Kurt ve Gelincik - 5. Bölüm

 SELİN

İnsan, en yakınım dediği kişilere değer verirken hiçbir ölçü tutmazdı. Ne kadarını verdiğini hesaplamaz ne kadarını hak ettiklerini tartmazdı. Elinden gelenin fazlasını yapar, bazen uykusundan, bazen huzurundan, bazen de kendinden verirdi. Bir teşekkür beklemez, bir fark ediliş bile yeter sanırdı. Çünkü içinden gelirdi; sevgiden, sadakatten, o saf bağlılıktan şekillenirdi.

Ama bazen bu hassas terazi dengesizleşirdi. Onun için anlam taşıyan o küçük jestler, o özenle söylenmiş sözler, o fedakârlıklar… karşı taraf için sıradan olduğunu fark ederdi. Ne dikkat çektiğini ne değer gördüğünü ne de hatırlandığını düşünürdü. İşte o an, içinden bir şey sessizce kırılırdı. Öyle bir yerden kırılırdı ki tamiri mümkün olmazdı. Kırığın izi derin olurdu, belki de bu yüzden bakmak istenmezse görünmezdi.

İşte o zaman insan, kalbinin emanetini herkesin taşıyamayacağını anlardı. Verdiği değerin her zaman karşılık bulmayacağını öğrenirdi. Adamına göre muamele yapması gerektiğini fark edecek kadar büyürdü. Eksilerek, ama farkına vararak…

İki gündür uykusuzdum. Makyajla bile kapanmayan göz kapaklarımın altındaki morluklar, ne kadar ayakta kalmaya çalıştığımı ele veriyordu. On dakikalık kısa molalar dışında doğru düzgün oturmamıştım bile. 

Kimin için bu kadar uğraşmıştım?

En yakın arkadaşım için.

Birlikte büyüdüğüm, iyi kötü her anımı paylaştığım, “benden biri” dediğim kişi için. Onun doğum günü için, uzun zaman sonra yan yana gelişimizi kutlamak için, yaptığımız planlar için… 

Fakat şu anda elimde ne vardı? 

Değersizliğimin altın tacı.

Buraya gelirken ne ummuş ne bulmuştum? Bir tebessüm, “iyi ki geldin” diyen bir bakış, belki biraz samimiyet… fazlasını değil. Ama karşılaştığım şey, içimi boşaltan bir soğukluktu.

Tabi ki sürekli benimle ilgilenmesini istemiyordum ama hiç ilgilenmemesini de beklemiyordum. Gitmek istediğimi söylediğimde bile yüzüme bile bakmadan, öylesine, umursamaz bir ses tonuyla “Gidebilirsin,” demişti.

Bu kadar.

Sanki yokluğumla varlığım arasında hiçbir fark yokmuş gibi.

Planlarımızın hepsi, haftalardır konuştuğumuz o küçük detaylar… hepsi, bir anda anlamsızlaştı. Çünkü o, o an başka birine aitti. Solistin yatağına girmek için, dostluğumuzu, güvenimi, yılların hatırasını elinin tersiyle itmişti.

Gözümün önüne o sahne geldiğinde mideme kramplar giriyordu. Birini kaybetmek bazen bir anlık bir kararla olurdu ama o an, kalbimin içinde koca bir boşluk açılmıştı.

Canan’a olan kırgınlığım yetmiyormuş gibi, barın önünde karşılaştığım baterist de üstüne tüy dikmişti. Ukala, kendini beğenmiş, o sırıtan ifadesiyle “dünyanın merkezindeyim” havası veren bir herif… 

Çok sinirliydim. O kadar sinirliydim ki taksiye binerken kapıyı sertçe çarptım. Taksicinin dikiz aynasından bana baktığını göz ucuyla görmüş, “Çattık gece gece,” diye mırıldandığını duymuştum.

Haklıydı belki de. Ama içimdeki fırtınayı o bilemezdi. Yine de sorun çıkaran bir yolcu olmamak adına hareket ettiğimiz andan itibaren ağzımı bıçak açmadı.

Zar zor yutkunuyordum. Boğazımda biriken öfkeyi, gözlerime doluşan o yanmayı bastırmak için sadece nefes alıyordum.

Bir nefes daha… bir tane daha…

Camın ardından şehir ışıkları bulanık çizgilere dönüşürken, içimden bir ses durmadan tekrarlıyordu: “Ben neyi eksik yaptım?” Cevap yoktu. Çünkü eksik yaptığım, hatalı olduğum bir hiç şey yoktu!

Telefonuma gelen mesaj sesi, beynimin içinde yankılanan öfke uğultusunu bir anda delip geçti.

Başımı ani bir refleksle dışarıdaki buğulu manzaradan kucağıma çevirdim. Taksinin arka koltuğunda, ellerim hâlâ yumruk halindeydi. Çantamın içinden telefonu çıkarırken parmaklarımın titrediğini fark ettim. Ekranda beliren isim, kalbimi istemsizce sıkıştırdı: Canan.

Gerçekten gittiğimi anlamış mıydı?

Pişman mı olmuştu?

Belki de “Bekle, geliyorum,” diye yazmıştı. Bir özür, bir açıklama… bir şey. Küçücük bir şey bile belki.

İçimdeki o hâlâ inanmaktan vazgeçemeyen saf taraf hemen fısıldamaya başladı. “Belki seni durdurmak istiyordur. Belki o da senin kadar üzgündür.” Ama hemen ardından o küçük sesi bastırdım. O ses, beni defalarca yarı yolda bırakan saflığımın sesiydi.

Kendime kızgındım. Daha birkaç dakika önce içimden lanetler yağdırdığım kadına karşı bu kadar kolay yumuşamamalıydım. Yine de meraklanmıştım işte; kızgın, kırgın, ama hâlâ umutlu…

Derin bir nefes aldım, parmaklarımı ekrana kaydırdım ve kilidi açtım. Tek satır, sadece iki kelime vardı.

 “Baterist ha.”

Bir an, gözlerim cümlenin anlamını çözmekte zorlandı. Sonra kaşlarım çatıldı. Ne demek istiyordu? Kapının girişindeki o saçma tartışmayı mı kastediyordu? Kavga etmekten başka ne yapmıştık ki o adamla?

Sonra bir görüntü, istemsizce zihnime düştü. Bateristin eliyle benim elim… O kısa, neredeyse fark edilmeden geçen an… Elini çekmeye fırsat bulamadan, gözlerimizin kesiştiği o saniye…

Avuç içime baktım. Numarasını yazdığı o silik mavi kalem izi hâlâ oradaydı. Silinmemişti. Sanki tenime değil, alın yazıma kazınmıştı. 

Bu anı görmüş olmalıydı.  Görmüş ve kendi ihanetini gölgelemek için benim üstüme bir perde çekmeye çalışıyordu. İğrenç bir savunma mekanizmasıydı bu. Suçu bana yükleyip kendi yanlışını temize çekmek… klasik bir Canan hareketiydi. Ona bu zevki, bu sefer tattırmayacaktım. 

“Düşündüğün gibi değil.”

 “Düşünmeme gerek kalmadı.

Bana ahkam keserken, nereden cesaret aldığını anladım.”

Durumu açıklamaya çalışırken gelen mesaj parmaklarımın hareketini kesti. Kaşlarım olabildiğinde çatılırken ‘Yazıyor’ ibaresinin altındaki mesajı beklemeye başladım. O sırada da yazdığım kelimeleri tek tek sildim. İkinci mesaj geldiğinde, parmak uçlarımdan soğuk bir karıncalanma yayıldı. Bu kadar cüretkâr bir suçlama, ancak vicdan azabından kaçan birinden çıkabilirdi.

“Ne diyorsun sen ya?”

“Bir şey söyleyecek söz mü bıraktın?”

“Böyle konuşarak haklı çıkamazsın.”

“Ben haklıyım.”

“O kafayla evet.

Sen içmeye devam etme en iyisi.”

“Neden? Alkol gözümü daha da açar diye mi?”

“Beyninin kalan ufacık kısmını da kapatır diye.”

“Bu yaptığını hiç unutmayacağım.”

Neyi unutmayacaktı? Onu bırakıp gitmemi mi yoksa bana sormadan başka adamlarla yaptığı planı bozmamı mı? Kız kıza eğlence planlarımızı bozan oydu. Tüm gece boyunca, o sahte gülüşlerinin ardına saklanmış arzuyla soliste bakışını izlemiştim. Onu, her an gözleriyle soyuşuna tanık olmuştum. O anlarda bile, gülümseyip görmezden gelmeye çalışmıştım. Ama ara verdiği anda solistin yanına damlaması, beni arkasında bırakması, gitmek istediğimi söylediğimde beni görmezden gelmesi…

Daha fazlasına dayanamazdım. Bir noktada susmak, insanın kendine ettiği ihanete dönüşüyordu. Ben de sustum sustum ve sonunda gittim. Hepsi bu. 

“Lütfen benimkinin yanına kendi yaptıklarını da ekle olur mu?”

“Bana daha fazla mesaj atma. 

Senin yalancı, düzenbaz halinle hiç uğraşamam.”

Bir an nefesim kesildi. Dudaklarım aralandı ama sesim çıkmadı. Yalancı mı? Düzenbaz mı? Kelimeleri zihnimde tekrar tekrar döndürdüm, bir anlam bulmaya çalıştım. Ama hiçbir şey oturmuyordu.

Ne demek istiyordu? Ne yalancılığından bahsediyordu? Ne düzenbazlığımı görmüştü Allah aşkına?

Ben sadece orada, onun yanında olmuştum. Onun arkasını toplamış, rezil olmasın diye bir çok kez sessiz kalmıştım. Şimdi suçlanan bendim, öyle mi?

Parmaklarım refleksle telefona uzandı. Öfke parmak uçlarıma kadar çıkmıştı; titriyordum. Ona hesap soran, içimdeki bütün kırgınlığı bağırarak döken bir mesaj yazmaya başladım. “Ne saçmalıyorsun sen Ca-” Mesajım yarım kaldı. Ekranın üstünde, adının altındaki çevrimiçi yazısı bir anda kayboldu.

Duraksadım.

“Yok artık…” diye fısıldadım kendi kendime. Yüzüme telefon kapatır gibi, öylece çıkıp gitmiş miydi gerçekten? Birkaç saniye bekledim; belki şarjı bitmiştir, telefonu çekmemişti, internet paketi bitmiştir, lanet olasıca telefonu elinden kayıp yere düşmüş ve parçalanmıştır…

Tonlarca ihtimal saydım ama bir anda profil fotoğrafı silinince sustum. Gerçekten sustum. Bomboş daireye bakarken en ufak bir kelime zihnimde doğmadı. Kalbim midemin içine düşmüş gibiydi. Her çarpıştı kusacakmışım gibi hissettiriyordu.

“Hayır… bunu yapmazsın,” diye fısıldadım. “Yapmamış ol,” derken sesim titremişti. Beni… engellemiş miydi? Bu zamana kadar birçok kez kavga etmemize rağmen, hiçbir zaman beni hayatından bu şekilde çıkarmamıştı. 

Hayır… Hayır. Sinirliydim, kırgındım ama arkadaşlığımızın bu şekilde bitmesine izin veremezdim. Telefon numarasını çevirdim. Bir açıklama almalıydım. Bir şey duymalıydım. Öfke bile olurdu ama sessizlik olamazdı. 

O bilindik kadının sesi telefonun kapalı olduğunu söyledi. Bir saniyeliğine nefesim tutuldu. O an, ses değil; sadece kendi kalp atışımı duydum. Boğazım yanıyordu, gözlerim dolmadı ama içim ağlıyordu. 

“Telefonunu da kapatmış…”

Kelimeler ağzımdan dökülürken sesim neredeyse bir fısıltıydı. Bir yandan hâlâ inanmak istemiyordum; bir yandan da her şeyin bittiğini hissediyordum. İnsan bir anda, bir mesajla nasıl bu kadar yabancılaşabiliyordu? Bir saat önce beraber güldüğün, hayatın boyunca yan yana durduğun kişi…

Ne olmuştu böyle? Nasıl bu kadar kolayca arkadaşlığımızdan vazgeçmişti?

Telefonu elimde sımsıkı tuttum, sonra yavaşça çantamın üstüne bıraktım. Kollarımın tüm gücü gitmişti. Başımı tekrar dışarıya, akıp giden çizgi halindeki manzaraya çevirdim. Yutkundum ama içimdeki o yumru geçmedi. 

Eve gitmek istiyordum.

Sadece eve.

Kapıyı kapatıp, kimsenin sesini duymadan, kimsenin bakışına maruz kalmadan mahremimde nefes almak istiyordum. Duşa girmek, üzerimdeki alkol, ter, sigara ve kusmuk kokuları silinene kadar sıcak suyun altında kalmak…

Ve sonra, yatağıma girip dünya diye bir şey yokmuş gibi uyumak istiyordum. Belki birkaç saat, belki birkaç gün… Ama uyandığımda bu anların hepsi kötü bir rüya olmasını istiyordum. Lütfen… 

**-**


MUBUKA

Bardan çıktığımda vakit fazlasıyla geçti. Sokaklar, sarhoş sessizlikle doluydu. Boş bir taksi bulmak, geceyle inatlaşmak gibiydi. Misafirhaneye uğrayıp üstümü değiştirecek zamanım olmadığından, soluğu doğrudan karargâhta aldım. Tim soyunma odasında hazırlık yapıyordu; herkes kendi disipliniyle meşgul, zırh gibi bir ciddiyetle işine odaklanmıştı. Kapıda beni gören Deli ise fark yaratmak istercesine gevşek bir tavırla üzerime geldi.

“Oo.. Komutanım.”

Sesi biraz fazla gür ve dikkati üzerime çeken bir tonlaydı. Deli’nin aksine diğerleri yaptığı işi bırakıp hızlıca esas duruşa geçmişti. Deli ise gevşek bir şekilde “Gözümüz yollarda kaldı,” dedi. Ardından suratı buruşmaya başladı. Beni koklayarak üzerime gelirken “Komutanım,” dedi merakla. Parmaklarını havaya kaldırarak bir işareti yaptı. 

“Bu kaç?”

Cevap vermedim. Bu sefer dört işareti yaparak “Peki bu kaç?” diye sorusunu değiştirdi. Sabrımı kontrol altında tutacak derin bir nefes aldıktan sonra “Deli,” dedim. Bu bir sesleniş değil; uyarıydı. Fakat Kadir, her zamanki gibi samimiyetimize güvenerek bunu umursamadı. Dehşetle arkadaşlarına döndükten sonra “Vallahi bilmiyor,” dedi. Sesinde abartılı bir acıtasyon vardı.

“İçip içip gelmiş,” derken ensesinden yakaladığım adam cümlesini tamamlayamadı. Dudaklarıma kulağına doğru yaklaştırdım ve zevzekliğine daha fazla sabır göstermeyeceğimi belli eden bir ses tonuyla fısıldadım.

“Hazırlanmaya devam et. Yoksa bu içip içip gelen adam seni sike sike götürür.”

Enseden itip bıraktım. O öne doğru sendelerken ben de odadaki diğerlerine göz gezdirdim. Sert bir emir verircesine “Az laf, çok iş. Hadi beyler, son on dakika!” diye bağırdım.

Saat ikide toplantı odasında olmamız gerekiyordu ama ben her zaman beş dakika kala hazır bir şekilde kapısında dikilirdim. Bu gecede farklı olmayacaktı. 

Ceketimi çıkarıp dolabımın içine astım. O daracık alandan bir anda yüzüm çarpan koku, Deli’yi haklı çıkarıyordu. Bu şekilde komutanın yanına gitmem doğru olmazdı. Bu nedenle üzerimi değiştirmeden önce dolabımdan diş fırçamı ve macunumu aldım. Tuvalete gidip hızlıca dişlerimi fırçaladım. Ardından üzerime sinmiş alkol, ter ve sigara kokusunu geçirmek istercesine yüzümü yıkadım. Hatta yetmedi güzelce boynuma kadar sabunladım. Bu bir noktada kafamı toplamam içinde iyi gelmişti. 

Üzerimdeki tişörtü çıkartırken soyunma odasına döndüm. Kamuflajların kumaşı üstüme geçtiğinde bir tür ikinci deriye kavuştuğumu hissettim: ağırlığı rahatlatıcı, sınırları netleştirici. Dizlerimi kırıp botlarımı bağlarken Ali C yana yaklaştı; nefesinin ritmi telaşlıydı ama sorusu sakindi.

“Komutanım, nereye gideceğimizle ilgili bir bilginiz var mı?”

Ses tonu merakla temkin arasındaydı: hem bilgi almak istiyor hem de haddini aşmamaya dikkat ediyordu. Bağcıklarımı çekip sıkılaştırırken gözlerimi kaldırmadan cevap verdim. “Yok,” dedim kısa, net bir tonda. 

“Birazdan hep birlikte öğreneceğiz.” 

O an verdiğim cevabın altındaki sakinlik, sadece bilgi eksikliğinden doğan bir dinginlik değildi. Birlikte bilinmeyene yürümek, timin güvenini sağlamanın en güçlü yoluydu. Liderlik bazen her şeyi bilmek değil, bilmediğinde bile emin görünmekti. Özellikle de herkes gözünü sana dikmişken.

Ali C başını sallayıp bir şey demeden çekildi.

Aynaya döndüm. Metal yüzeydeki yansıma sertti; göz altlarımda uykusuzluğun izleri, alın çizgimde yorgun bir kararlılık vardı. Parmaklarım refleksle üzerimde dolaştı. Teçhizatlarımızı kuşanmak için vaktimiz olacaktı. Yine de apoletlerimden isimliğim dahil tüm cırtlarımı kontrol ettim. Her şeyim tamdı. Ardından gözlerimi Timin üzerinde gezdirdim. Hepsi görev bilinçli, hepsi geceyi bekler gibiydi. Üzerlerinde eksik ya da fazla bir şey var mı diye son kez kontrol ettim. Normalde bu kontrolleri timin kendi içinde, badileriyle yapması yeterli olurdu. Her asker kendi eşini gözden geçirir, bir diğeri de onu kontrol ederdi. Bu işleyiş ordu standardıydı.

Ama ben öyle biri değildim.

Ben garanti seven biriydim. Hatanın ihtimaline bile tahammülüm yoktu.

Yanlarına yürüdüm. Birinin kolundaki Türk Bayrağını düzelttim, diğerinin rütbe cırtını biraz daha üst tarafa taşıdım. Küçük müdahalelerdi ama her biri komutanın gözüne çarpabilecek detaylardı. Sonra geriye bir adım atıp hepsine baktım. Duruşlar dik, yüzler ciddi, nefesler kontrollüydü.

“Düşün peşime,” dedim düşük bir sesle ve soyunma odasının kapısını ittim. Beton koridorun soğukluğu hemen karşıma geldi; ayak sesleri, askeri bir davetin ritmi gibi tekdüze ama keskin çıktı. Timim düzen içinde sıralandı; her adımımız birbirini takip eden bir metronomun tikleri gibiydi. 

Toplantı odasının kapısı önünde durduğumuzda saat ikiye beş vardı; zaman daralıyordu. Selim Yarbay’ın habercisi gelip bizi içeri davet ettiğinde, herkesin sesi kesildi; bir anlık sessizlik, harekete geçmeden önceki nefes gibiydi. İçeri adım attığımızda oda, haritanın parlak ışığının altında bir komuta karesine dönüşmüştü. Haritanın üzerinde bölge, ince mürekkeple çizilmiş vadiler, toprak yollar, su yatakları ve noktalarla doluydu; üzerindeki işaretlemeler, el yazısıyla not düşülmüş açıklamalar, yüksek noktaların siluetleri… Hâkim Tepe, haritanın merkezinde koyu bir dağ silueti gibi duruyordu. Çevresine hükmeden, görüş hattını kontrol eden, stratejik bir dişli.

Selim Yarbay, haritanın başında duruyordu; yüzündeki çizgiler lambanın soğuk ışığında daha belirginleşmişti. O anda onun yalnızca bir komutan değil, sorumluluğun gölgesini omuzlamış biri olduğunu hissettim. 

“Şırnak sınırındaki en kritik tepelerimizden birine üs inşa edilecek.”

Timin masanın etrafına dizilmesini tamamlamasıyla hoş beş etmeden konuya girdi. “Bu üs lojistik olarak kritik, ilerideki ikmal hatlarımızın güvenliği için hayati önemde.” Parmağını haritaya koyup doğrultular çizdi; iki yaklaşım aksı, bir sızma koridoru, destek geri çekilme hattı… Her cümlesi kısa, net ve uygulamaya dönüktü. 

“Ancak üs inşaatını yapacak mühendisler ile destek personelinin güven içinde çalışabilmesi için, tepeyi gören en yüksek nokta — Hâkim Tepe — önce ele geçirilip güvence altına alınmalı.” Parmakları söylediği tepenin üzerinde dolaştı. “Rakım avantajı karşı tarafa hava ve görüş üstünlüğü sağlayacak; biz buna izin veremeyiz. Hâkim Tepe, Mahkûm Tepe’nin gözüdür. Gözünü kapatmadan üs kuramazsın. Bu gece, o gözü ya ele geçireceğiz ya da oyacağız. Anlaşıldı mı?”

“Emredersiniz komutanım,” diye yükseldi bir ağızdan, sesler birbirine karıştı ama her biri sözün anlamını taşıyordu. Arkamızdaki ekranlarda iletişim panosunda frekanslar, araç listesi, personel cetvelleri dönüp duruyordu. Bunların hepsi bizden sonraki işlerdi. Selim Yarbay, parmaklarını masaya üç kez vurarak dikkatimi tekrar üzerine çekti. Bana bakmadan ona bakmadığımı anlamıştı.  

“Tepe boş değil beyler…”

Cümlesinin sonunda odada kısa bir sessizlik oldu; herkesin vücudu bir an daha dikleşti. Bu iş, bir inşaatın etrafını çepeçevre kuşatıp kâğıt üzerinde güvence altına almaktan çok farklıydı. Biz insanların, kan ve iradeyle şekillendirdiği bir coğrafyaya müdahale ediyorduk. “Görev basit bir rota yürüyüşü değil,” diye ekledi. Üzerine eğildiği masadan önce bana baktı. Daha sonra olayın ciddiyetini anlamamız için her birimize göz gezdirdi. “Bu bir korunma operasyonu. Bizim amacımız çatışma aramak değil; üs sahasının inşa edileceği alanın etrafındaki irtifa avantajlarını ele geçirmek, gözlem ve güvenlik hatlarını kurmak; mühendislerin, destek unsurlarının huzur içinde çalışabilmesini sağlamak.”

Masadaki noktalar, eğrilikler komutanın parmakları arasında hayat buldu; her bir tepeden bahsederken sesi kısa, kesin ve soğuktu. “02:30’ta helikopterde tam teçhizat. Öncü birliksiniz.” Sesi odada yankılanırken herkesin omuzundaki hava bir kademe daha ağırlaştı. “Bölgeye indikten sonra ikiye ayrılıyorsunuz. “1. Takım — Şimşek Yolu üzerinden, sessiz ilerleyiş. Gece görüşleri açık, radyo minimum. Hâkim Tepe eteklerine intikal, izleme ve ilk gözlem hatlarını kurma. 2. Takım — doğrudan tepe çevresine sızma, elverişli noktaları ele geçirip emniyeti tamamlayacak. İkincil yaklaşım koridorlarında keskin nişancı tehdidine özellikle dikkat edin.”

Kıdemli çavuş, Selim Yarbay’ın yanına gelip araç ve birlik listelerini sıraladı: iki adet zırhlı muharebe aracı, üç hafif taktik araç, bir kurtarma aracı, bir sağlık ekibi, mühendis ekibi ayrı bir araçta. Sanki her şey bir zincirin halkasıydı ve biz gelmeden halkalar birbirine çoktan eklenmişti. Biz bu olayın son halkası ve bitirici halkası gibiydik.

“Her iki takım da gece görüşlerini, IR işaretleyicilerini ve susturucuları son bir kez teyit etsin. Helikopter iniş bölgesinde hızlı konuşlandırma yapacağız; inişten sonraki 8 dakika kritik. O sürede tepeye yerleşmeniz lazım.”

Selim Yarbay, haritaya parmak ucuyla üç kısa nokta koyarcasına işaret etti: iniş, dağılım, ilk emniyet hattı. “İntikal süreniz 40–50 dakika. Hedef ele geçirildiğinde en az 48 saat burada kalacaksınız. Herkes ekipmanını, telsizlerini ve telsiz yedeklerini kontrol etsin. GPS koordinatlarını hafızaya alsın. Herhangi bir hareketlenme olmazsa sonraki 24 saatte mühendis timi sahada olacak. Onlara çalışabilecekleri, gözetlenmiş, korunmuş bir alan bırakmak zorundayız.” 

“Hava desteği olacak mı komutanım?”

“İHA desteği şu anda bile bize bölgeyi canlı iletiyor. Hava destek unsuru da hazır bekletiliyor; ancak hedefe yaklaşırken acil bir durum haricinde hava desteği kullanılmayacak, sessizlik ilk kuralımız beyler.” 

“Sivil nüfus riski var mı, komutanım?” 

Sorumla beraber Selim Yarbay’ın yüzü sertleşti; sınır hattındaki köylerin uzaklığı, gösterilen mesafeler akılda hızla hesaplandı. “İstihbarat raporlarına göre bölgede küçük çoban grupları ve mevsimsel geçişler olabilir. Sivil halka karşı maksimum hassasiyet göstereceğiz. Sivil algıyı korumak, gereksiz panik yaratmamak için yerel kolluk ve sivil koruma birimleriyle iletişim kuruldu. Tahliye değil, yönlendirme uygulanacak. Herhangi bir temas öncesi komuta onayı gerekecek.”

Selim, haritayı kapatırken bir belge paketi çıkardı ve dağıttı. İçinde rota çizimleri, iniş planları, sızma koridorlarının detayları, gözlem noktası koordinatları ve alternatif geri çekilme rotaları vardı. “Her biriniz bu kağıtları ezberlemeyecek ama üzerindeki mantığı kafanızda taşıyacaksınız. 1. takım lideri, 2. takım lideri birbirine 03:20’e kadar rapor verecek; eğer elektriksel veya hava durumuna bağlı bir değişiklik olursa, yeni plan uygulanacak.”

Selim Yarbay, ezbere bildiğimiz kuralları tek tek sıraladı. “Firar veya teslim olmaya niyetli olmayan silahlı şahıslara tehdit halinde öncelikle bağırarak uyarı, ardından hedefe isabet gerektiren müdahale. Sivil hedeflere kesinlikle ateş açmayacaksınız. Ateş altında kalırsanız, geri çekilme prosedürüne göre hareket edin. Tıbbi öncelik: hayatta kalma.”

Radyo operatörü elindeki frekansı kontrol etti. “Tüm ekipler 10 dakikada telsiz kontrollerini tamamlasın, acil frekans 5-3-1 kullanalım. Telsiz kodları şu olacak: Alfa, Bravo, Charlie… acil durumda Delta frekansı kullanın.”

Selim Yarbay haritanın bir köşesine parmağını vurdu. “Zaman kritik beyler. Bu gece başlayan operasyon, önümüzdeki haftalarda lojistik koridorlarımızı inşa edecek. Bu operasyonun başarısı sadece askeri bir başarı değil; bölgedeki istikrarımıza yapılacak bir yatırımdır. Herkes şu an görevini biliyor mu?” 

“Biliyoruz komutanım.”

Timim adına konuşmuştum. Selim Yarbay “Sorunuz var mı?” diye sordu. Göz ucuyla baktığım adamların başı dik, duruşları hazırdı.

“Yok komutanım.”

Selim Yarbay, eğildiği masadan doğruldu. Her birimize gururlu bir edayla baktı. “Bu gece tek bir hata yapma lüksümüz yok. Her adımınızı ölçün. Sessizlik, gözetleme ve sabır… bunlar sizin en önemli silahlarınızdır. Hedefe vardıktan sonra iki saat içinde tam bir perimetrik güven oluşturmazsak, inşaat başlamaz ve bu durum geriye dönülmesi zor sonuçlar doğurur. Anlaşıldı mı?”

“Anlaşıldı, emredersiniz!” cevapları odada dalga dalga yayıldı. Her kelime bir söz daha ekliyordu sorumluluğun yüküne. Toplantı sona ererken Selim Yarbay son sözlerini sırtımızı okşar gibi söyledi. 

“Sizden tek istediğim, aklınızı, disiplininizi ve kardeşliğinizi korumanız. Güvenimi boşa çıkarmayacağınızı biliyorum. Buraya sağ ve tek parça olarak döneceksiniz. Bu bir emirdir. Yolunuz açık olsun.”

**-**


MUBUKA

Gökyüzü, yıldızları bile yutmuşçasına zifiri karanlıktı; öyle bir karanlık ki sanki ışık, bu coğrafyadan sonsuza dek sürülmüş gibiydi. Ufuk çizgisiyle göğün sınırı birbirine karışmış, dünyanın nerede bitip gecenin nerede başladığı ayırt edilemez hâle gelmişti. Hava, ciğerleri yakarak donduran türdendi; her nefes alışımda, boğazımın gerisinde keskin bir buz tadı hissediyor, her verişimde nefesim beyaz bir duman bulutu gibi yüzümün önünde asılı kalıyordu. O buhar bile birkaç saniye içinde donarcasına ağırlaşıyor, ardından görünmezliğe karışıyordu.

Termal içliklerimin, kalın kamuflaj montumun ve çetin soğuklara dayanıklı botlarımın sağladığı tüm korumaya rağmen, rüzgârın keskin dişleri yine de bir yol buluyordu kendine. Kumaşın aralıklarından sızıyor, derimin altına kadar işliyor, kemiklerimi uyuşturan o kesif soğuğu içimde bir yankı gibi büyütüyordu. Rüzgâr estiğinde, kulaklarımın içinde uzun ve iniltili bir uğultu yankılanıyordu; sanki dağın kendisi nefes alıp veriyor gibiydi.

Kış, bu dağları kendi hükümranlığı altına almış, takvimlerin bahar yazmasına rağmen buradan çekip gitmeyi reddetmişti. Bu zirveler, mevsimlerin değil, doğrudan doğanın iradesine boyun eğen yerlerdi. Karlar bazı noktalarda çözülmeye başlardı; dere yataklarında buzun altından fısıltı gibi su akar, yamaçlardaki taşların yüzeyi kısmen açığa çıkardı ama yükseklere bakınca —kayanın gölgeye bakan yüzlerinde, rüzgârın bile ulaşamadığı kuytularda— hâlâ kalın bir don tabakası parlardı. O don, ay ışığı olmamasına rağmen solgun bir ışıltı taşır ve göze metalik bir gri olarak çarpardı. Uzakta, rüzgârın yön değiştirdiği her seferinde ince bir kar tozu havalanır, birkaç metre öteye savrulup tekrar yere çökerdi. Sessizlik, rüzgârın hırıltısıyla birleşirdi; öyle bir sessizlikti ki, sanki doğa bile nefesini tutardı.

Bu dağlar, sadece coğrafi bir yükseklik değil, aynı zamanda bir sınavdı; sabrın, dayanıklılığın ve sessizliğe katlanma gücünün sınavı… 

Nakliye helikopterinin geniş kargo bölümü, sadece Mahşer Timi’ne tahsis edilmişti. Metal zemin, titreşimden ince ince zangırdıyor; rotorların devasa uğultusu, sanki göğün damarlarından akan bir gürültü gibi kabinin her noktasına yayılıyordu. Titrek sarı ışıklar, tavan boyunca uzanan demir iskeletin üzerine vuruyor, gölgeleri sürekli hareket ettirerek içeriyi hayalet gibi dalgalı bir ışık oyununa çeviriyordu.

Tim sessizdi. Herkes kendi iç savaşını yaşıyor gibiydi. Kimi silahını kontrol ederken, kimi eldivenlerinin içindeki parmaklarını sıkıp gevşetiyordu. Metal kokusu, yağ tabakasıyla karışmış bir yanık yakıt kokusuna dönüşmüş, ciğerlerimize kadar işlemişti. Helikopterin kargo kapısından içeri sızan soğuk hava, karın ve dizel dumanının karışımını getiriyordu. Dışarısı buz gibiydi ama içimizdeki sessizlik, havadan bile daha keskin bir soğuk taşıyordu.

Ben, önümdeki metal kasanın üzerine serilmiş haritaya tekrar tekrar bakıyordum. Kırmızı mürekkeple işaretlenmiş küçük bir nokta vardı: Tepe 42-B. Çevresi keskin kayalıklarla sarılmış, zirvesi beyazla kaplı bir diş gibi göğe uzanan, doğal bir kale görünümündeydi. İniş hattımız kuzeydoğudan olacaktı. Rüzgâr yönü lehimizeydi ama alan dardı. Hata payı neredeyse sıfırdı.

Selim Yarbay’ın sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu:

‘Tepe boş değil beyler.’

Bu cümle, haritadaki kırmızı noktanın üzerine baktıkça daha ağırlaşıyordu. Başımı kaldırdığımda karşımda oturan Uygar’ın, tüfeğinin dipçiğini dizine yasladığını ve başını öne eğdiğini gördüm. Gözleri kapalıydı ama uyumuyordu; kimse uyumuyordu. Sadece rotor sesi, metalin titremesi ve içimize sinen o sessizlik bizi hareketsiz kılmıştı. Mahşer Timi bu sessizliği tanırdı. Bu, görev öncesi sessizliğiydi; ölümün adını anmadan önce duyulan, kalbin bile ritmini kısmaya çalıştığı o sessizlik.

Bir köşede, mekanikçi Sercan son kez şarjörleri kontrol ediyor, elleriyle mermileri tek tek bastırarak tıklama seslerini dinliyordu. Yanında oturan Burhan gözlerini penceredeki karanlığa dikmişti. Aşağıda dağlar, siyahın içinde koyu gri gölgeler gibi süzülüyordu. Rüzgârla birlikte yükselen kar taneleri projektör ışığına girip çıktıkça, sanki dünyanın altına beyaz bir duman örtüsü serilmiş gibi hissettiriyordu.

Bir an gözlerimi kapattım. Rotor sesi kalp atışımla aynı ritme girmişti. Kendimi, yaklaşmakta olan fırtınaya hazırlıyordum. Soğuk, yükseklik, rüzgâr, belirsizlik… Hepsi sıradan düşmanlardı. Ama o tepedeki sessizlik, o bilinmezlik…

İşte asıl düşman oydu.

“Hedef bölgeye beş dakika. Şiddetli türbülans bekleniyor. İniş noktası tepenin kuzey yamacında, rüzgâr altı. Görüş mesafesi sıfıra yakın.”

Pilotun sesi telsizden cızırtılı bir yankıyla geldi. Helikopterin içindeki uğultuya karıştı ama biz hepimiz her kelimeyi net bir biçimde anladık. O anda gözlerim timin üzerinde gezindi. Her biri, son hazırlıklarını tamamlamıştı. Sessizlik, ölüm sessizliğinden farklıydı; bu, deneyimin getirdiği odaklanmanın sessizliğiydi. Yüzlerindeki ifadeler taş gibiydi; ama o taşın altında, aynı kararlılığın yandığını görebiliyordum.

Yılların birlikte geçirilen operasyonları, birbirimizin nefesinden bile komut almayı öğretmişti bize. Aramızda ne söz ne de bakış gerekirdi. Sadece bir baş hareketi, bir nefeslik bekleyiş bile yeterdi. Onlarla korkmadan cehennemin kapısına kadar giderdim; hatta kapıyı birlikte çalardık.

“Hazır olun!” dedim, sesim rotorun homurtusuna karışarak yankılandı.

Helikopterin yan rampası yavaşça açılmaya başladığında, içeriye bir anda kar doldu. Soğuk hava, iç organlarımdan biri eksilmiş gibi bir boşluk hissi yarattı. Rüzgâr, adeta içeriye bir canlıymış gibi saldırdı. Kar taneleri, projektör ışığında küçük metal parçaları gibi parlıyor, yüzümüze çarpıp erimeden kayboluyordu.

Cehennemden bahsetmiştim değil mi?

Altımızda, bembeyaz bir cehennem vardı. Kar fırtınası, bütün araziyi yutmuş; dağların siluetleri bile görünmez olmuştu. Yalnızca karanlık, savrulan beyaz tozlar ve uzaklardan gelen uğultular... Helikopterin gövdesi sarsılıyor, metal iskeletin her perçini çatırdıyor, motorun uğultusuna rüzgârın hırıltısı karışıyordu.

“İple atlayışa hazır ol!” diye bağırdım. Ali C. ve Ali F. birbirlerine kısa bir bakış attı. Ardından aynı anda emniyet kemerlerini bağlayıp kancalarını ip hattına geçirdiler. O an Ali F., dudaklarının kenarına belli belirsiz bir gülümseme yerleştirdi. Ölümün bu kadar yakınında bile soğukkanlıydı. Bu, Mahşer Timi’nin alışkanlığıydı: Korkuya karşı gülümsemek.

“ATLA!”

İlk gölge, hızla aşağı süzüldü. Karanlık, onu bir anda yuttu. Ardından diğeri. Rüzgâr, helikopterin altından geçerken kükredi; sanki dağın kendisi aşağıda uykusundan uyanıyordu. Gözlerim, rampanın kenarındaki ipteydi. O kalın, buz tutmuş halat, karanlığa uzanıyor, orada belirsizliğe karışıyordu.

Birer birer diğerleri de kayboldu. Her biri aşağıdaki kar fırtınasının içine karışırken, sanki birer yıldız düşüyordu. Kask lambalarının solgun ışıkları kısa bir süre için göz kırpıyor, sonra karın içinde silinip gidiyordu. Sonunda geriye bir tek ben kaldım. Kaptan gemisini her zaman en son terk ederdi. Bu, bir kuraldan öte, bir inançtı.

İpin ucunu tuttum. Eldivenimin içinde metal kancanın soğukluğu parmak uçlarımdan içeri işledi. Rüzgârın uğultusu kulak zarımı zorluyordu. Aşağıya baktım. Kask lambalarının ışıkları artık sadece puslu, titreşen lekelerdi. Sanki başka bir dünyanın kapısında yanıp sönüyorlardı.

Bir an nefesimi tuttum. Göğsümde, rotor sesinin ritmine karışan kalp atışımı hissettim. Soğuk, nefesimi buharlaştırıp yüzüme geri üflüyordu. Son kez telsizime eğildim.

“Tüm birimler inişte. Son çıkış.”

Ve o anda, geriye dönüp baktım; sadece bir saniyeliğine. Helikopterin içi, titreşen ışıklar arasında buz mavisi bir kabuk gibi görünüyordu. Ardından dizlerimi hafifçe kırıp, boşluğa bıraktım kendimi.

Rüzgâr kulaklarımın yanından keskin bir bıçak gibi geçti. Dünya, bir anda hızla büyüyen beyaz bir girdaba dönüştü. Aşağıda, karanlıkla karın sınırında, Mahşer Timi beni bekliyordu.

Karların arasına indiğim anda dizlerime kadar kara saplandım; her adım bir mücadele, her hareket bir hesap işi oldu. Rüzgâr, içimizi kırbaçlıyor, yüzlerimizi keskin birer taşmış gibi yarıyordu. Tek el hareketiyle kulaklığımı sabitledim ve sessizce fısıldadım.

“Toplanın!”

Etrafımı hızla kolaçan ettim. Tim eksiksizdi; gölgeler halinde, tepenin yamacına gizlenmiş, sessiz birer kabuk gibiydiler. Her bir hareket, yılların birlikte geçirilmiş eğitimlerinin ve savaş tecrübesinin ürünüydü; kimse gereksiz bir ışık yakmıyor, kimse gereksiz bir ses çıkarmıyordu.

"Termaller açık! Ses yok! Işık yok! Zirveye doğru sızıyoruz. Herhangi bir hareketlilikte anında rapor!"

Cümlelerim işitilir işitilmez herkes başını onaylayarak salladı; bu ‘Emredersiniz’ demenin sözcüksüz yoluydu. Burhan’a kısa bir el işaretiyle seslendim: “Burhan, tepede görüşürüz.” Başını bir kez tamam anlamında salladı. 

İki takıma ayrıldık; benim takımımla tek sıra halinde, açtığımız izi karla örtmeye çalışarak ilerlemeye başladık. Önümüzdeki her metre, dizimize kadar batmamıza neden oluyordu. Yükseldikçe rüzgâr daha da şiddetlendi; kar taneleri yüzümüze bıçak gibi çarpıyor, tüm korumalarımıza rağmen canımızı yakıyordu. Gece görüş dürbünlerinden baktığımızda, zirve hâlâ bir hayalet gibi belirsiz bir şekilden ibaretti; karla kaplı bir sütun; onun ardında insan ısılarının verdiği belirsiz parıltılar vardı.

İzcimiz, keskin nişancı Kadir, önde ilerliyordu. Adımları neredeyse sessizdi; karın üstünde kayma gibi, yumuşak bir iz bırakıyordu. Ara sıra durup termal dürbünüyle zirveyi tarıyor, düşman ısı imzalarını arıyordu; bunlar karlı zeminde küçük kırmızı noktalar olarak beliriyordu. Bir noktada kıpırdanma gördü ve hafif bir el işaretiyle beni uyardı. “Kadir rapor!” diye fısıldadım kulaklıktan. 

“Kuzeydoğu, iki kişilik devriye. Doğu tahkimatında iki nöbetçi, batıda bir devriye.” 

Ses, Kadir’in soğukkanlı ve kısa notasıydı.

“Anlaşıldı. Devriyeye dikkat. Temas kurmadan geçiyoruz,” diye cevapladım. Nefeslerimiz bu soğukta daha da belirgin; her birinin beyaz dumanı, kararlı adımlarımızın ritmiyle beraber sanki birer işaret oluyordu. Kayalıkların ve kar birikintilerinin arasına gizlenerek ilerledik. Zirvenin kenarına şimdi sadece birkaç yüz metre kalmıştı.

Birdenbire, öncü timden bir işaret geldi — kısa, kesik bir el hareketi, ama hepimiz ne anlama geldiğini anında çözmüştük: temas ihtimali.

Nefesler kesildi.

Kadir’in dürbününden süzülen hafif bir yansıma, ardından çalıların arasında bir kıpırtı… Gecenin karanlığı içinde siluet belirdi. İlk başta kar fırtınasının oyunuydu sanki, ama saniyeler sonra o gölgenin insan hareketi olduğu netleşti. Düşman devriyesi, beklediğimizden çok daha yakınımızdan geçiyordu. Nefes seslerini duyabiliyordum; boğuk, maskelerin ardından gelen o ağır, dikkatli soluk alışlar…

Zaman, bir anlığına genişledi. Kalbimin atışlarını bile duyar gibiydim. Herkes, tetikte ama hareketsizdi. Karın üzerinde eğilmiş, gölgelerin içinde görünmez kalmaya çalışıyorduk. Fakat kader, savaşta sabrı ödüllendirmezdi.

Bir anlık refleks, belki yanlış bir adım…

Düşman devriyelerinden biri bir şey fark etti. El fenerini hafifçe kaldırdı, ışık huzmesi karla kaplı kayalıklarda gezindi ve tam o anda o soğuk, uğursuz ses yankılandı.

“DUR!”

Ve hemen ardından bir kıvılcım, bir refleks atışı, bir emir gibi “TEMAS!” kükremesi duyuldu. Sessizlik, bir kurşunla paramparça oldu. Silah sesleri bir anda patladı; kar fırtınasının hırıltısını bastıran metalik yankılar dağın gövdesinde yankılandı. Tüfeklerin patlama sesleri, kısa aralıklarla geceyi deliyordu. Her tetiğe dokunulduğunda çıkan “tık-tık-tık” sesleri, savaşın ritmini belirliyordu. Mermilerin izinde birer kıvılcım doğuyor, karanlık kısa anlar için aydınlanıyor, ardından hemen yutuluyordu.

Namludan çıkan gazın o anlık alevi yüzümüzde sıcak bir rüzgâr gibi çarpıyor, hemen ardından tekrar buz gibi hava ciğerlerimize doluyordu. O küçük sıcaklık hissi bile, birkaç saniyelik bir illüzyondu. Ardından yalnızca soğuk, barut ve yankı kalıyordu.

“İleri! Sürün! Kayalığın arkasına!”

Bağırdım, sesim rüzgâr ve patlamalara karıştı ama yine de herkes duymuştu. Takım, sanki tek bir bedenmişiz gibi harekete geçti. Dizlerimiz kara gömülüyor, dirseklerimiz donmuş zemini kazıyor, kar taneleri yüzümüze çarpıyordu. Herkes refleksle kendine en yakın siperleri seçti; kar, taş ve buz, aniden birer sığınak hâline geldi.

Mermiler, siperlerin hemen üzerinden geçiyor, etrafımızdaki karları paramparça ediyordu. Her isabet sonrası beyaz toz bulutları havaya kalkıyor, kısa süreli körlük yaratıyordu. Bir kaya parçasının hemen yanında patlayan bir mermiyle yüzüme kar ve taş tozları sıçradı; neyse ki maskem olabilecek tüm zararın önüne geçmişti.

Patlamalar arasındaki boşluklarda, sadece nefes sesleri duyuluyordu: sert, kesik, ritmik. Kadir’in “sağdan biri yaklaşıyor” fısıltısı kulaklığımdan geçti.

“Pozisyonunu koru. Henüz ateş etme.”

Kar fırtınası şiddetini mi arttırmıştı yoksa şu andaki adrenalin mi bana öyle hissettiriyordu, ayırt edemiyordum. Rüzgâr uğuldamıyor, adeta uluyordu artık. Gece, bir avcıya dönüşmüştü. Ve biz, avla avcı arasındaki o ince çizgide sürünüyorduk. 

“Kadir, sağ kanat! Tahkimatı temizle!”

“Ali C., sol kanat! Makineli tüfeğe odaklan!”

Komutlarım kısa, yönlendirici ve ölümcül ciddiydi. Kadir, kayalığın arkasından gövdesini hafifçe çıkarıp nişangâhını sabitledi. Nefesini kontrol ederek, dürbünün retikülünü hedefe oturttu; tetiğe bastığında silahından çıkan kısa, keskin patlamalar geceyi delip geçti. Atışları vurgu gibi yerini buldu — makineli tüfeğin nişancısı, başını kaldırır kaldırmaz Kadir’in kurşunuyla devrildi; küçük bir kıvılcım gibi kar taneleri arasında söndü.

Benim zihnim aynı anda birkaç şeyi hesaplıyordu: mayın olasılığı, pusu riski, geri tepme sonrası takımın pozisyonu ve iniş hattının güvenliği. Bu hesaplar göz kırpma süresi kadar hızlı geçti ama hiçbirini aklımdan çıkarmadım; taktik, duyguya izin vermezdi. Komutlarımı verirken her adımı, her siper değişimini önceden planlıyordum.

Ortalık birkaç saniyede cehenneme döndü. Ateşin ritmi, barut dumanının acı kokusu ve kanın keskin metalimsiliği kar kokusuyla karıştı; bu karışım herkesin sinir uçlarını diken diken etti. Patlamaların oluşturduğu basınç, kar tozunu yükseltiyor, geceyi küçük beyaz girdaplarla dolduruyordu. Her patlama sonrası, havada asılı kalan kar zerreleri projektör ışıkları altında kıvılcımlar gibi parıldıyor, ardından tekrar kayboluyordu.

Hızlı, kısa hareketlerle ilerledik. Kayaların arkasına siper alıyor, bir ya da iki kişinin kapladığı açıları birkaç saniyede değiştirerek düşmanı yanıltıyorduk. Her siper değişiminde dizlerimiz kar içinde kayıyor, soğuğun pençesi eldivenlerimizin içine kadar sokuluyordu. Kollarım ve bacak kaslarım ağrıyor; nefesimi her aldığımda bu ağrı daha da belirginleşiyordu, ama adımlarımız geri çekilmiyordu.

Gece görüş cihazımdan baktığımda, karanlığın içinde karışık halde parlayan küçük kırmızı noktalar görüyordum: düşmanın termal izleri. Sayıları azalıyordu; bazı noktalar aniden sönüyor, bazıları ise yer değiştiriyordu. Bu, düşmanın kayıplar verdiğini ve mevzilerini yeniden organize etmeye çalıştığını gösteriyordu. 

Birkaç hızlı manevra, iki isabetli atış daha ve o kırmızı noktaların birkaçı daha söndü; böylece zirveye açılan yol, sessizce ama kararlı bir şekilde genişlemişti.

Herkes birer ölüm makinesi gibi hareket ediyordu: sessiz, soğukkanlı, hedefe kilitlenmiş. Adımlarımızda artık insanî bir tedirginlik değil, görev bilincinin soğukluğunu hissediyordum. Belki de şu anda insan değildik. Belki Azrail’dik; iz bırakmadan gelen, nefes almadan hareket eden, hedefini saptırmayan. 

Biz ölüm melekleriydik: her adımı karla değil, kanla kaplı olan.

Yorumlar