Post- it 4. Bölüm
OYLUM
‘Son pişmanlık neye yarar. Her şeyin bedeli var. Buraya kadar…’
Müslüm Gürses
Bedenimin uykuya dalmasını engelleyen tek şey, fikirlerimin hala uyanık olmasıydı. Gözümü kapattığım her an, kırmızı post-it karanlığımda acil alarm butonu gibi parlıyordu. Her ne kadar onu benim bıraktığımı gösteren hiçbir delil olmasa da ben biliyordum ve bu yeterliydi. Saatlerdir kıvrandığım yatağım, dikenli tellerden farksızdı. Ya da utancım bana böyle hissettiriyordu. Ruhumun her milimini kanatana kadar döndükten sonra yataktan doğruldum. Yarım yamalak kapattığım kalın perdelerin arasından sızan ışığın, şafak vaktinin müjdecisi olmasını umdum. Yavaşça ayaklandım ve pencerenin önüne doğru ilerledim. Gökyüzü hala karanlıktı. Saat sabahın altısı olmasına rağmen gece vakti gibi davranıyordu ve bu fazlasıyla sinir bozucu olmaya başlamıştı. Kütüphanenin açılmasına iki saat vardı ve benim oraya bu telaşla varmam sadece 10 dakikamı alırdı. Geriye kaldı 110 dakika…
Sıkıntıyla iç çekerek arkamı döndüm. Zihnim tüm hızıyla çalışıyor, kalan vaktimi nasıl geçireceğimin plan şemasını çıkarıyordu. Bilmediğim bir şehirde, hava henüz aydınlanmadan dışarı çıkmak istemiyordum. Mental sağlığım için bu odada da daha fazla kalamazdım. Aşağı inip kahvaltı yapabilirdim ama gram kadar acıkmamıştım. Üstelik dünden beri ağzıma kahve haricinde tek bir lokma koymamama rağmen…
Kahve…
Başımın üzerinde beliren fikir ampulün parlaklığını, komedinin üzerindeki lambaya aktardım. Odanın loşluğunda şehrin haritasını çıkardım ve dünkü kullandığım yol haricindeki güzergâhları incelemeye başladım. İtiraf etmem gerekiyor ki, dün içemediğim kahvenin tadını aşırı merak ediyordum. Beni benden alan kokusu, fiyatının da uygunluğu… Bir aylık serüvenimdeki kaçış noktamı buldum diye sevinirken şimdi yeni bir sığınağa ihtiyacım vardı. Umarım şansım yaverim olmaya devam ederdi. En azından kahve konusunda…
Birkaç kahve dükkânını yuvarlak içine aldım. Yolumu biraz uzatırsam, yeni yerleri ardı ardına keşfedebilirdim. Bu bana zaman kaybettirirdi. Harika! Havanın biraz olsun aydınlanmasına fırsat vermek için duşa girdim. Biraz olsun sakinleyeceğimi düşünürken, daha da gerildim. Sıcak su akmıyordu ve lanet olasıca banyo ısınacağa benzemiyordu. İlk günden hasta olmanın pek keyifli olmayacağını düşünerek havluya sarılıp odaya döndüm. Kurutmaktan hiç hoşlanmadığım arsız kıvırcıklarımı ıslatmadığım için şanslıydım. Üzerimi giyindim. Arap saçına dönen yatağı düzelttim. Çantamı kontrol ettim ve gün ışığından haber alana kadar Venedik’in karanlık sokaklarını izlemeye koyuldum.
**-**
‘Ne başlayabildik doğru dürüst
Ne de bitirebildik
Ne vazgeçebildim bilirsin beni
Ne de anlatabildim.’
Seçtiğim rota beni planladığımdan daha önce kütüphanenin önüne getirmişti. Bunun en önemli nedeni yol üzerindeki tüm kahve dükkânlarının kapalı olmasıydı. Sanırım Venedik halkı uykucuydu ya da ben fazla erkenciydim.
‘Ah bu aşk iflah etmez beni
Onunsa umrumda değil
Biliyorum
Zaman sen diyorlar çaresi
Geç de nasıl geçersen geç bildiğin gibi’
Kulağımdaki Nev’in fısıltısı da olmasa günüm gerçekten berbat başlamış olacaktı. Gözlerim tekrar saate ilişti. Kütüphanenin açılmasına yarım saat vardı. Yine de kapısının açık olup olmadığını kontrol etsem iyi olacaktı. Bir ittim, iki çektim. Üç ittim, iki çektim. Gösterişli, bilmem kaçıncı yüzyıldan kalan kapı tokmağını sarsıyormuşum gibi görünüyordum. Allahtan Türklüğümü sadece birkaç sokak kedisine konuşturmuştum. Kapalı olduğuna birkaç dakikadan sonra emin olduğum kapıyı rahat bıraktım. Kütüphanenin ön cephesindeki upuzun duran üç basamaklık taş merdivenlerin, girişe en yakın kısmına oturdum. Sanki olmayan insanlarla bir yarışa girmişim gibi kapı açıldığında içeri ilk giren ben olmalıydım.
‘Yaşarken doğmak istiyorum
Yüreğime doğmak istiyorum
Yağmur olup yağmak istiyorum
Sonra güneş olup açmak gökkuşağının renkleriyle’
Müzikle beraber çizdiğim ‘Mi’ karikatürü umut kokuyordu. Belki de uzun zaman sonra ilk kez rengârenk bir çizimdi. Nevetkisi diye düşündüğüm sırada tek tük insanların kütüphane önünde beklediğini fark ettim. Sabahın kör kıranında okuma aşkıyla yanıp tutuşan sadece benim olmamam iyi hissettirmişti. En azından ben post-iti ararken sorumlu gözlerde beni taramazdı.
Ardımda duyduğum kilit sesiyle çizimlerimi kucakladım. O kadar hızlı ayaklandım ki kısa bir süreliğine gözüm karardı. Yüreğim, kafese kapatılmış küçük bir serçe gibi kanat çırpmaya başladı. Bayılacak mıyım endişesi sadece birkaç saniyemi aldı. Fakat bana çok uzun gelen bir süreydi. Sendeler gibi olduğumu bana doğru hamle yapan orta yaşlardaki, kontes gibi duran kıyafetleri ile dönem filminden fırlamış kadınla anladım. Kontrolümü sağlamaya çalışırken iyi olup olmadığımı sorguluyordu. Gülümsemeye çalıştım. Fakat bu onu rahatlatmamıştı.
“Non ho ancora avuto modo di fare colazione.” Henüz kahvaltı yapma fırsatı bulamadım.
Anladığını belli eden bir ses çıkardı ama cevabım hala onu tatmin etmemiş gibi görünüyordu. Kolumdaki elini çekmeden benimle kütüphaneye doğru yürüdü. Tutuşu güçlü değildi ama beni sürüklemeye yetiyordu. Normal şartlar altında bundan rahatsız olmam gerekirdi. Nedense ayaklarım ona eşlik etmeye hevesliydi.
Yolumuza çıkan herkesle selamlaşarak kütüphaneye girdik. Okumayı çok seven havasının dışında tanınan biri olmalıydı. Çünkü sürekli kütüphaneye gelse de içerideki memurdan halka, farklı farklı bu kadar insanı tanıması olanaksızdı. Eski bir artist falan olabilir miydi?
Gitmem gereken yönün tam tersi istikametine doğru çekiştirildiğimi fark ettiğim an silkelendim. Artık karşı koymam gerektiğini hissederek kolumu nazikçe çektim. Hiç zorlamadan beni bıraktı. Fakat adım atmayı kesmedi. Bana bakmadı, ne yaptığımı sorgulamadı, iyi günler dilemedi. Birkaç dakika önceki kadınla yakından uzaktan alakası yoktu. Şaşkın bir kayıtsızlıkla kadının aramızdaki mesafeyi açmasını izledim. Dudaklarımın hafifçe aralandığını hissediyordum. Arkasını dönüp yürüyüp gitmişti resmen. Topuklu seslerinin yankısı gittikçe azalırken yanlış bir şey yapıp yapmadığımı sorguladım. Nazik olduğumu düşünüyordum. Onu rahatsız edecek kaba bir hareket mi yapmıştım? O an, teşekkür etmediğim aklıma geldi. Yere düşüp rezil olmamı engelleyen kadın, en azından bir teşekkürü hak ediyordu. Arkasından seslenmeyi düşündüğüm sırada çoktan gözden kaybolduğunu fark ettim. Afalladım. Sanki koridordan hiç yürümemiş gibi hissediyordum. Hayal görmüş olabilir miydim? Yavaşça tuttuğu koluma dokundum. Gözlerim koridorda boylu boyunca uzanan tablolara ve heykellere kaydı. O an içime dolan korkuyla nefesimi tuttum.
Hayalet görmüş olabilir miydim?
Bu kütüphanenin geçmişiyle ilgili okuduğum yazıların birinde, binadaki heykellerin hepsinin eskiden yaşayan insanları temsil ettiği söyleniyordu. O insanlardan parçalar alınarak hazırlandığı...
Bu onların ruhlarını kütüphaneye hapsetmez miydi? O zaman o kadın…
Bir anda hoparlörlerden yükselen klasik müzikle irkildim. Dudaklarımdan kaçacak olan çığlığı son anda elimle yakalamıştım. Telaşla etrafıma bakındım. Kimse yoktu. Ben ve heykellerden başka…
Gerilim müziği gibi giren senfoni orkestrasının sesi yok denecek kadar azaldı. Derin bir nefes aldım. Belli ki çalışan ilk anda ses düzeyini ayarlayamamıştı. Ne kadar güzel bir zamanlama ama!
Kalbim hala gümbürderken koridorun sonuna baktım. Saçmaladığımı uzaktan uzağa kendime inandırmaya çalıştım. Kadının peşinden giderek bunu kanıtlamaya vakit harcayamazdım. Yeterince zaman kaybetmiştim. Bu nedenle gerisin geri döndüğüm gibi kütüphaneye koşar adım yürüdüm. Hatta kimsenin olmadığı yerlerde koştum bile diyebilirdim.
İçeri girer girmez daha sessiz hareket etsem de hızımı kesmedim. Kütüphanenin sakinliği eşliğinde kitabı bıraktığım rafın önünde soluklandım. Birinin almadığını umarak tavana kadar uzanan rafları taradım. Hiçbir yerde göremeyince midem bir girdaptaymış gibi kasıldı. Paniklemeden önce mantıklı tarafımı devrede tutmaya çalıştım. Yanlış yere mi bakıyorum diye raf başlığını kontrol ettim. Çevreye göz gezdirdim. Umarım gözüme perde inmiştir de ben görmüyorumdur diye düşündüğüm sırada “Posso aiutare?” Yardım edebilir miyim? sorusu irkilmeme neden oldu. Arkamdan gelen çalışan beni hazırlıksız yakalamıştı. Bu kadar korkmamı garipseyen çocuk özür diledi. Kalbimin boğazımda atması dışında hiçbir sorun yoktu.
“C'è un libro che stai cercando?” Aradığınız bir kitap mı var?
Kucağında tuttuğu kitapların arasındaki tanıdık kapak sorusunun cevabıydı. Belli ki kitapları raflarına koyuyordu. Benimki de üçüncü sıradaydı. Fakat onu aradığımı söylemek ne kadar mantıklı olurdu? Ya içine baktıysa… Ya o kadar uyarı yazılarına ve söylemlerine karşı yapıştırılan kırmızı post-itin sahibini arıyorsa… Buldukları gibi yaka paça dışarı atıp bir daha kütüphaneye giriş yasaklanırsa… Allah’ım burası olmazsa ben bir ay ne yaparım!
“Signora?” Hanımefendi?
Aklımdaki korkulara dur diyebilmeyi dilerken öylesine bir kitap baktığımı söyledim. Çocuk söylediğimi değil de söylemeden önceki hal ve hareketlerimi sorguluyor gibi bakıyordu. Türk olduğumu anlamış mıydı? Umarım kıvırcıklarım onu Afrikalı olduğumu düşündürmüştü. En azından melez olduğumu… Gülümseyerek aramızda oluşan gizemli havayı yumuşatmaya çalıştım. Kibar bir dille teşekkür ettim ve yanından biraz uzaklaşarak alakasız bir bölümdeki kitapları incelemeye devam ettim.
Theta Healing, Yaşam Çiçeği ile şifa, Beyin gücüyle geçmişi sil…
Bir ara bu rafı da kurcalamalıydım. Kucağındaki kitapları tek tek yerlerine koyan çocuk bir süre sonra bulunduğum raf koridorundan ayrıldı. Yine de birkaç kez göz göze geldiğim kitabı elime almadan önce başka kitaplarla oyalanmaya devam ettim. Sonuçta hala kitaba zarar veren Türk’ü arıyor olabilirlerdi. Milim milim de olmam gereken yere doğru kaydım. Bir yandan da göz ucuyla etrafı kolaçan ediyordum. İzlenmediğime emin olduktan sonra kitabı kaptım. Ellerimin titrediğini o an fark ettim. Onların verdiği hızla kırmızı post-itli sayfayı aradım. Bulamayınca tekrar parmaklarımın arasında sayfayı taradım. Kilisenin olduğu sayfaya iliştirilmiş sıradan bir beyaz kâğıtla durdum.
‘Zehir bir şeyin ölümüne bile neden olacak kadar zarar verir. Onların kime bu derece zarar verdiğini bilemem ama bu kitaba yapışkanlı bir kâğıt koymakla seninde onlardan kalır yanın olmadığı kesin.’
Yakalanmıştım. Hem de bir Türk’e…
Kitabı sesi yankılanacak şekilde kapattım. Neyse ki kimsenin göremeyeceği bir alandaydım. Kalbim delicesine çarparken az önce okuduğum şeyi hazmetmeye çalışıyordum. İtalyan halkına rezil olacağımı düşünürken resmen tanımadığım bir hemşerim tarafından azarlanmıştım. Buna neden bu kadar takılmıştım bilmiyordum. Belki de tahammül sınırımı Türkiye’de bıraktığım içindi. Artık canımı kırıntı kadar bile olsa sıkan hiçbir şeye susmayacaktım. Peki konuşacağım kişi kimdi? Az önceki çocuk olabilir miydi? Zihnimde canlandırmaya çalıştığım çocuğun Türk olması küçük bir ihtimaldi. Ama kâğıdı kimin koyduğunu bilebilirdi. Sonuçta kütüphaneden en son çıkan kişiydim ve ilk girenlerdendim. Kitapları bile yerleştirememişlerdi daha…
Çalışanlardan biri olmalıydı. Ülkemi rezil etmediğim için sevinmek istiyordum ama bilip bilmeden benimle uğraşan hemşerime iki çift laf etmeden de durmayacaktım. Fakat kim olduğunu çocuğa nasıl soracaktım ki?
Düşün Mi… Kıvrak zekana ihtiyacın var. Düşün…
İçinden notu alıp çantama tıktım ve kitabı yerine geri koydum. Hala kitapları yerleştirmeye çalışan çocuğun yanına giderek “Merhaba!” diye seslendim. Cevap vermedi. O an kulağında kulaklık olduğunu fark ettim. Ya duymadı ya da duymazdan geldi diye düşünürken “Siz Türk müsünüz?” diye sordum. Aslında daha çok bağırmıştım. Buna rağmen elindeki kitap ve listelerden gözünü ayırmadı. Türk olsaydı en azından beklemediği bir sesleniş olduğu için afallar ve bir tepki verirdi değil mi?
“Ti sto disturbando ma voglio chiederti una cosa.” Rahatsız ediyorum ama bir şey sormak istiyordum.
Daha kısık bir ton kullandım. Ona rağmen kendi dilinle konuşunca işini gücünü bırakan çocuk kulaklığının tekini çıkardı ve dinlediğini belli etti. Onu listemden çıkarırken risk alıp Türk çalışan birilerinin olup olmadığını sordum. Yine aynı şekilde bakan çocuk beni sorguluyordu. Soruma uygun bir kılıf ararken çantamdaki not aklıma geldi. Hızlıca beyaz kağıdı çıkarıp çocuğa uzattım.
“Credo che qualcuno l'abbia fatto cadere. Ho pensato che potesse essere importante.” Sanırım biri düşürmüş. Önemli olabilir diye düşündüm.
Çocuk nota anlamsız bir karmaşayla baktı. Hiç Türk çalışanları olmadığını söyledi. Yine de notu aldı ve soran olursa diye bankoya bırakacağını söyledi. Teşekkür ederek yanımdan ayrılan çocukla merakın nirvanaya ulaşmıştı. O çocuk değilse… Çalışanlardan değilse… Kimdi bu hadsiz! Ve onu nasıl bulacaktım?!
“Aha!”
Kafamın üstünde ampül yakacak bir fikir bulmuştum. O notu içine bıraktıysa mutlaka alınıp alınmadığına bakacaktı. Suçlu her zaman olay yerine geri dönerdi. Er ya da geç… Yapacağım tek şey, ona yeni bir not bırakmaktı. Çantamdan rastgele bir post-it çektim. Kırmızı! Hah! Şaşırmamalıydım. Hızlıca kitabın yanına döndüm. Elimdeki kağıda içimden geçen ilk şeyi yazdım.
‘Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur sözünü sen yanlış anlamışsın. Beni gömeceğine keşke kilisedekileri sorgulasan.’
Bu sefer yapışkanlı kısmını içe katladım ve kilisenin olduğu sayfanın arasına sıkıştırdım. Kitabı yerine bıraktıktan sonra oyalanacak birkaç kitap aldım ve rafı görebileceğim bir masaya oturdum. Şimdi sadece o laf ebesinin gelmesini bekleyecektim. Sonra da…
Şah!
Mat!
Yorumlar
Yorum Gönder