komutanım,” dedikten sonra Selim Yarbay’ın telefonu kapatmasını bekledim. Telefondaki klik sesiyle birlikte hat kesildi. Selim Yarbay, daha fazla söze gerek duymadan kapatmıştı. Onun tarzı buydu. Fazla konuşmaz, ama tek kelimesi bile saatlerce zihninde yankılanırdı.
Bir anlığına çevremdekilere odaklandım. Sokakta sigara içen birkaç genç, barlardan taşan kahkahalar, uzaktan gelen araba sesleri… Dünya onlara olağan akıyordu. Oysa benim saatim, bir anda hızlanmıştı. Artık geri sayım başlamıştı.
Oyalanmadan Burhan’ı aradım. Çalma sesi her uzadığında ciğerlerime yeni bir nefes doldurmaya çalışıyordum. Her nefes, yaklaşan görevin ağırlığını biraz olsun dengelemek içindi.
“Teğmen Karagöz. Emredin komutanım.”
“Burhan saat 01:45’de tüm tim karargahta, tekmil için hazır olun.”
Kısa bir sessizlikten sonra Burhan’ın sesi biraz tereddütlü, biraz da meraklı bir tınıda “Komutanım hayrola gece gece?” diye sordu.
“Ne bileyim anasını satayım,” diye çıkıştım. Gerginlikten sesimin yükseldiğini fark edince derin bir nefes aldım ve yakınımda, konuşmamı duyabilecek mesafede biri olup olmadığına baktım. “Sence Selim Yarbay telefonda detay vermiş olabilir mi? Çok uzatma. Söylediğim saatte hazır olun.” Burhan sesindeki tereddütten sıyrılırken “Emredersiniz komutanım,” dedi.
Telefonu kapattım. Ekran karardı ama içimdeki karanlık, dışarıdaki geceden çok daha yoğun hissediliyordu. Birkaç saat önce sahnede ritimlerle coşmuş, alkışlarla dolmuş bir adamdım. Şimdi ise dakikalarla sayılan bir sürede, tamamen farklı bir dünyaya, kurşunun, barutun, ölümün dünyasına adım atmaya hazırlanıyordum.
Tam Oğuz’a haber vermek için içeri adım atacaktım ki, barın kapısı sertçe açıldı. Sarışın kız dışarı çıktı. Omuzlarına hızlıca kabanını geçirirken elleri öfkeyle savruluyor, hareketleri öylesine keskin ve sertti ki daha birkaç dakika önce içeride kavga etmiş izlenimi veriyordu. Bu düşünce aklıma düşer düşmez, ihtimalin ne kadar yüksek olduğunu fark ettim.
Gözleriyle kalabalığı tararken bir noktada bakışları bana saplandı. O an sanki görünmez bir ip gerilmişti aramızda. Kaşları daha da çatılırken, benim kaşlarım şaşkınlıkla havalandı. Bir anlığına yüzünde gördüğüm öfkenin kaynağını anlamaya çalıştım.
Çekip gidecekmiş gibi hareketlendi. Fakat birkaç adım atmıştı ki durdu. Omuzları gerildi, parmakları titrer gibi oldu. İçinde görünmez bir savaş veriyor gibiydi: gitmek mi istiyor kalmak mı, emin olamıyor gibiydi. Sonunda kararını verdi. Sert bir dönüşle bana yöneldi, adımlarında kararlılık vardı; neredeyse meydan okurcasına yaklaştı.
Ne söyleyeceğinin merakıyla telefonumu ceketimin cebime soktum ve ellerimi ceplerimde oyalandırdım. Yaklaşık bir buçuk adım kala durdu. Yüzüme öyle yakındı ki nefesindeki hızlanmayı bile duyabiliyordum. İşaret parmağını sanki bir silah gibi yüzüme doğrulttu.
“Terbiyesiz, ahlaksız.”
Ov… İşte bu beklemediğim yerden gelmişti. Ağırdı, haksızdı ama sesindeki titreşim, bunu içten geldiği kadar öfkeyle de söylediğini belli ediyordu. Çevreme bakıp birilerinin bu sahneyi izleyip izlemediğini kontrol ettim. Birkaç meraklı bakış üzerimizdeydi ama aldırmadım. Tekrar ona döndüm, gözlerinin hiddetini doğrudan karşılamayı seçtim.
“İlginç bir isim soy isim,” dedim alaycı bir tebessümle. Elimi tokalaşmak için uzattım. “Memnun oldum. Ailen sana bu ismi verirken ne düşünmüştür acaba, çok merak ettim.” Gözleri bir an büyüdü, sonra kaşları daha da sertleşti. Tokalaşmak için uzattığım elime ters bir hareketle vurdu, elimi sanki değmemesi gereken bir şeye dokunmuşum gibi itti.
“Salak.”
Tek kelime, ama içinde bütün öfkesini barındırıyordu. Ben ise başımı yana eğip, sanki çok acıklı bir hikâye dinliyormuşum gibi sahte bir hüzünle başımı salladım.
“Sanırım bu da göbek adın. Yazık.”
Onun yüzündeki kızgınlıkla benim alaycı sakinliğim arasında görünmez bir çatışma yaşanıyordu. İçimde bir ses, bu kızla uğraşmanın tehlikeli bir oyun olduğunu fısıldıyordu; ama diğer yanım, onun bu hiddetli hâlinden garip bir şekilde keyif alıyordu.
Bu sefer lafla cevap vermedi. Dudaklarının kenarına sinmiş öfke, gözlerinden taşarak bana yöneldi. Bir adım attı ve aramızdaki o kısa mesafe kapandı. Burnuma dolan kokusu anlayamadığım bir şekerlikte ve tanıdık ekşi bir kusmuk aromasıydı. Midem hafifçe burkuldu. Yüzümü buruşturmamak için nefes almayı kestim, ciğerlerimdeki havayı tutarak tepkisiz görünmeye çalıştım.
İşaret parmağını göğsüme bastırdı. Parmağı küçücük ama baskısı düşündüğümden daha sertti. Sesini düşürmeden, öfkesini bıçağın keskinliği gibi üzerime sapladı.
“Sizin gibilerle hastanede uğraşmıyormuşum gibi bir de normal hayatımda başıma dert oluyorsunuz.”
Hastane… Kelime beynimde yankılandı. Sarışına bir kez daha dikkatle baktım. O an zihnim onu beyaz önlüğün içinde hayal etti ya da hemşire formasıyla. İçten içe itiraf etmeliydim ki, pornografik imajlar arasında hemşire kıyafetiyle doktor önlüğünden çok daha çekici görünmüştü.
“Neye gülüyorsun?”
Gülüyor muydum? Açıkçası o söyleyene kadar bunu fark etmemiştim. “Derdin miyim gerçekten?” diye sordum. Sesim hafif dalga geçer tondaydı ama içimdeki merak gerçekti.
Gözlerini abartılı bir şekilde devirdi. O küçümseyen hareketle bile, ifadesi fazlasıyla canlıydı. Onunla bu tatlı hakaretler arasında gidip gelen, yarı kavga yarı oyun gibi bir sohbeti sürdürmek isterdim. Ama zaman daralıyordu. İçimde başka bir acele vardı. Yine de karşıma çıktığı için sevinçliydim; çünkü bana unuttuğum bir meseleyi hatırlatmıştı.
“Kalemin var mı?”
“Ne?”
“Kalemin icadından haberin yok mu?”
“Var.” Bunu öylesine, düşünmeden söylemişti. Suratındaki ifadeye bir gölge düştü; sanki kendi cevabını bile sorguluyordu. “Ne yapacaksın?” diye sordu bu kez. Derin bir nefes alırken “Alın yazımı Salak Terbiyesiz Ahlaksız olarak değiştireceğim,” dedim.
Gözlerini kısarak bana baktı. O kısılışta öfke olduğu kadar gizli bir merak da vardı. “Gülmeyi o kadar çok isterdim ki,” dedi. Sesinde bir burukluk vardı, sanki gülmenin ona yasaklandığı bir yas hükmüydü. Ardından birkaç adım geri çekildi. O küçücük mesafe bile, üzerimdeki baskısını azaltmaya yetti.
Ufak çantasını açtı, içini kurcalar gibi karıştırdı. Ben izlerken parmaklarının arasından küçük bir nesne çıktı. Şemsiye şeklinde bir kalemdi. Minyatür, tuhaf ama sevimli. Kalemi bana doğru uzatırken yüzünde hâlâ soğuklukla karışık bir ifade vardı.
“Sırf ne yapacağını merak ettiğim için.”
Parmaklarım kaleme uzanırken, gözlerim kalemle onun arasında mekik dokudu. İnce bilekleri, öfke dolu bakışlarının ardında saklanan kırılganlık, bana bir şey fısıldıyordu. Kesinlikle hemşireydi. Belki çocuk hemşiresiydi… Belki de hâlâ kendi içinde büyümemiş bir çocuktu.
Kalemi elime aldığım anda fırsatı kaçırmadım; kalemi tuttuğu elini diğer elimle yakaladım. Parmak uçlarım avucuna dokunduğu an, bütün vücudu bir anda kaskatı kesildi. Bu tepkisi yüzümde kendiliğinden bir gülümseme yarattı; üzerimde bu kadar güçlü bir etkim olmasına gizliden gizliye sevindim.
Avucunun içini açarken o, alaycı bir kahkaha savurdu. Omzunu hafifçe silkeleyerek, sert ama telaşlı bir tavır sergiliyordu.
“Hayırdır? Alın yazımdan önce el falımda kendini mi arayacaksın?”
Gözlerim parladı. Eğlencenin kokusunu almıştım. “Hiç fena fikir değil,” dedim ve ciddi bir ifadeyle avucunun içine bakıyormuşum gibi yaptım. Parmağımı çizgiler üzerinde dolaştırırken başımı salladım.
“Hah… görüyorum,” dedim uzatmalı bir ses tonuyla. “Uzun boylu, kalıplı, buğday tenli, çok yakışıklı, bir o kadar da karizmatik bir adam var. Bak, tam şurada.” “Hah görüyorum…. Uzun boylu, kalıplı, buğday tenli, çok yakışıklı, bir o kadar da karizmatik bir adam var. Bak tam şurada.”
“Kesin çok da mütevazidir.”
“Orasını bilemem. Tanıyınca kendin karar verirsin,” dedikten sonra tekrar avucunun içine baktım. “Aha… O ne? Yok artık. Burada bir numara var?” Onun da kaşları çatıldı. Merakı öfkesinin arasından sızmıştı. Kendi avucuna eğilip bakmaya başladı. İşte o anda hızla kaleme birkaç kez hohladım ve boşluğundan yararlanarak numaramı dikkatlice yazdım. Oğuz’un gelmesi durumunda arayacağı ve onu rahatsız etmesinden kurtaracağı biri olmalıydı. Uzakta bile olsa...
“Ne yapıyorsun?” diye sordu, sesi biraz daha tizleşmişti. Hemen ardından elini hızla elimden çekip kurtardı ve parmaklarını avucunun üzerine kenetleyerek sıkıca kapattı. Sanki yazdığım rakamları kimseler görmesin diye saklıyor gibiydi.
“Dertmişim ya. Dermanım olmak istersin belki.”
Yanakları kızarmış gibiydi ama belli etmemek için kaşlarını daha da sert çattı. “Salak!” diye çıkıştı. Alaycı bir tebessümle eğildim. “Ama daha kaç kez tanışacağız?” O an gözlerindeki öfke dalgalandı; bakışlarında kısa bir süreliğine de olsa bir şaşkınlık belirdi. Sonra hemen toparlandı ve bana sert bir bakış fırlattı.
“Sana iyi geceler dilemek isterdim,” dedi buz gibi bir tonda, “ama umarım huzursuz bir gece geçirirsin.”
Dua kapılarının bu kadar açık olacağı başka bir gece bulamazdı. Bu sefer alaycı olmaktan çok uzak bir gülümsemeyle “Emin olabilirsin,” dedim. Diyecek bir şeyi kalmamış gibi arkasını döndü ve yürümeye başladı. Omuzları hala gergindi, yumruk yaptığı eli hâlâ sımsıkı kapalıydı. Avucunda gizlediği rakamları silinmesin diye koruyormuş gibiydi. Umarım terden yazdığım rakamlar silinmezdi ve o bu gece o numaraya ihtiyaç duymadan huzurlu bir gece geçirirdi.
Sarışın kız tenhalaşmaya başlamış sokakta gözden kaybolduktan sonra bara geri döndüm. Dışarıda gereğinden fazla oyalanmıştım; kalabalığın sabırsızlanmaya başladığını dışarıdan bile hissedebiliyordum.
Kapıyı araladığımda içeriden yükselen uğultu kulaklarımı doldurdu. İnsanların konuşmaları, barın içinden yükselen ara müziğin bu konuşmalara karışması, alkol şişelerinden çıkan şangırdamalar… Hepsi tek bir basınçlı ses dalgası gibi üzerime çullandı.
Bakışlarım kalabalığı taradı. Kimi ayakta, kimi bar taburelerine yaslanmış; onlarca çeşit bekleyişle karşılaştım. Sabırsızlıkları, loş ışıklara rağmen yüzlerinden okunuyordu. Gözlerim ne olduğunu bilmeme rağmen sahneye kaydı. Işıklar sabit, enstrümanlar yerli yerindeydi. Mikrofon, sanki birazdan bir sır fısıldayacakmış gibi eğilmişti. Davulun derisi gergin, gitarın telleri sessiz bir çığlık gibi parlıyordu. Ama gruptan kimse yoktu. Hala arayı bitirmediklerini anlayınca bakışlarımı bara çevirdim.
Ve bingo!
Oğuz bar taburesinde umursamaz bir tavırla oturmuştu. Omzunu hafif geriye atmış, yüzünde her zamanki rahat gülümsemesi vardı. Ama yalnız değildi. Yanında bir kadın —hayır, dikkatlice bakınca o sarışının arkadaşı olduğunu fark ettim— oturuyordu. İkisi öyle bir gülüşüyorlardı ki, aralarındaki mesafe normal arkadaş sohbeti sınırlarını çoktan aşmıştı. Kadının saçları Oğuz’un omzuna değecek kadar yakındı; dudaklarının kenarında belli belirsiz bir oyunbazlık kıpırdanıyordu.
Kalabalığı yararak ilerlerken üzerime değen omuzların, sırtıma çarpan bardakların, arkamdan yükselen serzenişlerin farkında bile değildim. Tek odaklandığım şey Oğuz’un oturduğu bar köşesiydi. Her adımda gördüğüm manzara daha da içimi sıkıştırıyordu. Onun kahkahası, kızın tiz gülüşüne karışıyor, elleri sanki kendi iradesinden bağımsızmış gibi kadının bedeninde dolaşıyordu. Kalçaya düşen bir dokunuş, bar tezgahındaki içkisine uzanırken omza kayıveren parmaklar…
Hepsi gözümün önünde cereyan ediyordu.
Kız da geri durmuyordu. Sanki yıllardır beklediği fırsat ayağına gelmiş gibi iştahla karşılık veriyordu. Dudaklarının kenarında arsız bir tebessüm vardı; Oğuz’un koluna sarılışı, boynuna eğilişi, niyetinin ne kadar açık olduğunu gösteriyordu ve belli ki kimse umurunda değildi. Daha birkaç dakika önce dışarıda bana kafa tutan sarışınla birlikteydi; şimdi ise bu tabloyu görmek midemde taş gibi bir ağırlık oluşturmuştu. Demek ki sarışının öfkesinin nedeni de göz bebeklerini titreten kırgınlığın kaynağı da bu manzaraydı.
Siktir.
Kazık yemiş olmak berbat hissettirmiş olmalıydı. Oğuz’la konuşmadan önce böyle bir şeye şahit olmak hiç iyi olmamıştı. Zihnim bir yandan sarışını düşünüyor, diğer yandan Oğuzları ondan uzak tutacak hesaplar yapıyordu. Sarışın bana ulaşır mıydı? En azından onunla irtibat kurmamı sağlayacak bir işaret bırakır mıydı? Bilmiyordum. Ama Oğuz’un yanındaki kızla birlikte, akıllarına koyduklarını yapacaklarına şu an daha da emin olmuştum. Bir şey bulmalıydım. O kızın evine gitmelerini engelleyecek herhangi bir şey…
“Mubuka?”
Kafamın içinde düşünceler birbirini boğarken, kalabalığın uğultusunu bastıran ses Oğuz’a aitti. “İyi misin?” diye sorarken endişeli görünüyordu. O an yüz ifademden ne kadar açık verdiğini merak ettim. Başımı yana doğru, yarım saat önce sarışını izlediğim aynaya doğru çevirdim ve kendime baktım: çatılmış kaşlar, kasılmış çene, gözlerde donmuş bir öfke. İçimdeki karmaşayı yüzüm çoktan ele vermişti.
“Her şey yolunda mı?”
Düşüncelerimin arasından sorduğu soruya başımı evet anlamında sallayarak karşılık verdim. Sesim kısılmış, neredeyse boğazıma düğümlenmişti. “Gidiyorum,” dedim sonunda. Oğuz’un kaşları hafifçe çatıldı. Yanındaki kadına kısa bir şey fısıldayıp ondan izin ister gibi uzaklaştı. Kadının yüzünde belirsiz bir hoşnutsuzluk vardı ama Oğuz bunu umursamadı. Kadının duyma mesafesinden biraz uzaklaştırmak için beni kolumdan tutup kenara çekti. Hafifçe kulağıma doğru eğildi. Sesi neredeyse bir fısıltıya dönmüştü.
“Göreve mi?”
Başımı onaylarcasına salladım. Oğuz derin bir nefes aldı. Bu, kabullenmenin nefesiydi. Bu tarz gidişlerime o kadar alışmıştı ki sorgulamamıştı. Gözlerimiz kısa bir süreliğine birbirine kilitlendi. O an, kelimelerin arkasında söyleyemediklerimiz yankılanıyordu.
‘Dikkatli ol, yoksa seni düşmandan önce ben öldürürüm.’
‘Senin eline düşmemek için olurum.’
Oğuz ne kadar anlayışlı olursa olsun yüzünün asıldığı dikkatimden kaçmamıştı. Onu birazcık tanıdıysam, geceyi planladığından erken bitirmek zorunda kaldığı için canı sıkılmıştı. Bir eli beline yerleşti. Diğer eliyle ise düşünceli bir edayla çenesini sıvazlıyordu ve gözleri asla bende değildi. Onu zor durumda bırakma hissi berbattı. Fakat ben olmasaydım da bu gecenin erken biteceği belliydi. Üzerime düşeni fazlasıyla yapmanın rahatlığıyla “Sizin için sorun olur mu?” diye sordum. Oğuz düşüncelerinin arasından bana baktı. Gözleri, bir anlığına boşluğa değil, doğrudan içime odaklandı. Ama o bakışta bile hâlâ bir çıkış yolu arayan, her şeyi kurtarabileceğine inanan o inatçı tarafı vardı.
“Patronla konuşur, durumu anlatırım.”
Sesi kararlıydı ama altında belli belirsiz bir tereddüt gizlenmişti. Sanki söylediklerine kendi bile tam inanmıyordu. Bir an… Sadece kısa bir an benim göreve gideceğimi söyleyeceğiyle ilgili bir panik kalbime misafir oldu. Delicesine çarpan birkaç vuruşla kaşlarım çatıldı.
“Neyi?”
Tek kelimelik ama içinde yüzlerce ihtimali barındıran bir soruydu. Oğuz hafifçe geri çekildi, yüzüne belli belirsiz bir hayal kırıklığı yerleşti. “Senin göreve gittiğini değil herhalde,” dedi alayla karışık bir ciddiyetle.
“Bateristimizin karısının doğum yaptığını söyleyeceğim.”
Cümle biter bitmez, içimde sıkışan o kasvetli endişenin yavaşça çözülmeye başladığını hissettim. Oğuz’a güvenebilirdim, bunu zaten biliyordum, ama yine de insanın içgüdüleri bazen mantığı bastırabiliyor. Derin bir nefes aldım; ciğerlerim, unuttuğu bir ferahlığı hatırladı.
“Umarım çok fazla kesinti yapmaz.”
Bu konuda yapabileceğim hiçbir şey yoktu. “Kesinti, hiç almamaktan iyidir,” diyerek bu gecenin kahramanı olduğumu bir kere daha hatırlatma ihtiyacı hissettim.
“Eyvallah kardeşim, iban gönder de payına düşeni atayım.”
Kinaye yaptığını bilsem de “Bir TL’si eksik olmasın,” diye cevap verdim. Oğuz gözlerini kısarken “Siktir git, zengin piç,” dedi. “Altındaki arabadan utan.”
Ağzının içinden yaptığı çıkışı kahkaha attım; içten, kısa, ama acı bir kahkahaydı. Maddi olarak yüksek gelirli bir aileden gelmiyordum. Hatta çocukluğumun büyük kısmı, borçlarla ve bir türlü bitmeyen taksitlerle geçmişti. Oğuz bunu çok iyi biliyordu. Fakat bahsettiği zaman, çocukluğuma ait değildi.
Şu an ülke şartlarına göre iyi bir maaş alıyordum. Hoş, canımızın değeri bu muydu? Orası tartışılırdı. Yine de geçinmeye yetiyordu. Konforlu hayat? İşte onun için başka yollara başvurmaktan başka çaren yoktu. Doğru insanın elinde borç, bir silah gibi olurdu. Tehlikeliydi, evet, ama seni dibe çekmek yerine ileriye de fırlatabilirdi. Hayallerine…
Ve ben silahlar konusunda fazlasıyla ustaydım.
Bu yüzden zerre kadar borçtan da krediden de korkmuyordum. O arabayı almak için neleri göze aldığımı, hangi yollardan geçtiğimi, hangi riskleri göze alarak o direksiyonun başına oturduğumu bilmiyordu. Bugün nefes alıyorsam, bu nefesin hakkını vermeliydim. Hayallere karşı iç çekerek değil…
“Bizim gibi borçluların halinden ne anlarsın sen?”
Bozulmuştu ama bunu şakaya vurarak saklamaya çalışıyordu. “Borç yiğidin kamçısıdır oğlum,” diyerek elimi Oğuz’un omzuna koydum. Dokunuşum sertti, gereğinden fazla dostçaydı; sanki kelimelerin yetersiz kaldığı yerde dokunuşumla onu silkelemeye çalışıyordum.
“Ben sırf kamçılanmak için borçlanıyorum.”
Cümleyi kurarken kahkaha atmamaya çalıştım ama gözlerimdeki muzır parıltıyı bastıramadım.
Oğuz bir an yüzüme baktı, ciddi bir şey söyleyeceğimi sandı belki de. Sonra o kendine has umursamaz gülümsemesiyle başını iki yana salladı. “Ya defol git başımdan kamçılı hayvan,” dedi. “Ben de durmuş seni dinliyorum.”
Omzunda duran elimi bir kol hareketiyle kenara itti. Ben kahkahalarımı tutamadım.
“Biyoloji bilginize hayran kaldım, beyefendi,” dedim alayla, parmaklarımı havada bir profesör gibi sallayarak. Oğuz da dayanamayıp güldü. Kahkahasının arasında bir küfür daha sıkıştı ama bu sefer yumuşaktı. “Neyse,” dedi derin bir nefes alarak, “asıl konumuza dönelim mi artık?”
‘Neymiş o?’ dercesine bakınca “Ne zaman gidiyorsun?” diye sordu. Soru, havadaki keyifli anı bir anda yarıp geçti. Gülümsemem soldu, ama belli etmedim.
“Görevi soru-“
Elini havaya kaldırarak sözümü kesti. “Göreve gideceğin zamanı söylemeyeceğini biliyorum lan,” dedi. “Ben buradan ne zaman gideceğini soruyorum.”
İşte o an… beklediğim fırsat ayağıma kadar gelmişti. Oğuz’un sesindeki samimiyet, içimdeki planla buluştuğunda bir kıvılcım doğdu. Gözlerim istemsizce bara kaydı. Sarışının arkadaşı hala oradaydı. Bir bacağını diğerinin üzerine atmış, telefonunu elinde tutuyordu. Bizim konuşmamıza olan ilgisini belli etmeyecek kadar soğuk görünüyordu. Sıkılmış… Ama aslında kulaklarının bizde olduğundan, gürültüye rağmen ne konuştuğumuzu çözmeye çalıştığından adım kadar emindim. Kadınlar ilgisiz görünme sanatında şapka çıkarılacak kadar profesyonellerdi. “Şimdi…” dedim, sesimi alaycı bir gizemle kalınlaştırarak.
“Sarışın beni bekliyor.”
Sözlerimi, barda oturan kadının duyabileceği şekilde — hatta biraz da onun için söyleyerek — fazlasıyla net biçimde telaffuz ettim. “Siktiiir!” Oğuz’un gözleri büyüdü. Şaşkınlıkla keyif arasında gidip geldi. Sonra göğsünden yükselen bir kahkaha patlattı. “Biliyordum lan,” derken yumruğunu omzuma hafifçe vurdu.
“İşe yarayacağını biliyordum. Sırf benim elimden alabildiğini kanıtlamak için o kızın yatağına gireceğini biliyordum.”
Kahkaha attım ama yüzümdeki tebessümde ince bir kırılma vardı. Gülüşümün altına saklanan niyeti Oğuz’un anlaması mümkün değildi. O, bu geceyi bir “zafer” meselesi sanıyordu. Benim içinse bu, sessiz bir görevdi. Kanıtlamak değil… korumaktı mesele.
“Görev öncesi tatmin edici bir stres atma şekli olacak yalnız, hadi yine iyisin.”
Oğuz hâlâ kıkırdayarak omzuma hafifçe vuruyordu. Ben ise karşılık olarak dudaklarımda sahte bir sırdaş tebessümle, başımı iki yana salladım. Ama içimde sabırsız bir ses vardı: ‘git artık’ diye haykırıyordu. Bu konuşmayı her saniye uzatmak, sarışına haksızlıktı. Bu yüzden “Bence sesini kıs, yoksa bu geceyi Elizabeth’le geçirmek zorunda kalacaksın,” dedim bardaki kadını hatırlatarak. Oğuz’un yüzü cümlemin gittiği yeri fark eder etmez buruştu. Kendini toparlamaya çalışırken barda oturan kadına kısa bir bakış attı.
“Sanırım öyle.”
Kurduğu cümleyle bende bakışlarımı bardaki kadına çevirdim. Fazlasıyla… Sinirli görünüyordu ve anladığım kadarıyla bu sinir Oğuz’un onu bekletmesinden dolayı değildi. Elindeki telefonu kullanırken parmakları, hızdan gözükmüyordu. Sanki parmak uçlarıyla birini delik deşik ediyordu. Öfkesinin ritmini bulunduğum yerden bile hissedebiliyordum. Birine mesaj atıyordu ve sanırım ben o kişinin kim olduğunu biliyordum.
“Ben daha fazla sarışınımı bekletmeyeyim.”
Cümleyi bilerek biraz yüksek söyledim. Sesim, barın uğultusu içinde yankılandı. Kadının parmakları bir an durdu. O küçücük duraksama, bütün tahminlerimi doğruladı. Mesaj attığı kişi sarışındı. Aralarında ne geçtiğini bilmiyordum ama belli ki birlikte olmamız onun pek hoşuna gitmemişti. Üzerindeki duraksama hali geçtikten sonra mesajı daha da hızlı yazmaya başladı; öfkeyle, kıskanarak, belki de kendi gururuna saldıran bir şeyle…
Oğuz’a yaklaştım, kollarımı dostane bir şekilde boynuna doladım. Sertçe, ama içten bir sarılmaydı bu. Kardeşçe, ama alt metninde bir uyarı vardı. “Buradan ne zaman çıkarsınız bilmem,” dedim kulağına eğilerek.
“Ama o kızın evine gittiğinizi duyarsam, ecdadınıza kadar haşır neşir olurum.”
Oğuz’un omuzları kımıldadı, boğuk bir kahkaha attı. Erkeksi bir kıkırtıydı bu; hem meydan okuyan hem de dostça. “Oo… Bu iş sadece yatak odasında kalmayacak belli ki.” Kollarımın arasından çıkarken, o tanıdık imalı gülümsemeyle göz kırptı.
“Yenge güvende, gözün arkada kalmasın.”
Yenge…
Kelime, ağzında şakayla karışık dökülmüştü ama kulağımda yankısı rahatsız edici bir yankıya dönüştü.
O kelime bana ait değildi.
Hiçbir zaman da olmayacaktı.
Bir an suratımı buruşturmamak için dudaklarımı sıktım. İçimden “Ben kimseye ait değilim” demek geçti ama sustum. Bağlanmak, benim için zincirlenmekle aynı şeydi. Ve ben zincirleri çoktan kırmış bir adamdım.
“Eyvallah kardeşim. Hadi Allah’a emanet.”
Daha fazla oyalanmadan arkamı döndüm. Kalabalığın arasına karışarak bardan çıkmak için tam adım atmıştım ki bir çift göz beni olduğum yere çiviledi. Sarışının arkadaşı… Bakışları, sessiz ama saldırgandı; bıçağa benzeyen, insanın üstüne yürüyen türden.
Normalde böylesi bir bakışa saniye bile ayırmazdım. Ama o an…
Bilmiyorum, belki de birilerinin son kez bana meydan okumasını istedim. Belki de içimdeki adrenalin, son vuruşu arıyordu. Kadına doğru yarım döndüm, başımı hafif yana eğip alaycı bir tebessümle “Arkadaşına bir şey mi iletmemi istiyorsun?” diye sordum.
Sözlerim, içkiden ağırlaşmış havayı ikiye böldü.
Kadın dondu kaldı.
Bir anlık şaşkınlık, sonra hemen ardından gelen öfke… Gözleri alev aldı sanki; o kadar yoğundu ki, sanki tüm barı yakabilecekmiş gibiydi.
Yüzündeki ifadeyi görünce içimde bir şey kıpırdadı. Eğer bakışlar öldürseydi, şu an yerde yatıyor olurdum ama ben, ölümle dans etmeye alışkındım.
“Cehenneme kadar yolunuz var,” dedi, dişlerinin arasından tıslayarak. O an istemsizce gülümsedim. O kadar tanıdık bir cümleydi ki, sanki kaderin bana fısıldadığı bir replikti. Demek ki onunla aynı yerden geçecektik. Aynı ateşte yanacaktık. Sadece zaman farkı vardı. Bıyık altından gülümserken, sesimi neredeyse duyamayacağı kadar kısık tuttum.
“Hiç şüphen olmasın.”
Yorumlar
Yorum Gönder